Daha doğrusu ben sana dönüp bakmıyorum. Sesinden, senin de bana bakmadığını anlıyorum. “Kimin nasıl bir anısı haline geleceğimizi hiçbirimiz bilmeyiz…” Duruyorsun, ekliyorsun: “Kimin hangi anısına nereden girip katılacağımızı da…”
Herkes seni sen zanneder.
Senin sen olmadığını bile bilmeden,
Sen bile..
Seni ben geçerken,
Derim ki,
Saati sorduklarında;
Onu ”O” geçiyordur.
Kimse anlam veremez.
Tamir ettirmedin gitti derler şu saati.
Ettirmek istiyor musun demezler
Yeter, sorma artık. Boşver edebiyatı. Ayrıca, bir yazarı tanıtırken 10 bin soru gerekmez, 10 soru yeterlidir bence. Sorular bileşik kaplara benzer. Birisi dolarken öteki de dolar. Nitekim deminden beri sorduğunuz bütün sorular, sormadığınız soruları da yanıtlamakta.
Eline almıştı kadının elini. Konuşmuyordu uzaktan, belki de kendi içinde, güçlü atışını duyuyordu denizin nabzının. deniz, çamlar, tepeler eliydi kadının Ona söylemese bunu, nasıl tutabilirdi o eli?
hava kararıncaya dek kımıldamadılar. Sadece iki eli de kırık bir heykel vardı ağaçların altında.
2. Bir kadın
O gece; yanına varılmaz o kadın öpmüyor kimseyi onu öpecek kimse çıkmaz korkusuyla tek başına.
Beş uçlu bir yıldızla gizliyor bir tutam beyaz saçı ve en güzel kimliğini yadsıması kadar güzel kendisi.
3. Neden bizim suçumuz?
Dikensiz kalkan filizleri dilinin altında, üzüm çekirdekleri, şeftali lifleri. Ilıman bir ülke var gölgesinde kirpiklerinin. Yatıp dinlenebilirim, diyor, sorgusuz.
Peki ne anlama geliyor bu ‘daha ilerde’ sözü? Neden senin suçun olsun, kuşkusuz, yaprakların arasında kalman- güzel, yalın, sıcaklığının altın çizgilerinde? Ve neden benim suçum gecede ilerlemek, kendi özgürlüğümde tutsak, diyor, cezalandırılanın ceza vermesi?
Clarrissa Pinkola Estes, “Kurtlarla Koşan Kadınlar” adlı kitabında şöyle der: “Kadınların kendi yaşlarını yıllarla değil, savaş yaralarıyla sayması gerekir. Savaş yaraları tek tek her kadının dayanıklılığı, başarısızlıkları ve zaferlerinin kanıtıdır.”
Birinci Mevsim.
“If You Go Away” *
*Shirley Bassey: Eğer gidersen…”
Dördüncü Kadın;
“Akşam, yine gölgen, yine gölgen, yine akşam, Gölgen, neyi görsem, neyi sevsem, neye baksam… Sensiz içilen bade karanlık dolu bir cam, Gölgen, neyi görsem, neyi sevsem, neye baksam… Aguşum açık, Rengim uçuk, Kalbim ışıksız. Karşımda günün çehresi: Bir yaşlı, çatık kız. Hüsnün o kadar taze ki, Sevgim yakışıksız.
İkinci Mevsim.
“Bonjour Tristesse”*
*Francoise Sagan “Merhaba Hüzün”
Onbirinci Kadın;
Hava ne güzel, bahar gelmiş! Ama çalmadan da oynanmıyor ki.. Komşuya, birlikte parka gidelim, demek komik geliyor. Kimse de sormazsa; tek başına çıkıp biraz yürümek… Ne biliyim, alışmamışız kendimiz için zaman harcamaya, Harcarken birbirimizi yıllarca..
Yok ama, bu Pazar aklıma getirmeyeceğim bunları. Hazır güneş,mis gibi bir hava,kuşlar… Bak,gelen geçeni de ne çokmuş bu parkın;çoluk çocuğu,evlisi,bekarı…
Şu karşımda oturan çift kimdir acaba? O kadar öpüşüp koklaştıklarına göre bekarlar mutlaka. Siz bir evlenin de görürsünüz üzümün çöpünü armudun sapını… Oğana değil de kıza acırım: Ah zavallı ana kuzusu, tepe tepe kullanacak seni bu ayı yavrusu!
Onikinci Kadın;
Evlenecek, çocukları olacak… Ve ben adlarını bile sormayacağım. Eminim ben doğurmasam da onlara benim sevdiğim adları takacak. Mutlaka biri Deniz,diğeri Dağlar… Ne yaparsa yapsın pisicik, “Kimseyi güzel öpemeyecek beni öptüğü kadar!”
Ondördüncü Kadın;
“Valla hayatım bunu diyen kendisi: Biz dostuz,benim için çok değerlisin,hatırın çok büyük diyor. Ne zaman bir şeye ihtiyacın olursa ilk bana haber ver diyor. Aslında bir yerde bana en yakın kişi de o.”
