Bir Şiir Üç Çeviri

Ayrılık Şiiri

Hoşçakal, dostum, hoşçakal, mutluluklar.
Sevgili dostum, yüreğimde yaşayacak anın,
Sonunda ayrılık yazgısı olsa da insanın.
Hoşçakal dediğimiz gibi buluşmak da var.

Hoşçakal, dostum, el sıkışmadan, suskunlukla
Sakın üzülme, nedir bu gözlerindeki hüzün?
Şu yaşamda yeni bir şey değil ki ölüm,
Ama pek öyle yeni sayılmaz yaşamak da.

Sergey Yesenin
Çeviri : Yurdanur Salman

Hoşçakal

Hoşçakal, dostum benim, hoşçakal artık,
Can dostum, seninle dolu göğsüm –
Çok önceden belirlenen bu ayrılık
Buluşmayı vaadediyor ilerde bir gün

Hoşçakal, dostum, el sıkışmadan, konuşmadan,
Hüzünlenme ve eğme kaşlarını, mutsuz;
Yeni bir şey değil ölüp gitmek bu yaşamdan,
Ama yaşamak da daha yeni değil kuşkusuz.

Sergey Yesenin
Çeviri: Azer Yaran

Elveda Sevgili Dostum

Elveda sevgili dostum elveda,
Sen kökleri içimde uzanan..
Ayrılık yazılmış alnımıza
İlerde gene karşılaşırız inan..

Elveda dostum, el sıkışmadan
Sessizce.. Ne keder ne tasa gerek:
Ölmek yeni bir şey değildir bu dünyada
Ama yaşamak da yeni bir şey olmasa gerek.

Sergey Yesenin
Çeviri: Attila Tokatlı

hoscakal+yesenin Bir Şiir Üç Çeviri

Esridi dönmekten altın yapraklar

Esridi dönmekten altın yapraklar
Pembemsi suyunda havuzun,
Ve hafif bir kelebek sürüsü gibi
Uçtular yönünde bir yıldızın.

Bugün sevdalıyım bu akşama,
Sararan ova yüreğe yakın.
Ergen rüzgâr omuzlarına dek
Sıyırdı eteğini kayın ağacının.

İçimde ve ovada bir ürperti,
Örtülecek her yer lacivert karanlıkla,
Geçince koyunlar ve son çıngırak
Çalıp sustuğunda, sessizleşen bahçenin kapısı ardında.

Hiçbir zaman böylesine bir özenle
Dinlememiştim akıllı evreni.
Ne güzel olurdu, suların pembeliğine
Devrilmek, şu söğütün dalları gibi.

Ne güzel olurdu, şu ot yığınına
Gülümseyerek, şu ay gibi saman çiğnemek…
Nerdesin, nerdesin ey sessiz sevincim:
Her şeyi sevmek ve hiçbir şey istememek.

Sergey Yesenin
Çeviri: Ataol Behramoğlu

 

 

yesenin Esridi dönmekten altın yapraklar

Eşikte

Sakın
Güneşin sarı benzine
dalıp
bakma

Büyüler
seni.
Gözlerine ellerini siper et
Gökyüzüne bakarken
Göçmen turnaları
Göreceksin
yükseklerde
Mevsimlerin kavşağında
Rüzgârların geçidinde
Güneye doğru
Uçarlarken.

* * *

Ellerin
Gözlerinin kalkanı olsun
Sarı benizli güneş
Bakışını
Büyülemesin
Göçmen turnaları
Gör de
Kanat kanata
Denizleri aşarken
Denizlerden
Dağlara
Gururlu dik dağlara
Islak saman yüküne
Tarlanın kuru sofrasına
Kargaların kargaşasına
terk edilen harman yerlerinde
Geleneklere
Göreneklere
Ülkelere
Ve seni fersiz damına
Başına
Ve üzgün gövdene
Çöktüğün kedere

Ve böylece
Zindanda geçen yıllarına
Ve turnaların kanatlarındaki son kızıllık
Batan güneşin ateşinde
Kül olacak

Orda sen
Kederi göreceksin
Uzayan gölgesiyle
Batan güneşle birlikte
titreye
titreye

Ereğe erişir
Ve senin yanında
Pencere kıyısına ilişir
O
Senin sayrılı, beyaz ellerine
Yaşlı ellerine…

Ve batan güneşi
Kara Kanadını…

Ahmed Şamlu
Çeviri : İldeniz Kurtulan

sakin Eşikte

Bilirim Sözcüklerin Gücünü

Bilirim gücünü sözcüklerin, o çınlayan sözcüklerin ben;
onların değil, o yığınları coşturan, kendinden geçiren,
başka sözcüklerin gücünü, çıkarıp ölüleri topraktan
tabutları meşeden adımlarla götürenlerin her zaman.

