Huzur

Dağlara sinmiş huzur,
En küçük kıpırdanış yok yapraklarda,
Kuşlar ormanda suskun,
Sabret yakın birgün sende huzur bulursun.

Johann Wolfgang von Goethe

blogger-image--1627029062 Huzur

Jane için

çimen altında geçen 225 günden sonra
benden daha çok şey biliyor olmalısın.
kanını emip bitireli epey oldu,
artık bir sepette kuru bir çubuksun.
bu işler böyle mi oluyor?
bu odada
aşk saatlerinin
hala gölgeleri var.
bırakıp gittiğinde
aşağı yukarı herşeyi
alıp gittin.
geceleri beni ben olmaya
koymayan kaplanların önünde
diz çöküyorum.
senin sen olman
asla bir daha olmayacak.
kaplanlar beni buldular
ama artık umrumda bile değil.

Charles Bukowski

blogger-image-347080580 Jane için

Bir Sigara Tüttürürsün

Hışımla bir sigara tüttürür
ve tarafsız bir uykuya dalarsın, uyandığında
pencereler ve kederin şafağı karşılar seni, borazanlar yoktur;
bir yerlerde, sözgelimi, bir balık- heryeri göz ve kıpırtı-
suda oynaşır durur; o balık
olabilirdin, orada olabilirdin, suya mahkum,
göz olabilirdin, serin ve asılı,
gayrı-insan; giy ayakkabılarını, geçir
pantalonunu, hiç yolu yok evlat, hiç-
olmayan havanın hiddeti, ölü menekşeler misali
benzeşmişlerin küçümseyişi; haykır, haykır,
bir borazan misali haykır, gömleğini geçir sırtına,
kravatını tak, evlat: mandolin gibi
hoş bir kelimedir keder, ve enginar gibi tuhaf; keder
bir kelimedir ve bir yaşam tarzı; kapıyı aç,
evlat; uzaklaş oradan.

Charles Bukowski

blogger-image--1779097719 Bir Sigara Tüttürürsün

Çember

Nasıl olsa bir gün eriye eriye tükenecek Güneş,
nasıl olsa düşeceksiniz bir kaldırıma, severken
ya da koklarken bir çiçeği, bir mektubu okurken ya da
bir parkta güneşlenirken, çocukların oynaştığı bir sıra
(sevgi, o yabanıl dağ geyiği, kaçar durur sizden)
akşam çökerken, boğuk bir sıkıntıyla kente
o alışılmış sicim yağmurlar yağarken
(soluk, kararsız bir göğün altında, bir başınıza öyle)
adımlarınız gider ya gitmez, sigaranız ağzınızda
merhaba diyensiz, tükenmişliğinizi sonuna değin yaşarken
siz var mısınız bu kentin pis havasında (bilmezken)
sokak kedilerinin, o hüzün şarkılarının yanında
nasıl olsa bir gün olacak bu, kaçamazsınız
(siz kendiniz misiniz gerçekten? onu da düşünmelisiniz)
meyhanelere girseniz sıkıntıyla, kavgalarınız olsa
nedensiz ve korkunç. Tutup güvercinleri okşasanız
ya da yolsanız tüylerini martıların ve onların
gümüş saplı kara bir bıçağı öfkeyle sallasanız havaya
tükeneceksiniz yine de. Bu korkunç sorunun karşılığı yok
savaşlardan yenilmiş çıkacaksınız, yitik hep yitik
neyiniz varsa, acının bilinmedik köşelerinde ta derinde
yitik hep yitik. Boyuna bu. Varlaştırmaz sizi hiçbir şey
akşamın yüreğe ağır basan o yılgın gelişinde
isteklerin bilinmezliğinde, adım başı değişen, adım başı
kararsız. Hangi soruya karşılık olacak? bilinmezken
kalmanın neyi değiştireceği, gitmenin neyi eksilteceği
neye yok desek, neyi çarmıha gersek, neye tapsak
diye düşünseniz bile. Düşünmek olur bu önce, ama sonra?
ama sonra sıkıntılarınızın kışı başlar yine de
çevrenizde ateşten bir çember gibi darala darala
çevrenizde ateşten bir çember gibi darala darala…

Ali Püsküllüoğlu

blogger-image--246078375 Çember

Önce

Ağaçlar çizerdim, yeşillenirdi;
Çizdiğim ağaçlara çizdiğim kuşlar gelirdi.