“Sen alınma üstüne canım, senin yerin başka tabii.. 20 yıllık arkadaşımsın, ikiniz karşılaştırılacak şey de değilsiniz ki… Benim anlatmak istediğim içimde ona karşı bir nefret, bir kırgınlık yok…”
“Nasıl ifade etsem sana? Bak mesela borç alacağım zaman aklıma ilk o geliyor. Yok tabii istemedim de,misal. Ya da arabasını kullanmaktan hiç gocunmuyorum. Demek ki aramızda sağlam kalan bir şeyler var. Asıl önemli olan da bu. Dost olmamız. Be ilişkiler var, sürüyor ama iki düşman gibi. Ben hiç değilse eminim : O da beni seviyor bende onu.”
Onaltıncı Kadın;
Senin yatacak yerin yok aslında da,bakma işte ben ağırdan alıyorum. Yani gerçekten çok sabırlıyım. Hala sana bir açıp da küfür bile etmediysem, Vallahi de tallahi de ben çok asil bir kadınım!
Zaten yeni evinin adresini de ancak ben sorunca söylemiştin. Niye; gelmeyeyim diye di’mi ? Bu kadar mı sıkıldın benden? Ama bakalım Oğuz bey, şimdi ne diyeceksin:
“Merhaba hayatım… Çıktı mı? Yok, bir notum yok…”
Onyedinci Kadın;
“Tabii canım, keyfim yerinde. Yerinde olmayacak ne var? Aşka nasıl alışıyorsa insan, bir süre sonra ayrılığa da öyle adapte oluyor. Zaten bu biraz kanser gibi di mi? İlerledikçe eskiye dönmesi zorlaşıyor. Her duygu bir süre sonra kendisini bir başkasına devrediyor.”
“Bence de telefonda konuşmaya gerek yok. Hani son aradığında o yeni açılan yere çağırmıştın ya.. Ben de teklifin hala geçerliyse, yarın gidebiliriz demek için açmıştım.”
“Tamam,sekizde hazır olurum. Aşağıdan zili çal, hemen inerim.”
Onsekizinci Kadın;
Ya çocuğu değiştireceğim, ya siyah takımı.. Saat olmuş yedi buçuk! Bu saatten sonra nereden bulacağım başka oğlanı?
Amaaan! Giy gitsin be kotunu Necle! Bu Peter Pan’a bu kadarı bile çok fazla!
Ondokuzuncu Kadın;
“Gözüm mü daldı? Hiç farkında değilim. Sen devam et lütfen, iş yerini anlatıyordun”
Of saat daha dokuz bile olmamış.Sıkıntıdan patlayacağım şimdi. Neyse otur oturduğun yerde Tülay, evde olsan sanki çok mu iyiydi?
“Bir kadeh daha alabilir miyim? Çok mersi…”
Çocukcağız sürekli konuşuyor ama, takip bile edemiyorum ne dediğini. Arada sırada dinliyormuş gibi yapayım bari…
“Hadi canımm…Peki sonra ne oldu?”
Yirmibirinci Kadın;
Öyle utanıyorum ki sevgilim, özür dilerim senden. Nasıl oldu da seni unutmaya kalkıştım? Sırtımı nasıl dönmeye kalktım bu aşka.. Hele de bir başkasıyla çıkmak! Olacak şey miydi yaptığım…
—
Biliyor musun canım hep başka ellere baktım ama hiç birine ısınamadım. Tırnakları çizgili başka el bulamadım. Sakın aklın kalmasın, sadece baktım. Değer miyim hiç bir başkasının eline bile… Sadece eller olsa… Göz bile istemiyorum seninkilerden başka…
— Ya dönerse… Onu böyle mi karşılayacağım ? Birisiyle gönül eğlendirirken ya da iyice kendine güvenini yitirmişken… Hayır hayır! Ben böyle biri değilim. En azından aşkların böyle unutulamayacağını bilirim.
—
Nasıl aslanlar öldürmek içinse insanlar da korunmak için tasarlanmış sanki.
O yüzden olsa gerek aslanlar her uçanı av, İnsanlar da her kaçanı azalma sanıyor. Korkularımızın adına onur diyoruz.
Sonra da onu ruhumuzun devleti yapıyor, Polisler veriyoruz emrine. Kendi hayatımıza onursal başkan oluyoruz.
—
Oysa en büyük onur hayatı kendinle birlikte kucaklamaktır. Ben de kucaklıyor ve kabul ediyorum : Seni çok özledim sevgilim!
Yirmiikinci Kadın;
Onu çok özlediğimi ona söylersem çok mu zavallı olurum? Ama başka bir şey demek istemiyorum, denemeliyim. Yoksa telefon açmaya ne gerek… Daha geçen gün bankadaki para için aradığında konuşmamış mıydık? Şimdi neyi bahane edeceğim ki aramaya… Zaten bahaneye ne gerek… Suç mu bu? Seviyorum, evet hala seviyorum. Çok özledim seni, sana seni özledim demeyi bile çok özledim.
—
Şu sigarayı da içiyim hemen arayacağım. Aynı soğuk bir kış günü denize atlar gibi.. Bu ya birden yapılır, ya da yapılamaz… Hiçbir kural, hiçbir arkadaş nasihati artık bana mani olamaz. Filmlerde midir sadece kadınların aşkı… İnanmazsanız bakın: Tanrı’nın adıyla diyip, şimdi arayacağım sevdiğim adamı…
Yirmiüçüncü Kadın;
“Alo, merhaba ben Zeynep”
“Rahatsız etmiyorum ya… Öğle yemeği arasıdır diye düşündüm ama, eğer uygun değilsen ben daha sonra arayayım.”
