Taha Ayar
Şub 23
Fatih’e Döktüğüm İçimdir
Şub 23
Gerginlik
Engellenemez bir yakınlaşmadır gece başladığında
Şiire doğru sesim sesime doğru şiir
Tüm kazanımlara rağmen sözde mesafesizliklerin adamı
Bu dört odacıklı maviliğim eğrilmiştir
Fark ettim
Sana verdiğim değeri karşılamıyor bana verdiğin değer
Aksini ispata hangi laboratuar cesaret eder
Çelişkiden doğardı ya hani yepyeni ürünler
Ex oldu, cenin sakıt bu sefer
Rüzgarı arkasına alıp raylarda kayan tren
Bunu bilemedin bunu bilmiyorsun bunu bilemeyeceksin
Hüzne fren umuda fren sevince fren
Haksızlıksa, hakkımdır tüketmek bu zehirli içkiyi
Sanmıyorum yoktur yaşamışlığın bu safran çelişkiyi
En azından son bir şiirdir bana verdiğin
Acıya da şiire de teşekkürler
Bunun içtenliğine inanırım bu adamın da bunun da
Son oyun yarım kaldı çoktan kapandı perdeler
Kabullendim yenilgiyi ama sen bitiktin birader
Müşir Fuat
Şub 23
şizofren
kuzum
bir akıl hastasıyım ben
hem de en güzelinden
şizofren
yaprakların rüzgarla sevişirken
çıkardığı sesleri çığlık bilmem
her bakıştan kamyonlar yüklü
anlamlar çıkarmam
bu yüzden
ve seccadem
burnumdan öperken
ben
yatağımda bulunurum sayıklarken
tırnaklarım kenarlarına kadar çıplak
parmaklarım toğrağa kök besleyen bir çocuk
yaşarken mumyalanmak gibi bazen
çarpan bir kalbim varken hala
üstüme çöreklenen şizofren
sabahı zor eden bir aşık gibi
dillerim
ellerim çenesi düşmüş bir adam
dudak dudağa iki kadından başka
bir hiç şimdi güvercinler
ilmik ilmik uzun bir rüya
ışıklı kalabalık ve panayırlı bir cadde
şimdi gözlerim
ne de olmasa her şey bambaşka
ne de olsa şizofren
Müşir Fuat
Şub 23
Tufan Sonrası
Tufan anısı yatışır yatışmaz,
Bir tavşan, evliya otları, kıpır kıpır çan çiçekleri içinde
durdu, gökkuşağına yakardı örümceğin ağları arasından.
O güzelim taşlar, saklanan – bakıp duran çiçekleri daha şimdiden.
Pis ana sokakta kasap tezgâhları kuruldu; bakır oymaları gibi
yukarıya kat kat yığılmış denize çektiler kayıkları.
Kan aktı. Mavi Sakal’ın orda, – Tanrının mührüyle camları sararttığı
cambazhanelerde, mezbahalarda, Süt ve kan aktılar.
Kunduzlar yuva kurdu hep. “Fincanlar” tüttü kahvehanelerde.
Daha suları damlayan büyük cam evde eşsiz görüntülere baktı
yaslı çocuklar.
Bir kapı çarptı; köy alanında çocuk savurdu kollarını şakır
şakır sağanak altında, – fırıldaklar ve çan kuleleri tepesinde
bütün yel horozları oyunu anladılar.
Bayan Alplere bir piyano yerleştirdi. Ayin ve ilk “bağlaşım”lar
yüz binlerce sunağında kutlandı katedral’in.
Kervanlar yola düzüldü. Allak bullak olmuş kutup gecesiyle
buzlar içinde kuruldu Splandid- Otel.
O günden beri, keki çöllerinde cıvıldaşan çakalları işitti
ay – ve tahta kunduralı çoban şiirlerini, meyve bahçelerinde
gıcırdayan. Sonra tomurcuklanmış mor ulu ormanda Eucharis
baharın geldiğini söyledi bana.
Fışkır ey göl; köpük, köprülerden ak, ormanlar üzerinden aş;
-karaçuhalar, erganunlar, şimşekler, gök gürültüleri, yükselin,
yürüyün; -sular ve hüzünler, yükselin, getirin tufanları yeniden.
Çünkü onlar dağılan bir can sıkıntısı ki… -Ah güzelim taşlar,
gömülen; o açılmış çiçekler! – Ve Ece, gömleği içinde korları
ateşleyen Büyücü Kadın bildiğini hiçbir zaman anlatmak
istemeyecek bize.
