Yehudam

bu ilk rüsva oluşum değil
kendimi bildim ya
bildim ve asra savruldum
gizli bir hazineydim
unutulmuş/soykırımlar ardılı
kûn fe yekûn aşikâr oldum
hem fahşa hem bağy
sunuldum/savruldum

bu ilk rüsva oluşum değil
bir ömür alnımda parmak izi
adaklanan bendim
struma gemisinden önce
kerbeladan sonra
facia
az kalsın halepçe
ne desem aklım mükellef olmayacak
yehudam
kürdüm ya lanet olası
duvarım da yok ağlanacak

Mustafa Kaylı

mustafa-kayli-1024x576 Yehudam

Yarı Yol

Nasıl istersen öyle dinle, bakın:
Dalların zirvesindeyiz ancak,
Yarı yoldan ziyâde yerden uzak,
Yarı yoldan ziyâde mâha yakın.

Ahmet Haşim

ahmet-hasim-739x1024 Yarı Yol

Yol Arkadaşı

bakın, ben hep aynıyım;

hep aynı yol arkadaşı,
ama yine de, sizin bildiğiniz gibi değilim;
siz değiştikçe ben de değişirim.
ben değiştikçe de değişir yer gök,
değişir insan, cin, melek.
ama yine de hep O’yum ben,
hep o bilinmez Çalap…
her çağda başkayım, her yerde başka,
her birinizde başka başkayım;
ama hiç değişmedim,
kep kendimdeyim, hep kendi evimde.
dünyaya bakıyorum, insanlara bakıyorum,
her gün yeniden sırladığım aynaya, aynalara…
ben hep aynıyım, ben her zaman aynı,
bütün değişmeleri içeren Tanrı.
çünkü, bakın, durgun görünmek için
çok hızlı, çok hızlı dönmek,
aynı kalmak için de sürekli değişmek,
değişmek gerekir, bunu hesaba katın!
bir de şunu anlayın ve unutmayın,
siz değiştikçe, sizde değişen de benim,
sizde değişmeyen de – çünkü ben size
sürekli kendini üfleyen Bilinmeyen’im.
Cahit Koytak
G%252B%25C3%2582zlerin+alabildi%25C2%25A6%25C5%259Fine+uzaklar%25C2%25A6-+g%252B%25C3%2582rmeli+bakt%25C2%25A6-%25C2%25A6%25C5%259F%25C2%25A6-nda Yol Arkadaşı

Sırtımızdaki küfe

   Yaşamın bir yerinde sırtımıza bir küfe alırız; zamanla ona değerli bulduğumuz bir çok şeyi doldururuz. Düşünceler, hobiler, arkadaşlar, dostlar, şekilli güzel taşlar, küfe aldıkça alır, kafamız yerde bedenimizin bir parçasıymışçasına taşırız küfeyi.
   Bir gün bir vesileyle ayırdına varana kadar; o gün yıllarca biriktirdiğimiz ne varsa önce seçerek, daha sonra tümünü bir kenara boşaltırız.
   Boşalınca tekrar doldurum endişesiyle onu da bırakıp sessizce vedalaşırız küfeyle. Ve ellerimiz cebimizde, dilimizde küfeden kalma, (eskiden ağlatan) bir şarkıyı yüzümüzde tebessümle mırıldanarak alışık olmadığımız hafiflikten yalpalayarak hayata devam ederiz.

sirtimizdaki+yukler Sırtımızdaki küfe

Kaçmak İsterken Vuruldu

Gök gürledi
Canı sarsılmadı şimşek çakışından
Ve yağışlar dilinden döküleni epritemedi
Sert esen poyrazın dayattığı siliklik
Ağustos sıcağı gerekçesiyle pelteleşme
Dilsizlik sağırlık çolaklık körlük
Mızrak değdiremediler güzelim gövdesine
Değiştirilsin aniden coğrafya dersinde konu
Kaçmak isterken vuruldu.

Burukluk enginine düşsek kalfadır aradığımız
Yücelik katlarına çıksak gözleri yakan yazıt
Kıt
Vurulduğunu bilmesek
Daha da kıt kalırdı hakkında malumatımız
Oydu dalgınlık arastamızdan belli belirsiz
Belli belirsiz belki utangaç geçiveren karaltı
Göz göze geldiğimizde bize düşen yutkunuş
Paydoslar çalkantısından yara almamış çehre
Türkçe konuşmasıyla hayranlık uyandıran
Duruşu çocuklara örnek olur diye korktuğumuz
Kanamayı durdurmak için gerek duyduklarımızın ilki
Neye acıktığımızı tek fark eden oydu
Kaçmak isterken vuruldu.