“Nasılsın? İyisindir umarım…”
“Ben de aynı şekilde. Koşturmaca bildiğin gibi… Hani başımı kaşımaya vaktim yok derler ya… Aynen öyle.”
“Yo pek bir yere çıkmıyorum. Geçen akşam mı? Ha evet evde yoktum. Iıııım,şeyle. Sevil’le buluşmuştuk. Yeni bir yer açılmış da; zorla oraya götürdü. Cebimin de şarjı bitmişti.”
—
“Şey,sen dün akşam beni mi aradın?Neden? Ne diyecektin ki bana?”
“Yok canım,niye çekiniyorsun söyle tabii ki.
Hem sen söyle benim de vardır belki anlatacaklarım…”
“CD’lerin mi ? Ne CD’si… Ha şeeyyy… Yok tabii,ne mahsuru olabilir.Onlar senin…”
“Yok canım buluşsak benim için zahmet olmazdı ama,nasıl istersen. Zaten sen ayarlamışsın bile…”
“Yok, yok bir şey mırıldanmadım. Tabii dedim, uğrasın Burak, veririm. Rica ederim lütfen dert etme. Aslına bakarsan bir kere bile dinlememiştim onları…”
—
“Ben mi? Ben mi bir şey diyecektim? Bilmem,unuttum valla. Kafa kalmadı. İşler çok yoğun ya… Şimdi de Müdür Bey çağırıyormuş beni…”
“Oldu,tabii söylerim selamını. Sen de lütfen bizimkilere söyle. Hoşça kal!”
“Estağfurullah, rica ederim. Tekrar hoşça kal…”
Neona: Üçüncü Mevsim.
“Cosi Fan Tutte”*
*Walfgang Amadeus Mozart & Lorenszo Da Ponte “Bütün Kadınlar Böyle Yapar…”
Yirmialtıncı Kadın;
Mektubumu burada noktalarken sevgilim, Seni çok ama,çok sevdiğimi bir kez daha yazmak istiyorum.
—
Ne zaman öleceksem, en son bu iki kelimemin duyulmasını diliyorum.
İzin verirsen,bana çok uzaklardayken yazdığın bir şiiri ben de şimdi sana çok uzaklardayken iade edeceğim. Okumayı en sevdiğim şairin hasretini belki de böyle gidereceğim..
Tabii ben ne Vera ne Pirayeyim. Ama görüyorsun ya sevdiğim, seni hala hiç uzaklara gitmemişsin gibi sevmekteyim..
—
Kahveyle sigara kadar yakışırlardı birbirlerine Sabah mahmurluğunda Umuda bulanmak değildi dertleri Telve karanlığında, Ya da dumana dalmak değildi; Şömine seyreder gibi…
Radyoda orta dalga, cızırtılı keman ağlamaları Uzakta da yakın kalma çabaları İncir çekirdeği dünyalarını sarmaş dolaş doldurmaya çalışırken Bir hiç için rest Bir hiç için hep Bir hep için hiçe sayacak kadardı, Rengarenk, Dehşetli, korkulasıydı aşkları…
Hiç bir zaman emin olmadılar hiçbir şeyden Reddetseler de Yalnız bile kalamamaktı Kendi alınlarına kazıdıkları
Sarajevo!!
Yirmiyedinci Kadın;
Artık belki de sana beni ne kadar sevdiğini hatırlatmanın vakti geldi! Zaman Tanrıysa sevgilim; ben bugün kafirim.
—
İçimden bir ses yanlış yolda olmadığımı söylüyor. Seni ilk gördüğüm gün duyduğum o ses şimdi de git, onu bir daha gör diyor.
Hep bana zamandan söz ederdin. Bense seni, sorunlarımızı çözmek konusunda iştahsızlık göstermekle; Bir şeyleri örtbas etmeye çalışmakla suçlardım. Oysa şimdi anlıyorum ki, meğer gerçektende zamana sığınmak aşkımızı en az zedeleyecek yolmuş. Ben bir şeylerin hemen konuşulması, Edilecekse kavgaların hemen edilmesini isterdim ki, Bir an önce barışalım. Sabırsızlığım yüzünden belki de az kaldı birbirimizi incitecektik, Onarılmaz sözler söyleyip, Sonra da o sözleri söyleyen dudakları bir daha öpmek istemeyecektik.
Otuzuncu Kadın;
“Neden hep sorun çıkartan ben oluyormuşum bakalım? Zaten büyün ilişkimiz boyunca bana reva gördüğün sıfat bu oldu: Huysuz!”
“Hatırlamıyorum,evet! Söylediğin hiç bir sözün iyi olduğunu; bir günden bir güne de bana iltifat ettiğini hatırlamıyorum.”
“Kavga istemiyorsan sen de adam gibi davranırsın!”
“Ne demek terbiyeli ol… Eskiden terbiyesiz olursam severdin ama… Hangi Leyla’yı istediğine karar ver.”
“Bana bak,ben hiç değişmedim tamam mı? Değişen,sonra da çekip giden sensin. Ben duranım, bıraktığın yerde kalanım.”
