Biten Bir Aşkın Belirtileri

Doğaldır ki sular çekilir önce
Kirlenmeye dönüş, kaldığın yerden
İkinci belirti: Omzunda puhu
Üçüncüsü: Raydan çıkmış bir tren

Yüzlercesi var da, birisi var ki
Biten bir aşkın diyorum açıldı belirtisi
Açlığın sınırında, iflas yakındır
Küçük esnaf, veresiye defteri

Anadolu kentinde bir İstanbul vapuru
Şaşkın sular, kör iskele, yolcular
Evet bunlar da olacak, çok tuhaf belirtiler
Denizin olmadığı yerlerde

Güzel bir kadının boynunda akrep
Yani diyorum ki kolye yerine
Biten bir aşkın bir başka belirtisi
Soğuk, dağ ateşinden daha görkemli

Bir sürü çocuk öldü bu kısacık zamanda
Aşkın bitmesi demek; ihmal, kasıt, cinayet
Bir daha giy çok sevdiğim o mavi elbiseni
Son kez geçiver önümden güzel ürperti

Cinsellikle cömertliği yan yana
İnsan daha çok da aşkta görüyor
İnsan daha çok da aşkta görüyor
Dantel ile dokunuşu yan yana

Aşk neydi benim için
Evden biraz uzakta
İçimdeki sokakta
Olmaktı benim için

Enkazdan aracı bulsam kendime
Sorup gelse, onun için aşk neydi?
Surlarla çevrili odama kapandım da
Çığlıkla çekiyorum aşk bitti söylevini

Arkadaşıma açmıştım, olağandır demişti
Aşk biter, orman gider, kırık bir dal kalırmış
Bende biten onda süren bir aşkın belirtisi
Ben yuh’um baştan sona, arkadaşımsa alkış

Gündüz hızlı akıyor, geceler ağır
Geceler uykusuz da gündüzler sağır
Biten bir aşkın en büyük belirtisi
Ölüme diyorum az daha yaklaşılır

Abdülkadir Budak

biten+bir+askin+belirtileri Biten Bir Aşkın Belirtileri

Şehre Girdik Ve Tartıldık Ağırız

şehre girdik ve tartıldık ağırız
iki erkek bir kadınız yani biraz
                         sarmaşık
cebindeki taşların sesine dalıp
üç şarkı boyunca susan söylesin:
haziran kimin hakkı güz neyle
                         astarlanmış
(sevgilim yağmurun atını
                         koşturuyor
bulutlar aklı-
mı kırbaçlayan gözlerin
şimdilik önemsiz bölünmeler var)

temmuz büyük yalan ve yararsız
                                      yazımız
adından fazla bir gece düşüncesi
silik gölgeleri zifte karışan fihrist
bir öfkeyi bir ah’dan taşırmadan
teninin kafesinde tutan söylesin:
hangimizin bahçesi şeytan ve
                                   tavus
(sevgilim sen bende hiç yokkendi
üç ağustos geçti omuzlarımdan
ben hepsine durdu baktı ağladı)

ve eylül hiç yaşanmadı bir zaman
ısındı kar topladı sırtımız
gecikmek mümkündür elbet
                        sulara
dönerken uzun bir gece
                     uçuşundan
aşkın nektarına konan söylesin:
çiftleşirken döküldü kanatlarımız

(sevgilim / neye yarar
bir eylülü olmayan)

işte şehirden çıkarken
                     arandığımız
işte çok şey taşıdığımız
                   üstümüzde senden
keskin bir haziran dolu bir
                        temmuz
ve bir “kirli ağustos kahverengi
organıylan”
kanıtları bir eylül cinayetinin
ben kendimi susarım kim isterse
                       söylesin:
üç kişi bir olup unutacağız…

Nilay Özer

nilay+ozer Şehre Girdik Ve Tartıldık Ağırız

Verasus

Ben çok hüzünlü adamlar gördüm
hiçbir şey konuşmadım onlarla
karşılıklı iki keman gibi işlek çizdik omuzlarımızı…
sadece biri: ateş almaya mı geldin! dedi
çok hüzünlü adamlar gördüm
yalnız o beni gördü

iki kadın sevdim
birine siyahlar giyiniyordum giderken
diğerine böyle anlatılmaz
üstüm başım rüzgâr gidiyordum

ergani diyarbakır arasmda
tarlaya giden kızlar
her birinin içinden Dicle akar
herkesin evi varmış! olsun
göz göze gelince bütün evliler bekâr

tokat niksar arasında
ben çok hüzünlü türküler duydum
toplalanıp dağılan bir çift zar
baş başa vermiş iki mezar
yüzüne türkü söndürülmüş kadınlar

sivas şarkış’la arasında
cep aynamı düşürdüm
bir horoz dağılıp durdu sabaha kadar
sivas şarkış’la arasında
kurşunlanmış tabelalar…
oysa bu yolun tehlikeli olduğunu
insan içine ‘bakınca anlar