Tarihten kopmuş yaprakları sığaya çeken hançer
Denk getirilmiş bütün şeylerin kırbası
Kırbacı kötülükten zevk çıkaranların
Neyi ihmal ettiysek utanmamıza sebep
Bize bundan böyle onu hep
Yakınımızda peyda olan hışırtı
Yakınlık yakınmalarımızda kopan tel
Bize bundan böyle hep onu hatırlatacak
Çalılar aşk acısı çingeneler
Ondan aldıkları komutla
Tecavüz tadı yaydılar ortalığa
Vitrinlere mitralyöz
Kaldıysa inek fışkısı neonlu lambalara
İşini tek koluyla görürdü
Tek koluyla eziyet ederdi sakız çiğneyen erkeklere
Çiğ renkleri tek koluyla canından bıktırtırdı
Boştaydı, bizi kollamak üzere boştaydı öbür kolu
Kaçmak isterken vuruldu.

Cesedinin savcılıkça görüldüğünü söylediler bize
Rafta matlup kataloglu kayda geçen cansız bedeni
Cansız ama kim hele bir
Canlanma furyası açılsın onsuz edecek
Her an itirafı gereken şeymiş gibi kalacak akıllarda
Yüz yıkar saç tarar diş fırçalarken
Giyinirken buluşur karşılaşır vedalaşırken
Neden uğramaz oldu bize artık sorusu
Kefeyi ağdıracak ciğeri gerdirecek
Düştüğü yerin tozuna bulanmış karnındaki kıllar
Dizlerine kadar ıslak kollarında tırnak izleri var
Bu bir elmas kol düğmesi tekidir ki yelek
Astarına teyellenmiş bulundu
Kaçmak isterken vuruldu.

Kapandı mahremiyetine kapanıp yere düştü
Kan yok işte kan çekilmiş meleksi çehresinden
Kül gibi benzi gövdesinin görebildiğimiz yerleri külrengi
Kaçı aklındaydı acaba annesinin tembihlediklerinin
En küçük kardeşine en son neyi vaat etti
Fütursuz ömürler kısadır bilmez miydi
Bilmez miydi herkesten iyi bunu
Kaçmak isterken vuruldu.

Ey pazarlıkçı dul kadınların dillerindeki yapışkan!
Ey kusurları tadat edip vakit öldüren tembel amcazadeler!
Ey gişelerin önünde sabırsızca bekleşenlerin bahanesi!
Ey gövdelerin pişmanlığı!
Ey en çürük meyvesi dünya dillerinin!
Bayramın hamursuzu!
İftar vaktinin kuşkusu!
Haçın dumuru!
Kaçmak isterken vuruldu.

Yetti yokuşların yarılandığı saatte hatırdan çıkarıldığı
Endamını ilginç bulmak yetti kilosunda esrar bulmak
Yazın kumsalda el yapımı kunduralarını görmek
Kışın ayağında sandalet omuzunda harmani
Yetti alelusul yetti ayaküstü yetti baştan savma
Yetti saydamlığın inkarı
Her kıpırdayan şeye ateş etmek emri alan nemrutun
Silahından fırlayan kurşun değil
Beklentisindeki asit öldürdü onu
Kaçmak isterken vuruldu.

Bakakaldık bakakaldık bakakaldık bak gücümüz
Sessiz kalmakla ıssız kalmak arasına sarkıtıldığımız kadarmış
Yıldızların zillerini çaldıramıyoruz karanlık bastırınca
Acı gün yasa kesiyor vurduramıyoruz güneşe gongunu
Bir sevişme fasılasından santur imal edemiyoruz
Dolunay imbiğinden damıtamıyoruz bir çalpara
Bizi sarmış bizi sarmış bizi sarmış baştanbaşa mucizesizlik
Ferman okuyan kölenin yan tarafında mahcubiyetinden
Kıvrılmış son sayfanın ütüsünde hiçbir keramet yoktu
Kaçmak isterken vuruldu.