“Ne demek olmadığı için gittin… Olmayan neydi? Bana bunu açıkla, bunu bana açıklayacaksın.”
“Ben bağırmıyorum sesim öyle benim. Ama sen bana bağırdın işte… Hem de nasıl bağırdın. Tabii bağırdın, bak yan masadaki kız bile bakıyor.”
“Yani senin bağırdığına değil de benim ağladığıma bakıyorlar, öyle mi? Yani utanıyorsun artık benden. Eskiden ağladığımda gelip sarılırdın. Şimdi en azından senin aşkından ağlayan bir kadının gözyaşlarına bile katlanamıyorsun.”
“Hayır artık özür dilemenin bir manası yok.
Ben anlayacağımı anladım. Bir daha görüşmek istemiyorum seninle. Kalkalım artık.”
Otuzikinci Kadın;
“Üzerinden aylar geçmesi de çok önemli değil aslında… Önemli olan ilk kırılış. Biz kadınlar fay gibiyizdir… Bir kırıldık mı sallan dur ondan sonra.. Yıllarca artçımız sürer.”
Neona: Dördüncü Mevsim.
“Willkommen Unglück Wenn Du Alleine Kommst”*
*Johann Wolfgang Von Goethe “Felaket; tek başına geldiysen,hoş geldin!..”
Otuzdördüncü Kadın;
Tanrım size soruyorum, Gördüklerim doğru muydu? O benim canım, o benim erkeğim.. Söyleyin artık başkasının mı oldu?
Bu aklıma hiç gelmemişti. Herkes söyledi ama, o söylemediği için bir an bile inanmamıştım. Ben sadece ona inanırım Tanrım… O bana yalan söylemez. Niye söylesin? Zaten gitti, bir de niye alsın kardeşliğimizi…
—
Unutmak için neler denedim siz biliyorsunuz? Hatta gitmek zorunda olduğunu bile kabul ettim. Yine de bir ümit bir türlü bırakmadı yakamı… Tanıyan birini görsem onu sormamak için hep savaş verdim ve hep yenildim. Herkese unuttum nutku çekerken bile kulağım telefondaydı. Her sokağa çıktığımda gözüm yollarda onu aradı. Yazdığı toplasanız bir kaç satır… Belki bin kez okudum. Fotoğraflarını kokladım, ellerini sevdim fotoğraflarda… Bir anahtarlığı kalmıştı bende… Öptüm öptüm yastığımın altında sakladım. Birlikte gittiğimiz yerlerden o görmeden aldığım peçeteler şimdi benim en değerli hazinem. Siz tanıksınız Tanrım,kaç gece ağlarken uyuya kaldım. Sonra o kabuslar bitmek bilmedi. Bir oraya, bir buraya dön, aylar geçmedi.
—
Ne acılar içinde yandım da kimseyi rahatsız etmedim. Bir sizin kapınıza vardım her gece, bir de ay ışığımızın. Onunla gönderdim sevgimi, hasretimi; sizden dilerim mutluluğunu sıhhatini…
Otuzbeşinci Kadın;
Beni buralara; sevdiğim adamın şimdi bir kadınla olduğunu bildiğim bir evin önüne getiren aşk; Senden nefret ediyorum!
Bu gece,bu yıldızlar,bu ay ışığı… Hatırlıyorum sizi… Siz ona vurulduğum ilk gece de yine böyle tepemdeydiniz. Oysa tebessüm sanmıştım şu sırıtkanlığınızı; Çocuk kalbimde ne çok sevilmiştiniz…
Kurnaz kuzey rüzgarı, Sen de çok eğleniyor musun? Eskiden şarkı söylerdin bize; Şimdi ise duyuyorum, alay ediyorsun.
Ah anneciğim,dememiş miydim hayrıma okuduğun dualar havaya gider diye… Ben artık kabul ettim sende et: Tanrıyı da aşkı da insanlar yaratır. İKisi de önce verir,sonra alır.
—
Ooo, arabamız da buradaymış. Bakalımm, evet sıcak! Gezmeden yeni mi geldiniz? Hala kapıda oyalanmakta mısınız acaba? Küçükhanımcığım, beyefendiler sizinde ayakkabılarınızı eğilere çıkardılar mı? Çok severler de ayakları… Belki de çoktan… Yoksa şimdi siz… Ah belki şimdi onlar…. Belki de çoktan birbirlerine dokundular…
Bu ne rezalettir yaptığım.. Bu nasıl bir acı, bu nasıl bir gerçek… Nefret bile duymaya hakkım yok ki gidip zarar vereyim üçümüze… İçimdeki yanardağı patlatıp, hep birlikte sonsuz olalım bu gece. Oysa kapılarını bile çalsam kaçarım. Ağzımdan çıkacak ilk söz ne olacak ki,onları rahatsız edeceğim? Orası dört duvar, dışarıda olan benim.
Otuzaltıncı Kadın;
“Hayır,aşkı bu işe karıştırmayın.
Bu mesele hayatla benim aramda
Terk edilmem, hayatın benim mutluluk ümidime verdiği yanıtıdır, o kadar. Bu bir şamar çünkü, onu karşıma çıkaran hayat pekala beni ömür boyu sevecek birini de çıkarabilirdi. Üstelik bu ilişki için inanılmaz fedakarlıklar yaptıktan sonra bana aşk acısını tattırdı. Niye? Çünkü benimle uğraşıyor. Beni ezmek için en güvendiğim insanları bile kullanmaktan kaçınmıyor.”