Ormanlar düşünürdüm, uyurdum,
Düşündüğüm ormanlarda kaybolurdum.

Anı kuyularından çekmek bir yudum acı su,
Bir yudum acı su, çekmek anı kuyularından, soğuk su.

Bilmedim bu, ya bir korkunun duygusu,
Bilmedim bu, ya da bir duygunun korkusu.

Kent dayanıyor bahçenin duvarlarına,
Yeni bahçeler çiz, gözlerinin kuşlarına.

Hazır kent dayanmışken bahçene
Kuşlarını gözüne sal, götür ağaçlarına.

Özdemir Asaf

blogger-image--1743003625 Önce

Tanrısız

Yıldızlar arasında ilerliyorum iki kör köpekle
Yolumu aramak için bazen birbirine yaklaşan.
Yeryüzüne benzeyen bir şey görünmüyor buradan
Ancak bir tuzla kokusu geliyor dudaklarıma
Neredeyse insan bir kuş gibi kafesinde
Başımda dönen bir ses duyuyorum.
Her günkü yüreğim, burada karadır tansökümü,
Taşan gök altında yanmak istiyor boşu boşuna.
Gecenin kırağısı felç ediyor havayı,
İlerliyorum ve bin kez çıplak duyumsuyorum kendimi.
Böğrümü, sırtımı, başımı ve göğsümü
Bana yakın olan Yabancı’nın mızraklarına vererek
Gidiyorum gözlerimin tanrının izlerini görmediği
Bulutlu bir toprağa ayak basarak
Ve arkamda yalnızca başdönmesinden kalanı bırakarak
Uzaklarda yarası zorlukla kapanacak.

Aç zürfalar
Ey yıldız yalayıcılar,
Çayırın kargaşasında
Sonsuzluğu arayan öküzler,

Onu koşuda yakalayacağını
Sanan tavşanlar,
Altınızda saklandığını
Bilen kökler,

Ne oldunuz, yitmiş,
Kara kumlardan başka
Desteği olmadan yaşayan
Benim için?

Bazen hava kasılır
Biçim alana kadar.
Ruhun iki yanında
Ne çıkacak ortaya?

Yeryüzü anıları
Ne ad verirsiniz bir ağaca,
Plajda bir dalgaya,
Uyuyan bir çocuğa?

Yatıştırmak isterdim
Sızlanan belleğimi
Sabırla bir öyküyü
Anlatmak isterdim.

Uzayda bir tek benim yolumu yitirdiğimi sanan
Dostların çevremde başıboş dolaşan elleri
Beni arıyorlar tam yeri bulamadan ve yola çıkıyorlar
Açıkta kaçıp giden Yeryüzü’ne doğru.
Köklerinden yoksun bir palmiyenin yaprağı
Durmadan bir şarkı mırıldanıyor kulağıma.
Yanıbaşımdaki gök tedirgin ediyor beni, yalan söylüyor,
Arkada donup kalmış iki köpeğimi aldı elimden,
Kan yitirişlerini, kımıldamadan havlayışlarını duyuyorum,
Toplanıyorlar yıldızlar ve zincir uzatıyorlar bana.
Uslu uslu bileklerimi uzatmam mı gerek?
Yaza inandırmaya çalışan bir ses
İnsan yorgunluğuma bir park sırası betimliyor.
Gökyüzü hep burada, yolunu kazıyor,
İşte göğsümdeki kazma darbelerinin yankısı.
Ey alçak gök, dokunuyorum sana ellerimle
Ve başım önde dalıyorum göksel madene.

Jules Supervielle

317588_111812195597060_694629298_n Tanrısız

Yürek

Pilar’a

Bilmiyor adımı
Ev sahibi olduğum bu yürek,
Bir şey bilmiyor hakkımda
Yaban bölgelerden başka.
Kandan yapılma yüksek platolar,
Yasaklanmış kalınlıklar,
Nasıl fethetmeli sizi
Ölüme atmadan?
Nasıl yukarınıza çıkmalı
Gecemin ırmakları
Kaynaklarına dönen
Balıksız, ancak yakıcı
Ve yumuşak ırmaklar.
Çevrenizde dolanıyorum
Elime geçiremiyorum,
Uzak plajların gürültüleri,
Ey toprağımın akıntıları
Açıklara kovuyorsunuz
Oysa sizim ben
Sert kıyılarım,
Ömrümün köpükleri
Sizim ben.

