Evvel Zaman Kadınları Baladı

Diyin bana nerde hangi diyarda
Flora, o güzel Romalı şimdi?
Thaïs nerde, nerde Archipiada,
Birbirinin emmi mızı mı, kimdi?
Çayda, gölde bir ses olduğu demde
Dile gelen Echo hangi âlemde?
Güzelliği yoktu benî âlemde,
Ama nerde bıldır yağan kar şimdi?

Acep o bilgiç Héloïs nerde
Âşıklık var, Pierre Esbaillart, serde
Uğrunda katlandı bütün bu derde,
Hadım oldu, tuttu abalar giydi.
Keza nerde o kraliçe, hani.
Buyurdu kim koyup çuvala anı
Seine nehrine atın şu Buridan`ı?
Ama nerde bıldır yağan kar şimdi!

Nerdesin sütten ak kraliçemiz
Bülbül gibi şakır, söyleşirdiniz?
Koca ayaklı Berthe, Bietris, Allis,
Ya Haremburg Maine iline hâkimdi?
Nerde Jehanne, gönlü saf Loraine`li kız,
Ruan`da yakmıştı anı İngiliz?
Nerdedir acep Meryem anamız?
Ama nerde bıldır yağan kar şimdi!

Armağan
Hey sultanım sorma bu yıl, bu hafta,
Nerde diye bulamazsın etrafta.
Gönlünde yer verme bu nakarata:
Ama nerde bıldır yağan kar şimdi!

François Villon
Çeviri: Sabri Esat Siyavuşgil

nerde+bildir+ya%C4%9Fan+kar+simdi Evvel Zaman Kadınları Baladı

Ölüm

Bu yokluk yedi bitirdi bizi
Ağlayıp sızladık yürekten:
“Adam sende… deyip geçmeli
Ne bulduk sanki inlemekten
Ne sen varlıklı ne de ben,
Çul giyinip ömür sürümek
Hoş değil mi o beylerden?”

Neler göçtü şu dünyadan,
Ne uslusu kaldı ne delisi,
Göçüp gitmişler tümü buradan
Çoluğu çocuğu, alisi velisi
En güzeli, dekoltelisi.
Dulu, zengini ayırmaksızın,
Şıkını, orta hallisini
Ölüm gelir bulur ansızın.

İster Paris olsun, ister Hèléne,
Acıdır acı ölümün kancası.
Son demde soluğundur kesilen
Yüreğine acılar dolası
Tanrı bilir terden yanası
Lokman Hekim bulamaz çare
Artık ne kardaş kavgası
Düşecek herkes başı derdine.

Bir burnumuzdu ezilmeyen,
Ölüm okudu canımıza,
Şimdi ne can kalır, ne ten
Ölüm dayandı kapımıza,
Bir kez yazılmış alnımıza,
Kız da kadın da yalan bütün
Ölüm almış gemiyi azıya
Ölüp gideceğiz bir gün

François Villon
Çeviren : Abdullah Rıza Ergüven

Fran%C3%A7ois+Villon Ölüm

Ballade

Vaktidir artık ey Eldivenci güzeli
Ben ki öğrenciyken tanırım sizi,
Sonra siz o Ak Eskici güzeli siz,
Artık göstermelisiniz kendinizi,
Gelin alın sağlı sollu yerinizi;
Hor bakmayın erkeklere n`olursunuz,
Kocadınız mı ha var ha yok gibisiniz,
Artık kalp bir mangıra dönüyorsunuz.

Ya siz Sosisçi kız güzeller güzeli
Siz ki oyun için yaratılmıştınız,
Sonra Guillemette Halıcı güzeli siz,
Ustanıza surat asayım demeyiniz:
Yüz çevirir sonra sizden bakarsınız;
Ah bir kocadınız mı biliyor musunuz,
İhtiyar bir papazın yanıdır yeriniz
Artık kalp bir mangıra dönüyorsunuz.