İsmet Özel

kacmak+isterken+vuruldu Kaçmak İsterken Vuruldu

Gidenler genç kalır

Yaşlanma, gitme korkusuyla başlar… ‘Bırakıp gidebilenler’ ise hayatta, 1-0 önde koşar…

İhtiyarlamak azizim, gitmek korkusuyla başlar. İçine bir şüphe düşüyorsa kapıyı çarpıp çıkacakken, duraksıyorsan, işte tam o an, yaşlanır insan…
Yeni bir başlangıç yapmak için üstat, önce boşlukta durabilmesin. Boşlukta “kalmaktan” kortuğun zaman, işte tam o an, bir daha yeni bir şeye başlayamayacak kadar ihtiyarlar, çökersin.
İnsan, sevgili arkadaş, zaman içinde yaşlanmaz aslında. Bir ikindi, zamanın nasıl da geçtiğini düşündüğünde, düşündüğü bütün o zamanların yükü üzerine bindiğinde ihtiyarlar. Tam o ikindi gitmeye karar verirse, şöyle yeniden “Ne yapmalı?” yaylasına çıkıverirse dirilir yeniden. Bağlantısızlığın yaylalarında iyi, sağlam, canlandıran bir rüzgâr eser. O rüzgâra çıkmazsan eğer, yeni bir şey olmaz. İhtiyarlamak, yeni bir hayat fikriyle, yayla rüzgârından üşüdüğün zaman başlar…

Serserilik deneyleri
Bazen, yapılması gerekenler, koruması icap eden pozisyonlar, mali ya da manevi dengeler, senden beklenenler, söylenenler, söylenmeyenler, o adamlar, bu kadınlar toplanıp birleşip öyle bir karmaşa oluşturur ki esas yapman gereken, bu gürültü kalabalığında kaybolur. Aslında yapmak istediklerin, esas hallerin, bunları sana söyleyip duran iç seslerin duyulmaz olur arbedede. O zaman sana gereken, oyunun dışına çıkıp kimsenin olmadığı yerlerde, kahve içmektir. İçinin sesleri iyice duyulana kadar beklemektir. Bazen seslerin sana sadece, “Sen biraz kafelerde filan otur. Çay iç, kahve iç” bile diyebilir. “Sen biraz sokaklarda dolaş, etrafa bak” der bazen ses. Almayacağın şeylerin olduğu dükkânları gez, boş boş konuş insanlarla “Bunun fermuarlısı var mı?” diye sor. Bazen boşluk, en gereken şeydir ruha. Dişe dokunur hiçbir şey yapmamak, tembellik değildir çoğu kez. Serserilik etmek, bir arbedenin içinde didinip durmaktan daha üretkendir. Ve bunun azizim, ispatı yoktur. İnsan bunu ancak deneyerek bulur.

Hayat: 0 – Sen: 1
Bazen hepimiz büyük bir havaalanındaki, annesiz-babasız yola çıkmış çocuklara benziyoruz. Boynumuza asılmış isimlerimizle, ipli torbaların içinde pasaportlarımızla bir kalabalığın içinde gideceğimiz yönleri bulmaya çalışıyoruz. Doğru uçağa binmeye uğraşıyoruz hepimiz. Bazen kaybolup hangi yöne gidiyorsa büyük kalabalık, o tarafa doğru akıyoruz. Hepimiz bir sürü, şaşkın çocuğuz.
Azizim, pek seveni yoktur ama ben bayılırım havaalanlarına. Çünkü “hiçbir yerdir” oralar. Bütün yönlerin tam ortası, yolların yuvası. Sadece çantan ve sen varsındır, bir de dünyanın en pahalı kahvesi. Tek yapman gereken ne tarafa gideceğini düşünmektir. Anonsların peşinden koşturan insanlara bakarak gönül gezdirmektir işin: Nereye gideyim?
Azizim, daha ne olsun? Gidiyorsan hayatta 1-0 öndesindir zaten!

Ece Temelkuran

gidenler+genc+kalir Gidenler genç kalır

Bir Kere Sevdim, Kalbim Köreldi

I-Bir kere sevdim, kalbim köreldi. Açamadı kendini yeni sulara. Kapandım, sevemedim bir kadını, bir eşi, bir dostu bile… Ben bir kere sevdim, köreldim bir bileme makinesi gibi. Var olamadım tekrar, gösteremedim sevdamı bir daha, tutuşmadım yeni bir kadına…

II- Yüzümü aynalarda göremez oldum, soldum, sulanmadım bir daha. Fukara bir palto, susuz bir matara, solgun sarı resimler hayatım şimdi. Ben bir kadın tanıdım, o da yetti, çekip gitti. Ben bir kere sevdim, kalbim köreldi.

III- Adımlarım bile yetersiz artık dallardan tutunmaya, gözlerimin eski fecri yok. Şarkılar anlamlı olduğu zaman ben ağlamaklı, anlamsızlaştığı zaman ben zaten anlaşılmaz. Ahhhh! Bir kadının elinden tutmak, beyaz bir güvercinin sıcaklığında “gubuuruk guburuuk” seslerinde… Hayat onunla güzeldi, meyveler onunla tatlı, bahar işte onunla çiçek açtı… Peki ya ben; şimdi sonbahar… Ben bir kere sevdim, kalbim köreldi.