Gün olur okunmadan, basılmadan atılırlar da sepete,
bir çıktıları mı oradan gemi azıya alırlar elbette,
gümgüm öterler yüzyıllar boyu, tırmanıp gelen trenlerdir
öpüp yalamağa nasır tutmuş ellerini şiirin bir bir.

Bilirim gücünü sözcüklerin. Esip geçmiş de bir rüzgâr
bir halayın topraklarına düşmüş taçyapraklarıdır bunlar.
İnsandır bütün ruhu, dudakları ve bütün iskeletiyle.

Vladimir Mayakovski

Çeviren : Sait Maden

bilirim+sozcuklerin+gucunu Bilirim Sözcüklerin Gücünü

Ateşteki İbrahim’in Şarkısı

Alacakaranlığın kanlı göçüğünde
bir başka adam var.
Toprağı yeşil istiyordu
ve aşkı en güzel kadınlara yaraşır.
Onun gözünde
bu
değildi o kadar da değersiz bir hediye
toprağa ve taşa yaraşacak.
Ne adam! Ne adam!
Diyordu ki
kalbe yaraşan
aşkın yedi kılıcıyla
kan içinde kalmak
ve gırtlağa yaraşan
en güzel adları
söylemek.
İşte böyle bir aşktı demirdağın arslanı adam
yazgının kanlı meydanından
Aşil gibi geçti.
Bir çelik vücutlu:
ölümünün sırrı
aşk kederi ve
yalnızlık gamıydı.

***
“Âh, gamlı İsfendiyar!
Senin için iyisi
gözlerini kapamak!”

“Değil mi;
Biri
yetmez miydi
kaderimi yazmaya?
Yalnız olan ben
etmedim feryat!
Gömülmeye
razı oldum
ben.
Bir sestim ben
-şekiller içinde bir şekil-
ve bir mânâ buldum.

Ben vardım
ve ben oldum;
ne bir gül goncası
ne bir kök sürgünü
ne ormandaki bir tohum
Tıpkı
gökyüzünün secde ettiği
şehit
bir halk adamı gibi.

***
Değildim ben
başı önde zavallı bir kulcağız
ve benim cennetim
itaat ve alçakgönüllülüğün patika yolu
değildi.
Başka tanrı gerekliydi bana
çaresizlik azığına
boyun eğmeyecek
bir kula yaraşan.

Ve başka bir
tanrı
yarattım.”

***
Yazık! Demirdağın arslanı!
Sen vardın
ve bir dağ gibi
düşmeden yere
sızlanmadan, kararlı
ölmüştün.
Ama ne tanrı, ne şeytan.
senin yazgını
bir put yazdı
başkalarının taptığı.
Başkalarının
taptığı
bir put.

Ahmed Şamlu
Çeviri: Prof.Dr. Mehmet Kanar

atesteki+ibrahimin+sarkisi Ateşteki İbrahim'in Şarkısı

Elveda Bakü

Elveda Bakü! Seni bir daha görmeyeceğim.
Şimdi yürekte korku, yürekte hüzün
Elimin altında sancılı ve yakın yüreğim
Etkisinde yalnızca “dost” sözcüğünün.

Elveda Bakü! Türk mavisi elveda!
Tükeniyor gücüm, soğuyor kanım.
Götüreceğim mutluluk gibi ta mezara
Balahan mayısını, dalgalarını Hazar’ın.

Elveda Bakü! Elveda sade bir şarkı gibi!
Son kez kucaklıyorum dostumu işte
Başını altın bir gül gibi
Sevgiyle eğsin diye leylak rengi siste.