—
“Peki öyleyse neden büyün insanlar her ortamda yaşayabiliyor? Başlarına ne gelirse gelsin, insanlığın başına ne gelirse gelsin yaşamak onur kırıcı olmuyor da neden restleşmek onur kırıcı oluyor? Saçma… Yaşayanların ölümle ilgili ahkam kesmesi çok saçma… hiç objektif değil!”
“Tabiiki milyonlarca hücrenin arasından sıyrılmanın bir bedeli var. Daha o anda hayat, kulağımıza ‘Öyleyse gardını al’ diye fısıldıyor. İşte bu sesten korkmuş embriyolar eksikli doğuyor ve onlardan o kadar çok var ki, İlle de yaşamak için uydurdukları bahanelere mantık deniyor. Mantıkmış…”
Otuzyedinci Kadın;
“Selvi boylum al yazmalım” mı daha güzeldir, “Muhsin Bey” mi? Ben, “Devlerin Aşkı”nı seçtim. Yaşadığım en güzel aşk;
Sana çok teşekkür ederim.
Ve fakat benim bu aşkım, küçük dünyamı aştı. Seninle birlikte olabilme umudum zamanla Hayat efendiyle bir müsabakaya dönüştü.Yenilen çekip gidecekti. Cahildim,bilmiyordum kimsenin kazanamadığını… Anlayacağın gitmek bana düştü.
Şimdi içinde helezonarına kapıldığım boşluk, Benimle semahını dönmekte. Bilirsin hayatımda hiç dans etmedim ama,ilk dansım için çoktan kara elbiseli adama “evet” dedim. Oysa şimdi seninle bir el tavla atmayı ya da bir bardak çay daha içmeyi ne çok isterdim…
Fakat Jean Sibelumo genç kızın ölümle dansını çalmak için sabırsızlanıyor; Artık gitmeliyim. Zaten tüm gücümü şu notu bırakıp, senin içini rahatlatmaya harcadım.
Sakın unutma;
Sen,beni bir zamanlar vazgeçemeyeceğim kadar mutlu etmekten başka hiçbir kötülükten mesul değilsin!
Sadece bir küçük kalp kırıklığım var: Sokaklarda dolaşırken keşke benimle daha çok el ele yürüseydin.
Hadi şimdi bana şans dile!
Neona: Beşinci Mevsim.
“Ârif ol sevdâ-yı ışk inkârın etme ey hakîm Kim vücûd-ı halkdan ancak bu sevdâdır garaz”*
*Fuzuli “Ey bilge kişi!Aşk sevdasını inkar etmemekle arif olduğunu göster. Çünkü yaratılış varlığının amacı sadece bu sevdadır…”
Otuzdokuzuncu Kadın;
İnsanlar başladığımızı, terk edilmeyi, evlerden işlerden ayrılmaları, Göz yaşlarını, incinmeleri, bir daha duyulmasına yürek dayanmayacak o kötü sözleri P*ç gibiliğimi, avuç avuç ilaçları biliyorlar. Bunları Allah kahretsin ki herkes biliyor. Artık birbirimizin iyileri olmadığımızı… Artık tarzımız değilmişizliğimizi…
Ama bir şeyi biz ve de sadece biz bildik. Ömrümüz boyunca birbirimizden bile saklayacağımız bir sırrı… Hem bu sırrı hem de neye benzediğini beraber öğrenmeye çalıştık. Her şey yalan tek gerçeği;
Biz sevdik…
Bu sevgi koca bir yolculuktu, sanki bana kendiimden gelen bir mektuptu… sonunda ben ben’den gayrı bir ülkeye vardım. Pasaportum Aşk Konsolosluğu’ndan… Bak mührün de de Edgar Morin’in hangi sözü yazıyor:
“Bilgeliğe ihtiyaç duyarız.O da bizden ihtiyat,itidal,had bilme ve vazgeçme ister.”
Yeni ülkemin tarihe ve coğrafyaya yayılmış bilge çocukları;
Gömmüş otuzdört ölüsünü Mayıs mavilerine.. Seslendiler bir şiir öncesinde verip elele Bütün iyi ölülerimle ölümsüz soy şairlerim:
Unutmak kolaydır suçlamak kolaydır Aslolan beslenip bir gül fidanı gibi Yaşamın yapraklarıyla geçmişin toprağından Bir gün bile yitirmeden bulutlar içinde Güneşin yolunu Geleceğe güller sunmaktır Geleceğe güller sunmaktır..
I
O zamanlar gökyüzü biçilmiş buğday kokardı Çiğnenmiş üzüm, mısır püskülü, bostan yaprağı Toprak kokardı insan emeğiyle yoğrulmuş. Rüzgâr serin sesli konuğuydu evlerin Bulutlardan ağaçlardan saçlardan süzülen Bir dirim duygusuyla doldururdu odaları Yağmur ikinci adıydı akşamların Günün yorgunluğu üzerine dökülen Bir düş inceliğinde akardı sular arklarda Dilde uzaklık türküleri tutuşturarak. İnsanlar bir soru imi gibi girip çıkarlardı Geçimin dar kapılarından Alın teri umut ve kaygıdan örülü Mutluluk toprağın ve güneşin eline bakardı.
