Ömrüm Seni

bir kadınla bir adam arasında tutuşuyor deniz
mumlar büyülü sözler camdan toplar yetmiyor

ve bir kadınla bir adam arasında sıkışıyor hayat
ölü canlar kurumuş dallar ve vurulmuş atlar

yenileniyor,kan ve yürek de yenileniyor
bazilakası durgun sular akşamına gömülüyor

ne bir adam bir kadını gözlerinden yaralıyor
ne bir kadının dudakları kana rengini veriyor

insan döndüğü yollardan topluyor yaralarını
döndüğüm yollar ne çok acı veriyor
anılarımı sokak çocuklarına ve karda kalmış
kuşlara dağıtıyorum,köpek ulumaları korkutmuyor
ve ben artık çardakta donup kalmıyorum
elim boş dönmüyor gökten en çokta sihrin
doluşuyor gözlerime en çok nasırlı ellerin
hadi desem mahallenin bütün çocukları
yağmur suyu gibi akacaklar kırk odalı konaklardan
hadi desem ihtiyarlar haminneler
kendi tabutlarını taşıyacaklar öldükten sonra
el yazması bir kitap gibi dokunaklı kalaçağım
naftalin kokusuyla ahşap bir sandukada
sen seslendikçe ben akaçağım

ömrüm uzayacak
ve serpilecek çengilerin bin telaşlı etekleri
tek taş yüzük bağlamayacak sözlerimizi
bütün hesaplarımız yarım kalacak
bütün aşklarımız yarım

dört koldan da aksak karşılaşmayaçağız
başkasının ağzıyla konuştukça karşılaşmayaçağız
hadi yürü,üzerinden dökülen ölü bakışlara aldırma
savaşmak kadar zarifdir yaşamak
sevişmek kadar arzulu
seni yeniden tohumun çatlaması gibi yeniden
teyellenmiş bir elbise gibi yeniden
mushaf gibi yeniden

seni kalbimin ağrısı gözümün karası
bileğimin gücü seni

Kenan Çağan

kenan-cagan Ömrüm Seni

Lehlik

Lehime değil hiç bir şey sen olmasan
İçimde dışımda büyüyor tuhaf bir lehlik
İnsem rumda kışlarım
Çıksam her yer Allahın nefesi

Aldığın nefese selam olsun
Sen olmasan her sabah pazartesi
Yürüdüğün yola selam olsun
Sen olmasan her yer pazartesi

‘Sen olmasan her sabah
Pazardan sonra işe gitmek gibi’

Hüseyin Atlansoy

blogger-image--1736226627 Lehlik

Uyandırmaya Gücüm Yetmedi

Hayallerim,
Benden uzak düştün.
Sensiz özledim,
Aradım, aradım
Bir kızın göğsünde
Mayışıp uyurken
gördüm.
Kıyamadım uyandırmaya –
gücüm yetmedi.
Af ettim
Seni.

Qalib Bagirov

blogger-image-766479104 Uyandırmaya Gücüm Yetmedi

Sana Saklayacağım Yer

Sen yoksun,
hiç olmayacaksın,
görüntünse hala
gözlerimde.
Başka hiçbir şeyin…
Seni görmek için
Her gün
Yollarını bekliyorum
Bir umut
bulmak için.
Üzerini toz kaplamış
resim misali,
hergün gözlerimi
siliyorum,
gözlerimdeki görüntünü
sana saklayacağım,
sen yoksun diye.

