Sol Elle Yazılanlar

kuyu dolana kadar, dolup taşana kadar bekle,
yeni bir şey yazma, yazmaya çalışma.
daha önce yazdıklarına bakabilirsin,
onların saçlarını tarayabilirsin,
tüylerini yakabilir, yüzlerine bir kat boya
bir kat hüzün daha atabilirsin;

yeni kuyular açma, bu kuyu işini görür;
huş ağacının altında otur
cinlerinin başını okşa, bitlerini ayıkla.
senden de, babandan da yaşlı,
senden de babandan da bizanslı
kargalarla konuş;
süleyman’ın neşidelerini meşk et onlardan.

yalnızlığına kendini ekip çöle çevirme onu,
son çare, tanrıyı ek, onun boncuklu kelimelerini,
göğün ve cazın ırmaklarını geçir içinden

bağa bahçeye çevir onu komşular için,
yolcular için, yoksullar için,
ağaçlarını buda, çitlerini onar,
ama kapısını sök at yalnızlığının.

bol bol uyu kıyısında şu ırmağın, bu ırmağın,
hangisi alıp götürüyorsa rüyalara seni;
ne yap yap rüya gör, bol bol rüya;
rüyalarında yitir kendini.
rüya göremiyorsan, otur şu ağacın
ya da bu ağacın altında, rüya tasarla
hangisinin kökleri göğe uzanıyorsa.

yine de daralırsa için,
yine de sığmazsa kafan evlere, kafelere,
kuyunu sırtına vur kırlara açıl,
dağlara tırman;

yürürken kitap okuma ama,
bir meleğe çarparsın sonra,
bir ağaca, bir taşa,
bir başka ‘yürürken kitap okuyan adam’a,
kurt kuş güler sonra sana
ve okuyup okuyup gülmelerine,
ağlamalarına,

dağa taşa yazı yazmayı bırak,
göğe kuyu kazmayı bırak,
kendi kendine konuşmayı da;
son çare Tanrıyla konuş,
Tanrının rüzgârlara, yağmurlara
ve yalnızlara öğrettiği kelimelerle.

Cahit Koytak

sol+elle+yazilanlar Sol Elle Yazılanlar

Çince

ayrıldık ya, ateşini söndürdüm, uçuçböceklerini yaktım
içim cız etmedi mi, etti, allah kahretsin
gözlerime uçaklar düşmedi mi, düştü, allah kahretsin
gül yapraklarını tuvalet kağıdı yaptım, yıldızların bodrumda
Nuh’un gemisi sırtımda paramparça
cami kedilerinin yalnızlığından geçindim ve daha bilmem nelerden
seni unutmak istedim bunca kıskançlığımla
ezogelin çorbanı, arapsaçını
sigara külünü unutmak istedim
unuttum mu, unutamadım, allah kahretsin

ayrılık taş duvar
ayrılık Çin Seddi aramızda
Çin Seddi ne kadar uzun, allah kahretsin

Akgün Akova

Akgun-Akova-1024x683 Çince

Delinin Ölümü

ölüm diye mırıldandı gün boyu
sonra duru duru sustu hep
yalan yok, onunla dalga geçtik
nerden bilirdik ki
sıcak bir kumru ölüsü gördüğünü
hem öyle pek eski değil, dün öğle üstü
ardından gök çıldırmış, bunu gören yok
deyin ki yıllardır bir periye aşk dokurdu yeşimle
enikonu balkonunu cin çarpmıştı, duyardık
daha kötüsü kedisi de düşmüştü damdan
düşmüştü de kalmıştı dokuz canına hayret
bir gezgin çoban yıldızını bırakmış eline, söylerdi
nicedir o yıldız çakardı ela gözünde

bir periye aşk dokuyordu hiç usanmadan
aslanağızları geçiyordu, iğneler, dervişler
fırdöndüler, koyun postları, kor bir yelek
simli gelin telleri, tut ki rüzgar gülleri
ölüyordu
yanında duruyor, garipsiyorduk
bir delinin de kumru gibi ölebileceğini

Akgün Akova

20251123_1323171369713612737392888 Delinin Ölümü

Akgün Akova

Marmara’yı tam ortasından yarıp geçen koca bir tanker
Acıtır mı acaba denizini
Ezilir mi acaba bazı gemilerin altında
Köpürmesi canı yandığından ve kızgınlığından mıdır bilemem
Bildiğim tek şey
Gemi gider kaybolur
Ama izi kalır köpük köpük dikkat et
Sen tankersin… Ben Marmara
Denizi de sen tahmin et