O zamanlar dünya küçüktü ve insanlar Kardeşlik kokardı yardım duygularıyla Paylaşmak, bir sevinci ya da güçlüğü Bir karşı koyuş biçimiydi hayata. Birbirine benzerdi evler, toprak dam Beslenen hayvan, çocuk sayısı, daracık camlar… Bir sır gibi gizlenirdi güzellik büyüdükçe kızlar Erkekler şapkalarının siperinde geçerdi sokaklardan. Aynı yalın dili konuşurdu yaşlılarla çocuklar Dingin bir gölle bir akarsuyun dostluğunda. Sevgi bir düş gülüydü bitişik avlularda Sessizce serpilen, bunalmış ve utangaç Evlilikle koklanırdı ancak ve solardı daha ilk yaz.
Birbirine benzerdi Mevsimlerin bahçelere getirdiği renk Evlere getirdiği telaş, sevinç, keder… Yaşamak ağır bir suydu, zamanın Ve toprağın derin ırmağında Sürükleyerek bir nice hayatı ince kıvrımlarında Akar, akardı…
II
Bana sorular öğreten dost Bir de sen bulmadıkça doğrular yarımdır diyen… Kimi gün bir türkü, kimi gün şiirlerle Kitaplarla daha çok, giderek kitaplarla Sabırlı, içten, yalın Örnekler çıkarıp adım adım Küçücük bir kentin kapalı hayatından Bana dünyaları gösteren dost… Telaşını taşıyorum yıllardır Konuşurken birbirine vurduğun parmaklarının Ve içine yüreğini koyup koyup Ak güvercinler gibi ağzından uçurduğun O büyülü, sıcak, doğru sözlerinin…
Sesini çoğaltıyorum sesler içinde Bir tutku gibi geciktikçe büyüyen İnancının onurunu taşıyorum yıllardır.
III
O zamanlar büyük kentlerin varoşlarında Hayatın dengesini tartan öğrenciler vardı Taşralı yüreklerinin tedirgin terazileriyle. Öfkeye benzerlerdi biraz, aceleci sert tatlı Sevgi kadar yumuşak, yoksulluk kadar katı Yürüyüşleri önemli, susuşları anlamlı Birer düş damlasıydı duruşları rengini evlerden alan Sözleri alışılmış görüntülerin örtülerini aralardı. Bir köprü kurup sorulardan hemen kendilerince Bilinen iki şey arasında Sular gibi akıp altından, üstünden rüzgâr gibi geçerek O masal ülkesinin kapılarını zorlarlardı İnançları kadar yalın kılıcıyla yanıtlarının Boyları ırmak kıyılarında serin söğüt dallarıydı.
O zamanlar uzak taşra kasabalarında Akşamlar birer kara buluttu Ölümü yedeğine almış ajans haberleriyle. Korkunun ve bekleyişin bunalttığı evlerde Yüreklerinde merakın ağır yüküyle insanlar Günde bin kez gidip gelirlerdi Yaşamla ölümün bıçak sırtı sıratında. Ölenler, arananlar, yakalananlar… Gerçek oğlu, Düşten olma, 1950 Dünya doğumlu… Bir metal ses, yitirmiş insan sıcaklığını Okur, okurdu… Rahatlatırken nice insanı acı bir sevinçle Söylenen her isim Bitişik evlere düşen yargısız bir kıyametti…
IV
Ey gece sokaklarına sabahın resmini çizen Ey gülüşün ve ay ışığının gümüş çocuğu Yaşlanan yolcusu artık uzun yürüyüşün Ey sözleri halkının kalbini içeren… Yağmur çürüttü o afişleri çoktandır Bir suçlu gibi susturup renklerini Sürükleyip götürdü o türküleri rüzgâr… Hani o, güneşini eğninde taşıyan Bir ulu geleceğin altın kalemini Batırıp batırıp ömrüne ve geceye Kenti süslediğin… Birinde bir ölümsüz yüz ölüme inat Birinde düğün eden sözcükler Yaşamak ve direnmek kıvamında… Yok artık, gömüldü anıların göğsüne Közünü küllerinde saklayan bir ateş gibi Şimdi her şey duruk örtüsünde zamanın… Duvarlarında boydan boya Büyük şirketlerin reklam afişleri İnsanı silahsız vuran bir yasal suç Şimdi kent, sana yasakladıklarıyla Ölü, çirkin ve kirli…
V
Biz o çocukları hiç anlamadık Biz o çocukları tanımadık hiç…
Mavi bir damar gibi kentin gerilen bedeninden Bir çığlık çağlayanı gibi, geniş uzun pembe Savrulup gittiler de kaç kez rüzgâr rüzgâr Duyurabilmek için bizim türkülerimizi bize Bir gün olsun inip aralarına katılmadık Sesimizi katmadık seslerine… Korktuk, neden korktuğumuzu bilmeden Büyük heyecanlardan korktuk, küçük rahatlardan Uzun yolculuklardan, yakın acılardan Kurumlaşmış ne varsa güzeli ve geleceği kuşatan Korktuk hepsinden… Çekilip böcekler gibi evlerin kabuğuna Sıkı sıkı sürgüledik kapılarımızı, Balkonlara çıktık en fazla, camlardan sarktık Garip bir merakla bakıp arkalarından Saygılı, şaşkın, küçümser Karmakarışık duygular içinde bocalayıp kaldık.