Qalib Bagirov

blogger-image--1085592320 Sana Saklayacağım Yer

Sunu

Sunu-I-II

I
güneşi hiç görmedim penceremde
ne ay doğdu geceme ne bir yıldız
hem sıkış sıkış hem çöl kadar ıssız
beş yıldır bir şeyler soluyor içimde

II
dal olsun diye kuşa uzattımdı kolumu
omuzlarıma kadar ekmek ufaladımdı
yanılıp da bir kez bile konmadı
inip üç adımda bitirdim yolumu

evet üç adımda bir tokat
gibi çarptı yüzüme duvar
dibine çöküp avuçlarımı açtım fakat
hangisine sapsam ne çok yol var

el eli çoğaltmayınca bir yerde
uçurumlaşıyor avuç çizgisi de
tek başıma yürüsem şimdi
barbaros bulvarından beşiktaşa
bir vapura binsem ya da motora
-kaptan dümen kır üsküdara-
düşteki gibi ansısam birden
koyun gibi yatırılıp kazınmış saçımla
ayakkabısızlığım pantolonsuz bacaklarımla
içinizde aykırı bir yaşamın ben
ihbar polis filan. güvertede tutuklanmadan
balığın üstüne martının altına
yarı yolda kaldırıp gövdemi atsam
bulurdum kendimi ayaklarımın dibinde
beş yıldır bir şeyler sürükleniyor içimde

yıllarca mektupsuz kitapsız bırakıldım
bir elimle yazdıklarımı
okudum diğer elimde
beş yıldır beş koca yıldır
bir şeyler kopuyor içimde

Sunu-III-IV

III
şortum ve şıpıdık tokyolarımla gördünüz
beni haydarpaşa hastanesi girişinde beklerken
güneş yanığı teninize renk renk giysilerinize bakarken
uzun zincirlerle bağlı kollarımı süzdünüz

imgeleminiz hemen de devindi
-deli bu deli-
yüzdeki buruşmadan
duymasa da anlıyor insan
biraz kötücül biraz acımaklı baktınız
yüreğimi şaşırdım
dürterek birbirinizi
gizliden fısıldaştınız

sıkıca kavranıp kollarımdan
özenle geçirildim aranızdan
-sizi mi koruyorlardı beni mi bilmem-
çocuklarınızı kaparak
çamurmuşum
gibi sıçradınız iki yanıma
ama soru sorandır çocuk-baba
anne kim neden bu amca…
bir çift dikenli tel yumağıydı gözlerim
ağlayamadığımca ağladım yanıtınıza

IV
gün batınca çocuklar koşuyor erkenden
masallarını dinlemeden derin bir uykuya
bir yunus dalıp çıkıyormuş gibi suya
kalkıyorlar gözlerinde yıldız gülerken

bendim öpen bendim silen
anne diye üşüyen korkularını
ellerimle şafak yangını yıldızları
bendim gözlerine koyup giden

sabah mahmurluğunda bir parça da
anneler beni öpüyorsunuz
bilmeden tadımı taşıyorsunuz
günboyu sıcacık dudaklarınızda

yaslandığınız ağaçta benim sırtım
çiğniyorsunuz sokakta ayak izlerimi
kokladıkça açan güzelim çiçeği
ansıyın bir zaman yakama taktım

geçerken kulaklarınıza uğultular geliyordur
evet siz de vardınız taksim alanında
hepten unuttuğunuza inanmıyorum mutlaka
omzunuzda omzumun sıcaklığı duruyordur

Sunu V-VI

V
duysanız anlasanız bir kez beni
böyle tek başıma geceleri
çığlık çığlığa kalkmazdım
ellerimin arasında kanayan anlımla
çatlak bir duvar gibi bakmazdım

bir elime ateş ötekine barut
çizgi çizgi ben mi kazıdım
değmesin diye bağlasa mıydım
açlık ve ölümle yağarken bulut

gençliğimi kakıp durmayın başıma
bugünden yarına akardım
bir bilseniz neler yaşadım
yüzyıl bebek kalır yanımda

VI
asıldım yüreğinizin kapısına
acıyı sevince bölerim
su gibi yaprak gibi gülerim
çıkmayın dokunmadan bana

bir orman gibi yürüyüp elbet
varacaksınız ortasına yolun
ben yatarım bin müebbet
siz çiçeklene-dallana durun.