Sergey Yesenin

Çeviri: Uğur Büke

elveda+baku Elveda Bakü

İnsanlar sana fetva verse de sen yine kendi kalbine bir danış. Hz. Muhammed (s.a.v.)

Sensiz giden trenler, ufuklarda kaybolan birer ümit
Nehir gibi akmıyor günler Heraklit Heraklit.
Zaman masal kuşlarına benziyor
Abûs, kocaman, sâkit.
Ve geceleri
Alnında dolaşır biteviye
Kirli, soğuk pençeleri.
Yıldızları söndürmüş fırtına,
Batan gemidesin;
Senden ne kalacak yarına!
Kıyılardan imdat isteyen sesin.

Günler nehir gibi akmıyor. Nehrin serinliği var, sularında yıkanabilirsiniz, gümüş pullu balıklar yaşar koynunda nehrin…
Hayata çiviliyiz kollarımızdan, zaaflarımızdan çiviliyiz. Ve günler, çehrelerinde kamçıdan sert bir istihza. Ve günler, bakışlarında hançer… birer birer geçiyor önümüzden. kimi suratımıza tükürüyor durup, kimi tokatlıyor bizi. Kim çözecek ellerimizi Tanrım? Kim çözecek?.. Günler kükreyerek geçen canavarlara benziyor, uluyarak geçen canavarlara… Gök karanlık, kulaklarımızda acı bir nârâ…
Nehre benzemez günler Heraklit! Yanan alnımızı serinletir kardeş suları nehrin. Nehir bir gözyaşıdır, bize ağlayan. Nehir bir busedir. Nehrin sularında gök var, altın yıldızlarıyla gök.

Neden azgın rüzgârların önüne kattığı kumlara benzetmedin günlerin geçişini, neden dökülen yapraklara benzetmedin, eriyen kara benzetmedin Koca Hafız! Günler belki de önünüzden şuh birer kadın gibi göz süzerek geçiyordu. Bir an serin bir rüzgâr gibi dostça dolaşıyordu yanan alnımızda parmakları. Günler birer arı, siz kovandınız. Belki zaman zaman yandınız alevden dudaklarıyla, ama aydınlandınız, aydınlattınız… Günler belki dilber zaman zaman, belki o canavarlar kafilesinden sonra bir meryem, bir Mesalina. Ama zincirli ellerin, koparsan da zincirlerini, günlerin saçını okşayamazsın, kadın sandığın canavarlaşır birden, meryem ifritleşir, Mesalina ısırır parmaklarını zavallı dostum! Çok çok, yırtılan entarilerinden birer parça kalır avuçlarında…
Korkuyorum günlerden, korkuyorum. Uçsuz bucaksız bir uçurum günler, anlamıyorum söylediklerini. Dörtnala giden azgın bir atın yelelerini sarılmışız bir elimizle, yarların arasından geçiyoruz… ve tarlalarda başaklar, şiirin başakları, mânânın başakları… Yoluyoruz yolabildiğimiz kadar. Yazık ki dikenle başak yan yana ve avuçlarımızda, bir avuç diken, bir avuç ısırgan!
Günler birer kelebek belki. Ama ellerine konmuyorlar ki bilesin ve bir ânda tozlaşan o çiçekleri hatıraların defterine gözyaşlarınla iğneleyesin! Günler birer kuş belki de. Neden saçlarına konmuyorlar? kanatları birer el gibi dokunsa alnına ne olur?
Günler senden birer parça götüren haramiler, kırk haramiler, kırk bin haramiler. Günler sam yeli, sen çöl, sen kumdan bir tepecik. Günler yaramaz birer çocuk, sen çerden çöpten kurdukları bir evcik… Günler geçiyorlar, geçtiler… Her biri bir parçanı kopardı, koparacak… Onlardan sana ne kadı? Hiç. Senden onlara şarkıların kalacak. ne şarkıları?