Sözleri ulaştı uzaklığımıza perde perde Tanyerinde yükselen buğusu gibi toprağın Ama elleri, yürekleri, yüzleri Sert miydi sıcak mı, dost muydu düşman mı? Bir gün olsun dokunup kendi ellerimizle Aklımızla yüreğimizle duygularımızla Anlamadık… Uyup yükseklerden gelen bir sesin buyurgan tonuna Bizim olmayan bir ağızla konuştuk haklarında…
Şimdi düşünüyorum da Korkmayan yanımızmış o çocuklar bizim Ama biz korktuk. Konuşan yanımızmış o çocuklar bizim Ama biz sustuk. Düşleyen yanımızmış o çocuklar bizim Ama biz teslim olduk.
Biliyor musun, güz Daha bir dokunaklı geçiyor beş yıldır. Yağmur yağdı bugün, savrulan yapraklar Sürüklendi bir süre dilsiz sokaklarda. Bilmem ki, bilmem ki nerelerden Çıkıp geldiler birden o çocuklar ufkuma Yedi renkli türküler, bayraklar, pankartlar… Bir yalnızlık duydum ta içimin derininde Bir ses sağanağı, bir özlem… Düşünüyorum da, farkına varmadan Sessizce, kendiliğinden Sevmişim meğer onları ben, inanmışım Katılmışım hatta türkülerine kendimce Uzaktan uzağa… Yoksa niye kanasın değil mi Bunca yıldan sonra sesim Böyle durup dururken…
VI
Resmini çizdiğin gibi duruyor kent Olanca akışına karşı hayatın Evler mevsimler ömürler boyunca Kimseler düşlerinin dışına çıkamadı.
Güzelleştirmek için yürüyüşlerini insanların Ayakkabı boyuyor, o çocuklar yine Omuzlarında evlerin yollara sarkmış zayıflığı İnce bir eziklik sızıyor durdukları yerlere Elleriyle seslerinin tedirgin çatlaklarından Matlaşıyor mavisi tam burada resmin
Dillerinde bir eski bildik rüzgârla Konuşuyor kendi merkezinde iki genç Saçları sözlerine karışmış Gülüşleri gamzelerinde düğümlü Balkıyıp duruyor yüzlerinde Yürek çarpıntılarından bir titrek hale. Hayatı kurtarıyor tam bu noktada Resmin arılaşmış mavisi
Kadınlar porselen yün ve ruj satın alıyorlar Kadınlar durmadan bir şeyler satın alıyorlar Solgun dudaklarını bırakıp sırnaşık tezgâhlara Kirpik saç boya yedi renkli kokular Gün boyu mağazalarda devinen bir telaş Yıpranan yerlerini yeniliyor kadınlar Üstlerinde aldanışın uçuk sarısı Bir eksiği taşıyorlar çarşılardan evlere Senin renkler arasına sözcüklerle çektiğin O görünmez ince derin çizgide.
Göğüsleri caddeye sarkmış bir sinema afişi Tutup bir adamı en zayıf yerinden içeri alıyor İçeri alıyor birahaneler sıkıntı yolcularını Camiler dünya kaçkını cennet düşçülerini… Yüzünde yalnızlık arması yayvan hüzünler Terli düş kokuları dinen telaşlar kapanan kapılarıyla Akşamı karşılıyor kent arabesk şarkılarda… Polis raporlarında asayiş berkemal Bir adam geçiyor günün ufkundan Günün ve umudun o kırılgan çizgisinden Bilge bir gülümsemeyle örterek bulanık görüntüleri Bir güven duygusu gibi rahat ve güzel Alnında mavi bir serinlik, beyaz bir ıslıkla dilinde…
XIII.
İnsan ki anılardan bir buluttur Hayatın sonsuzluğa akıp giden göğünde Savruldukça çoğalır çözüldükçe birikir.. Düşmeden son damlası toprağın rahmine Kimbilir kaç mevsim görür Kaç rüzgâr geçirir..
XIX.
İnsan belleğinin ihanete vuran unutuşu Ey yanlışı emziren kör meme Hayatın kaçınılmaz kusuru.. Kapındayız işte koskoca bir geçmişle Ölüler diriler düşenler dövüşenler.. Nicedir boşluğunda kimsesiz rüzgârların Acı çığlıklar attığı cansız alanlar Doğrular, yanlışlar.. Bir gizli dil gibi öfkenin için için Derininde büyüdüğü dilsiz suskunluklar.. Kalanlar, kaybedilenler Ne varsa, kapındayız işte Tutuşturmak üzere yeniden Zamanın küllenen yüreğini.. Sun bize inancın duru pınarlarından Süzülen o eski tadını düşlerin; Ömrümüzün acemi dallarında O bir heyecanla telâş telâş açılan Don vurmuş tomurcuğunu geleceğin..
