İlk Düğme

    Bir kadının, daha önce hiç beraber olmadığı bir erkeğin karşısında bluzunun ilk düğmesini çözdüğü bir an vardır; iki insanın arasındaki ilişkinin biçim değiştirdiği, kısa ya da uzun sürecek bir serüvenin başladığı, arkasında ne tür hazların saklandığının bilinmediği, mahremiyetin kanatlarının açıldığı o an genellikle en hızlı geçilen, tadı en az çıkarılan duraktır.
    Birikmiş arzuların her türlü bendi çökerterek hayata doğru püskürdüğü o an, duyulan istekle telaşlanmış bir aceleciliğin kurbanı olur; günahkar bir törenin belki de en heyecan dolu, en görkemli parçası, biraz önce yaşanmış olanların yarattığı istek ve biraz sonra yaşanacak olanların yarattığı özlem arasında, hak etmediği bir özensizlikle atlanır.
    Üstelik, o anın bağımsızca ortaya çıkmasına da izin verilmez.
    Bütün yasakları, bütün kuralları, kalabalıkların kurduğu bütün köprüleri yıkan ilişkilerde bile “ilk düğme”nin açıldığı ana varmak için yine de haritası daha önceden çıkartılmış yollardan, kurallardan, köprülerden geçilir.
Erkekleri daima biraz çocuksu, biraz saf, biraz şaşkın bulan kadınların belki de en çocuksu, en saf ve en şaşkın hallerini ortaya koyan o tuhaf sorunun, bir erkeğin asla soramıyacağı, sormayı aklından bile geçirmeyeceği, “Beni benim içinmi, yoksa vücudum içinmi istiyorsun?” sorusunun cevabının kadınların istediği biçimde verilebilmiş olması için sevişmenin sihirli “dua”sının daha önceden yapılması, erkeğin kadına kendini beğendirebilmek amaçıyla çeşitli gösterilerde bulunması, kadınla ilgili duygularını incelikle dile getirmesi, kadını vücüdu için değilde onun varlığı için istediğini birlikte yenen yemeklerle, yapılan konuşmalarla kanıtlaması gerekir.
    Kalabalıkların tüm kurallarını çğnemeye hazır bir kadın bile ilk düğmenin açılmasından önce bu kuralların yerine getirilmesini bekler; bunlar yapılmazsa, yaşanacak olanlar “ucuz ve çirkin” olacaktır.
Kendisini “kendim ve vücudum” diye ikiye bölen kadının, aslında çok sevdiği, aynanın karşısında uzun uzadıya incelediği, beğenmediği kısımlarını bin bir giyuim hillesiyle saklayıp beğendiğibölümlerini ustalıkla gözler önüne serdiği vücudunu, o ilk düğme açılmadan önce hiç fark etmemiş gibi yapması beklenir erkekten.
Vücudu sanki kadının rakibidir.
    O vücuda elbette hayran olunmalı, o vücuda tapınılmalı ama ilk düğme açılmadan önce asla ondan söz edilmemeli, ona bakılmamalı, onunla ilgilenilmemelidir.
    Bir kadına göre, “ilk düğme çözülmeden” önce onun vücudunu istemek, o vücuttan hoşlanmak, onu aşağılamak, onu o eğlenceli oyunun eşit bir tarafı olmaktan çıkarıp kendisi yapmak, onunla oynamaktır.
kadın hep, “Ben oyunculardan biri miyim, yoksa onun oynadığı oyunun kendisi miyim?” sorusunu sorar; erkeğin hiç bilmediği, hiç sormadığı bu soru onun için önemlidir, o oyunun tarafı olmak ister.
    Ve bu tuhaf soru insanoğlunun hayatındaki belki de en heyecanlı anın o muhteşem titretişiminin yaşanmasını engeller.
    Her duygunun en saf halini isteyen kadınların şehvetin en saf halini aşağılamalerı, şehveti yaşayabilmek için sevişmenin başlamasını beklemeleri, ilk düğmenin çözülmesinden önce mutlaka bazı kurallara uyulmasını istemeleri, en ayrıksı, en “ahlaksız” ilişkileri bile kuralların ve kendince bir “ahlakın” içine sokar, tertemiz ve sınırsız bir heyecan erzberlenmiş bir yakınlaşmanın içine hapsedip onu evcilleştirir.