Ya siz Jeanneton ey Şapkacı güzeli,
Bir gün yalnızlıktır bekliyen sizi;
Sonra Catherine, güzel Borsacı kız,
Yabana atmayınız erkekleri sakın;
Güzelken bir o zaman varsınız bakın
Sonra artık gülüp geçerler yalnız.
Kocadınız mı sevgisiz kalıyorsunuz
Artık kalp bir mangıra dönüyorsunuz.

Sunu

Gelin, toplanın siz ey güzeller güzeli
Niçin sızlanıyorum biliyor musunuz:
Gün gelip yitirince gençliğinizi
Artık kalp bir mangıra dönüyorsunuz.

François Villon
Çeviri: İlhan Berk

561386_10150687371693575_202036668574_9472628_1988852184_n Ballade

Avcı

Kalbim, bu sessiz sonbaharda
Bugünkü atlaslara inanma sakın
Düz bir tepsidir dünya
Yolun sonuna ulaştın artık
Güzel bir durum kıyısındasın.

Bir kırmızı fenersin bir hayli dokunaklı
Uzayan kar tipisi altında
Kalbim, dağların kaybolmuş senin
Kurtlar falan inmiştir bembeyaz ovalara
Bir ağlayışı sustuğun belli
Şarkılarını söylerken

Kalbim, göller bölgesindesin
Ne olur gölgeli yollardan yürü
Başında bir şapka güneşten sakın
Gözlerinden okuyorum acını
Bir aile yangınında testilerin kırılmış
Kavrulmuş gitmiş sanki çocukların

Kalbim benden hatırlısın bilgeler arasında
Avcısın, çünkü bir orman içindesin
Sulardan içiyorsun, meyvelerden yiyorsun
Tırmanmak istiyorsun bir tepe daha
Güleçsin nedense bir çocuk gibi
Köpeğine gençliğini anlatıyorsun

Güneş bir portakal çığlığıyla battı
Tutukluk yapıyor kırma tüfeğin
Derme çatma kulübenden uzaksın
Kalbim bir telgraf çek kendi kendine
Seni bekliyor son yolculuğun
Tenha bir istasyonda

İlk karakola teslim ol ya da
Köpeği bir dostuna emanet bırak
Ormanda bir köşeye göm fişeklerini
Anıları bir müzeye gönder istersen
Bunca yıl yaşadın yakalanmadın
Güzel suçlar işledin bir tarih oldun artık
Eğer bana sorulacak olursa.

Her hüznü her sevgiyi ayakta alkışladın
Gül kökünden bir pipo
Bir yasemin ağızlık
Yadigar kalsın bezirganbaşı
Tüm avcılara yadigâr kalsın.

Ergin Günçe

431281_10150580409813575_202036668574_9119395_1223971945_n Avcı

İnce L, Lalena

Eski sular,
silahsız akşamlar, erken vurulmalar
sığırcıklar ötüyor bir yerlerde
gün düşüyor çılgın bir portakal gibi
bir yolculuk defterinin içine
tundraların gizlediği izlerden
Bak yine eşiğine geldim
İnce L, Lalena
izin ver inine sokulayım bu gece
Bak safkan geldim gittiğim uzaklardan
Yaşadıklarım işlememiş hiçbir yerime

şuracıkta kıvrılayım, teninin tarçın gökleri altında temiz bir çarşaf
ser; beyaz, yumuşak bir yastık rüya istemem sobanın üzerinde
kaynayan çaydanlığın huzurundan başka köşedeki mindere otur
eski günlerdeki gibi, usul sesle bir şeyler anlat bana, bana bir
şeyler söyle
herşey eskisi gibi olsun
ben hiç gitmemiş olayım
sen evlenmemiş ol, ölmemiş ol Lalena