Günler bir akbaba, çelikten gagası bu akbabanın ciğerlerine kadar saplanmıyor ki avaz avaz bağırasın, ışık olsun çığlığın, fırtına olsun, baykuş olsun, kurt olsun… Çelikten gagası akbabanın alnında dolaşıyor biteviye. Muhteşem değil ızdırabın, parlak değil… Günler bir akbaba ama gagaları çelikten değil ve sen Kaf’lara değil, karanlıklara zincirlisin. Karanlık demek adem demek, adem yani mutlak, yani Tanrı, yani sükut. Adem şarkı söyler mi ahmak!

Günleri saçlarından yakalayacaksın, canavar, bir genç kız oluverecek. Gözlerinin içine bakacaksın günlerin. Birer ağaç gibi meyve verecek günler. Günler kısır değil, kısır olan sensin. Günler erkeğin karşısında diz çöker… İhtiyar Homer’in yaralı ayaklarını lepiska saçları ile okşayan onlar değil mi? Hâlâ donuk gözbebekleri ihtiyar Homer’in, onlar için kutsal birer ateş…

Seni denemek istiyor günler, dostum. Onlar birer masal sfenksi, büyülerini çözdün mü perileşirler, akbaba güvercinleşir, yardan yara atlayan kızgın küheylan, seni Himalaya’ya, Olemp’e kanatlandırır. Senin Himalaya’da işin ne? İstemiyorsun, günleri kelimeleştirmek istemiyorsun. Mezarlaşan saatlari hayata kavuşturmak, ölüleri diriltmek belki elinde, ne biliyorsun. Belki kader bütün oklarını bunun için saplıyor kalbine. İstiyor ki, oradan akan kan günlere dokunarak ebedileştirsin onları… Kan ve gözyaşı: simyagerlerin aradığı felsefe taşı.

 
Cemil Meriç
 
 
cemil-meric-1024x682 İnsanlar sana fetva verse de sen yine kendi kalbine bir danış. Hz. Muhammed (s.a.v.)

Sen benim şiirimsin

Sen benim şiirimsin
Sen benim şiirim.
Ben senin
Alevli imgelerinde
Yanmayı bekleyen
Beyaz bir mum gibiyim.
Öyle pürüzsüzce
Süzülmeli ki ışığın karanlıkta
Yağlanıp kirlenmeden
Eriyip tükenmeliyim.

Soysal Ekinci

sen+benim+siirimsin Sen benim şiirimsin

Sonbahar Bir Kadındır

Ruhunda anlayamadığı bir hâl vardı bugün, her sonbaharda yaşardı bu duyguyu… Müebbet ıstırabın zindanında gözlerini zamana çivilemiş, kalbini Rahman’dan beklediği teselliye bağlamış bir mahkûm gibi hissediyordu kendini… Kapalı alanlar ruhuna dar geliyordu hatta bedeni bile… Dostunun kolundan çekerek:

-Dışarı çıkalım, dedi.

Birlikte dışarı çıktılar, sokaklarda dolaşmak nedense yetmedi ona, aklına kent ormanına gitmek, sonbaharın hüznüne kendi hüznünü katmak geldi.

Ormana yürüdüler… Burası sık orman ağaçlarının bulunduğu devasa bir parktı. Bedenin ruhuna dar geldiği, insanlardan ve şehrin duyguları yutup, öğüten atmosferinden kaçmak istediği zamanlarda hep buraya gelirdi. Eylül ayının son günlerini yaşıyordu tabiat… Ağaçlar altın sarısı ve kızılı yapraklarıyla göz kamaştırıyordu. Sonbahar bütün ihtişamıyla buraya konuk olmuş, gün ışığı renginde ki saçlarını savurmuştu etrafa… Kâh günün ilk ışığı gibi sarı, kâh son ışığı gibi kızıl… Hava biraz bulutluydu, bulutların aralarından kaçamak yapan güneş, ışık süzmesi şeklinde iniyordu sonbaharın saçlarına… Bu durum daha bir çekici yapmıştı ormanı… Bu manzara karşısında içini kaplayan duyguyu tanımlayamıyordu.

-Görüyor musun, burası başka bir dünya, sanki masal ülkesi veya cennetten bir köşe belki de rüyadayız. Etrafa bak… Özellikle şurada ki ağaca, bütün yaprakları ateş kızılı, bu renk tonu belki de başka hiçbir yerde yok. Gün batımını seyredebiliriz burada, özellikle sonbaharda… Güneş ufkun kollarına doğru koştuğunda, saçtığı ışığın yapraklar arasından süzülüşü ve meltemle dansı harika.

