Düşte gibiyim, ölmüşüm sanki

İkiye yarılmışlık. Nedir bilir misin? Bir yanda aklın…. bir yanda kalbin…

Geçmişin ve geleceğin ortasında kalan zavallı bir şimdicik.

Mabedden içeri attığında ne hisseder insan, söyle, hiç bilir misin? Secdeye başını koyduğunda?..

Derken büyük bir alışveriş mağazasına girdiğinde? Koca bir cipin içindeyken meselâ, müziğin sesini açarken?..

Hiç gördün mü onu, hani şu bir yandan sesi arş-ı a’laya çıkanı, öte yandan kalbi büzüştükçe büzüşeni… içine, daha da içine çekileni?..

Bir elinde Kur’an, bir elinde ben, tam da ortasından yarılanı?..

Gövdesi bir yanda, başı bir yanda, çarşının orta yerinde ayaklar altında sürüneni?..

* * *

İnsanı.

Hiç gördün mü?

Ne yapacağını bilmez hâlde, kurban diye kendini sunarken.

Gözyaşlarıyla kendini iyileştireni. Hüzünle. Çaresizlik içindeyken. Ağlaya ağlaya kendi yaralarını kendisi saranı.

Değil meydanlarda, mescidde bile kıyam edemeyeni. Ayağı kalkmak nedir bilmeyeni.

Secdeden başını kaldıramayan o zavallıyı.

Okuyanı. Hep okuyanı. İnsanı. Kendini.

Gördün mü hiç?

Kalabalıkların arasında yine kendisiyle konuşurken…

Otururken, yürürken, koşarken… her daim… bile isteye kendini unuturken?..

Sordun mu ona, kimsin sen dedin mi? Tuttun mu elinden, sildin mi gözyaşlarını? Başını okşayıp teselli ettin mi?

Taşradayım gelemiyorum yanına diye özür diledin mi?

* * *

Bağışlanmak.

Bilir misin nedir?

VE dahî bağışlamak.

Affetmek, görmemek değil, görmezlikten gelmek… ihmal etmek… bile isteye… kül gibi savurmak günahları havaya, nedir hiç düşündün mü?

* * *

— “el-Emnu min’allahi teâlâ küfrun.”

Ömer Nesefî’nin Metn-i Akaid’inden muktebes bir kaide bu. Bir inanç ilkesi.

Asırlarca inanma tarzımızı belirleyen ilkelerden biri.

Neymiş anlamı?

— “Tanrı’dan emin olmak küfürdür!”

Zıddı ye’stir. Ümitsizlik de haramdır inanana, emin olmak da.

İnanıyor musun, o hâlde Tanrı’ya güvenmeyeceksin!

O senden emin olacak, ama sen aslâ ondan emin olmayacaksın!

Hiç de adilce değil denilebilir. Zalimce bile görünebilir. Fakat sakın öyle deme, sakın öyle görme! Aşıkların ahlâkına ihanet etme ey talib!

Aşık sevgilinin nazından hiç emin olur mu? Onun için “elde var bir” diyebilir mi? Sevgilinin tebessümünü garanti etmeyi başarabilir mi?

Aşıkın gaye-i kusvası kurbiyyettir. O kurban olup canını canına vermek ister… sevgilinin ellerinde ölmek…. kendinden geçmek ister.

Aşık elde var birdir. Garantidir. Aldatılmayı göze alandır; kandırılmayı… reddedilmeyi… hatta terkedilmeyi… bir kenara öylece atılmayı…

Birileri onu onunla, onun adıyla kandırabilirler; şikayet etmez. Kendisi için değil, adı için bile kurban olmaktan çekinmez.

Mertebe mertebe… derece derece… safha safha…

Yaşamak gerek. Almak için değil, bir de vermek için sevmek gerek. Vermek için, vermek suretiyle, vere vere… karşılıksız… hep kendini borçlu hissederek…

* * *

İnkâr edemediğim için inanıyorum. Cazibesinden kaçamadığım için. Çaresizim.

Bir ömür boyu kendini borçlu hissetmenin adıdır inanmak, biliyorum.

Varlığa… yaşama… başkasına… öteye… ötelere borçlu hissetmek…

Aşık, defterinde alacak hanesi olmayanın vasfı. Hep verenin… aldatılsa bile güvenmek, emin olmak zorunda olanın… başkalarının koynunda olsa bile yâri sevmekten vazgeçmemenin…

Aşık, ele geçiren değil, bilâkis ele geçirilen, elde tutulan… “elde var bir” olan…

Güven veren ama güven duyması yasak olan.