Arthur Rimbaud
Şub 23
Ağrı
Kendime bir doğum günü hediyesi
Can evim ağrımıyor aşikâre
Ben uyanınca hayat uyanıyor
…Ona uyuyor rüya…
Her şekli alıyor toprak
çeşit çeşit, renk renk, kat kat…
ekmek, pasta, çörek…ismim tek
Bir kelime…daha demin
Bedenimi zapt eden âraz
Durmuyor zaman iki ayrı oda içinde
Kapılarla dolu kuş evim…iç içe
Büyük…firar başlamıyor yine de
Ben yürüyünce su yürüyor
…Ona uyuyor hayat…
Kök, dal, yaprak kardeş oluyor
Bir anda saplanıyor gece içime
Daha demin…bir isim…o yana
Yüzüm bu yana sürükleniyor
Uzakta, katı, donuk, sarı a ğ a ç
i s m i m… toplanıyor oradan oraya
Can evim ağrımıyor aşikâre!…Hayat!..
Ben uyanınca, rüya ona uyuyor, derinde
Tek bir ‘kelime’…yüzüm sığmıyor içine
Osman Hakan A.
Şub 23
Ömüryiyen
Nasıl bir hırsla çıktıysam o mahşeri kıtlıktan
Lanetlenmiş bir obur oluverdim sonunda
Her şeyi rüzgâr hızıyla tüketebilirim
Olmamış sayabilirim bir anda
Yüzüm asitlerle yıkandıkça matlaştı
Öfkemin salyasından serumlarla doyup
Kahrettiğim her şeyin donuna girdim
Hazlar acılar gündelik maskem oldu
Bazen iskeletimle bazen gölgemle
Bazen hıçkırığımla dans edebilirim
Hıncım bile zarifleşti zamanla
Duygusu belirsiz huylar edindim
Tükettim eski dostlarımı bir bir
Yenileri habersizce aldı yerlerini
Sıradan bir veda töreni buluşmalarım
Anılarını kemiren âşığa döndüm
Çocuklarını yutan devrime
Nehirleri kurutan güneşe
Taşkınsız yağmayan yağmura
Kayboldu ruhumdaki esirgeyen yas
Güdüler kulumken efendim oldu
Sözüm el sözü gibi geliyor bana
Bu halime bir de sağırlık ekledim
Bunlarla bir olup geçtim karşıma
Düştükçe büyüyen çığ gibiyim bu gidişle
Bir gün benden bir nem bile kalmaz dünyaya
Mahmut TEMİZYÜREK
Şub 23
metalik gri
Yorgundum,
yorgunluk maskesi takmıştım,
zaten yorgun suratıma
vesikalık resmime bıyık çizip,
seyretmiştim altı çarpı sekiz halimi
çizgilerine aldırmadığım avcumda
çizgileri olmayan yüzüm konuşmadı,
konacak yer bulamadı besbelli
gönül kuşum hayatsız ağaçlarda
onlar yakılmayı bekledi,
ben yanmayı
onlar ufaladı fotoğraflarını,
ben mendil cebimde sakladım
ve sakladıklarımla saklandım
neden sonra bu şiiri yazdım,
sonra neden bu şiiri yazdım
bilmiyorum
çünkü yorgundum,
çünkü yorgunluğumu kendime uşak tutmuştum
çünkü gözlerimde bir ırmak kurudu
çocukluğuma dair bir yara buldum dizimde,
çünkü bu eski bir hikayeydi
çünkü yorgundum
yorgundum lakin bezgin değil,
galip veya mağlup değil,
alim ve cahil değil
hiçliğe bağlanmamıştım,
dünyaya da
yorgunluğumu alıp götürecek bir ilaç bulmuştum,
yutmadım!