Yaşamak ölümden üstün, acıdan büyük Ver bize coşkusunu yeniden Sesimizi geri ver Sahipsiz kalmasın özgürlüğün türküleri Kardeşliğin paylaşmanın sevginin İnsanı çoğaltan o gönül zenginlikleri.. Zoru seçiyoruz yeniden, inançla, inatla İyi, doğru ve güzel Ne varsa “büyük insanlık” adına Kapındayız işte bir daha Tarihsin sen İnsan emeği ve düşüyle yoğrulmuş Göster bize geleceğin yollarını..
-I- gidersen asırlık bir ağaca yaslanmış gövdem kökünden sarsılacak var gücümle bağıracağım günleri yanıtlayan ormanda hiçbir şey kalmayacak kendi sesimden başka
madenciler uzun lambalarını yakarak gururla inecekler oraya dünyanın bir saat gibi döndüğü dağların derinlerine
her şey karanlığa düşmeden önce ışık sönmeden kapanmadan gökyüzünün kilidi sadece büyücü ve ölüm görecek beni
-II-
gidersen renkleri öp son defa sesleri okşa suyun üstündeki değirmene yürü zaman indirirken perdelerini ataların ve tanrıların yasakladığı huzur beklesin orda beni
uçan bir gölgedir o tutsaklık ateş ve hürlükten yapılmış mavi gücün kaynağı kırılmaz çemberin sınırlarında hançerin soluğuyla dirilen kara bir kartal olur
dinginliğin acılı anasıdır o geçmişin geleceğin anların ve yaşamın
-III- güneş alçaldığında biraz dur düşlerini anımsa düşlerine adadığın hayatı içinde rüzgârın soluğunu duy ve düşlerin bilediği kılıcını al
sunmak için sunmak için kanınla bir avuç toz kemik ve ışıkla yanan avutmayan bağışlamayan ölümün muhteşem güzelliğine
sunmak için yer altı prensine büyücünün elindeki ışığı zaman yakar uzun lambalarını karanlığın okunu sapladığı ormanda
-IV-
bekle şimdi ateş sönecek yasaların kutsal dansı bitecek kaynayan suların, kanın ve buzun toprağın ve aşkın kardeşi olan öfkeni trompetlerle gelip gömecek yağmur
dünyanın kristal dehlizlerinde ne öç, ne acı ne uçuşan yapraklar ne sessizlik
hiçbir şey kalmayacak hiçbir şey kendi sesimden başka var gücümle bağıracağım ELVEDA ELVEDA
yalnız bir ağacın öldüğü yerde üç kere döner kuşlar sunmak için kederi yaprak perilerine
koruyun onu koruyun sonsuz uykusunu bu iyi ağacın kutsayın onu güzel sözlerle
yeni doğmuş bir yıldızın ışıklarıyla örtün suçsuz gövdesini kimsesiz gövdesini sarın iyi sözlerle
sözlerdir artık sadece beklediği yaşayanlardan hiçbir işe yaramayan boş sözler
bitti işte, ne rüzgâr ne ağaç kurtlarının şenlikli çıtırtısı gece ne ay ışığı ne lanetli karanlık ne de canlı gülüşü günışığının okşayacak onun kabuklarını
dönün kuşlar, kuşlar dönün gözyaşları akıtın sönen yapraklarına yaşamın son armağanı olsun ağaca
dönün kuşlar üç kez daha ağacın tek başına öldüğü cıvıltılı ormanda
olur ya, gün gelir kırılırsın, yalnızlık evin olur ya da kaybolursun anılar ormanında sesime tutun, siste seni arayan gözlerine, o gencecik İstanbulun
unutmadım, unutmuş olamazsın kalbimizde yürüyen o ışık ormanını kapat gözlerini ve gel, o sıcak sihir aksın yine parmaklarından bir dua gibi yaşanmış bir aşkın tuzlu tenine
Maçka parkındaki çınar ağacı ilk öpüşün ebruli tozlarıyla on sekiz yaşında bir İstanbulu bıraksın akşamları bir rûya gibi yağmurun ıslak dudaklarına
unutuluş müziğinin notalarına zamanın ağzında lirik bir şiir gibi girsin gece gelen Haydarpaşa treni
saatini öyle kur ki geri dönüşün hiç durmasın Dolmabahçede zaman cam pabucumun teki kalsın merhaba gibi Beşiktaş iskelesinin merdiveninde çıtır çıtır susamlı bir Ortaköy sabahı biraz daha beklesin meçhule giden geminin güvertesinde
kapanmadan su yolları kalbimde her gece yıldız giyinen bir ışık şehir ömrü ikiye bölen firuze nehir gibi yıksın yokluk ülkesinin duvarlarını
zamanı yırtan spiral yörüngede her zaman açık duran o gizli kapı o yalnızlık kapısı, o tuzlu aşk biraz İstanbul getirsin yokluğun masasına buzlu bir kadeh rakı, bir dilim peynir bir avuç buğulu erik tadında
biraz Mısır çarşısı, ipek çarşaflı bir gül gibi koksun yatağım ölüm olmadan adım son uykum aşk desenli olsun biraz nihavent baksın biraz İstanbul hiçliğin gözlerinde yokşehir
açmadan kapısını o karanlık ülkenin iki dünya arasında bir köprü kuran İstanbulun gözleri gibi son kez maviye boya içimdeki renkleri çıldırtan varlığına inat sonsuz yokluğun yokluk olmadan adım
gel kırılmış olmasan da yalnız değilsen de gel nolursun gel