* * *

Ümit kesme ama emîn de olma diyen sevgili!

Beni arada tutuyor ve usulca, korkuyla ümidin kucağına bırakıveriyor.

Güven verenler var oysa. Teminat verenler. Peşin peşin elini uzatanlar. Gönlümce aldatacaklarım var sırada. Bana yapılanları yapacaklarım. Sevmekten çok sevilmenin hazzını yaşayacaklarım. Naz edeceklerim. Dünya. Koca dünya.

Ama ben hiçbirini görmüyorum. Hiçbirini umursamıyorum. Hiçbirini hatırlamıyorum. Düşte gibiyim.

Ölmüşüm sanki.

Not: Yılın ilk iki yazısı da niçin böyle buram buram ölüm kokuyor deme de ey talib, anla! Ölmedikçe doğmak yasak bize! Bir kere düşer insan yeryüzüne, bir kere! O hâlde şimdi ölmek sırası! Derken, bir bakarsın gelmiş, dirilmek… ve nazlanmak sırası!

Dücane Cündioğlu
duste+gibiyim Düşte gibiyim, ölmüşüm sanki

Duyguya Taş

Duyguluysan işin zor,
Yaşamda yeniksindir.
Duyguluya sor,
Ona aşkları da acı verir.

Hep bir karanlığa uyanır, yalnız:
Düşleri gerçekleri, gerçekleri düşleridir.
Aldatsanız, aldansanız,
O hep bir karanlığa uyur gibidir.

Hiç ölüsü yoktur,
Herkes, her şey anısındadır.
Geleceği geçmiş’in gözünden okur;
Hep bir yangının bacasındadır.

Gülerken bir düğündür, acı-son’lu,
Aldatılara uğurlayan gelinlerini.
Bir çocuk bahçesidir, renk-renk balonlu,
Savaşlara uğurlayan bebeklerini.

Sinmiş her şarkıya, her uyanı’ya, uykuya,
Ölümün yaşayan kardeşidir.
Hep sezer, sezdikçe duyguluya
Yengiler de hüzün gelir.

Özdemir Asaf

duyguya+tas Duyguya Taş

Aşk Beni Geçer

Çünkü bacakları uzun, mesafe tanımıyor
…Çünkü rüzgârın atında, büyük deneyiminde
Elbette aşk beni geçer haritayı kendi çizmiş
Dağları iyi biliyor, nehirleri de

Bir ateşin koynunda uyuyorken bile geçer
Serin su başlarında dinleniyorken bile
Ve ben onun peşinden kurşun olsam yetişemem
Okyanusa vardığında göle gelmiş olur muyum
O çınar olduğunda yaprak olur muyum ben?

Bir dille yetinirim, bütün dilleri öğrenmiş
Dumana tanım ararım, yangınlardan geçmiş o
Ben merdiven arıyorken çoktan çıkmıştır göğe
Bir kadının saçlarına takılıp kalmış iken
Ruhunu ele geçirmiş binlerce sevgilinin
Bende bir esimlik yel, onda her zaman deprem
Elbet aşk beni geçer
Tren rayların üstünden

Aşk şiiri yazdığımı sanırım, ne hafiflik
Destanı bitirmiş olur ben çıkarken ilk dizeden
Uçup gitmiştir evet dünyayı kanat eyleyip
Ben iki teleği yanyana getirmişken

Aşk beni bir daha geçer
Tren rayların üstünden

Abdülkadir Budak

ask+beni+gecer Aşk Beni Geçer

Ben Size Ne Yaptım

Ben size ne yaptım
Çağrı mı, armağan mı, ceza mı
Ne vardı böyle karşıma geçecek
Ben ne yazılar ne çizgiler yitirdim hatırlamadım
Ne var ki sizinki onlar gibi gitmeyecek

Artık olan oldu
Gitmeniz gitmeseniz bir
Ben de düş kursam da kurmasam da
Aklıma yüzünüz gelecektir

Ben size ne yaptım,
Ne kötülüğüm dokundu size
İnanın – hoş niçin inanacaksınız-
Sizi şu ana kadar tanımazdım
İnanmak, bilmek yakışmaz size
Karşıma çıkmayacaktınız.
Karşımda bir resim gibi şimdi
Kuramadığım düşlerin çizdiği, siz
Hem gözüme hem düşüme
Çakılıp kaldınız
Renklerinize ve biçimlerinize
Düş dışı gerçeklerin çizdiği siz

Beni benden çıkardınız
Beni benden aldınız
Göz görmeye-görmeye
Bir uzağa bıraktınız
Kendime dönmeye artık çok geç.