İnmem gerektiği söylenen düşlerden
indiğim gecelerde
kaç kez sardın yaralı bedenimi
kaç kez yeniledin
ertesi gün sokaklarına kendimi bulurdum başka terkilerde
derdim yaşam
elimden kaçmamış daha
uyardım kurallarına, kısık ışıklarına
senin koyduğun bütün sessizliğin
bilirdim kelimelerle bile paylaşılamayacak
kadar derinde
“Lalena”yı dinlerken sokulgan bir kedi
gibi bırakırdın kendini
beni bile unutarak benim göğsümde
neyi sevsem
kime dokunsam
saçların akıyor yıllardır parmaklarımın arasından
ben kendime ne yaptım, sana ne yaptım Lalena?
hatırlıyor musun
ne aptalca şeylere güler
sonra mutluluktan ağlardık sevişirken
aşkın ve birbirimizin derin kucağında
San Fransisco’ya giderken olmasa da
Doors dinlerken bir çiçek takardın saçlarına
Nasıl dönerdik ortancalar vadisinden
daha silah sesleri gelmezken hüzünlü tepelerinden
daha başkalarına kıymanın bilgisi
bulaşmamışken parmak izlerime
nasıl kaygısızdık ve nasıl farkında bile değildik
içinden geçtiğimiz zamanın
masum şehvetini
kendimizden ayırt edemezken

hem zayıf, hem korkak, hem maço
korurum kendimi sanır kaçtığı uzaklarda
hiçbir şey vurma yüzüme, hiçbir şey söyleme
eksileceğim kadar eksildim
dönüşün yollarında buraya gelirken
geriye pek bir şey kalmamış
aşkın bütün imkanlarını sende tüketmişim ben

yol bitiyor işte, bir kaç adım kaldı eşiğine varmaya
şimdi herkes Doors dinliyor yeniden
seninse saçlarındaki çiçek duruyor mu hala
Orada mısın?
Bu şiiri okuyor musun?
İnce L duruyor mu şarkının kaldığımız yerinde?
Orada ol
Evlenmemiş ol Ölmemiş ol
Hiçbir şey olmamış olsun sana
n’olur n’olur n’olur Lalena

Murathan Mungan

Screen_Shot_2012-05-14_at_1.54.37_PM İnce L, Lalena

Yolda…

Hayatı, parçalı algılamaya alışmışız. Olayları ve zamanı bölerek algılıyoruz. Bu bağlantı kopukluğu ümitsizliği beraberinde getiriyor. Geleceğin kaygıları “şimdi”nin üzerine biniyor, sonra o ikisi geçmişi “an”dan koparıp insanı bir hücreye kapatıyor. “Geçmiş için bir şey yapılamaz. Şimdiki an, geleceğin felaketlerini önlemek için feda edilmelidir” kanısı buradan geliyor.

Yani elimizde olan iki şeyi, geçmişi yanlış hatırlayarak, şimdi’yi ise geleceğin korkutucu beklentilerine kurban ederek etkisizleştiriyoruz.

Mesela ölüm… Yitirdiğimiz sevdiklerimiz… Ayrılıklar sonra… Artık bizden uzak olanlar, bizim uzaklaştıklarımız. Hep o son anda donar yaşadıklarımız. Anılar hep o son yaşanan kırılmaya dair olur.

Hayatlarının sonbaharında aşkı yakalamış bir çiftin hikâyesini anlatan o filmi hatırlıyorum. Her şey rüya gibi yaşanırken, kadın kanser olmuştu. Ölümün yakın olduğunu ikisi de biliyordu. Adam tüm soğukkanlılığına rağmen yıkılmıştı. Amerikalı kadının o hep görmeyi arzu ettiği saklı vadiye gittiler. Yağmur bastırdı. Yeşil çayırların arasında, büyüleyici bir doğanın kucağında, ölümün hemen yanlarında olduğunu bilen birbirine âşık iki insan. Erkek çok üzgün. Kadın ise çok daha bilgeydi. Çoğunluk öyle olmaz mı zaten?

Bir kulübeye sığındılar. Kadın ağlayan yaşlı adamın ellerini tuttu; “Ben öldüğümde çok üzülme. Ölümümden ibaret olmasın sendeki hatıram. Çünkü, o ölüm, bizim güzel günlerimizin, şimdi çekilen acı da, geçmişte yaşadığımız mutlulukların doğal bir parçası.”