Yavaş yavaş yürüdüler patika yoldan, sonbahar, ayaklarına altından bir halı sermişti sanki…

-Gerçekten burası çok güzel, dinlendiriyor insanı. Sakin ve huzurlu…

-Evet öyle…

Konuşmadan bankta oturdular bir süre, ikisi de sonbaharın nefesine bıraktılar iç dünyalarını…

-Baharla özdeşleştirirler aşkı ama sonbahara daha çok yakışıyor bence, diyerek sessizliği bozdu.

-Belki de!

-Sana bir şey sorabilir miyim?

-Elbette.

-Telefonda annenle konuşurken hep bir kelimeyi tekrar ediyorsun “Zênê”. Kürtçe anne mi demek?

-Hayır, o annemin adı!

-Yaa! Siz de Avrupalılar gibi ebeveynlerinize isimleriyle mi hitap ediyorsunuz?

Bir kahkaha attı, yüksek sesle:

-Hayır! Bizde de “anne”, “baba” denir ama benim annem, kendisine anne dememize izin vermedi…

-Çok tuhaf! Neden?

-Geçmişe dayanan bir hikâye…

-Mahzuru yoksa anlatır mısın?

-Ah! Acı bir hikâyedir bu… Zênê genç bir kızken… Halasının oğluyla birbirlerini çok sevmişler. Büyük bir aşk yani… Sonra halası gelip istemiş oğluna. Dedem de severmiş yeğenini, o yüzden hiç zorluk çıkarmamış. Fakat anneannem kızını görümcesine gelin vermek istemiyormuş. Klasik gelin-görümce problemleri, bilirsin, kadınsı kıskançlıklar belki de… Kafasına koymuş ne yapıp edip kızını vermemeyi ve babam gelmiş aklına… Babamın köyü annemin köyüne yakındır. Anneannem tanıyormuş babamı, uzaktan akrabası zaten. “Kızımı sana verecem” diye aklına girmiş. Böylece anneannemin de yardımıyla babam Zênê’yi zorla kaçırmış.

-Aman Allah’ım! Nasıl bir anne bu ya… Kızma ama baban da anneannen de çok vicdansız, insafsızmışlar.

-Yoo ne kızıcam… Fakat bizi babaannem büyüttü. Babamdan ve babaannemden ilgi gördük, o yüzden Zênê’den çok babamıza düşkünüz… Zênê, yanına gittiğimizde kovardı bizi, iteklerdi “Benim çocuğum değilsiniz, siz o adamın çocuklarısınız, anne demeyin bana” derdi.

-Off! Bir çocuk için korkunç bir durum… Yanlış yapmış ama suçlayamıyorum kadını… Peki, bu adam, annenin sözlüsü peşine düşmemiş mi? Geri alabilmek için bir şey yapmamış mı?

-O kadarını bilemiyorum… Fakat aklını kaybetmiş, teyzemden duymuştum… Zênê ise hiçbir akrabasına sormamış onu, bu konuyu asla konuşmamış, adını hiç anmamış, anamamış belki de… Akrabaları da halaoğlunun aklını kaybettiğini söylememişler, gizlemişler ondan… Sanırım Zênê’nin de aklına bir şey olmasından korkmuşlar. Çocukken geceleri tuvalete gitmek için uyandığımda bazen Zênê’nin mutfakta ağladığına şahit olurdum. Biraz dinlerdim ağlamasını, öyle acıklı bir ağlayışı vardı ki, sessizce ama sanırsın ciğerleri kopuyor. Kapı aralığından gizlice bakardım. İki elini göğsüne bastırmış halde başı önde hıçkırırdı. Bir şeyler söylerdi, sadece “Keşke o gün ölseydim” dediğini hatırlıyorum. Ancak büyüyüp, bu olayı duyunca anladım neden bize öyle davrandığını ve geceleri ağladığını… Her sabah erkenden tarlaya gider, akşama kadar deli gibi çalışırdı. Sanırım kendini hep evin dışına atmak istiyordu. Doğurduğu her çocuğu babaannemin kucağına verip “Al, benim çocuğum değil, sen bak” demiş…

-Sevmediği adamdan tam dokuz çocuk… Aslında bir kadın her ne olursa olsun doğurduğu çocuğu sever, kötü davranamaz. Bu annelik içgüdüsüdür. Sanırım annen aklını yitirmemiş ama psikolojisi bozulmuş.