Güzel kadın yüzü,
Uzayla çevrili beden
Bir yerden bir yere giderek,
Nasıl yaptınız
Girmek için bu adaya
Benim giremediğim
Ve her gün
Daha sağır ve garip
Oraya ayak basmak için
Evinize girer gibi
Uzatmak için elinizi
Bir kitap almak ya da
Pencereyi kapatmak
Zamanı olduğunu anlayarak.
Gidiyor, geliyorsunuz
Acele etmiyorsunuz
Yalnız bir çocuğun gözleri
Sizi izliyormuş gibi.

Tensel kubbe altında
Kendini yalnız sanan yüreğim
Mahpus, çırpınıyor
Çıkmak için kafesinden.
Ona diyebilseydim
Bir gün dilsiz
Ömrüne çepeçevre
Bir çember yaptığımı!
Apaçık gözlerimden
Dünyanın acısını
Onun içine indirtebilseydim
Ve sollayan her şeyi,
Dalgaları ve gökleri,
Başları ve gözleri!
En azından solgun
Bir mumla aydınlatırdım
Gösterirdim ona gölgede
İçinde yaşayanı
Hiç şaşmadan.

Jules Supervielle

 

FElbyvpXMAMwF3F-1024x678 Yürek

Bir redd-i aşk destanı: Zembilfroş

Zembilfroş destanı kişiliğin nefsine karşı kazandığı büyük bir kahramanlık örnegi… İnancı ve idealleri uğruna ölmeyi göze alan bu büyük destanın öyküsü her yerde aynı aslında. Bazı teknik, tarihi ve coğrafi farklılıklar görülse de özünde aynı hikayedir anlatılan.

Bilinen sevda destanlarından çok farklıdır Zembilfroş. Çünkü bu karşılıksız bir aşkın, karşılık veremeyenin trajik destanıdır.

Hayatın bilgeliği

Anlatılanlara göre, çok zengin bir beyin oğluymuş Zembilfroş. Yakışıklıymış. Doğal olarak avlanmayı ve eğlenmeyi severmiş her bey çocuğu gibi. Ta ki günün birinde bir mezarlıktan geçerken, ruh dünyasında yaşadığı olağanüstü değişime kadar…

İşte o mezarlıktan geçerken, yaşamı ve ölümü düşünür, kıyaslar… Sadece soyut bir kıyaslama değildir fakat bu: Mala, mülke, zevke, sefaya sahip olmakla, bunlardan yoksun olmanın getirdiği iki farklı yaşam, bu iki farklı yaşamın sonucunda ortak tek bir kader: Yani ölüm!..

Varlığa sahiptir Zembilfroş. Peki nasıl biri olarak ölecektir? Varlıklı, boş biri olarak mı, yoksa belli ideallerin peşinden koşan, onurlu, halkının içinde, halkın gerçekliğini kavramış biri olarak mı? O, ikinciyi tercih eder, yani ideallerinin peşinden gitmeyi…

İşte o andan itibaren artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Eşi ve çocuklarını alarak uzaklaşır saltanatın nimetlerinden. Köy-köy, şehir-şehir dolaşarak zembil (sepet) satmaya, böylece hayatını kazanmaya başlar. Zembil sattığı için de ismi ‘Zembilfroş’ olarak kalacaktır.

Derken günün birinde, şehirde zembil satarken sultanın karısı görür Zembilfroş’u ve ona aşık olur. Zembil alma bahanesiyle saraya davet eder ve dizelere dökerek ona aşkını açıklar.

Zembilfroş söz vermiştir fakat kendine… Tövbe etmiştir. Artık hiçbir şey onu inançlarından ve ideallerinden yıldırmayacaktır. Zevk ve sefaya yenilmeyecektir; sebebi aşk da olsa…

Onu inançlarından ve ideallerinden uzaklaştırabilecek her türlü anlayışa güçlü bir kişilikle karşı koyacak, dik duruşuyla reddedecektir. Çünkü o, dünya nimetlerinden vazgeçmiş bir derviştir artık. Halkın arasına girmiş bir militandır. Evlidir ayrıca, eşi ve çocukları vardır.

Bu yüzden Xatun’a orada ret cevabı verir.