Kadın aslında, ölümün verdiği bilgelikle, adamın parçalanmış algısını ve yüzeyselliğini tamir ediyordu. Bir türlü yastan çıkamayan, daha doğrusu bir türlü yasa giremeyen insanlardaki o algı parçalanması.

Ölüleri rahat bırakmak. Terk edenleri, terk edilenleri, tüm kayıpları rahat bırakmak.. saygının gereğidir bu, şifanın da… Yoksa, yaşanan tüm güzellikler de hayattan çıkarılmış, insana ve her şeye haksızlık edilmiş olur. Bu hayatı durdurur, iyi şeyler yaşamayı engeller. Yaslar tutulmalı, yaslar bitmeli ve hayata devam etmeli.

Ama bunun olması için, “şeyleri” hayatımızda doğru yerlere yerleştirmek gerek.

Sevmenin bir ahlakı ve kuralı vardır. Çoğu insan dertlerine deva olsun diye sevmeye çalışıyor. Eşlerini, sevdiklerini, dostları, dertlerin ve kaygıların çöp tenekesi gibi kullanıyorlar. İnsanlar bir misyonla girebiliyorlar ancak hayatlarına. Onlara deva olmak için. Kendileriyle ilgili şu yanlış kanaati değiştirse insanlar; saf kurbanlar olmadıklarını, hesapçı ve bencil beklentilerle dolu oldukları gerçeğini fark etseler. Bir hayali insanlara en baştan giydirip, sonra hayal kırıklığına uğramak. Sevginin bu hesapların içinde ezilip gitmesi. Aranan şeyler değil, yöntem yanlış sanki.

Ölene kızılır mı mesela? Kızıyoruz. Hayatımızda üstlendiği görevleri eksik bıraktığını ve aslında bizim düşmanımız olduğunu düşünüyoruz. Bir sürü projenin yarım kalmasına duyulan bir öfke…

Sevmek doğuştan getirdiğimiz doğal bir özellik değil. İlk zamanlarda hissettiğiniz ve sonra tükenen o şey de sevgi değil. Olsa olsa doğanın insana verdiği bir başlangıç sermayesi. Ondan geçici bir tutku yaratmak da, emek verip sevgiyi ortaya çıkarmak da insanın elinde.

Sevgi karşındakini işgal etmek değildir. Sevgi karşındakini merak etmektir. Sevgi beklentisizliktir. Sevgi bu beklentisizliğin suladığı filizin büyüdüğünü izlemek ve ne çok şey kazandığımıza şaşırmaktır.

Sevgi davete gönlü boş gitmemektir. Kendini yavaş yavaş sunmak, karşındakini de acele ettirmemektir. Sevgi mülkiyet hakkı değildir. Sevgi bazen yitirmeyi göze almaktır. Sevgi yalnızlıktan korkmanın şifası da değildir. Yalnızlık insanın kendisiyle karşılaşma korkusudur, içsel bir meseledir. Severek iyileşebilirsiniz, ama sizi iyileştirecek olan sevdiğiniz kişiden beklentileriniz değil, birlikte yaptığınız yolculukta başınıza gelenlerdir.

Maddeye kütlesini veren Tanrı Parçacığı ise, insana anlamını veren sevgidir.

Markar Esayan

unutulmayan+behcet+aysan Yolda...