-Öyle zaten… Çok dayak yedik. Hatta saymıştım bir seferinde… Bir gün içinde tam sekiz kez dayak yemiştim… Sadece bir abimi sever, ona kıyamaz. Hepimiz babama benzeriz abim hariç, o dedeme, annemim babasına benzer. Belki de benzetiyordur abimi halasının oğluna, kim bilir… Ama kendisi şimdi hep ilgi ve sevgi görmek istiyor bizden.

-Çok üzüldüm annen için, yaşamla ölüm arası bir hayat… Aslında ölmekten beter bir durum, insan bir kere ölür kurtulur ama bu şekilde her gün bin kere ölüm… Zênê’nin sizden ilgi beklemesi çok normal, sevgisiz yaşamış çünkü… Baban Zênê’yi sevse bile Zênê sevmediği için tamamen sevgisiz bir hayat… Şimdi ikisi de yaşlı olmalı, araları nasıl?

-Tartıştıklarına hiç şahit olmadım, gerçi muhabbetlerine de… Zaten birkaç senedir babam felçli…

-Aa! Demek istemiyorum ama insanın aklına geliyor, bu durum yaptıklarının cezası olabilir mi diye…

-Kim bilir… Geçen sene köyden akrabaları geldi. İçlerinden biri “Bekir! Hatırlıyor musun? Bundan otuz beş sene önce, genç bir kızın saçlarını bileğine dolamış sürüklüyordun…” dedi. Aslında Allah yaptığının karşılığını verdi demeye getirdi.

-Yaa! Bir de sürüklemiş mi? Doğru ya! Kendi isteğiyle kaçmayan kızı ancak öyle kaçırabilirdi! Zavallı kadın!

-Ama şimdi Zênê acıyor ona… Kendisi ilgilenmez, bir bardak su dahi vermez ama kızlarını “Babanızın yemeğini yedirin, banyosunu yaptırın” diye sürekli ikaz ediyor.

-Ah zavallı! Yaşanmamış bir aşk, yaşanmamış bir hayat demektir aslında… Ona çok iyi davranın, incitmeyin, sakın size sevgi göstermedi diye kızmayın ne olur!

-Sözünü dinleriz, saygıda asla kusur etmeyiz, hasta olunca herkes pervane olur etrafında… Öyle nazlıdır ki, hastalanınca daha beter olur, bildiğin çocuk… Aşırı ilgi istiyor… Şimdi saçları bembeyaz, çok erken beyazladı zaten… Yüzünde ki kırışıklıklar güzelliğinden hiçbir şey götürmedi. Bütün kızlarından güzeldir ayrıca. Gözlerinin derinliğinde ki ıstırabı görmek için Zênê’nin hikâyesini bilmene gerek yok, gözlerine bakman kâfi. Bu günlerde “Neden bana anne demiyorsunuz?” diyor ama hiç birimiz anne diyemiyoruz…

-Çok normal ilgi istemesi! Yaralı bir kalbi var çünkü… Dokunsanız kırılır, çok incitilmiş, hırpalanmış zamanında… İnsanlar unuttuğunu düşünebilir ama bence yarası kabuk bağlamış, iyileşmemiş aslında. Yüreğinde ki ateş sadece küllenmiş olmalı, derinden ve gizlice yanıyordur. Külün altında kıpkırmızı kor vardır ama görünmez bakan sadece külleri görür…

Üç beş dakika süren sessizlikten sonra:

-Sonbaharı hep bir kadına benzetirdim ben; olgun, anlayışlı, mağrur, mahzun, sabırlı aynı zamanda güzel ve alımlı, çoğu zaman suskun ama kasırgalara, sağanaklara gebe… Şimdi Zênê’nin hikâyesinden sonra daha çok benzetiyorum. Sonbaharda bir Zênê saklı tüm halleriyle… Anneni görmeyi çok isterim kardeşim, siz hiç “anne” diyememişsiniz ama ben “anne” deyip ıstırap çöllerinde kavrulmuş ellerinden öpmek isterim.