    Heyecan ve şehvet, kurallarının dışındadır halbuki.
    İlk düğmenin açılmasının şartlara bağlanmamasındadır.
    Kendini, vücudunu, erkeği bir oyuna dönüştürmektedir heyecan, kuralları parçalamaktır.
    Duygulardan hiç söz etmeden, belkide hiç konuşmadaan, arzuyla dümdüz bir şekilde göğüslerine bakan bir erkeğin karşısında, o erkeği beğenen bir kadının usulca parmaklarını bluzuna götürüp ağır hareketlerle ilk düğmeyi açtığı anı düşünün.
    Hiç blinmeyen, yeni bir oyunun keşfidir bu.
    Belki de saatlerce sürecek bir sevişmenin bütün şehvetinin tek bir ana yüklenmesi, minicik bir hareketle hayatın bütün sınırlarının yıkılması, özgürlüğe bilinmeyen bir kapıdan geçilmesi, o anda hissedilecek duyguları herhalde bir fresk gibi bir daha silinmez bir biçimde insanın hafızasına ve ruhuna kazır.
    O ilk düğmenin öyle açılması bütün kuralları yok edecek bir arzuyu eşine bir daha çok zor rastlanacak bir biçimde korkusuzca ortaya koyarken arzunun ortaya çıkış biçimindeki şiddet, arzunun kendisinden bile daha kuvvetli bir sarsıntı yaratır.
    Bir insanın kendi vücuduna ve arzusuna böylesine tapınması, o vücuda ve arzuya Tanrısal bir güç ekler.
    O anı yaşayan erkekle kadını gerçekten “özel bir ilişkinin içine sokar.
    Bir kadın bir çok erkekle sevişebilir, sevişebileceği çok erkek bulunabilir; bir erkek de öyle, o da sevişebileceği çok kadın bulabilir, ama kaç kadınla kaç erkek böyle bir oyunu oynayabileceği bir “oyun arkadaşı”na, ilk düğmenin böyle bir şekilde açıldığı anı paylaşabileceği kaç kişiye rastlayabilir?
    Bir insanın kendisine ve arzusuna teslim oluşundaki şiddeti bir başkasıyla paylaşabilmesi hayata çok değişik ve unutulmaz hazlar katar.
    Kadınların bir yandan kendi vücutlarına böylesine düşkün olurken bir yandan da o vücudu böylesine küçümsemeleri, kendi vücutlarını kendilerine rakip görmeleri, heyecanı ve şehveti “duygular” dünyasının dışına atıp bu iki duygunun yalnızca yatakta yaşanabileceğini düşünmeleri, tensel arzunun ilk düğme açılmadan önce ortada görünmesini “ucuz” bulmaları, çok eğelenceli bir oyunun iki tarafından biri, üstelik de yönetimi elinde tutanı olduklarına inanamamaları, sevişmenin bir kurallar zincirinin ucuna asıldığını sanmaları insanların hayatından epeyce bir şeyler eksiltiyor.
    Anları yaşayamıyor insanlar.
    Saatleri, günleri, haftaları istemeleri anların çılgın pırıltısını söndürüyor.
    Hayatı inci dizer gibi anları birbirine ekleyerek yaşamak da var halbuki.
    Bir gün insanlar anların yakıcı varlığını keşfedecek.
    Yasakların, korkuların, kuralların arkasına saklaaanan, en cesurlar tarafından bile ancak günlerden oluşan maşalarla tutulmaya çalışan, uzun zamanlar “soylu” bulunurken hep “ucuzlukla” suçlanan, başına ve sonuna hep bildik bir şeyler eklenen, ateşi söndürüp şiddeti azaltılan anlar; bir vakit gelecek bağımsızlığını ilan edecek, bütün asiliği ile ortaya çıkıp gizli esaretlerin bildik haritalarını yırtacak.
    Kadınlar arzularından ve vücudlarından korkmayacaklar.
    Uzun zamanların esir aldığı kadınlar anlarla özgürleşecek.
    Ve onların özgürlüğü hayatın özgürlüğü olacak.