Bu Sevda

Bu sevda
Birdenbire saran içimizi
Bu narin
bu sımsıcak
Bu umutsuz
Sevda
Gün gibi güzel
Ve kabaran deniz gibi
Çalkantılı
Bu sevda
O kadar gerçek
O kadar güzel
O kadar mutlu
O kadar sevinçli
Ve karanlıkta korkudan titreyen bir çocuk gibi
Gülünç
Ve gecenin ortasında sakin bir adam gibi
Kendinden emin
Başkalarının yüreğine korku salan
Benizlerini solduran
Dillerini çözen bu sevda
Gözetlediğimiz için gözetlenen
Yaraladığımız
Ayaklar altına aldığımız
İnkar ettiğimiz unuttuğumuz için
Kovalanmış yaralanmış ayaklar altına alınmış
İnkar edilmiş unutulmuş
Bu kocaman sevda
Gene dipdiri
Gene güneşli
Senin sevdandır bu
Benim sevdamdır
Hep var olan
Durmadan yenilenen
Ve değişmeyendir
Bir bitki kadar gerçek, bir kuş kadar ürkek
Yaz güneşi kadar diri ve sıcaktır
İkimiz de gidebiliriz
Sonra dönüp
Derin uykulara dalabiliriz
Acı çekebiliriz uyanınca
İhtiyarlayabiliriz
Sonra tekrar dalabiliriz uykuya
Ölümü düşleyebiliriz
Oysa
Başucumuzda
Gülerek bakıyor bize
Durmadan tazelenen bu sevda
Ayak diriyor yaşamakta
Arzu kadar diri
Bellek kadar zalim
Pişmanlık kadar budala
Hatırlamak kadar tatlı
Mermer gibi soğuk
Gün gibi güzel
Bir çocuk gibi narin
Bize bakıyor gülümseyerek
Ve hiçbir şey söylemeksizin
Konuşuyor bizimle
Ve ben ürpererek dinliyorum onu
Bağırıyorum
Senin için
Kendim için
Bağırıyorum bizim için
Gitme kal
Dur orda
Ayrılma yerinden
Kal orda
Kımıldama
Gitme
Biz ki sevmiştik birbirimizi
Unuttuk seni
Bari sen unutma bizi
Bir sen varsın yeryüzünde bizim için
Terk etme bizi
Buz bağlamasın yüreklerimiz
Ne kadar uzakta
Ve nerde olursan ol
Duyur bize kendini
Bir çalı dibinde
Hatıralar ormanında
Birdenbire çıkıver karşımıza
Uzat elini bize
Ve kurtar bizi.

Jacques Prevert

A%25C5%259Fk+konu%25C5%259Fabilseydi Bu Sevda

Bir buzulun çatlağından nasıl sızarsa su

Bir buzulun çatlağından nasıl sızarsa su
ve nasıl iki yüzü varsa o suyun tadının,
bir ileri
bir geri ve nasıl biri tatlı öbürü sertse,

öyle ölüyorum ben de son kez her anında
bu günlerin,
bir yandan eski iç çekişler artık
salıvermezken beni,
bir yandan göremiyorum gideceğim yeri.

Osip Mandelstam

tumblr_mcmimpE7q81r4zr2vo1_500 Bir buzulun çatlağından nasıl sızarsa su

Koşmalar

Claudia, bu şiirleri sana sunuyorum, çünkü sen onların
     sahibisin.
Basit şiirler yazdım, anlayabilmen için.
Yalnız senin için bunlar, ama ilgini çekmezse,
belki bir gün tüm İspanyol/Amerika’da
     yaygınlaşacaklar…
Ve sevgiyi hiçe sayacaksan, bu satırların bana
     yazdırdığı,
düşleyecekler böylece başkaları bu sevgiyi, kendileri
     için yazılmış olmasa bile.
Ve belki o zaman göreceksin, Claudia, bu şiirlerin
(nasıl yazıldığını, seni elde etmek için) öpücükler
     uyandıracak
diğer sevgili çiftlerde, okuyanlarda,
öpücükler, ozanın senin içinde uyandıramadığı.

Seni yitirdiğimde, ikimiz de yitmiştik:
ben, çünkü sendin, en çok sevdiğim,
ve sen, çünkü bendim, seni en çok seven.
Ancak, sen benden daha fazla yitiriyorsun:
çünkü ben, bir başkasını sevebilirim, seni sevdiğim gibi,
ama seni, hiç kimse benim gibi sevmeyecek

Bana dediler ki, sen başkasını seviyormuşsun,
odama gittim
ve hükumete karşı bir yazı yazdım,
bunun için şimdi hapisteyim.


Ben bildiriler dağıttım,
haykırdım sokaklarda: Yaşasın Özgürlük!
Silahlı polisleri kışkırttım.
Nisan-Ayaklanmasına katıldım:
ancak, senin evinin önünden geçerken betim benzim
uçuyor, ve senin bakışınla titriyorum.