IV- Yozlaştım, anti-laik oldum, kaçtım, ruhsuzlaştım, artık benimle gelişen duygular bile duygusuz… Benim geliştirdiğim duygular bile sorunlu oluyordu. Yaşlanıyorum, hayata karşı daha güçlü olduğumu sanıyorlar. Benden zayıfı yok, korkuyorum. Çok korkuyorum. Korkunun ecele faydası yok ama belki ecelimin korktuğuma faydası olacaktır.

V- Ben bir narsistim, bir megolaman… Ama şimdi hayat kıssadan hisse bir roman… Dolunay anlamsız, şuh bakışlı nazende bir eş yok karşımda, ellerim köreldi, gözlerim köreldi, dudaklarım çatlamış bir hasret sevdaya… Ve ben bir kere sevdim, tamamen köreldim…

VI- Ekmeğe, suya mecburiyetin gibi bir insana mecbur kalmak, ne kadar kötü değil mi? “Seviyorum”u duymak oluyor tüm havan, suyun, ekmeğin, tuzun… Değeri yok sen yoksan koşmanın, bağdaş kurup oturmanın, bir sanatçıyı delice alkışlamanın. Değeri yok gülmenin, ellerimin ve okşanmayan saçlarımın. Azrail’in bile değeri yok sanırım, sensiz alınası canımın… Ben lanet olası bir kadını sevdim, lanetlenmiştim…

VII- Yalnızlığıma tutuklandım şimdi, esaretim bir yeşim taşı kadar solgun. Durgun, yaşanılası bir durum yokmuş gibi. Yokuştan bir yaşama biçimi, tırmanıyorum soluksuz. Zirvenin ucundaki yakala beni. O yakalamadı sen yakala! Bir kadın, bir eş, bir dost tut beni… Kalkansızım, çelik yeleğim de yok. Bir kadını sevdik dedik, meğerse sevmek olsun diye.

VIII- Hüzünlü kalbim beni dinle, körelme! Aç kendini, aç ki sardunyalardan bir hava essin, aç ki yüreğinden bir mavzer patlasın, aç ki hayran olduğun martılar uçuşsun balık sevdasına. Körelme kalbim, aç! Her şey senin için, ve sen O’nun için. Ve biz bizim için… Yalvarıyorum susma, sende at dakikada yüz on… Kalbim; ya çık yerinden patlat kendini. Ya otur kimse görmesin nazende bedenimi…

IX- Ben bir kere sevdim, zorluklar içinde. Yaşadım sandım, yaşıyorum sandım, meğerse tutuklanmış bir sanduka içinde. İntizar eden bir kalem sahibi olurken, kılıç kelâmları aldık… Kime yaradı, sana mı, bana mı, ona mı? Ah be kadın! Çaldın, hırsızdın. Bekledim, yolsuzdum. Dermanı olmayan bir cüzzamlıyım şimdi. Bir kar tanesi olsam da omzuna konsam, beni evinin en sıcak köşesinde kendine sunsan… Seni seviyorum da diyemiyorum, sevmiyorum da…

X- Ben bir kere sevdim kalbim köreldi, baharsız mevsimler yaşıyorum. Hasretim soluksuz tükendi. Gülemiyorum, sonu olmayan bir yoldayım, ne olacağım bilmiyorum. Ama farkındayım, sensiz ölemiyorum…

XI- Bir mekâna bir kere yıldırım düşmez, bilesin ki ben paratoner değilim, her yıldırımı peşimden sürükleyeyim. Kalbimin duvarlarında, açılmamış avuçlarımda, saniyenin atışında, esaretin bedelinde, yüzümün sarı solgun halinde, taş kesmiş bir annenin suretinde buldum seni. Buldum diyerek kaybettim, kaybettim dedim, aramadım. Köreldim, ben bir kere sevdim kalbim köreldi.

XII- Aptal çocuk oyunlarında buldum seni, boş arazide avazı çıktığınca, bağıra bağıra türkü okuyanda buldum. Bir hırkanın sıcaklığında, bir güvercin soluğunda, martıların uğultusunda, bir ananın süt kokan göğsünde… Buldum dedim, buğulu cama yazar gibi. Kaybettim diyorum, aklımı kazar gibi. Hayatımda yenilmiş en büyük azar gibi.

XIII- Buldum, bulmuştum en azından. İntegralde, ekok- ebob’da, polinomlarda ve her ders sonu sevişmelerinde… Kâğıtta, kalemde, yaşamda, yaşamamamda, yaşayamamamda… Varsın, halâ varsın karabasan rüyalarımda… Geri dönemem, ileri gidemem, kıpırdayamam, bağırmak isterim, bağıramam. Böylece kaldım, kaldırdın… Ve ben bir kere kaldım, yeni kalmalara kalamadım. Kalbim kalakaldı.