Ayaklarım ağzımın içinde
yerle gök arasında
ben çok baş aşağı durdum

Şeref Bilsel

verasus Verasus

Ecel Temennisi

Yarın kırkım okunur, ona göre giyin
yani şık ol dudakların seni tamamlasın,
akşama doğru istanbul’un bütün şamdanları yanar
sarhoşların mektupları kırkım gibi okunur
amin deme bana, bu söylediğin bana çok dokunur
saçma sapan bir laf gibi ortada kalırım
gecenin bir yarısı kalkar gider, amsterdam’a bir bilet alırım
çok canım çeker seni

inan çok canım var seni çeken, sürükleyen, seven, yıpratan
seni dağlara taşlara çöllere ummanlara atan, oralarda
bırakan, bak kestim işte yine kendimi, eşkenar üçgenlere
benzedim; iç açılarımın toplamı yok, sıfır, sıfırı anlasana

Yarın kırkım okunur, ona göre giyin;
çok kötü yazılmış bir dua olup kapanırım ellerinle Allah’a
ve bir ihtimal
sana… aşka, insafa, güzel insana…
vaktin var, bari sen ölme, ah mecbur sükunetim
fail kelimesinin meçhul kısmını anlasana!

Küçük İskender

ecel+temennisi Ecel Temennisi

Rüzgâr

Çözülüyor ruhundaki sıva, dökülüyor duvar
derin bir oyuk açılıyor içindeki mağarada
yıkılıyor kalbini koruyan oda, oradaki vaha

dönüşüyor güven duygusunu yitirmiş bir çocukluğa
doğru başlayan bir yolculuğa sürüklüyor seni
zalimlerin ruhundan esen bu nemli rüzgar
izin vermiyor uzaklaşmana içindeki vahadan
farksız bir varoluş başlıyor bu sokakta

hangi kulağa seslensen kapıları mühürlü mahzen
hangi yüze baksan perdeleri çekili pencere
hangi ele dokunsan panikle tutuşan dal
hangi sese kulak kesilsen yıldızını vermeyen gece

hatıra değil içine düşen kar tanesi,
düş değil peşinde gördüğün kâbus
soluk soluğa çıkıyor yüzünün yeraltından
çocukluktan mahsur kalmış her ben

koşarak geçiyor o sokaktan yıkılarak
giriyor o nemli yel içindeki mağaraya
titreyişten bir kilit vuruluyor, suskunluktan
belleğin ilkçağına açılan kapıya

varınca düşüyor varoluşun derin bir olanaksızlığa
çünkü orada her ben dinmemiş bir fırtına
savuruyor seni tekrar içindeki oyuktan
gözlerinin kıyısındaki ruhuna

Çözülüyor ruhundaki sıva, dökülüyor duvar
derin bir oyuk açılıyor içindeki mağarada
yıkılıyor kalbini koruyan oda, oradaki vaha
dönüşüyor güven duygusunu yitirmiş bir çocukluğa

doğru başlayan bir yolculuğa sürüklüyor seni
zalimlerin ruhundan esen bu nemli rüzgar
izin vermiyor uzaklaşmana içindeki vahadan
farksız bir varoluş başlıyor bu sokakta

hangi kulağa seslensen kapıları mühürlü mahzen
hangi yüze baksan perdeleri çekili pencere
hangi ele dokunsan tutuşmaktan korkan kuru dal
soluk soluğa çıkıyor yüzünün yeraltından
çocukluktan beri orada mahsur kalan ben

koşarak geçiyor o sokaktan yıkılarak
giriyor o nemli yel içindeki mağaraya
titreyişten bir kilit vuruluyor, suskunluktan
belleğin ilkçağına açılan kapıya

varınca düşüyor varoluşun derin bir olanaksızlığa
çünkü orada her ben dinmemiş bir fırtına
savuruyor seni tekrar içindeki oyuktan
gözlerinin kıyısındaki ruhuna