Ceyhun Yılmaz

VARYAG Akgün Akova

Eski Denizlerden Kim Kaldı

yani sen de denizsen be Marmara
iki boğazın var diye göl demiyorlarsa sana
canına okurum ben böyle işin
haberin var mı ben altı boğaza birden bakarım
benden sorulur Elif’imin
benden sorulur dört şeytanımın karın tokluğu
senin İstanbul’un okula gider mi, kağıt kalem ister mi
Çanakkale’nin çocuk felci, yatak yorgan yatması var mıdır
adalarından birinin bile ah Marmara kara mıdır bahtı

yani sen de denizsen Marmara
otur hesapla bak, üç kere daha denizim senden
ama bana deniz diyen yok o başka dava
Sarıyer’in oralara mavi bir nokta koyan yok
atlaslara falan da yazılmaz tüh ki adım
ne dersen de dünya tersine dönüyor Marmara
seni Boğazlar besliyor iki ucundan
ben de altı boğazı ay ortası biten maaşla

kızıp köpürme ama
hiç deniz görmesek yutardık belki Marmara

Akgün Akova

yandancarkli Eski Denizlerden Kim Kaldı

Hamam Sefası

neyzen+tevfik+hamam+sefasi Hamam Sefası

Bir gün Neyzen arkadaşı çaycı Hacı ile İbrahim Paşa Hamamına gitmişlerdi. Keyif bu ya, hamamda âlem yapma arzusuna kapıldılar. Yani hamamda rakı içmek, birkaç gün ardı ardına demlenmek istediler. İki dost ufak bir damacanaya o devrin çok meşhur rakılarından olan ve Büyükada’daki manastırda bir papazin çektiği rakıdan– ki o yıllarda buna “papazın düzü” derlerdi– doldurttular. Bardak, kadeh, fincan alma lüzumunu görmediler. Hamam tasları ne güne duruyor? Rakıyı da kurnalardan birine döktüler, başına geçip taslarla içmeye başladılar.

Neyzen çaldı, Hacı okudu. Hacı okudu, Neyzen çaldı. Böylece günü geçirdiler. Rakı tükenince getirttiler. Üçüncü gün peştamalları da attılar. Çırılçıplak, ney çalarak, okuyarak, şiir söyleyerek günü geçirdiler. Hamamın sıcaklığı da onları bol bol terletiyor ve bu yüzden içki tutmuyor, adamakıllı sarhoş olamıyorlardı. Ne yapmalı? Neyzen hemen kararını verdi, sırtına bir peştamal alarak sokağa fırladı. Direkler arasındaki Sokrat eczanesine koşarak büyük bir sise eter aldı. Hamama dönünce eteri, rakıyı kurnaya döker. Başlarlar içmeye.

Taslar çoktan kurnanın dibinde, rakının içinde, kim çıkaracak? Esasen tasa ne hacet var, beygir gibi eğilip içmek dururken, eğilip lakır lakır içerler. Bu cümbüş dört gün sürer. Nasıl oluyorsa, iki kafadar Adem, Havva, Şeytan ve Cennet hakkında bir bahse, bir münakaşaya giriyorlar.

İki çıplak Adem in cennette nasıl gezdiğini, elbisesini, donu olup olmadığını konuşuyorlar. Ve nihayet Adem inde cennette kendileri gibi çıplak yaşadığına hükmediyorlar. Madem ki Adem Babamız çıplak gezerdi, onlar niçin gezmesin?”Gezerim, gezemezsin” derken Neyzen fırlayarak “Ben gezerim, iste Şehzadebaşı’na gidiyorum!” diyerek hamamın kapısından sokağa fırlıyor. Neyzenin çıkamayacağına inanan Hacı, belki dışarıda, soğuklukta gizlenmiştir düşüncesiyle Neyzen in peşinden -kontrol kaygısıyla- çıkıyor. Fakat Neyzen in sokağa çıktığını öğrenince, o da fırlıyor. Neyzen önde Hacı arkada, ikisi de çıplak, sakallar uzamış Şehzadebaşı’na kadar geliyorlar.

Gittiler

Umutla bekleyiş de gitti, sabır da gitti, çünkü onlar gittiler
Gittiler, oysaki onlar kalbimin en gizli yerine yerleşmiştiler

Onlara sordum: “Kervanlar öğleyin nerede konaklar?”
Kervanların öğleyin konakladığı yer, dediler,
şîh’ ve ‘ban’ ağaçlarının kokusunun yayıldığı yerlerdedir

O zaman rüzgâra şöyle seslendim: Haydi git, yetiş ve katıl onlara
Çünkü onlar küçük korulardaki ağaçların gölgesinde oturmaktadırlar

Üzüntülü ve kederli bir adamdan onlara selâm söyle
Kavminden ayrıldığı için kalbinde onun kederler var de

İbn Arabî, Arzuların Tercümanı (Tercümanu’l-Eşvâk)
Çev: Mahmut Kanık, İz Yayıncılık

uzuntulu_ve_kederli_bir_adamdan Gittiler

Kovulduğum Bütün Kapılara

Kovulduğum bütün kapılara geri dönüyorum
Yurdum için, alnımda yaralarla
Ellerinde taşlarla herkes beni
Benimse aklım yitip giden dostlarda

Onca insan niye öldü – sormuyorum artık
Ölüm bile kılık değiştirmişken şimdi
Hala yaşıyor olmanın şaşkınlığı var üstümde
Sanki her doğan gün bir bağış gibi

Geçtim herkesin geçtiği yollardan
Ne yerineceğim bir şey var, ne övüncüm
Öyle yalın çıksın istiyorum ki sözcükler ağzımdan
Acısı acı olarak adlandırılsın bu ömrün

Kardeşler, size yine şiirler getirdim
Unuttuğumuz kimi duygulara ilişkin
Kırık dökük bir takım anımsamalar…
Hiç değilse şunu düşünün, nasıl geldi bu adam,
bu günlere kadar?