Özdemir Asaf
ben+size+ne+yaptim Ben Size Ne Yaptım

Yüreğim Sızladığı Zaman

Yüreğim sızladığı zaman
Gece yarılarından sonra,şafaktan önce
Bilmediğim bir istasyondan,bilmediğim bir müzik geliyor kulağıma:
Uzak
vahşi
Karanlık…
Gece denizleri gibi bir müzik,
Batık gemilerli gece denizleri gibi bir müzik,
Çağırıyor,çağırıyor beni durmadan
Ve belki de işte o zaman başlıyor sızlamaya yüreğim.
Yüreğim sızladığı zaman
Duvarları banka afişli çok eski bir şehrin Cumhuriyet Caddesi’nde iki tüfek bir kelepçe,
Tüfekler garip garip
Kelepçe garip…
Öyle beter
Öyle çamur
Bir yaprak döne yuvarlana,
Bir akarsu bata çıka…
Koşuyor koşuyor bir kadın kelepçenin ardından
Ve belki de işte o zaman başlıyor sızlamaya yüreğim.
Yüreğim sızladığı zaman
Bir kara tank çıkıyor bir ağıttan,bir filmden,bir savaş romanından çıkıp yürüyor sevgilerin,özlemlerin üzerinden.
Aşkların,umutların,oyuncakların,küçük emeklerin,büyük kaygıların üzerinden geçip gidiyor.
Su gibi ilerliyor yangın
İşliyor kıtlık karanlığı
Ölüler birden bire şarkılaşıp
Virüsler bakteriler
Bütün dilleri birden konuşuyor her şey.
Çırpınıyor yerde bir damla kan
Ve belki de işte o zaman başlıyor sızlamaya yüreğim.
Yüreğim sızladığı zaman
Kör bir çeşme başında kör bir kadın geliyor gözlerimin önüne
Bütün iplikleri bütün iğnelere takıyor da
Ne iplikler bitiyor,ne de iğneler.
Götürülmüş oğluna mı
kaçırılmış kızına mı
Geçen günlerine mi
Unutmuş neye ağladığını
Ağlıyor,aranıyor
Aranıyor,
Bıkmadan
Bilmeden
usanmadan.
Ve belki de işte o zaman başlıyor sızlamaya yüreğim.
Yüreğim sızladığı zaman
Ciğerlerime çekerken kötülüğü,
Ellerimle dokunurken kötülüğe,
Ayaklarıma dolaşırken kötülük,
Şu taşı şurdan alıp şuraya koymamanın pis bunaltısı geçiriyor tırnaklarını gırtlağıma.
Kokuyor işyerleri
Kokuyor günaydınlar.
Ne varsa verilmemiş,
Alınmamış ne varsa;
Edilmemiş söz,
Patlamamış öfke,
Uyutulmuş ne varsa
Ne varsa kokuyor birden bire
Ve kayıyor bir şey parmaklarımdan,
Ve belki de işte o zaman başlıyor sızlamaya yüreğim.
Yani ben dört mevsime bölerek bu yürek sızısını,
Günlere,saatlere bölerek bu yürek sızısını,
Sokağım,kentim,vatanım sanarak bu yürek sızısını,
Bir yaprağı durmadan işliyorum bu ölümsüz ağaca.
Günlere, saatlere bölerek bu yürek sızısını…

Hasan Hüseyin Korkmazgil
yuregim+s%C4%B1zladigi+zaman Yüreğim Sızladığı Zaman

yağmur ve fransızca

1.

eski arkadaşlıklar resimliydi
‘canım arkadaşıma cansız hatıra’
fotoğraflar siyah-beyaz, hatırası derindi
bir gözü tenhaydı şahin’in bir gözü kalabalık
arkadaşı gibi gözü var mı insanın
nasıl olsa dünyaya aynı gözle bakacaktık
ben senin tenha gözün olacaktım hem
tek başıma en kalabalık arkadaşın
yarım bir çocuk olarak beni
bu dünyaya erkenden bırakmasaydın

2.