Ahmet Altan

ilk+dugme+ahmet+altan İlk Düğme

Akçaburgazlı Yekta’nın Mahkeme Kararını Aldığında Söylediği Mezmurdur

Önce onların yanında çok iyi yüz gördüm.
Beni kapıdan karşılayıp ağırlarlardı.
Sofralarına konuk ederlerdi.
Onlar iki kişiydi ben birdim.
Bana elmadan sıkılmış soğuk sular sunarlardı. Kapılarını kapım bellemiştim.
Evlerinde oturacak yerim vardı.
Önce onların yanında çok iyi yüz gördüm.
Evleri gürültülü şehirden iki bin ayak uzaktaydı.
Tahtadan yapılmıştı.
Beni kapıdan alırlardı, -hoş geldin- derlerdi, onları sevindirirdim.
Birlikte yaşıyorlardı, çocuksuzdular.
Birinin adı Gülbeyaz’dı, o kadındı, öbürünün adı Sinan’dı, o erkekti.
Ben otuzunda Yekta’ydım,
Akçaburgazlıyım, oradan geldim,
Herkes bir yerlidir çünkü, Ben, Yekta bunu pek hoş buluyordum.
Sonra az ışıklı odalarına çıkardık. Bana yeniden -hoş geldin Yekta, bizi sevindirdin senin yanında birçok şeyleri hatırlıyoruz- derlerdi.
Serin örtülü minderlere oturmak için ayakta dururduk. Beklerdik, Perdeleri beyaz nakışlı olurdu.
Halıları bütün odanın döşemesini usulca mor mor örterdi. Patlıcan örnekleri ve turuncu güneşler vardı üstünde.
Birden hepimizin aklına o denizler gelirdi.
Ayakta durmayı istemezdik.
Serin örtülü minderlere otururduk.
Bana -serin örtülü minderlerimizin üstüne otur- derlerdi.
Bana elmadan sıkılmış soğuk sular sunarlardı. Evlerinde oturacak yerim vardı.
Tütün sunarlardı.
Bir dinlenme zamanı kadar birbirimizi duyardık. Alışmak için zorluk çekmezdik.
Çünkü karşıt yerlerimiz kalmamıştı bilirdik. Girintilerimiz çıkıntılarımız uygundu.
Sussak da ses çıkarmazdık.
Karanlık her yere girerdi. Çünkü her yerde gece olur, Ben, Yekta bunu pek hoş buluyordum.
Karanlık, serin örtülü minderleri sarmalayan az ışıklılığı altedemezdi.
Çünkü biz öyle bellemiştik.
Halı da az ışıklı kalırdı, onun güneşleri,
patlıcanları da, minderlerin serinliği de.
Az ışık, bizim, yani onların ve benim, Yekta’nın, kaçtığımız yer değildi.
Birbirimizin ışıktan kaçıracak yerlerimiz yoktu.
Az ışıkta da çok ışıkta da değişmezdik.
Hep tıpkı kalırdık.
Orda buluşmayı severdik yalnız.
Sarı bir kuşları vardı.
Adına kanarya derlerdi.
Küçük bir kafeste odayı doldururdu.
«Ama ben onların ölümlü, yanılgan insan,
Geçen ve bir daha geri gelmeyen bir rüzgâr
olduklarını unuttum. »
Çünkü unutmak bana göreydi.
Çünkü ben de ölümlüydüm.
Ben, Yekta, bunu pek hoş buluyordum.
Bu unutmak değildi, içinde olmaktı onun.
Önceleri daha iyi mi idi, bilmiyorum.
Gidip geldiğim,
Durulduğum koyu geceler vardı. Yıkık değildim.
Yıkılıp yeniden kurulmamıştım ama, yıkık değildim.
Gaz lâmbaları yakardık,
Ensiz çalgılar çalardık geceye.
Tekliğimiz ayışığına boğulur giderdi.
Teker teker üçer kişi olurduk. Öyle de iyiydi.
Ben ona, Gülbeyaz kadına, eski yalnızlığımı söylerdim.
Ben söyledikçe eskirdi,
Uzaklaşırdı.
Onunla. Gülbeyaz’la bakışır ısınırdık.
Sonra yanılgan insanlığım başladı.
Birinde üç gece dört gündüz orada, evde kaldım.
Üç gece dört gündüz Sinan’ın yatağında kaldım.
Gülbeyaz’la Allanın emri olduk.
Ne o beni kandırmıştı,
Ne ben onu baştan çıkarmıştım.
İkimiz de bildiklerimizin ötesine,
bulduklarımızın üstüne çıkmak istemiştik.
Bir noksanlığı vardı sanıyorduk
bütün olanların belki.
Ama aslında bütünlüklerimize bahaneydik.
Sinan uzaktaydı. Sinan çemberimizin dışındaydı. Sonra ne bulduk.
Süregeldikçe kutsal gibi,
Kesildikçe kirli, utandırıcı.
Ama utancından kaçmayı biliyorduk.
Kutsal gibiliği üç gece dört gündüz kurtlar gibi bizi kovaladı.
Sonunda öyle bulduk.
Utandırıcılığı öbür insanlardan değildi.