Zembilfroş, Xatun’un ilanı aşkını reddeder böylece. Xatun kabul etmez elbette. Xatun Zembilfroş’u orada tutuklatır ve zindana hapsettirirve zincire vurdurur. Buna göre Xatun, Zembilfroş’a olan aşkından vazgeçmez. Ona verdiği saltanatı ne zaman kabul ederse, o zaman serbest bırakılacağını ve özgürlüğüne kavuşacağını söyler.

Fakat Zembilfroş, yaşam ilkeleri doğrultusunda direnecektir. Derken günün birinde, ibadet etme bahanesiyle zincirlerini söktürür ve ibadet sırasında saraydan kaçmayı dener. Ancak kaçacak yer bulamaz ve teslim olması istenir.

Buna karşı çıkan Zembilfıroş, sarayın burçlarından aşağıya atar kendini ve inançları, idealleri ölmeyi seçer…

Xatun’un Zembilfroş’a seslenişi:

‘Zembilfroş zembila tine / Zembilfroş zembil getirir
Dikan bi dikan digerine / Dükkanları dolaştırır
Hiş le xatz(nê namine / Hatun’un aklı başından gider
Serî le zeman digerine / Başında zamanı dolaştırır…
Gazi dike ku bibine / Çağırır onu, der: Beni gör ve gel
Were ser doşeka mire / Gel Mir’in döşeğine otur
Le te helal, herama mire / Mir’e haram olan sana helaldir
Bidime te zulfi herire / Zulfi heriri vereyim sana
Çavê min e xezalan e / Gözlerim ceylanların gözündendir
Singamin wek zozana ne / Göğsüm yaylaya benzer
Bejna min wek rihan e / Reyhan gibi uzundur boyum
Ciqa beji hejane…’ / Ne dersen kabulümdür

Zembilfroş’un Xatun’a verdiği cevap:

‘Xatûnê ez tobedarim / Hatun ben tövbekar biriyim
Delalê ez tobedarim / Güzel ben tövbekar biriyim
Zarok birçîne li malin / çocuklarım evde ve açtır
Ji rebbe jorî nikarim / Yukarıdaki Tanrının hatırına, yapamam

zembilfros Bir redd-i aşk destanı: Zembilfroş

şiir nedir

Şiir nedir? Sorusu bilgisayara ” Ne var , ne yok? ” sorusunu sormaya benzer. Bu soruyla karşılaşanlar patlayabilir. Çünkü ; şiir her şeydir, hem de hiçbir şey. Yeryüzündeki insan sayisinca şiir tanımı vardır.

Tanımı olmayan şiir ne zaman nasıl başladı? Bu sorunun yanıtı da çok. Kimilerine göre ; şiiri ilk çağlarda büyücülerin başlattığı, kimilerine göre yazının bulunuşu ile başladığı söyleniyor. Bana göre şiir başlamadı.. Hep vardı.

Cevher, önce Fahr-i Alem’i ve onun için kainatı yaratmış. Sonra Akl-i küll sonra Nefs-i Küll meydana gelmiş. Ve bu ikisinden gökler oluşmuş. Göklerden, cansız varlıklar sonra bitkiler ve hayvanlar varolmuş.

Bana göre ; doğanın varolmasiyla şiir de varoldu. O zamanlar şiir yazılmıyor, yasanıyordu. Alem, bitkileri, hayvanları ile bir bütündü , hepsi birbirinin parçasıydı ve şiiri yasıyorlardı..

Sonra Cennetten insan indi yeryüzüne. En gelişmiş beyne sahip, düşünebilen canlı, insanoğlu. Bir süre kendini aradı durdu yeryüzünde. Ariya, kelebeğe, çiçeklere, akarsuya, agaçlara, gökyüzüne, geceye, gündüze, ilkbahara, hazanlara, kuslara, yağmura, fırtınaya, her birinin sesine, sessizliğine ve uyum içinde olmalarına hayran kaldi. Ser hos dolaştı, dolaştı.

Şiir, insani etkilemişti. İçinin kıpırdanmasına, iç dünyasının haritasını çıkarmasına neden olmuştu.Ve zaman akarken insanlar çoğaldı, çoğaldı. Asik oldu sevdi, sevildi. Gördüğü şiirlerden esinlenerek sesler çıkardı. Türlü türlü davranışlar sergilediler, anlaştılar, aralarında konuştular. Derken; toplumsal sorunlara başladı. Şiirleri göremez, yasayamaz oldular. Unutulmuştu, görülmüyordu şiir. Karmaşanın içinde kendini yasıyordu heyecanla. İste, şiirin unutulmuşluk devrinde gelişmiş bir beyin yazıyı buldu.