insan arkadaşına benzer
ve iyidir benzemesi
arkadaşlığın da eski bir şehre
hele usul sesliyse şehir, trenler de
bölmemişse henüz arkadaşlığın sesini
ben benzemenin iyi olduğu şehirlerden
yani benzediğim ne varsa eskiden
yavaş akan bir şehir, sakin kitaplar,
su aziz ve biz büyüdükçe yeşil
bir nehir, kuşları bile dalında yerli
bir şehirden birden kanatsız uçtum
kayıp ikizlerle dolu bir şehre düştüm
baktım herkes benzersizin peşinde
herkes kayıp arayan yok kendini
anladım beyhûdeymiş benzerimi aramak
eski arkadaşlıkların payına bir damla bile
gözyaşının düşmediği şehirde

3.

biz iki çocuktuk, şimdi çok eski
isimler gibi hatırda dursa da dile gelmeyen
şiirler gibi kimse anlamayacaktı zaten
bizim birbirimizden ne anladığımızı

biz iki çocuktuk ve kelimeler
yeniydi, dilimizi yakıyordu,
büyüktü, çocuk ruhumuzu dağlıyordu
sokaktan nereye kaçsak
filmlere, kitaplara, evlere
gözün suçu hızla ağırlaşıyordu

biz iki çocuktuk, iki arkadaş
birbirimizden başka kahramanımız yoktu
gözlerimiz arkadaşlıkla dolu dolu
çıkıyorduk filmlerden, romanlardan da
sessizce yürüyorduk birbirimize çıkan
içimizdeki en uzun yolu

4.

biz iki çocuktuk gülün gözünde
kim daha çok yağacak! nefes nefese,
fransızca karatahtada rouge et noir, pencerede
türkçe bir bulut öyle mavi öyle saf
ikimizin de aklında gülden aferin almak
aferin çocuklar, aferin sevinçli bulut
böyle derdi gazi eğitim’den gül hoca:
dil bir buluttur, yağdıkça şiir olur…

bu şiiri yazarsam sanki o bulutun gözlerinden
yaşlar boşanacak gibi mutluluk ve kederden
sanki, sanki diye bir mevsimmiş anılar
gibi diye bir günmüş çocuk ömrümüz
birbirine baka baka mavi iki bulutmuşuz da biz
çıkmazmış ikimizden mavi bir yağmur
ve mavi bir umutsuzluktan kararırmış hayatımızdaki gül
kararmış bir gül yağmurda heves bırakmaz
heves yarım kalırsa mavi de yarım
yağmur yarım kalırsa fransızca da yarım

iki çocuktan hangi bahçeye kalsa gül yarım
yarım gülden kalan şiir başka gülde açılmaz

5.

“kimsenin gözlerinde böyle bir kalp görmedim
aradım da bir daha kimsede o kadar
göz o kadar siyah ve öyle bordo
bir gül ki yarısı bile kelimeleri yakar
o kelimeler ki söylenmemiştir daha
ve şımartmamıştır bir şiiri henüz
çünkü ben bir buluttum öldüğümde
yağmur olacak kadar kelime yoktu elimde
yazda haylaz, güzde gazel, yolda avare
değildi bize benzerdi kelimelerimiz
aynı evdeydik sanki, kelimeler de annemiz
dünya gurbetinden dönenler söylüyor şimdi
arkadaşım yağmur olmuş: unutulmamak ne iyi
ve ne güzel türkçe gibi mavi bir şiir yazmak,
yağmurda bir gülü fransızca hatırlamak
ıl pleu sur la rose… sur la rose… rose…

iki bulut bir gül olduk hemen dağıldık
bulut öldü, gül karardı, yağmuru bıraktık
yapayalnız gurbete, bilmem bu zalimliği
yağmura nasıl yaptık: ona kaldı yarım
bıraktığımız her şeyden yarım hatıra,
yarım gül, yarım şiir ve yarım arkadaşlık…”

6.

yağmur gibi fransızca konuşacaktık
bulut gibi türkçe ağlayacaktık
biz, iki çocuk kalacaktık, büyürsek
dokunur diye gözlerimiz o güle
konuşmadık
ağlamadık
dokunmadık
biz, iki çocuk…
kalmadık!