Karşılaştırmadan değildi.
Birdenbire kendi boşluğundandı,
Gelip geçen avutuculuğundandı. Beklemesi vardı.
Kanaryayı görmek ayaklarımızı dolaştırıyordu.
Minderler serin değildi artık.
Ben, Yekta, bunu pek hoş bulmuyordum.
Ama dördüncü gecenin yalnız sabahında yine,
O, Gülbeyaz
Benim ilk aklıma gelendi.
O kıyıdaki denizlerin mavişiydi artık.
Önce ve birden değişen dağlar oldu.
İstemek ve vermek başlamıştı çünkü.
Alamamak başlamıştı çünkü.
Gitgide düzelirdi biliyorduk.
Bunu bekliyorduk.
Yeni yeni yerler bulmuştuk birbirimizde
Onunla, yani Gülbeyaz’la ben.
Kaybettiğimizi bir zaman unuttururdu.
Bir zaman yerine yenilerini koyardı
Artık çok ışıktan kaçıyorduk.
Gizleyecek yerlerimiz olmuştu birbirimizden.
Hem ikimizin ondan, yani Sinan’dan,
hem birbirimizden.
Yine bir eksikliğimiz tamamlanmıştı galiba.
İyice seçemiyorduk ama, anlıyorduk.
Uzun yaz gecelerinin durgunluğunu,
geniş yapraklarının salıntısı ile
tamamlayan gizli bitkiler gibiydik.
Kaçmamız telâşlı değil sevindiriciydi önce.
Ben o zaman, Tanrının,
benim yapıma kattığı tatların,
bende ötedenberi durmakta olduğunu,
daha ötelere kadar da durmakta
süregideceğini farkettim.
Bu beni kendi yanımda yüceltiyordu.
Gülbeyaz benim toprağımı işleyen, kazmaydı.
Günah olamazdı yaptığımız.
Ben onun çeliğine göreydim ancak.
Biz her şeye inanmıştık.
Her şey bizi inandırıyordu ama,
O’nun, Gülbeyaz’ın yanına artık,
Serin minderlerde oturmaya gitmiyordum.
Akşamüstleri yakıcı kırlardan suvata inen kır hayvanları gibi gidiyordum.
Kapıları benim çeşmemdi.
Ekmeğimi edindiğim ocaktı.
Bir bu benim dengemi sarsıyordu.
Beni. ateş sıcağında kavuruyordu.
Suvata inen yanık kır hayvanları gibi gitmemeliydim.
Kapısı ekmeğimi edindiğim ocak olmamalıydı.
Benim bu kavurgan sanılarını belki gizlediğimizdendi.
İnandığımı kurtarmalıydım.
Beni bulup çıkaran, ekleyip bütünleyen,
Bu duyguyu -Kurtulursa eğer bu güçlülüktü-
Arı duru etmeliydim, temizlemeliydim.
Önce onlardan çok iyi yüz gördüm.
Beni elimden tutar belliyordum.
Ona, Sinan’a -Bizi kov- dedim.
Onun kovduğu bizi ödeyecekti.
Onun gözünde kovulmuş olacaktık ama, biz kendimizi kutsanmış belleyecektik.
O, Sinan bizi kovmadı.
İnsanların adaletini, yani öcü, aramaya başvurdu.
Bizi yakaladılar.
Yani Gülbeyaz’ı ve beni, Beni. Akçaburgaz’lı Yekta’yı. otuzunda.
Yargıçların katına diktiler umudum nerdedir.
Bizim inanarak ettiğimizi yerlere çaldılar, ululuğu nerdedir.
Biz onu bulmuştuk, tükürdüler.
Bizi kirlettiler, yazıklar oldu bize.
Benim donumu ve Gülbeyaz’ın donunu
Ve yattığımız yatağın örtüsünü
Yüreksiz kişilere gösterip onları güldürdüler.
Halbuki biz o örtülerde yatarken,
Aklımız en ulu yerlerdeydi gücümüz.
Biz o zaman yaptıklarımızın günahını değil, yüceliğini biliyorduk.
Bu, iki gücün bir yeniye varması,
bir yeni yaratmasıydı.
Bu çiftleşme değil
tekleşmeydi.
Tekleşmenin bir yönüydü.
Yazık bize.
O zaman bütün insanlara inanıyorduk.
Yıkmak istediler yıktılar.
Yazık bize.
Herkesin bir gün ağlayabileceği,
herkesin varamadığı için kutsallığını bulamadığı bir yere
götürüp, yüreksizleri güldürdüler, bizi alçaltıp ağlattılar. Yazık bize.
Olsun yaptılar şimdi kime sığınalım.
Nereye gitsek o yıkıntı bizimle artık.
Yeniden kursak korkarız.
Bu yıkıntı toz duman. Donumuzu gösterdiler.
Yazık bize şimdi nereyi tutalım.
Hangi yolu belleyip oraya düşelim.
Önceleri onlardan iyi yüz görürdüm
Bana elmadan sıkılmış sular sunarlardı.
Serin minderleri vardı, Ben, Akçaburgaz’lı Yekta,
Cahil çocuksuz, bunları pek hoş bulurdum.
Yanılmadım pişman değilim bu da vardı.