Bir gün, biri orta bir yerde, şiire rastladı.. Kimsenin görmediğini fark etti. Yüksek sesle şiiri okudu. Duyan olmadı. Gördüğü güzelliğin kaybolacağı endişesine kapildi. Telaşlandı. Yazma ihtiyacı hissetti. Ve yazdı. Bakar körler okusun diye. Bakar körler şiiri göremedikleri için okumaya başladı. Bir süre sonra; gelişmiş beyinli canlılar öyle karmaşık, sıkıntılı bir dünya yaşamı oluşturdular ki; bakar körler,sagir-kör de oldular. Bu durumda şiir kösesine çekildi. ; yine fena oldu ,kendini yasamaya başladı . Şiir mi insani çarptı , insan mi şiir oldu , artık bunun önemi yok. Gerçek olan şiir var ve ezelden beridir aramızda yasamakta…

Belki içimizden bazıları ona rastlamıştır. Bir bahçenin yakınından geçerken mis gibi bir koku hisseder ya da içinize isleyen bir ses duyarsınız. Bu size yetmez. Kokuyu içinize çeke çeke izini sürer, kaynağına ulaşırsınız. Dokunursunuz, koklarsınız.. Farkına vardığınız güzelliğin seher yeli gibi esip hücrelerinizi doldurmasını, damarlarınızda gezinmesini istersiniz ya. Bu nedir ? Siz bir şiire rastladınız ve fark ettiniz demektir. Yazarsanız duygularınızı kağıda dökmüş olursunuz. Yazdıklarınız zamana meydan okuyup, dilden dile dolaşmayı, ayakta kalmayı başarırsa; şiir olmuş demektir. Ve siz de sair.

Şair olmak sabır ister. İnsan ömrü çoğu zaman buna yetmez. Olsun, bunun önemi yoktur artık. Sair olanlar ölümsüzlüğü yakalamış ruhlar alemine emin olarak göçmüşlerdir. Bu göç sadece bir kopuştur. Kuşakların ondan ve şiirlerinden söz ettiklerini duyar, görürler. İnanıyorum ki; ruhları her zaman şiirlerin yakınındadır.

Bana göre; zaman zaman duygulara haksızlık ediliyor. Yazılan dizeler şiir mi değil mi tartışılıyor. Dizeler, duygular yaralanıyor. Hangi tanıma göre şiir yargılanıyor. Eleştirmenler, gelecek zamandan mi gelmişler. Şiirin okulu yok. Duygular öğretilir mi? Bırakın yazanlar duygularını özgürce sergilesinler. Bırakın rastladıkları şiirleri herkese anlatsınlar. Sair olmuş mu, olmamış mi hemen belli olmaya bilir.. Neden bazılarımız dizelerden rahatsız oluruz ? Bir ata binme imkânı yakalayanlar kendilerini bey mi sanıyor ! Bizi gözetleyen biri var. En iyi hakem gelecektir. Yeter ki; güzel Türkçe’mizi yaralamayalım.

Şiir, yakınımızda uzağımızda, içimizde , her yerde yasamakta. Onu görebilenler, hissedenler vardır ve her zaman varolacaktır.

Seher Keçe Türker

2012_09_next-can-we-play-little-red-riding-hood-553046-475-399 şiir nedir

Özlem

Bir gece,
Gecede bir uyku..
Uykunun içinde ben..
Uyuyorum,
Uykudayım,
Yanımda sen.

Uykumun içinde bir rüya,
Rüyamda bir gece,
Gecede ben..
Bir yere gidiyorum,
Delice..
Aklımda sen.

Ben seni seviyorum,
Gizlice..
El pençe duruyorum,
Yüzüne bakıyorum,
Söylemeden,
Tek hece.

Seni yitiriyorum
Çok karanlık bir anda..
Birden uyanıyorum,
Bakıyorum aydınlık;
Uyuyorsun yanımda.
Güzelce..

Özdemir Asaf

a%25C5%259Fk%25C4%25B1+lal Özlem