7.

keşke burada olsaydın
keşke burada olsaydım

Haydar Ergülen
keske+burda+olsaydin yağmur ve fransızca

Kalbim Ters Bir Aleve Benzer

Nihayet sen de bıkmış olursun bu eski dünyadan

Aşk korkusu tedirgin ediyor seni
Bir daha sevilmeyecekmişsin gibi
Eski zamanlarda yaşasaydın bir manastıra kapatırdın kendini
Oysa utanıyorsun şimdi Tanrıya dua etmeye bile
Gülüşün cehennem ateşidir çatırdayan
Yaşamın dibini parlatıyor kıvılcımları gülüşünün
Bugün bu kentte yürüyorsun
Adamlar ve kadınlar kan içinde
Bir ağrı yüreklerinde, yüreklerin yerine

Olan olmuştu ve hatırlandıkça sona erişi bu güzelliğin
Acı tekrarlanacaktı

Kopkoyu umutların alevleriyle çevrili Meryem sana baktı
Utanç verici bir hastalıktır artık aşk acı çektiren
Ölecek kadar hüzünlü yaşamayı gerektirecek kadar umut dolu
Yaşadın çılgın gibi ve boşa geçti zaman ve sana kalan bu kalın ağrı
Sert bir alkol gibi yaşamını içtin sen

Elveda yüreğim
Elveda
Boynu vurulmuş güneş

Guillaume Apollinaire
kalbim+ters+bir+gunese+benzer Kalbim Ters Bir Aleve Benzer

Lodos Fırçası

İstanbul’un aklını asıl karıştıran lodostur. Yalnız bu bir çocukla oynanan sevimli oyunlara benzer. O sebepten çocuğun mu aklı karışır yoksa çocuk kendi saflığıyla asıl akıl karıştıran mı olur, bilemezsiniz.

Oynamaya doyamazsınız. Saatler erir, bilmeceler bulmacalara, dil oyunları beden bükülüşlerine katılır. Hatta, bazen elinde öyle bir fırça vardır ki bu çocuğun, deha bir ressam gibi sağdan soldan darbelerini indiriverir. Renk renge şekil şekile girer. Günlerdir gelip geçtiğiniz, gözünüzün alıştığı, seslerine aşina olduğunuz sokak onun darbeleriyle yabancılaşıverir, sizi bir diri yabansılık kaplar. Eğer bu şehri, İstanbul’u o bitmeyen yüzleriyle tanımak istiyorsanız lodosta kendinizi dışarı atın, yeter. Lodosu bekleyin. Lodosu fark edin. Onun tatlı balayını gözleyin.

Lodos aynı zamanda eli sabunlu eski zaman kadınlarına benzer ki, bu yüzü çamurlanmış, orası burası terden kirden çapaklanmış çocuğu başına vura vura paklar, temizler, sonra da kurulayıp köşesine oturtur. Aralık ayının sonbahar hüznüne eş içli bir ılıklık taşıdığı şu saatlerde dışarıya bakıyorum. Şimşeklerin dindiği, dipten gelen gök homurtularının sakinleştiği anlarda akşam, bütün erken saadetiyle inmiş de sanki uzun masalın dilini örüyor. Ve yağmur, nazlı nazlı, döne dolana, şiddetlene sakinleşe o dili döküyor. Hafıza telaşına düşmüş bir erişkin gibi aklının uzak kıyılarını da yokluyor. Yağmura ve rüzgâra direnen inatçı incir dalları, pır pır dönerek inen koyu sarı akasya yaprakları, gölge mağruru çitlembikler yağmurun kurduğu saltanata hizmet ediyorlar. Tabiat çocuk elinde fırça çalışıyor, hoyratça.

İstanbul, güneyden ve batıdan lodosa açık bir şehirdir. Hatta lodos bütün saltanatını en çok burada kurar. Çok yukarıdan, Trakya’nın saadetli kıyıları denizle öpüşür, Gelibolu yarımadasından, Doğu Marmara’nın saltanatla yaslandığı Gemlik Körfezi’ne kadar lodos sonsuz bir akış alanı bulur. Sonunda, Marmara içlerinden süzüle süzüle gelen lodos hışmı, Moda açıklarında, Sarayburnu sahilinde patlar, Üsküdar, Salacak eteklerinde perde perde yükselir, Yenikapı’dan neredeyse Tekirdağ açıklarına kadar hükmünü icra eder. Yüksek ve pençeli dalgaları, içinde taşıdığı ılık rüzgârla önce denizi sonra da şehri dalgalandırır. Başını döndürür. Nefes almasını zorlaştırır. Gözlerini nemlendirir. Başını ağrıtır. Kimse, kimse istemez bu sevimli barbarı, bu çılgın ressamı. Bu yaramaz oyunbaz çocuğu. Bu ne zaman şaha kalkacağı bilinmez gelin atını… Lakin gelir o. Karışa karıştıra, yüksele ine gelir.