Ahmet Erhan
pierre+loti Kovulduğum Bütün Kapılara

Bakarkör

Çağırdım gelmedi
bakmadı bile
Dolaştı durdu
başı yukarlarda gözleri her yanda

Havuz kenarına gitti
Küçük bir gölge buldu oturdu
ara sıra gözlerini yumuyordu.

Bir tane daha geldi
sokuldu yanına
Uçtular kanat kanada
bulutlara göklere doğru

Ne bileyim
yalnız sanmıştım onu

Süreyya Berfe

423-klndm Bakarkör

Şiir Çalışmaları

Hayat hikayem mi?
Tarlaların kıyısındaki gelincikler.

Âmâ olsaydım
dalgınlıklarımdan anlardım güzün gelişini

Döküldü fesleğenin yaprakları:
Sesleri hâlâ kulağımda.

Birkaç meyve ağacı varmış evlerinin önünde.
Yüzü söyledi kendisinden önce.

Oraya da otopark yapılacakmış:
Korkudan her gün meyve veriyor ağaçlar.

Toz toprak içindeki çocuk erik yiyor.
Şimdi inandım baharın geldiğine.

Sâkin ol
ki fırtına dinsin.

Olur olmaz şeylerin üzerinde durmayacakmışım.
Böyle emrediyor ilerleyen yaşım.

Tahta masa duysaydı
dallanır, çiçeklenirdi.

Evlilikler de kurudu:
Çiçekleri koparılmış gül dalları.

Bir köşeye çekilsem
yanımda güzden başka kimse olmasa.

İyi bakın gönüllerinize
yara izi mi var, ayak izi mi?

Biraz daha uyuyacaktım ama
bırakmadı hanımeli kokusu.

Kent-leş-miş insanların evleri:
Eşya polikliniği.

Kafam yorgun.
Kalbim dinleniyor.

Kekeliyor geçen bulutların gölgesi.
Bu şehirde yaşanabilir mi?

Aşk mı?
Kim bilir nedir onun bugünkü adı.

Mezar taşıma rastlayanlar okusun:
Dünyadayken şiir de yazmıştır.

Olduğum yerden başlasam yaşamaya
olduğumu sandığım yerden.

Bahar gelmiş;
köy kahvesinin kapısı ardına kadar açık.

Canlanıverdi
yağmurun sesini duyan papatyalar.

Ey kimsesiz gelincik!
N’olurdu kuş olsaydın
bir defacık dinleseydim seni.

Uzun bir aradan sonra çiçekleri suladım.
Zamanı gelmeyenler de açtı.

Muhâtabı olsa da söylesem:
Seninle geliyorum.

Bir tek yaprak vermedi bu yıl:
Başını mı dinliyor okaliptus ağacı?

Anılar üşüştü başıma dün gece.
Sağolsunlar. Sabaha sağ çıktım.

Nereye gitti
çocuğu olduğu zaman utanan babalar?

Anlat, dinliyorum seni.
Dinliyorum tel örgülere takılı serçeyi.

Yavaş yürüyorum.
Unutmak istemiyorum.

Kalbim düşünmeyi bıraksa
çabuk biter gece.

Bıkmaya başlıdıysan
ne kaldı geriye.

Eskiyebilen bir evde ölmek isterim.

Küçük bir koy arar
yüreğe sığınır bütün acılar.

Kargalardan arındırılmış tarlalar, çınarlar
ve akşam kadar hazindir
tek başına yaşayanın ölümü.

Kalbinle bak.
Göreceksin, çiçekler bile kurumaz.

Vaktin geldiğini anlar çeker giderim.
İşgal etmem.
Terhis olurum.

Yüreğim, buğdayların arasında çırpınan
kör bir serçe.

Öyle bir hava ki
sen de olsaydın
taşlardaki çiçek resimleri çiçeğe dururdu.

Şu yeşillikte hiç çiçek yok, diyorsun,
Bütün gözlerinle bak görürsün
toprağın altına gizlendiği çiçekleri.

Nasıl mıyım? Ne mi yapıyorum?
Bugün akmayan hayatlar gibiyim.
Şiir yazıyorum.

Şiir!
Başka şaire git.
Yalnız kalmak istiyorum.

Kimse kimseye bir şey anlatmıyor
anlatamadan göçüp gidiyor.

Uzaklarda batan ay
seni öbür dünyada seyredeceğim.

Yazan: Bir idam mahkumu.

Süreyya Berfe – Ufkun Dışında – de Yayınları – 1985 (sayfa 213-256)

blogger-image-284301977 Şiir Çalışmaları