Nevzat Çelik

NEVZAT-CELIK Sunu

Ey Sevgili

Meşakkatsiz bulmadım seni ey sevgili!
Kaç dünya gezdim, yalın gözlerle
Çırılçıplak bir yaşamın vartalarında
Kaç kez yolum kesildi; kırk haramilerce
Bir bir geçtim sırat köprülerinden
Dağların aman vermez fevklerinden
Sana yelken açtım, bağrımı dindirmeye
Külfetsiz bulmadım seni ey sevgili!

Dört pare sevda coğrafyası
Bir mayın kavşağıydı, bütün kanyonlar
Dicle’nin hatırına ölüm can vermişti
Katran karası gözlerine çekiyordu burada yaşam
Kaç çölün serabından geçti, sınamanın acıları
Susuzluğuma bir gülüşün yeter gibi
Sana geldim yüreğimin susuzluğunu gidermeye
Meşakkatsiz bulmadım seni ey sevgili

Kaç bin savaş mızraklarından zehir yedim
Kaç bin yaram var izlerini silemediğim
Kaç hançer yedim soy kütüğümden
Kaç ölüm, kaç ihanet, kaç isyan, kaç idam
İsimsiz bir çocuğun bakışlarındaki sertlik gibidir
Gelişlerime bakışı makus talihin…
Faili meçhul cinayetlere adım yazılıydı
Kader ve baht kelam ve kalem,
Bizden yana değildi hiçbir tarih
Yılmadan ölümlerden kan alarak
Sürgünlere yol alır tebessüm, gelir yine de can
ve meçhul bir yaşamın failine
Sıkılan kurşun acıtmazdı bu yürüyüşleri
Yara aldım kan vermedi yaşam, aynı gen grubunda değildik
Yarama merhem olacaksın diye
Sana yelken açtım, ey sevgili!

Dündar Sansur

blogger-image-73685726 Ey Sevgili

Su İsteyişine

bir su ver, dirileyim kuruyan köklerimde
bir köprü kur çıldıran nehirlerin kalbine
bir kuşun yuvasına götür gökkuşağını
karıncanın kırılan ayağına sar beni
ben ki, toprak altında bir devim, kurtar beni
okunu çek bağrımdan; yandı cânım, bir su ver
ölü bir tenden bile perişânım, bir su ver

ağlıyor ateşimin gölgesinde, Neruda
Aragon mutlu aşkın yokluğunda çilekeş
her yerde tutuşan su istiyor geceden
her çeşmenin başında eşkiya gülümsüyor
bir çiçek at kararan duygular mahşerine
bir fidan dik bağrına onurlu bahçıvanın
damarlarım çatladı; yandı kanım, bir su ver
dirilmek istiyorum a sultanım, bir su ver

gözleri birer birer kayan hücrelerimde
Genç Werther’i yeniden kurşunlayan bir acı
al hançeri eline, kopar bileklerimi
katranlı bir urganda tükensim yalnızlığım
bir ağacın titreyen yaprağına koy beni
bir kez olsun, yaralı bir İstanbul say beni
zehir akıt içeyim a hanedânım, bir su ver
a cellâdım, a kahrım, a zindânım, bir su ver

Nurullah Genç

blogger-image--218104301 Su İsteyişine

Ölüm Hayatı Kuşatalı Beri

Kül yağıyor gökten

Kül renginde güneş
İki şey örtüyor kırları
Kül ve leş

Neye uzatsam elimi dağılıyor
Bütün eşyalarda ölümün tozu
Aynı anda yakıyor genizleri
Öfkenin ve göz yaşının tuzu

Kimi kanla besleniyor kelimelerin
Kimi kelimeler paslı
Ne kadar kafiyesi varsa hayatın
Hepsi de ölümle cinaslı

Ve ölüm hayatı kuşatalı beri
İki şey yan yana gelişiyor evlerde
Babalar bıçak biliyor
Analar yaslı

İsmail Uyaroğlu

blogger-image-399383557 Ölüm Hayatı Kuşatalı Beri

Başka

I.