Turgut Uyar

pisman+degilim Akçaburgazlı Yekta’nın Mahkeme Kararını Aldığında Söylediği Mezmurdur

Gelmiş Gelecek Zaman

Gelmiş geçmiş bütün yaşama ustaları
zamanı tarif ediyor bize
uzun ve kırık bir ağızla
söyledikleri her şey denize akıyor
zamansız denize

oysa şiirin çok ilgisi var zamanla
ne hatırlar ne unutur
bir tarihte birinin yaşadığını
bir aşk yaflandığını bir tarihte
yani kaba saba bir anlatımla
saçma duygular yaşadığımız bir mekânda
denizin de zamanlı olduğunu

çünkü Zeynep diye bir kız çocuk
“canavarın zamanı yoktur” demişti
yıllarca araştırdım bulamadım aslını
belki de haklıydı, kimbilir

Turgut Uyar

kimbilir Gelmiş Gelecek Zaman

Bir sap gelincik

Bir sap gelincik iki taş arasında
Bulmuş da boyunu uzatan hızı,
Sallanır durur çiçeğiyle rüzgarda;
Bütün gelinciklerden daha kırmızı…

Metin Altıok

gelincik+cicegi Bir sap gelincik

Münzevinin Aynaları

XIX

varımı yoğumu sokağa döktüm,
kostümlerimi, pabuçlarımı dağıttım gelip geçene,
kitaplarımı ve plaklarımı
geridönüşümcülere verdim, parasız,
senin ayağının önünü temizlemek
ve yolunu kısaltmak için;

sonra kapıları dayadım ardına kadar
yersizlere, yurtsuzlara, evsizlere açtım evimi,
içlerinde belki sen de olursun diye,
yüzlerinde, gözlerinde, gönüllerinde belki
sen de olursun diye.

bir âsa, bir hırka, dağlara çıkıyorum şimdi,
dağlara, taşlara akıl soruyorum,
dağcılık deniyorum,

dağ gibi yığıyorum, yaşanmış, yaşanmamış
bende ne kaldıysa, geriye,
ne kaldıysa ben diyen, benim! diyen,
kendini benim sanan,
dağ gibi yığıyorum önüme,
dağıtmak için hepsini
kurda kuşa, akşam yeline;

her şey gitsin, her şey,
bir sen kalasın diye,
bir sen kalasın, geriye.

XX

Çıkın sokakları dolaşın,
Meydanları, parkları, bulvarları,
Girin mekteplere bakın, mabetlere, meyhanelere,
Gidin dağları dolaşın, kırları, bayırları;
Dağılmamışsa, her cana, her tene,
Dağılmamışsa herkese, her yüze,
Dağılmamışsa, her gönle, her göze
Her başa, her düşe, her yola, her söze,
Dağılmamışsa O, dağılmamışsa
Hem kül’e, hem cüze,
Peki nerede, peki nerede, peki nerede?

16 Mart 2013
Münzevinin Aynaları Kitabı

Cahit Koytak

munzevinin_aynalari Münzevinin Aynaları

Kıskançlık

Köyün civarını, çiçek açmış şeftalilerin dibinde derileri pul pul çobanlarla dinlenerek, ekseriya, bahar güneşine sarılıp yürüyerek dolaştım.

Dağlara türkü söyleyen ufacık çobana:

“Karnım aç, yavru” dedim.

Dağarcığından kumlu köy ekmeği ve suyu seli kaçmış Mihaliç peyniri çıkarıp verdi. Pınar buldum, su içtim.

Köye akşama doğru ancak varabildim. Meydandan geçerken ağalar el ettiler.

“Muallim Efendi,” dediler “Bir çayımızı içmen mi?”

“İçeriz be ağa” dedik.