İşin erbabı bilir ki lodos habercidir. Tabiatın kendi içinden geliştirdiği fısıltılı dil, lodosun ağzından ham notalar halinde sağa sola savrulur, kıyı bucak saçılır. Bu vaktin lodosu başka mevsimlerin savrumundan farklıdır. Refik Halid ve Tanpınar üstadlarımız bu konuların öncü bilicisidirler fakat bizim gördüklerimizi de onlar görmezler. Zaman denilen şey kendisini eskiterek yenilenir. Bir de onların yakalarını kaldıran lodos, sigaralarını yakmaya izin vermeyen lodos, bir tabiat kazası gibi değil bir uzaklardan gelen özlenmiş dost ziyareti gibi haneyi şenlendiren lodos başkadır. Huzur romanı yazarının bu konudaki dikkatleri hem çok keskindir hem de kurduğu ilgiler alabildiğine çeşitlidir. ‘Lodos İstanbul’un hem afeti hem de lezzetidir’ ona göre. Sisten, lüferden birlikte söz açar. Olsun, bizim de eksik değil, ne lüferimiz, ne de beklediğimiz sisimiz. ‘Hilkat günlerini andıran sislerini görmüşüzdür İstanbul’un’. Üstelik, lodosun her pençesinde muzdarip paşaların, kavukları Ahırkapı önlerinde düşmüş vezirlerin, Sarayburnu’na ebediyen gömülmüş öfkeli Nefi’nin de sırları barınır, sanırız, biliriz. Ağzımızdan çıkarken savrulan söz denize düşmez ruha konar, inanırız.

Tabiatın omuzlarımıza attığı şal…

Bu inanç, bu sanı, sanrı bile olsa, hep bilir, görür ve duyarız ki, lodos bir yeni zaman terk edilmişliğiyle de konar şehre. Eğer bitip tükenmeyen günlük politika kavgalarına, hiçbir söz burcuna hiçbir beyaz bayrak dikemeyecek gençlik atışmalarına bıyık altından gülme erginliğine varmış hissediyorsanız kendinizi, iptal edilen deniz seferlerinin, çalışmayan vapurların, ters dönmüş şemsiyelerin ötesinde, lodosun ressam fırçasının izlerini takip edin derim. Ondaki lezzeti, ondaki yeniliği içinize çekin. Dalgalarına, kıvrımlarına, minyatürünün kara gözlerine vurulun derim.

Nasıl olsa şehrin dünü artık hiç geri gelmeyecek. Haris eller marifetiyle o tepeden bu tepeye dikilen çok katlı binalara da sözümüz geçmeyecek. İstanbul ufkundan tabiatın bütün cömertliği ile omuzlarımıza attığı şu şalın dokunuşlarını hissedelim. Ben yaşadım, bildim ve görüyorum ki, bu lodos bir süre daha bizimle oynayacak, kaş göz edecek, ceviz içlerine sakladığı bilmeceleri kargalar vasıtasıyla sokağımıza düşürecek. Yağmur bütün içini sabaha kadar sokağa dökecek. Ve ben sabah erkenden incinecek bir damla kaldı mı diye iç geçireceğim. Yaprakların ezilmiş salyalarına acıyacağım.

Bana sorarsanız lodosun en büyük marifetlerinden birisi yarattığı mesafe fikridir. Denizin kabardığı, köpürüp patladığı yerlerden karaya, oradan da gökyüzüne doğru billur hatlar çizer. Paltoya, kazağa, üşüme duygusuna attığı kırmızı çentik yetmezmiş gibi, zamana kafa tutan yapraklarını da yaramaz çocukların kulaklarını çeker gibi kıvırır, kızıla boyar. Tabiatın bütün renkleri, her boy fırçası hazırdır her köşede değiştireceği çerçevelerine….

Yeditepeli şehrimizin sokakları, bazı gizli ufukları, neredeyse II. Meşrutiyet devrinden kalmış han kapıları, köhne yalıları ve son çırpınışlarla tevekleri dökülen semtleri bir şekilde denize göz kırpar. Denize açılmıyorsa bir köşe İstanbul’da henüz şehir değil demektir orası. Denizden kasıt, rüzgârıyla, kokusuyla ve cilvesiyle çırpınan deniz. Gökdelenlerin, çok uzaktan serap etkisiyle yalana duranların hissi değil. İşte o köşelerden bir sevgiliyi takip eder gibi izlemeli lodosun tatlı fitnelerini. Ki insan, Karayel ve kuru poyrazın sürükleyip getireceği kış soğuklarıyla karşılaşmadan önce bir ruh ılıklığı bir renk, ses ve yaşama şurası yaşasın diye böyle yapar lodos. Karışan şey güzelleşir, durulanır, durulaşır. Lodos İstanbul’u yeniden şehir kılar. Ona bir hamile kadın güzelliği bağışlar.