XIV- Sadece merak ettin yaşıyor mu diye. Hayır, doğanın yenilgisini taşıyor. Ölüme doğru yaşlanıyor, bir vebalı ünvanını barındırıyor tözünde, gözyaşlarıyla silinik o kısık gözünde… Ve her şey seninle özeldi… Köreldi…

Bir kere sevdi, kalbi köreldi..

XV – Geçirilmiş kaçıncı mevsim, kaçıncı doğum, kaçıncı sevgililer, kaçıncı gün? Yalnızlığın sınır kapısındayız, gümrükten içeriye sızdırılmayan tek aşk. Rüşvet kabul etmez, ihanet asla… Kaçıncı gülüş sessizce, kaçıncı yok oluş sensizce?

XVI – Hangi yol uçsuz bucaksız alır- koyar, sonu neresidir, başı neresi? Baştan gelen sona mı, sondan gelen başa… Ya da senden gelen sana… Hangi vuslat bu, hangi bîçarelik, ya da hangi dilekçesi arzuhâlimin.

XVII – Yüreğimin katran siyahlığı, gözlerimin yosun yeşilliği, ruhumun deniz maviliği… Hayatın seceresi, dudaklarımın tutanağı, dumur olmuş bir beynin kıvrımları. Belleğimden en mutsuz anlarda çağırıp aldığım, kızgınlığımın en zehir hâlinde bağırıp kaldığım…

XVIII – Ellerimin tüy yumuşaklığında sevdiğim, gözlerimle sevişircesine baktığım. Giderken arkandan bakakaldığım. Tanığın oldum her duruşmasında gönlümün, avukatın oldum savundum hatalarını. Tanığım olsaydında, kördüğüm açsaydı bize halatlarını.

XIX – Sükûnetin dirhem dirhem işlerken beynime, ben yinede seni bulup çıkardım. Tözümün şiarından geçirdim, gönlümün şairinden içirdim, gözümün didarından kaçırdım. Bakışımdan yanma diye… Bilemedim ki olmayan alev nasıl yanacak? Anlamadım ki tutuşmayan nerden bilecek?

XX – Bir başına süvariyim düştüm yollara, yaralandım. Yanlış surların kollarında, başına buyruk bir süvari. Hayatın bekâret kemerinde bitmenin sırrına erdim. Düştüm, kalktım, toparlandım, gittim, geldim. Evet! Sevdim! Köreldim!

Lütfü Şener

sevdim+koreldim Bir Kere Sevdim, Kalbim Köreldi

Martı Serçe ve Bürokrat (6.hayal)

– Martıyı gören oldu mu?
– Martı yok bu akşam
– Kimse şarkı söylemeyecek mi bize ?

Kitabımdan çok yüreğimi okumasını istediğim okuyucu en renksiz sesiyle soruyor.

– Neden serçe? Son şiirinizde kırlangıç değil miydi bu?

– Kırlangıç genelde ötekini anlatırken kullanılır. Uzaktaki için hoş bir imgedir.Çünkü onlar genelde yüksekte
uçar ve insanla yakınlaşmazlar. Oysa serçeleri herkes tanır. Herkes serçelerle göz göze gelmişlerdir. Adı geçer geçmez , fotografik hafızanız çalışmaya başlar. Hatta ciddi bir çoğunluk çocukluğunda serçelere sapanla taş atmışlardır. Bu anlamda serçe biraz da vicdandır.Ama serçe imgesinin en büyük özelliği, (yani bu imgeyi güçlü kılan şey) serçenin bu kadar yakınımızda olmasına, bizimle iç içe yaşamasına rağmen evcilleştirilemez, kafeste yaşayamaz oluşudur. Yani hem çok yakınınızdadır, hem de asla size ait olmaz.

Eğer bir yazar aynı varlık için önce kırlangıç imgesiyle betimleme yapıyor, bir süre sonra imgesiniserçeyle
değiştiriyorsa, buradan anlarız ki geçen zaman içinde yazar öteki olarak gördüğüyle ,artık yakın bir ilişki
içerisindedir. Belki bu süre içinde dost olmuşlardır.Ama bu dostluğun kalıcılığı kuşkuludur.Bu yazarın
kendinden değilserçe imgesinin özelliğindendir.