şunlar:
yaramaz uçurtmalar -göğe dadanmış-
gri kitapların kirli bilgileri
kız çocuklarının bize inanılmaz gelen elleri
sonra neler bil bakalım:
kova burcu bir abla -gerçek-
kaybeden ödesin bahisleri
meraklısına ölünç dersleri yazısı

kamburum ve bunlar bana yetebilirdi

balıklarla dertleşmek için bile belki

onun annem oluşu, haylanıp adam oluşu şairin,
bir esrik vakitte tenin kor oluşu
sonra dünyanın ve içindekilerin
beyaz bir defterde -evet-
beyaz bir nokta oluşu
için bile belki
HAYY
nedense bu kapıdan bir kez girmiş gibiyim
kalabalık taşıtların, çılgın seyirlerin
çılgınlık nöbetlerinin arasında birden
nereye baksam telaş
git kendinle kal
git kan
küçükken şarap yapılamayan üzümlerin sahibi
bir gümüş kaşıkla kurcalamıştı kalbimi
beni görmeliydiniz
dişlerimi dayamışken bir pınara
derin mavi müzik berkitirken içimi
sürerken zihnimi satranç tahtası zannedip tunç taşları
nereye nereye nereye
işte bir adam işte bir adam işte bir adam
diyerek işaretliyorum bu resmi -olabilir-
ama asılsız bir habere inanırken görmelisiniz
siz beni
beni siz yağmurun altına saklandığım 
o kümbetli sokakta bulmuştunuz
kazanmak için oynanmayan bir oyuna benzetmekle
savunabilirdim nisanı, oysa nisan
benim için karabasan ve cinler
parmağında olanla olmayanı ayıran
çünkü gece yıldızlarıyla tutuşuyor
ilk ezanı duyuyorum o meraklı müezzin
bense çalışkan kaslarımla abanıyorum iki kişilik tarihime
bir hayalet oturmuş yüreğini döküyor gibi
susmalar beklenmeli bu tarihten
olabilecek güzler için odun toplamalı
baharda çeteler, şenlik ateşleri
heyya! işte gelenin gelişi ve yitirişlerle
dokundu elbisem
ne yapsam yok bir şey sızıyor ağzımdan
usandım korkuyu -bir silah imiş-
taşımaktan sadağımda
II.
biliyorum, şarkı bitti: kuş öldü
kahır dolu bir balkonda indin sen atından
kendim için bense tanımadığım bir odada
yüzüğümdeki yalnızlığı içtim
yenik ama onurlu bir sultan değilim oysa ilerde,
gözlerimi kullanarak baktığım yerde
kamaşan ırmaklar var
yeniden ve en güzelinden: aşk
böyle diyor insanlar, değil oysa dipte,
derinlerde bir koroya yaslıyorum kulağımı:
özlemek
İsmail Kılıçarslan

ismail+kilicarslan Başka


Piyadenin Şarkısı

Bağışla piyade
Düşünmeden öylece:
Yürüyoruz her an,
Kızıştığında yer yüzünde bahar.
Yanlış adımla,
Ve kaçışı olmayan, basamaklarda kararsız…
Yalnızca beyaz söğütler,
Gibi beyaz kız kardeşlerin, bakakalır ardından.

İnanma havalara,
Aralıksız yağar yağmurlar.
İnanma piyade,
Söylenir hep, o yüreklendirici şarkılar
İnanma, inanma
Bahçelerde bülbüller çığlık çığlığa
Sürüyor hala, hayatın ölümle hesaplaşması.

Zaman bize öğretiyor:
Devam ediyorsa hayat, açık kalmalı kapılar…
Yoldaşım, dostum.
İşte tamamıyla cazip bir görev sana:
Daima gezeceksin yollarda,
Ve sadece bir şey ayıracak seni uykundan:
Neye yürüyoruz durmadan,
Kızıştığında yeryüzünde bahar?

Nereye yürüyoruz durmadan,
Kızıştığında yeryüzünde bahar?

Bulat Şalvoviç Okucava
Rusça aslından çeviren: Bora Aras

bir+gecelik+yol Piyadenin Şarkısı