Arkalıksız ufak iskemleye çöktük. Ağalar:

“Eee…Yoruldun zaar. Koca cumayı dağda bayırda ne diye geçirirsin anlamayız. Sizin sırrınıza akıl ermez ki. Biz eski zaman insanı ne anlarız yenilerin keyfinden, eğlencesinden.”

“Ağalar be, siz her gün dağda bayırdasınız. Ben, çocuklarla şu kümes gibi yerde pinekliyorum. Bir cumayı sizin gibi geçirsem çok mu?”

Sustular. Biraz sonra:

“Eh, size doyum olmaz” dedim.

Ağalardan hangisinin çay paramı vereceğini bilemediğim, aralarında bu şerefi paylaşamayacaklarını tahmin ettiğim için iki kuruşu fincanın kenarına bıraktım.

“Olmaz… Olmaz…” diye bağrıştılar.

“Biz çağırdıktı.”

“Ziyanı yok” dedim. “ Ben de sizi çağırırsam, siz de kendi paranızı verirsiniz.”

“Hay köftehor hay! “ dediler. “Akıllı bu Muallim Efendi”

*

Eve varınca karım Fadime kapıyı açar. Tatlı tatlı güler. Bu kızı sevmiyorum ama hoşuma gidiyor. Elin fakir çocuğuna fakir Fadime‘yi ağalar zorla nikah ediverdiler.

“Kızın sende gözü var. Eh diyiver işte”

Bir gün diyiverdim. Akşama Fadime geliverdi. Bir kuzu, iki bakır mangal, dört tencere, bir sini, iki şilte, beş altı yastık ve yorgan yüzü de beraber getirdi. Konu komşu:

“Muallimin evi tamtakırdı,” dediler. “Bereket Fadime’ye, şanlı şerefli oldu.”

Fadime’ye gel, dedim, geldi. Git, dedim, gitti. Ne yalan söyleyeyim beni hiç rahatsız etmedi. Bazı korkunç geceler, insanlığımın bütün iştihasıyla ona sarıldım da.. Öptüm de..

Fakat sonraları düşünüp taşındım. Fadime’yi kendime eş bulamadım. Kendi kendime sana arkadaş lazım, kadının ne lüzumu vardı ki. Başkalarının çocuklarını sevmesini bildikten sonra kendi çocuğun olsun diye heveslenmenin budalalığından geliyor. Mesela şimdi koskoca koç olan Fadime’nin gelinlik kuzusunu her akşam dağdan getiren esmer, güzel delikanlı çoban Fadime için ne biçilmiş kaftandı. Ne güzel eş olurlardı. Onları bir şair görse ne şiirler yazmazdı. Biraz evvel kahve önünde otururken geçtiğini gördüğüm çoban Hüsrev’in çağrışımıyla böylece düşünüp yol alıyordum.

Evin arkasında üç dört dönümlük bir bahçemiz vardı. Çitten, her akşam yaptığım gibi, mektepten kalmış spor aşkıyla atladım. Çimenlerin üstüne akşam gölgeleri dolmuştu. Otlar kopkoyu, İstanbul kızlarının yeşil gözleri gibi derin bir renk almışlardı. Gölgelere çarpmamak için mi ihtiyatla yürüyordum nedir, birden durakladım. Hemen hemen kulağımın dibinden Hüsrev’in sesi geliyordu. Fındıkların dibindeydiler. Yapraklar, kafalarını örtüyordu. Fadime acayip, şimdiye kadar hiç farkına varmadığım bir lirizmle:

“Koca Hüsrev, delikanlı oldun gittin be. Eh Karagöz iyi döğüşüyor mu, bakalım?” diyordu.

“Sorma Fadime. Geçen gün Celil Ağanın kara koçunu bir altüst etti, görseydin. Celil’in koçu bir kaçıyordu ki.”

“Kaçırır Karagözüm kaçırtır!”

Yapraklar kafalarını örtüyordu. Koç ortada, parlak, yağlı boynuzlarıyla gölgelerin içinde heybetli bir Satir olmuştu.

Yaprakları ayırarak yaklaştım. Hüsrev, Fadime’nin elini tutmuştu. Beni görünce çekmedi. Filozoflaşarak içimden:

“17 yaşında bir erkek çocuk on yedi yaşında bir kız çocuğunun elini tutarsa, 35 yaşındaki erkek 17 yaşındaki kızın kocası da olsa şaşmamalıdır,” dedim.

“Merhaba oğul, Fadime nasılsın?” dedim. Koçu biraz sevdim, yürüdüm. İçim ezikti, yüreğimde bir bulantı vardı. Buna rağmen yaprakların arasında konuşmalarına devam eden iki mahlukun cümbüşünden aldığım bir buruk lezzetle, ıslık çalarak kitaplarımın arasına atıldım.