Okuyucu bu açıklamadan ne anladı bilmiyorum. Aslında bizim ne anlatmak istediğimizi değil kendilerinin ne
anlamak istediklerini anlamaları daha iyi olur. Bu mantık zinciri bir üçüncü imgeye gider mi bilmiyorum.
İmgenin bittiği yerde insan başlar ki, o salt gerçek yazarların çok işine gelmez. Gerçek biraz da
matematiktir.Sayılabilen bir aşk yoktur.

Allah’ım seni çok ama çok seviyorum. Sana söyledikten birkaç dakika sonra iki gündür
kaybettiğim serçe , bütün göklerin altını üstüne getirip de bulamadığım serçe yanımdaydı. Küçücük
ve sıcak bedeni varlığıma, yüreğinin çıldırtan kıpırtısı yüreğime karıştığında “varlığında yok
olmak” bu dedim. İnsanlık milyarlarca yıldır bunu anlatacak kelimeyi arıyor.

Allah’ım benim onca vefasızlığıma rağmen, ne istersem yaptın. Senin rahmetini tanıdıkça o büyük
sırdan damlalar düşüyor ellerime.Sen kimseyi kolay kolay cehenneme sokamazsın..Çünkü her şeyi
olduğu gibi aşkı da sen yarattın. Aşkı yaratanın, yaratanım olduğuna inanmak ne güzel…

Günlerdir rüyalarıma giren, uğruna varlığımdan vazgeçtiğim gözlerine baktım. fark etti ve yavaşça kirpiklerini
kaldırdı .Gözlerinde küçük kristal bir gül vardı. Serçenin gözündeki kamaşmanın sırrına vakıf olmuştum artık.
Ve serçenin benden neden kaçtığını biliyordum. Sustum. Çaresizliğim ateşi dünyanın kalbinden söküp
yeryüzüne taşıyan, volkanların, bir derenin karşısındaki çaresizliğine benziyordu.

Bunu siz bilmezsiniz. Her şeyi eriterek kendi içine hapseden, yakarak ateşine katan volkanlar derelere gelince
susar. Çünkü o küçücük dere onun karnına girmez. Buharlaşıp kaçar ve sonra yeniden döner yağmurlarla.
Döndüğünde volkan sönmüş olur ve dere volkanın yaktığı toprağa can suyunu taşıyarak yeniden kurar
yemyeşil gözlü bahçeleri… Bahçelerin sırrı da dallarında serçeler saklansın diye varolmalarıdır.

Aman ha..! ağlama serçecik, o gül oradan akarsa, bütün ömrüm bir damla suyun ardında geçer, aman
ağlama.. felaketim olursun…

Canımdan yakın Allah’ım serçenin gözlerindeki kamaşmanın sırrına benim gözlerim nasıl dayanacak..Rabbim
bu sırra hazır değilim..

……………………………….

İzmir’e yağmur yağıyor. İzmir benim ellerime yapışıyor. Yağmuru kulaklarıma damıtıp; Kaçma diyor,
kaybetme onu ve pat diye konuş. Dillerin dolaşmadan ve yüreğinle konuş…

Küçük ışıklar su damlarında kırılıp gözlerimle oynuyorlar. Köşedeki kör numarası yapan dilenci, önemli
adamın makam şoförü, ıslanan simitlerinisaklayan çocuk, sevgilisini bekleyen şu uzun boylu köşedeki kız,
babası dün ölen oğlan, akşamın bütün seslerini kasketinde taşıyan oyuncakçı, trafik polisi, zabıtadan kaçan
seyyar satıcı, prenses, yüreği arabesk kokan taksici, eski hırkasına saklanan ihtiyar şarapçı , hepsi bana hadi
yine iyisin der gibisinden gülümsüyor..Siz görmüyorsunuz, o gülümseyişlerin arkasına gizlenen hüzünlü
kelebekleri. Akşam kelebeklerin ölüm zamanıdır..

Hüzünlerinin arkasında bu şehrin en kocaman yüreklişairinin ellerini kaybedişleri de saklıdır .Siz onu da
göremezsiniz. Birinin bulduğu diğerinin kaybettiğidir..

Sen yanımdasın.Yağmur kadar güzelsin. Ya da yağmur çok yakıştısana, dökümlü durdu üzerinde ..Ayrıntılar
önemlidir. Şairler bütün ayrıntıları görür.Ayrıntılarda gizlidir aşk ve ayrıntılar günün birinde şairleri öldürür.
Ayrıntı mı? Kaşlarından gözüne süzülen damla oradan da dudaklarına erişince yağmuru bile biraz
kıskanıyorum. Ayrıntı böyle bir şey işte, o damlayı görebilmekte gizlişiirin bütün gücü….

…………………………..