Costa Rica’dan bu gülleri kabul et
Myriam, bu sevgi şiiriyle:
şiirlerim sana anımsatacak, güllerin
çehresinin seninki ile aynı olduğunu; güller
sana anımsatacak, sevginin kesilmesi gerektiğini,
ve senin çehren eriyip gidecek, Yunanistan ve Roma gibi.
Artık sevgi olmayacaksa ve Costa Rica’dan güller
sen, Myriam, bu hüzünlü türküyü anımsayacaksın.

Sen bir dörtlük bile haketmedin.

Yığının içinde yalnızsın
ay gibi yalnız
ve güneş gibi yalnız gökyüzünde.

Dün gördüm seni sokakta, Myriam ve
sen bana güzel göründün, Myriam,
(ama nasıl anlatsam, nasıl bir güzellik gördüğümü!)
Sen bile Myriam, sendeki bu güzelliği, ne
gözlemleyebilirsin
ne de benim için bu kadar güzel olabileceğini, tasavvur edebilirsin.

Sen beni düşlerimde görmeye geldin
ancak bu boşluk, sen gittikten sonra geri kalan
bir gerçekti.
Hiç kimse bana yakın değil
senin kadar, her şeye karşın seni
uzun süredir yalnızca
düşlerimde görebiliyorum.

Ernesto Cardenal

Gecede Sözcükler Işıyor / de Yay. 1986 Çeviri: Mehmet Ünal

Ernesto+Cardenal Koşmalar

Her Taş Bir Kelime

Şiirlerimin hiçbir eskizini yok etmiyorum. İlk defter halinden son dosyalanmış haline kadar, arada defalarca yeniden yazılan şiirleri tutuyorum. Şiirin hikâyesini bütün bu yazılanlardan daha iyi o arşiv anlatır çünkü!

Bir şiirin hikayesini yazmak, şiirin gelişini yazmaktır. Gelir çünkü. Bir sestir başlangıçta. Çağırır… Çağırmakla kalmaz, ruhu ele geçirir. Gelen sesin ne söylediği size de açıklanmış değildir. Bir perdeyle var olur. Ruhuna gireceği şairi derinliğine çağıran büyük vakum. O vakumdan hangi harflerin aktığı, hangi kelimelerin size yağdığı hiçbir zaman bilinemez. O nedenle bir şiirin hikayesini yazmak, sesin hikayesini yazmaktır. Sesin gelişini, esir edişini…

Çünkü şiir başlangıçta sadece sestir. Kelimeleri yoktur. Anlam yoktur. Kağıt kaleme sahipsem bana kelime olarak görünen şeydir… Bu nedenle beş kitabın sonuncusundan başlamak istedim. Çünkü diğerlerine hiç benzemeyen bir kuvvetle geldi. Bir göktaşı gibi aktı ve düştüğü yerde büyük bir krater açtı. Bir ses krateri. Ve ben o kraterde bulduğum sesleri kelime yaparak taşa dönüştürdüm yeniden. Aslına dönüştürdüm yani. Sonsuzluktan süzülmüş küçük siyah taşlar. Parlaklığı ile kalbin sonsuzluğa ait olduğuna işaret eden…

Duyduğum sesin peşinden gittim

Bir ses duyduğunuzda o sesin nereden geldiğini hissedersiniz. Bir yönü vardır. Bana görünen bir şehirdi; Urfa’ya gittim ilkin. Duyduğum sesin peşinden gittiğimi orada daha çok anladım. İbrahim Peygamber’in dergâhında oturup kelimeleri bekledim. Geldiler… Diğer şiirleri de getiren bozkır manzarası perdeleri açtı önümde. Büyük bir hayret ve büyülenmeyle taşlarla konuşmaya başladım. Her taş bir kelimeydi. Orada anladım…

Soğmatar’da bir gün hatırlıyorum; yalın ayak tepeleri yürüyorum. Şiir zaten yürürken gelirdi… Tepeleri bir zar gibi örten taşlara basarken duyduğum sesler bir senfoninin notaları gibi zihnimde belirmeye başladı. Bir yapı kurmak o anda mümkün değildi belki ama heybemde hep taşıdığım kağıt, kalem yardım etti.