Fadime, neden sonra, odaya ayak parmaklarının ucuna basarak girdi. Kınalı ellerini ovuşturarak:

“Yemek hazır, ağa” dedi.

“Hiç iştahım yok Fadimecik, sen otur ye, ben yatarken kendim bir şeyler bulur , yerim” dedim.

Sait Faik Abasıyanık
Varlık, 1934

kiskanclik Kıskançlık

Huzur

Bir çok kereler huzurun geldiğini sandım,
Huzur çok uzaktayken;
Karayı görüşü gibi gemisi batmış adamların
Denizin ortasındayken,

Ve çırpındım daha tembelce, yine de kanıtlamak için,
Ne kadar umutsuz olsamda ben,
Varlığını kaç tane sahilin
Yatan limana gelmeden.

Emily Dickinson

huzur Huzur

bir kadına dokunmayı özlüyorum

bir kadına dokunmayı özlüyorum
çünkü sevdiğim çok uzakta
bugün gelmedi
gelmeyecek yarın da.
kusursuz bir ten yok, kadınımın
kemiklerini saran ten gibi
ama yalnız kaldığımda
o öyle uzakta ki:
sanki hacıların ziyaret ettiği
papazların esinlendiği
şatolu bir kentteki
bir başyapıt gibi.
heyhat, ne böylesine derin
bir aşka gidebiliyorum
ne de korunmak istediğim bir sevginin
yanında uyuyabiliyorum.
ama bir kadına dokunmayı özlüyorum ben.
çünkü ten sıcak ve tatlı.
soğuk iskeletler geçiyor her gece
ayaklarımın dibinden.

Leonard Cohen

bir+kadina+dokunmayi+ozluyorum bir kadına dokunmayı özlüyorum

İyi Tarafım

Teslim oldum olalı
zalim tabiatıma
ve çığırından çıkmış hayatımın
gerisindeki miskinliğe,
iyi tarafım
( ki neresidir, pek kestirememiştim daha önce )
ortaya çıkmaya başladı
hiç tanımadığım
insanların düşlerinde.
Aldığım mektuplara göre
yararlı oluyormuşum kendimce,
bazen bir akıl vererek
bazen de, tehlikeli durumların
tam ortalık yerinde
bir kurtuluş yolu göstererek.

Kış güç topluyor giderek
zayıf naif stratejilerime karşı.
Yataktan çıkamaz oldum.
Yürü, küçük asker
ruhani görevlerinin peşinde
delip geç engin kanada gecesini
seni kimse tutamaz artık
o pırıl pırıl köprüyü
korkmadan yürü
O köprü ki, günlük hayatımın çöküşü
üstünde yükseldi gökyüzüne.

Leonard Cohen
Çeviri: Meltem Ahıska

leonard+cohen İyi Tarafım

“Karadut” şiirinin hikayesi

Karadut

Karadutum, çatal karam, çingenem
Nar tanem, nur tanem, bir tanem
Agaç isem dalımsın salkım saçak
Petek isem balımsın a gülüm
Günahımsın, vebalimsin.

Dili mercan, dizi mercan, dişi mercan
Yoluna bir can koyduğum
Gökte ararken yerde bulduğum
Karadutum, çatal karam, çingenem
Daha nem olacaktın bir tanem
Gülen ayvam, ağlayan narımsın
Kadınım, kısrağım, karımsın.

II

Sigara paketlerine resmini çizdiğim
Körpe fidanlara adını yazdığım
Karam, karam
Kaşı karam, gözü karam, bahtı karam
Sıla kokar, arzu tüter
Ilgıt ılgıt buram buram.
Ben beyzade, kişizade,
Her türlü dertten topyekün azade
Hani şu ekmeği elden suyu gölden.
Durup dururken yorulan
Kibrit çöpü gibi kırılan
Yalnız sanat çıkmazlarında başını kaşıyan
Artık otlar göstermelik atlar gibi bedava yaşayan
Sen benim mihnet icinde yanmış kavrulmuşum

N’etmiş, n’eylemiş, n’olmuşum
Cömert ırmaklar gibi gürül gürül
Bahtın karışmış bahtıma çok şükür.
Yunmuş, yıkanmış adam olmuşum.

Karam, karam
Kaşı karam, gözü karam, bahtı karam
Sensiz bana canım dünya haram olsun.