Sonra oturuyoruz karşılıklı.Gözlerine bakmamalıyım.Gözlerine bakınca yüzüm hırpalanıyor. Gözlerine bakınca
söyleyeceğim bütün kelimeler anlamlarını taşıyamaz hale geliyor.Dillerim dolaşıyor. Oradan buradan
saçmalıyorum işte…hiçbir şey söylememiş oluyorum.
Sen söyleyince anlıyorum kaçıncı kez aynışeyi tekrar ettiğimizi, ve benim ısrarla sorup, sen söyleyince tamam
dediğimi..
– sahi neydi o ?
– yarın yine sorarım
– kızmak da sana yakışıyor..
Serserim benim, küpeştelerden uyanan korsanım, ağzında asılı kalan küfrü hissedip bir yerde
susuyorum..sende anla beni…..O şarkıda ki gibi geç bulduğumu, çabuk kaybetmekten korkuyorum…belki

……………………………….

Şehir eksik olanın farkına vardı. Yağmurun dolaştığı bütün çatılarda sinsi bir inilti hakim.
-Martıyı gören oldu mu?
– Martı yok bu akşam
– Kimse şarkısöylemeyecek mi bize ?
– Birinin bulduğu,diğerinin kaybettiğidir.. Martı birini buldu ya da biri martıyı…

YAĞMURU KOYUN BU AKŞAM MARTI YERİNE,ÇİSİL ÇİSİL AĞLASIN SİZE

Şahan Çoker

sahan+coker Martı Serçe ve Bürokrat (6.hayal)

İlhami Çiçek

“…ve her şey bir kader iledir.”
ey atını uçurumlara süren çocuk
terkisinde taşıdığın rüzgarla
acının ağacından “toy bir yaprak” düşürdün

ölüm de bir miraçtır tersinden
kıyası mukassim olsa da
ey uçurumlarda açıp
uçurumlarda solan çiçek

ye’sin infazı gerekti
mat ve cinnet: yazıldı çünkü o kitap
levh-i mahfûz ve muktezî
“bir ilkyazdan koca bir güz yontan adam”
köpürttün akıl atını kapaklandın
hükmünde âdil olan yalnız o’dur
çünkü “kadim kabarık bir öyküdür alınyazısı”
ve her şey kaza ve kader mühründe kazılı

ey oğul veren Çiçek
kanının dengi kalbinin nuru
“buruk bir andaç” olarak bıraktığın
abdurrahman nuri
büyüyor ve görüyor seni
kitap denen o derin sırsız aynada

Arif Ay

ilhami+cicek İlhami Çiçek

Müsveddeler

“Tekirdir tekerlenir bir saranı bulunmaz”
diyen o adama….

1-
Anlatarak bitiriyorum hayatımı
Bilmiyorum başka nasıl bitirilir bir hayat
Bir çiçek çizdim bu akşam avcuma
İsmini herşey koydum.
Simli ojeler sürdüm yalnızlıktan sıkıldığımdan.
Müsveddesi gibi şimdi tırnaklarım
Yıldızlı bir gecenin.

Yıl 2000
Tekke ve zaviyeleri kapatıldı kalbimin
Tombul güvercinler dolaşırdı kiremit çatısında
Bulutlar akardı paçalarından, uğuldarlardı.
Kuşların şarkılarından anlarım.
Kimse hayra yormaz beni
Kuşbaz ve uçmaya meraklı,
Ütüsüz giyerim karabasanlarımı
Sakarım, sık sık çarpar deviririm yazgımı
İçimdeki suyu döktükten sonra işte, ondan sonra
Şikayetim yok, rahatım.
Taşralı ve safım.
Yağmurda unutulmuş bir Tanrı’yla ahbabım
Balkonda asılı kalır günlerce gökkuşağım,
Deterjan reklamına çıkacağız biz ikimiz Tanrı’yla
Ben böğürtlen lekeli çocuğu oynayacağım,
O kirli beyaz gömleğim.
Ah bir de şu gömleğe, göynek diyecek kadar
Cesur olaydım.

Teyzem öldü.
Kırkı yeni çıktı
En iyi hikayeleri ölüler anlatır
Ölülerin anlattığı hikayeler
İnşirah suresi gibi insanı ayartır

Kırmızı günleriyim ben takvimlerin
Okullar tatil oluyor ben söz konusu olduğumda
Şeker istemeye geliyor çocuklar.
Oyun oynuyoruz,
Sağlam bir halatla çekiyorum acıyı kendime doğru.
Siyah iş günleri müdahale ediyor hayatıma
Mor bir köşe yastığı gibi isyankar oturmak istiyorum,
Ben oysa divanın en ucunda.
Çorba pişirmek istiyorum,
Sonra kalkıp ekmek kızartmak,
Bıçağın ucuyla kazımak aşkı fazla kızardığında.
Söyleyin ateşe,
Ruhunu üflemesin benden gayrısına.
Çiçek silindi bu sabah ellerimi yıkadığımda
“Ellerim bomboş…”
Kötü şiirlerden koru beni Tanrım
Amin!