Ömer Erdem

istanbul-da-lodos Lodos Fırçası

Bir kadının erkeği olmak istedim

Bir kadının erkeği olmak istemiştim, ömür boyu.
Ama öyle sıradan bir kadının değil,
Özel bir kadının erkeği olmak.
Sadece güzellikle işim olmaz,
Ön yargılarla da.
Kim demiş ki
Erkekler aptal kadın ister diye,
Ben çok zeki bir kadının
Erkeği olmak istedim,
O kadar zeki olsun ki hem,
Neyi niçin yaptığımı da
O kendiliğinden anlasın istedim,
“Vallahi billahi” ile başlayan
açıklamalar yapmak zorunda
Kalmayacağım bir kadının
Erkeği olmak istedim
O kadar zeki olsun ki
Benimle oynadığı oyunlarda
beni yensin istedim.
Bazı kadınlar anlatırlar ya
Tavlada eşlerini nasıl yendiklerini,
işte o da güzeldir ama,
Tavla zar işi…
Ben öyle bir kadın istedimki
Satranç tahtasını bana dar etsin,
Fillerimi, atlarımı
Önüne katıp kovalasın istedim,
Beni o kadın mat etsin istedim…
Ben öyle özel bir kadın istedim ki,
Sığınmasın,
Ağlaşmasın,
Benden minnet beklemesin,
Hepsini söke söke
kendi yapsın istedim,
Kim demiş ki,
Erkekler sığınacakları bir kadın istemez,
Ben omzunda ağlayacağım bir kadın istedim.
Ama beni buna pişman etmeyecek,
O göz yaşlarının zayıflık değil,
Duygu seli olduğunu bilen
ve “Göz yaşına kurban olurum senin”
diyebilecek bir kadının
Erkeği olmak istedim.
Hamarat olsun istedim tabi ki,
Benide ateşlesin,
Yapmadığım ötelediğim işleri
bana yaptırsın istedim,
Ama öyle
klasik kadın yöntemi ile
kafamın etini yiyerek,
dırdır ederek değil,
Bana örnek olarak,
Beni utandırarak yapsın istedim bunu…
Yetenekli bir kadın olsun istedim,
Gerektiğinde hani,
Benim elim bir türlü değmemişse
bozuk prize,
eline tornavidayı alabilecek
bir kadın olsun istedim.
Yardımsever bir kadın olsun istedim,
Kendi parasınıda kazanan
bir kadın olsun ama..
Benim verdiğim paralardan da
zulaya atsın bir şeyler,
fakat o paralarla
mesela birilerine yardım etsin,
Sonra da bunu bana anlatsın istedim..
ki böylece, benimde zengin gönlümüm
yardımseverliğimin değerinide anlayabilecek
bir kadın olsun istedim.
O ay bütçede verdiğim açığın sebebi için
kafamın etini yemesin
birine el uzattığımı anlasın istedim…
Delikanlı bir kadının erkeği olmak istedim,
Hani,
Koy yüz erkeğin içine
Kızoğlan kız çıkanından…
Sokakta biri laf attığında,
Çantayı kafasına geçireninden olsun istedim.
Şöyle gözüpek bir kadın.
Kadınsı bir kadın istedim,
Delikanlılık kalbinde olsun ama…
Kendisi çok afilli bir kadın olsun istedim,
Albenisi yüksek bir kadın yani,
Çok bakımlı,
Vücuduna saygısı olan,
Kendine özen gösteren
bir kadının erkeği olmak istedim,
Bir gören ,
Gördüğü anda şöyle yamulup kalsın yani..
İşte öyle bir kadın olsun İstedim,
Kıskançlıkta yapabilirim bu durumda tabi ki,
İşte bunu da hoş görecek bir kadının
Erkeği olmak istedim.
Bana şiriler, öyküler yazdıracak kadar
Ruhumda fırtınalar koparacak,
Şiirlerimi ezberleyecek bir kadının
Erkeği olmak istedim.
Sinirli olduğumda üstüme gelmeyecek,
Ama sonradan canıma okuyacak
Bir kadının erkeği olmak istedim.