Bazen duyduğum bir ses o kadar yaklaşıyordu ki, kelime oluyordu. Benden doğumunu isteyen kelimeler, dizeler bir bir kağıda düşüyordu. Nefesimi kesen bir hızda yazıyordum. Bazen yorulacak kadar çok. Bir kaya kovuğunda, dağın gölgeli bir yüzünde, bir nehir kıyısında olmak fark etmezdi. Kelimenin beni durdurduğu her yerde durdum. Şiiri kaydetmekle görevliydim sanki. Bu görevin beni iyileştiren bir şey olması, devam etmemi sağladı. Şiir ağıt değil miydi zaten?

İlkinde on gün kaldım; İbrahim’in yurdunda İbrahim’le bir konuşma başlatmak, sürmekte olan o konuşmaya dahil olmak için. Aksi zaten mümkün olamazdı. O çağrıya kulak vermeyen biri, zihin akışını bozacak serüveni göze almış demektir! Sonra İstanbul’a döndüm. Evime… Ama İstanbul ev değildi artık. İstanbul’da duyamadığım o ses beni geri çağırdı. Tekrar gittim. İkinci defa. Ama bu kez sesin coğrafyası genişlemişti. Daha ileriye gitmeliydim. Karacadağ’ın taşlarını aşarak Diyarbakır’a gittim. Diyarbakır’da Kervansaray Otel’in avlusunda otağ kurdum. Orada günler geceler boyu şiiri dinledim.

Kervansaray’ın avlusunda sabahladığım gecelerde, şiir gökyüzünden yağmaya başlamıştı sanki. Taşa bakıyorum şiir, güle bakıyorum şiir, servi ağaçlarına bakıyorum şiir. Şadırvanda akan su şiir. O avluda duyduğum sesleri başka hiçbir mekânda o kadar güçlü hissetmedim.

Daha sonraları Kervansaray’ın eski adının “Deliller Hanı” olduğunu öğrendim. Delil, rehber demekmiş. Hacca giden yolculara rehberlik edenlere verilen ad. Hac yolcularının toplandığı bir durakmış Kervansaray. Güneye doğru yola çıkmadan konakladıkları, iyi dileklerini, huzurlarını bıraktıkları bir avlu. Oradaki huzur başka neyle açıklanır? Defalarca gittim geldim. İstanbul’a gitmek üzere bindiğim uçakta durmadan yazıyordum. Ama İstanbul’a iner inmez kesiliyordu. Tek kelime yazamıyordum.

Tekrar doğuya gitmek üzere yola koyulduğumda yine başlıyordu. Böylece iki ay boyunca gidip gelerek o sesi tamamladım. Daha doğrusu ses tamamlandığını bana gösterdi. Şiirin duvarı kalındır. Ardında ne var, çok göstermez. Duvar çekildiğinde neyi gizlediğini fark etmezsiniz artık. Böylece şiir kapandı. Elimde koca bir defter vardı. Ama diğer kitaplardaki gibi işçiliği uzun sürecek şiirler değildi. Dize yapısı akan bir formda, kısa oluşmuştu. Alt alta sırlanan kısa dizeler. Neredeyse bitmişti.

Ben şiirde seçmeye önem veririm. Çünkü vazgeçtiklerimizin bizi daha çok anlattığına inanırım. Bizi anlatan, sahip olduklarımız değil, vazgeçtiklerimizdir. Ne kadar çok kelimeden vazgeçersem, şiire o kadar çok yaklaşmış olurum diye düşünürüm hep. Bilemiyorum. Terki terk’e varmak isteği belki de! Şiiri bu bakımdan heykele benzetirim. Ekleme değil, eksiltme yaparım üzerinde. Yeniden yazdığım yahut eklediğim çok nadirdir. Yazım süreci bitince, nelerden vazgeçeceğim ilk okumada kendini az çok belli eder. İkinci okumada daha da netleşir. Böylece ilk okumalardan kalanlar kağıda geçirilir. Şiiri defterden kurtarıp beyaz bağımsız bir sayfada görmek önemli. Çünkü şiir, sükûnetini o aşamada kazanır. Kendi başına ne olduğunu o sayfada gösterir. Kağıtta gördüğüm şiirin hangi sıralama ile kitaba yerleşeceğini az çok bilirim. Yazılış ritmi, yerini az çok işaret eder çünkü. Şiirler yerlerini bilerek gelirler.