-Birlikte gideriz köye, öpersin Zênê’nin ellerinden. Yorgundur, hüzünlüdür kalbi ama sevgi doludur. Hele misafire nasıl hizmet edeceğini şaşırır. Birde anne dersen senden iyisi yok. Üç beş kelime Türkçe bilir, “anne” de onlardan biri.

Gitme vakti gelmişti artık, güneş iyice eğilmiş, ormana sessizlik çökmüştü. Kalkıp yavaş yavaş sessizce yürüdüler çıkışa doğru. Bir süre sonra yüreğinde ki duygular, ağzından dökülmeye başladı:

-Ah! Kronik bir ıstıraba dönüşür bazen hayat; yakın sandıkların tırnak tırnak koparır ruhundan, inciterek, acıtarak, pervasızca sahip olduğun ne varsa duygularına dair, sana dair… Naif bir yüreğe sahipsen ve bir kere göstermişsen zayıf yanını safça… Verdikçe sonuna kadar almak isterler acımadan tüketene kadar seni sen yapan her şeyi… Sevgiye kıymet verilmeyen şu dünyada, sevgiyle uzanan bir el, seni sen kadar düşünen bir yürek ummak “Çok mu imkânsız ?” diye düşünürsün her incitildiğinde… Halden hale geçer yüreğin; ya bir kuytuda için için ağlamak, ya bir dostun omzunda hıçkırmak ya da sevdiğinin gülümsemesine sığınmak istersin yetim bir çocuk saflığıyla… Hele bir de umudunu kesmişsen insanlardan; kâh dağ başının zirvesi düşer aklına çığlık atabilmek için, kâh nehirler düşlersin seni deryalara ulaştıracak, kâh bir çöl tek başına ölmek için Ebu Zer misali… Kronik bir yorgunluğa dönüşür zaman zaman hayat; kendinden bile sıkılır, aynada gördüğün mutsuz yüzden bıkarsın… Hiçbir şey yapmak gelmez içinden, sadece alıp başını gitmek istersin… Sadece gitmek, nereye olursa… İnsan neden ve nereye çekip gitmek ister ki… İki insanda gizlidir bunun cevabı Yunus’ta ve Mecnun’da… Biri aşka, biri davaya dair ama ikisi de insani…

Akşam yaklaşmış, Zênê’nin ıstıraplı gözleriyle bağ kurduğu ufukta ki tüm bulutlar birden bire dağılmıştı. Güneş ışıkların bin bir tonuyla muhteşem bir tabloya benziyordu ufuk, pırıl pırıldı…

Arkadaşının telefonu çalınca birden sıçradı. Telefonda ki sesi duyabiliyor, Kürtçe olduğu için anlayamıyordu. Fakat sesin tonundan ve onun bembeyaz olan suratından kötü bir şeyler olduğunu anlamıştı. Dizlerinin bağı çözülen ve ayakta duramayan dostunun kollarından tutup banka oturttu. “Zênê!” diyebildi arkadaşı ve titreyen sesiyle devam etti:

-Zênê… Zênê! Anne… Annem ölmüş!

Omuzlarından sıkıca tuttu dostunu, sakinleştirmeye, teselli etmeye çalıştı… Dualar okudu… Arkadaşı hıçkırarak devam etti:

-Zênê’nin halaoğlu… O da bu sabah ölmüş, sabah ezanında…

Şirin Çevik

sonbahar+bir+kadindir Sonbahar Bir Kadındır

Geç Kaldım

Ah herşey burada kalıyor demek
Bu içimizi ısıtan güneş,
Özenle kurduğumuz evler,
Aşk için büyüdüğümüz günler,
Yorgunluklarımız,
O aziz acılarımız, savaşlar,
Demek hepsi
Burada kalıyor öyle mi?
Boşuna yorulduk desene
Özgür bir yürek olmaktı en güzeli…

Mevlana İdris Zengin

demek-hepsi-burada-kaliyor-oyle-mi Geç Kaldım