Ben kendi falına baktırmak için
Elinde fincanla dolaşan değil,
Benim kahve falıma bakacak,
Falımda bana bir kadın çıkarıp
Sonra da…
“Kim bu kadın bakayım” diye
Şakadan hesap soracak
Bir kadının erkeği olmak istedim.
Kapris yapmayanı olurmu demeyin,
Ben vallahi kapris yapmayacak
Bir kadının erkeği olmak istedim.
Ben,
Kanaatkar, tok gözlü, bir kadının
Erkeği olmak istedim,
Öyle bana,
“Ayşe hanımın kocası ne almış biliyormusun”
Demeyecek bir kadının erkeği olmak istedim.
Ben zenginliğide tatmış
Ama günü geldiğinde bütün o serveti
Elinin tersi ile itmiş,
Gerçekten soğan ekmek yenecek günlerde de
Bana destek olabilecek bir kadının
Erkeği olmak istedim.
Ben derdimi anlatmak istemediğimde
Beni deşebilecek…
Ama bunu,
Beni sıkmadan yapabilecek bir kadının
Erkeği olmak istedim.
Ben,
Onurum için mesela,
Rütbe ve makamlarımı terk etmek istediğimde,
“Ama biz ne olacağız, nasıl geçineceğiz” demeyen,
“Aslanım benim seninle gurur duyuyorum”
Diyebilecek bir kadının erkeği olmak istedim.
Ben bir eşi, ya da sevgiliyi
Sadece geleceğinin garantisi,
Huzur ve güvenin timsali olarak görmeyen,
Aşkın kıymetini bilen bir kadının erkeği olmak istedim.
Ben,
Kural tanımayan,
Toplum kurallarının aşkı zehirlediğini bilen..
Aşkı için hani tahtını da bırakabilecek,
Her şeyi ve herkesi,
Elinin tersi ile itebilecek
Bir kadının erkeği olmak istedim.
Ben cilveli, işveli bir kadının
Erkeği olmak istedim,
Sokakta ve bir mecliste tam bir hanımefendi,
Geceleri ise…
Koynumda bir yosma olabilecek
Bir kadının erkeği olmak istedim.
Ben,
Sır tutabilecek bir kadının,
Ben,
Halden anlayacak bir kadının
Erkeği olmak istedim…
Şefkatli olsun istedim ben o kadını,
Yeri geldiğinde anne gibi olabilecek,
Mesela,
Ben uyurken üstümü örtecek bir kadın olsun istedim,
ve örtüp gitmesin hemen,
Birde uykumda yanağımdan öpsün istedim..
Ben,
Bir söylüyorsam sevdiğimi,
İki defa söyleyen olsun istedim.
Durup durup sarılan,
Yanağımdan makas alan bir kadın istedim.
Ben yıldızları birlikte seyredebileceğim…
Dizine yatabileceğim
ve o sırada saçımı okşayacak
Bir kadının erkeği olmak istedim
Ben sofrada mum yakabilecek,
Şarkımız çaldığında
Gözümün içine bakıp gülümseyecek,
Yatmadan önce her gece
Beni dansa kaldırabilecek
Bir kadının erkeği olmak istedim.
Ben böyle istedim işte dostlar
Ben de böyleyim,
Var biliyorum…
Siz ne olur
Yerini söyleyin….

Muzaffer Alper

bir+kadin+sevmek+istiyorum Bir kadının erkeği olmak istedim

Sevgili

bir uçurtmaya tutunup gitmiştin buradan
belki de ben gitmiştim
kimsenin Fatiha bilmediği bir köyde ölmüştüm
“benim var olmadığımı” söyleyen hasta bakıcıyı
elindeki nehirle boğmaya çalışmıştın sen de

galiba biz seninle hiç karşılaşmadık
halbuki her soluk aldığımda genzimi yakıyordun
elimi cebime soktuğumda el ele tutuşuyorduk
çocukluğunu çekmede saklıyordun sen
acayip şeyler biriktiriyordun sonra
yolunu kaybetmiş bir kum fırtınası gizliydi saçlarında
göz altlarında kahverengi şiirler vardı

“neden hiç karşılaşmadık ki biz?” diye bağırmıştın bana
tren garlarındaki valizleri aramıştın beni bulmak için
beni kaç kez öpmüştün
keşke tanışsaydık sevgilim

Ayşe Sevim

sevgili Sevgili