İbrahim kitabında şiirlerin işçiliği uzun sürmedi. Sadece sıralama ve bölümleme konusunda çalışmam gerekti.

İlk düzeltme, eksiltmelerden sonra daktiloda temize çektim. Daktiloda yazılmış halini beyaz kağıtlara geçirirken şuna dikkat ettim; ses nerde kapanıyor, imge kendi mantığını nerede oluşturuyor. Şiiri kendi sükûnetine bırakmak için ses nerede kapanıyorsa ve söylenen imgenin mantığı nerede tamamlanıyorsa orada kestim. Bundan sonraki aşama şiirlerin sesli okunmasıydı. Günün farklı saatlerinde, okumalar yaptım. Bazen sabah erken uyanıp yüksek sesle okuduğum oldu. Çünkü şiirin henüz gün doğmak üzereyken algılanışıyla gün ortasında yahut akşam algılanışı farklıdır. Bazen sevdiğim bir dizeden, günün başka saatlerindeki bir okumada hiç hazzetmediğim için elediğim oldu.

Şiirlerin hikâyesini anlatan arşiv

Son görevim sıralamayı yapıp, şiirlere başlık bulmak. Daha doğrusu başlıkları beklemek; çünkü isim günü vardır. Bazı şiirlerin adı önden gelir. Fakat çoğunun adı isim gününde zuhur eder. İsim için rüyaya yatmak gibi. O günü/günleri genelde hissederim. Böylece kitabın adını da koyacak bir isim halesi oluşur. Bütün o aşamaları geçen şiirleri bir dosya haline getirdikten sonra, şiir duygusu gelişmiş ama şair olmayan tanıdıklarıma okuturum. İbrahim kitabının dosyası hazırlandığında okumak üzere verdiğim herkesin bir solukta bitirdiğini gördüm. Ara vermeden süren o okumalar, ses dışında, akışı da çözdüğüm konusunda bana güven vermişti. Böylece çok da bekletmeden dosyayı yayıncıma ulaştırdım. Yayıncım şiirlerin tamamından etkilenmişti. Diğer kitaplarda olduğu gibi İbrahim’in Beni Terketmesi dosyasına da, yayıncıma iş bırakmayacak şekilde hazırlandım. İşimi tam olarak bitirip öyle sundum. Bu anlamda editoryal bir destek almıyorum.

Tabii bir de okuru kitaba çağıracak olan kapak var; kapak işin tek kolektif ve keyifli yanı. İbrahim şiirlerinde dolaşan kaplanı yayıncım hissetmişti. Bana “Bir kaplan gördüm ve bence kapakta o kaplan olmalı.” demişti. Somut bir kaplan tasviri yerine stilize, soyut çizgiler düşündük. Zaten şiirde de kaplanların çizgilerinden söz ediliyordu. Böylece kapak tamamlanmış oldu.

Şiirlerin ilk halinden, kitap olana kadar geçirdikleri evrimi yaşamış olmak bana fazlasıyla ilginç gelir. Şeyleri biriktirmeyi sevmediğim halde, bir gün başkalarıyla da paylaşmak üzere, hiçbir eskizi yok etmiyorum. İlk defter halinden son dosyalanmış haline kadar, arada defalarca yeniden yazılan şiirleri tutuyorum. Şiirin hikayesini bütün bu yazılanlardan daha iyi o arşiv anlatır çünkü!

Bejan Matur

1-sultanhan_kayseri Her Taş Bir Kelime