Bedri Rahmi Eyüboğlu

1949’da bir gün İstanbul Büyük Kulüp’teki bir toplantıda, davetliler Bedri Rahmi Eyüboğlu’ndan bir şiir okumasını istediler. Eyüboğlu ayağa kalktı ve Karadut’u okumaya başladı:

“Karadutum, çatal karam, çingenem/
Daha nem olacaktın bir tanem/
Gülen ayvam, ağlayan narımsın/
Kadınım, kısrağım, karımsın”…

Bedri Rahmi, şiiri okurken aniden gözlerinden yaşlar süzüldü.Salondaki herkes niye ağladığını anlamıştı; tabii herkesten çok, hemen yanı başındaki karısı Eren Eyüboğlu… Çünkü şiirde “kadınım, kısrağım, karımsın” dediği kadın, karısı değildi.Bu şiiri 3 yıl önce, bir başka kadın için yazmıştı: Mari Gerekmezyan…

“Kara saplı bıçak gibi”
Mari, Bedri Rahmi’nin asistanlık yaptığı Güzel Sanatlar Akademisi’nin heykel bölümüne misafir öğrenci olarak gelmişti.O dönem askerliğini yapmakta olan şair-ressamın sinesine, “kara saplı bir bıçak gibi” saplanmıştı. Mari, Bedri Rahmi’nin bir büstünü yapmıştı. Bedri Rahmi bu büstü, Mari’nin çeşit çeşit portresiyle ve ona yazılmış şiirlerle yanıtlamıştı.Artık aşklarından bütün İstanbul haberdardı. Bedri Rahmi, sanatında tam bir patlama yaşıyor, Eren Eyüboğlu ise sabırla eşinin kendisine dönmesini bekliyordu.

Yorgun yürek
“Karadut”, 1946’da menenjit tüberküloz kaptı. İyileşebilmesi için antibiyotik lazımdı. Savaş yeni bitmişti ve ilaç ateş pahasıydı.Bedri Rahmi, genç sevgilisine ilaç alabilmek için tablolarını elden çıkarmaya başladı. Ancak bu çabalar da sonuç vermedi ve o yıl İstanbul Alman Hastanesi’nden Mari Gerekmezyan’ın ölüm haberi geldi.Bedri Rahmi yıkılmıştı.Sevgilisini sonsuzluğa uğurladıktan sonra keder içinde eve döndüğünde kendisini teselli eden, yine eşi Eren olacaktı.O dönem içkiye başladı ünlü şair…

Aşağıdaki şiir, o dönemin ürünüdür:
“Türküler bitti/
Halaylar durdu/
Horonlar durdu/(..)
Hüzün geldi baş köşeye kuruldu /
Yoruldu yüreğim, yoruldu.”

Eren Eyüboğlu, eşinin bu zor dönemi atlatmasına yardımcı oldu. Onu yeniden sanatıyla buluşturmak için çabaladı.Başardığını sanıyordu.Ta ki Büyük Kulüp’teki o geceye kadar… “Karadut”u okurken, Bedri Rahmi’nin yanaklarından süzülen gözyaşları, sevda yarasının hâlâ kapanmadığının kanıtıydı.Bunun üzerine Eren, bir süre Paris’te yaşamaya karar verdi. Oradan eşine yazdığı bir mektupta “o gece”yi hatırlattı:

4 Ocak 1950 – PARiS
“Canuşkam,
Kulüpte bir gece, şiir okumuştun, hani! Hatırladın mı? Gözlerinden, birden yaşlar döküldüğünü görünce içimin karardığını hissetmiştim. Sesin, nasıl titremişti.Hey! Bütün bunları hatırlıyor musun? Sanki böğrüme, kızgın bir ütü yapmışmış gibi olmuştum. O gece… Senin seneler sonra bile olsa yanıp tutuştuğunu anlamıştım! Bedri’nin ruhuna, insan üstü bir gücün acıyıp, ona güç vermesi için dua etmiştim. Ruhunun çektiği acıları Allah dindirsin. Allah sana resim yapma sevinci versin ve bizim yanımızda yaşamaktan, mutluluk duyabilmeni sağlasın.
Eren.”

Bu dualar işe yaradı.Bedri Rahmi, 11 yaşındaki oğluyla eşine döndü. 1974’teki ölümüne kadar geçen çeyrek asrı, aynı evde çalışıp üreterek, diz dize birlikte tükettiler.

Esin Engin ve Mazi Kalbimde Yaradır…

bedri+rahmi "Karadut" şiirinin hikayesi