Yücel Kayıran

ruzgar Rüzgâr

Güneş Yanığı

yüzümdeki leke arzu güneşinden hatıra
sesimdeki girdap
içimden sökülen kökdala
uzun geceler bazen böyle
gövdeme vura vura içerden
uyandırıyorum ya kendimi Necati!
rüyada bana görünenler olmasa
beni uykuya götürenler olmasa
tekrar nasıl dönerim ben kendime Necati!
suçluluk izin vermiyor özgürlük duygusuna
günışığına çıkınca kamaşıyor göz
bakarken güneşin utkusuna
akın var akın, içimden akın
beni güneşe götürüp yakın
güneşe varamayanlar
güneşin uykusuna yakın
sökülerek gidiyor insan
boşluk halinde her durak düşerken benzine
kökleri iç açılarının toplamında
biriken bir krizle gidiyor
öyle akarak dipten dalın benzine
baksalar alevalır, ağır alev
baksalar güneşini yitirmişin benzine
doluluk yok bizim gecemizde
içimizde büyürdü güneş
sayrılık hatırlamadı uykusunu sesimizde
çok seneler geçti, geçmedi
öyle memnun ki yerinden
sadece “keşke”lerdi beliren gönümüzde
böyle çıktıkça dünyadaki yerimden
gölgeler neden kısalıyor içimde
bilen yok ne yapacağımı kaygı belirdiğinde
kefilim yok! yok kelimelerden başka
yok olan bu güneş tutulmasında
şimdi tekrar nasıl dönerim ben kendime
Bu cıvayı kim koydu kalbimize Necati?

Yücel Kayıran

gunes+yanigi Güneş Yanığı

Sevgi Öldü

Sevgi öldü duydunuz mu
Sevgi öldü insanla sevişirken
En önemlisiydi aykırı düşlerden
Tozlarını silkeliyordu güneş
Her kayan şiirin ardından
Çocukların kışkırttığı sendikalı işçi arılar
Çiçekleri solluyordu tutsak günde
Gömleğinden pul pul türküler dökülen
Bir çocuk koşturdu haberi
Kaldırıp taa uzaklara hatta sonsuza
İnsansız düşmansız yerlere attı ismini
Çınladı derin uçurumlar dağlar
Sevgi öldü, öldü sevgi.

A. Kadir

sevgi+oldu Sevgi Öldü

Sevincin İzini Sür

Şiirimi ne vakit armağan etsem sana,
Canların canı olur, canevimde durursun,
Öpücükler kondurup bu küçük armağana
Şiir-söz taşıyan bir güvercin uçuruyorsun.

Beni ayakta tutan başka ne olabilir?
Şiirin büyüsüyle hayata bağlanırım
Ve aşkı bu büyünün en büyük gizi bilir,
O yüzden gerçeği düş, düşü gerçek sanırım.

Övgülerimle en çok şiir kuşatır seni
Dizeler arasında bir gider, bir gelirim,
Anlatabilmek için eşsiz gÜzelliğini,

Bizi gizemli kılan sadece odur derim.
Can dostum Hiç’i unut, Hep’İn saatini kur,
Gamın kederin değil, sevincin izini sür!

Ahmet Necdet

sevincin+izini+sur Sevincin İzini Sür

Geceleyin

Sığırcıklar ve her şey kalbimden havalanır
Sığırcıklar, kiraz ağaçları, faytonlar
Sonuçsuz yazdan konuşurum
Kuşları havalandıran ılık rüzgârdan
Bir kız var yüreğimi hoplatan
Onu konuşurum. Kıvrılışını ırmağın
Sıradağları geçip çiçek tozları arasından.
Biri çıkıp diyecek: ‘Sevgisi ne kadardı?
Neden yok yanında?’
Ama işte geçitler var, merdivenler,
Denizin basamakları aramızda.
Ah işte her şey doğanın mucizeleri
Bir denizin yanında

Benim de olsaydı orman bitince
Geceleyin tek başına akan
Bir ırmağım…

Ahmet Ada

geceleyin Geceleyin

Dağılma

Sözün ateşle bir ilgisi olmalı
Alevlenip sönmekle aşkın

Gölgesiz olduğum doğru, apansızlığım da
Dokunsan dağılacak yüzümün eğrileri
Gizliden düşeceğim sabahın boşluğuna

Bahçenin duvarı yok ki gizlensin
Balkonda hıçkıran çamaşırlar
Küf ve nem kokusu ve dalgın bir evin
Durmadan soyunması çocukluğuma

Taş sırrını unuttu
Ada hapsindeyiz, kayık gitti
Issız kaldım suyun gövdesinde

Anlatmayın artık iki kişilik aşkları
Çoğul ekleri de yaşar yalnızlığı

Gonca Özmen

dagilma Dağılma