susmuştum içtenliğimle
beni konuşturacak biri çıksın diye,
dualar okumuştum
yorgunsam da bildiğiniz yorgunluklardan değil,
yine de büsbütün yabancı değilim size
diyeceğim o ki yorgunum,
beni zehirlerinize karşı koruyan bu
ve beni size karşı zehirleyen
madem adımı yazdım durmak yakışmaz,
durmak başkalarının ilacıdır zaten
durup bakarlar durduramadıkları hayata
ben ki zaten yorgunum,
ve etrafımda zaten bilinen yalanlar…
Suavi Kemal Yazgıç

Şub 23
Milenyumun İlk Özeti
Şairlerin yağmuru es geçtiği yıllardayız
Tosbağa meraklısı diye ti’ ye alınanlar birer galip sayılır mağlup
Çocukların adlarını nüfus kütüklerinden silmek üzereyiz
Çağla
Nehir
Bulut
Yok artık, hiç olmayacak uzun bir zaman
Kimse duramıyor azgın atın üzerinde
Bir cebinden umut eksilten
Ötekine hüzün depoluyor anında
Kırkı geçen biraz ‘ eski tüfek ‘, dayanıyor ayrılıklara
Belki yeni sözler birikecek hikâyemizde
Nasılsa sınıf farkı da kalmadı, hepimiz dipteyiz.
Kredi kartının asgari tutarını ödeyen cengâver
Ne zaman bir araya gelir parçalar
Nasıl kavuşur ırmak denize
Bütün feylesoflar bu muammanın peşinde
Olsaydı keşke gökyüzüne sırtını döneceğine
Bilmiyorum, bilmiyoruz, kimse bilmeyecek
Ama öyle bir bilmeceye dönecek ki insan
Yüzyıl daha soluk alacağız kendini keşfettiği yerde
Cihan OĞUZ
Şub 23
Bahtsız Deve, Çöl ve Kutup Ayısı
Kendime ilân ettiğim savaşta otuzdört yıl devrildi
Devirdim düşlerime bahşedilen çamları da
Niçin bütün güzel kadınları seviyorum ama birine aşığım?
Ah bu yanıtsızlık belki ömrümün nişânesi
Sayım yapıldı: Düşlerinden bir adım geridesin
ve ömür böyle bitebilir
Aşk böyle sona erebilir,
nasılsa alışıldı bir mevsimin henüz tamamlanmadan elvedasına
İklim böyleymiş, külâhıma anlat, güya bahanesi de hazır
şarabı devirmenin
Oysa seninle her an karşılaşmanın o çıldırtan şarkısı
çalınıyor kalbimde, yapayalnızım, bunu anlayacak kadar uzaktan dinliyorsun
Hayat bütün bağlılıkları bir yere bağlamış
öyle hissediyorum ellerini her gördüğümde
Nerdeyse tutacağım, şimdi kıyamet kopacak, çıldıracaksın
Çantan başıma inecek, fırlayıp gideceksin kendi gökyüzüne
bütün fallar boşuna bakılmış olacak
Ah içimde ukde kalır bu şaşkın skandal
Korkma, hiç yaşanmaz nasılsa,
artık posta güvercinleri yetişmiyor düş bahçelerinde
Ulaşmaz ellerine parmak uçlarımda yazılı mahrem şiirler
Buyrun savcı bey, ilişikte belgesi de var, ilk kez burada itiraf ediyorum
O aşkı ilk ben yaraladım,
sonra bütün merdivenler kendi kendine yuvarlandı cehenneme
Evet savcı bey, çıkmazdayım, iyi bildiniz, bu da eksik kalmasın iddianamede
Hayat bazen çölde başlar, yamuk bir hörgüçte donakalır aşkın geleceği
Şub 23
Batık Gemi
Batık bir gemi yüküyüm dalgıçları bekleyen
Bir dalgın dalganın elinde sürüm sürüm inleyen kim
Toprak çatlar çatışmalarda kahrından, dağlar sığınılmaz
Olur ayazına sığılmaz, buzuna ve yalnızlığına, artık kız
Kaçırmıyor delikanlılar al atlara binip naralarıyla
Kaçıyor akpak kızlar bir bir ellerden başka yataklara
Giden gelmiyor bu ne biçim iştir içli şarkılar dinlenmiyor
Pencere camları kirlenir kimse oturmuyor mu burda denir
Balkonlara su dökün de serinlesin biraz yandık kavrulduk
Her şey ateş pahası el yakıyor fiyatlar beyim
Kimse yok mu evladım aşağıda, oynasana biraz daha
Sular kesilmiş anne, hani yıkanacaktık hepimiz
Suya yazdım adını senin, denize kavuşacaksın ve orada
Batık bir gemi seni bekliyor içini açmış da sana
Bu filo buradan geçmeyecek ve bu kadınlar bu evleri
Boyamayacak, bu sokağın da ahlakı var ister inanın
İster inanmayın, bu sokağın da ahını alacaksınız
Vurguna dikkat edin vurgun yemiş adamlar çoğalıyor