2-
Bir şaşkınlık şarkısı olarak besteliyorum aşkı
Kaprisli notalar, huysuz sololarla
Bekçisi olmayan geceler denk geliyor bana,
Çaresiz bekliyorum,
Düdük çalıyorum,
İki el ateş ediyorum havaya.
Gecenin bir yarısı oturup ağlıyorum bir çocuk parkında
Ulumak gibi ağlıyorum
Köpekler koşuyor sağımda solumda
Tanrım!
Diyorum sadece
Başka bir şey diyemiyorum zaten o an.
İyi niyetli ve sevimli bir kızdan kalanlar
Sallanıyor durmadan boş salıncaklarda
“Üzgünüm” diyor,
Bir mutluluk şiiri yazamam bu saatten sonra!

Yoksul çocuğuydun sen benim 23 Nisan sabahımın
Şiir okutmadım sana, folklor oynatmadım.
Yoksulluk diyorum,
O an,
Ucuz lafların çalılarına takılıyor şiirimin elbiseleri.
Sen tuz ol en iyisi sevgilim
Ben ekmekle duruma müdahale edeyim.
Bırak hazır soyunmuşken
Kuru öksürüğüne elma kabuğu ve tarçın tavsiye edeyim.
Tasfiye ettiler beni kediler aralarından
Yar olmaz bundan sonra sarmandan sana.
Beni tasfiye ve tavsiye arasındaki karışıklıkta
Müsait bir yerde bırak sevgilim.
Hem otuzumu geçtim azıcık
Gerisini ben yürürüm artık.
Çizgili olsun, buruşsun yüzü,
Şiirlerim için yaşlanma etkilerini geciktirici krem kullanmayacağım.

Yokuş aşağı şarkımı söylerdim, sarhoş
“Kanatlarım vardır benim uçarım”
Koşup kaşe kabanından yakalardın uyduruk şarkılarımı
Ne çok ısıttın beni,
Ne çok ısıttım seni,
Buruştu ve kirlendi
23 Nisan’da takılan simli ve tül kanatlarım
Kurtulamadım, üstümde kaldı.
Ben sevgilim…
Bir çocuk bayramı gibi yaşamak isterdim her aşkı
Cezaya kaldım.
Bir mutluluk şiiri yazamamaktan dolayı
İmlamı iyice bozsam da farketmez artık.
Kime ne “de-da”ları ayırmasam?
Noktalarda durmasam,
Bir ünleme koşsam yalnızca,
Sonu uçmak olan çığlığa.
Kime ne anlatarak bitirsem hayatımı?
Ölümüme de bir şiir yamar nasıl olsa birileri artık.

3-
Bazı vakitler tren geçiyor evin yakınından
Yaşlanıyorum pencereden her bakışımda
Anna Karenina’yı taklit ediyor zaman,
Atıyor kendini raylara.
Neden her aşk
Bir kadının cenazesini kaldırır mutlaka.

Sevdiğim adamlar çarpıyor camlarıma
Bir kelebek gibi kocaman, kara
Pervazlarımda kuruyorlar sonra
Begonya tozlanıyor,
Unutmanın gözyaşları sanki bu tozlar.
Annemin temizlik günleri gibiyim
Yorgun, solgun ve beyaz.
Kardeşim ayağını sallıyor sevdiği şarkılarda
Birini çok sevmek gibiyim
Sütle siliyor tozlarımı kardeşim.
Kestane pişiririz diyoruz sobada
Hayallerimiz çatlıyor sonra, çıtırdıyor, kızarıyoruz.

Bu şiirden bir bölümü attım
Kilometrelerce uzağa
Tavşanlı pijamalarımla balkona çıkıp el salladım ardından
Havaya uçuracaktı şiirimi az daha,
Attım.
Lokum getirmişti ve kitap,
Ben ruhunu getirsin istemiştim oysa.
Onu da tam buradan attım.
Ben ne de olsa yakıp yıkanlar listesinde
Ölü yada diri arananlardanım.

Bir Doğuş şarkısı söyletiyorum bazen hayatıma:
“Aramızda uçurumlar söz konusuyken”
Uçurumlarda tenzilat varken hazır
Uçalım, hadi uçalım
Ben nasıl olsa
Bu müsveddelerin ortasında yalnızım.

Didem Madak

tekke+ve+zaviyeler Müsveddeler