Gündüzünü Kaybeden Kuş

Hacı Süleyman, şafaktan beri elde çifte, önde köpek, kıyı kıyı taban tepiyordu. Tanyeri uyanırken, keklikler derelerden, yamaçlardan cak cak cak cak cak cacak cak ederek, yeni doğan günü bütün kuşlar, böcekler, çalılar, dağlar, taşlar ve denizlerle esenliyorlardı. Ne bir kuş, ne de bir böcek olan Goethe’nin bile ölürken ve kapkara sonrasızlığa göçerken son çağırışı “Işık! Işık! Işık!” değil miydi? Çiçek, balık, kuş, insan hepsinin aradığı ışık işte ağarmaktaydı. Keklikler hamamböceği, solucan, akrep, tespihböceği değillerdi ki karanlıkları arasınlar. Onlar güneşle ve güne§ten yaşıyorlardı. Zavallılar o ışığı sesleriyle, şarkılarıyla içlerinin ışığından gelme, ışıklarıyla esenliyorlardı. Günün ışığı keklik için güvenlik demekti. Hem kendisi, hem de palazları için karanlıklardan gelen korkuların sonu idi bu. Artık çalılıkların en kuytu ve gizli boşlukları bile aydınlanıyordu. Bütün ana keklikler yuvalarının kenarına oturmuşlar, “Merhaba!” diyerek gevezelik ediyor ve “Bir karanlık gece daha atlattık,” diye birbirlerini kutluyorlardı.

Hacı Süleyman yürüye yürüye dik bir kayalığın dibine vardı. Her yan keklik ötüşü kesilmişti. Gelgelelim binlerce kekliğin bir taneciği bile ortada yoktu. Hacı Süleyman köpeğine kızdı, “Senin burnun mu yok ne? A it oğlu it!” diye çıkışarak köpeğe bir tekme attı. Köpek kuyruğunu ardına kıstı ve beş on adım öteye kaçtı. Hacı Süleyman’ın gözlerini kan bürümüştü. Bu keklik bolluğundan üç dört çift olsun vuramasın ha? Elinden gelseydi çifteyi güneşe tutup, öldürücülük tutkusunu doyurmak için ateş edecek ve güneşi kör edecekti. Tam o sırada önünde yürüyen uyuz köpek yarı havlayış, yarı uluyuştan ibaret bir ses çıkardı. Aynı zamanda da Hacı Süleyman, başının üzerinde, yükseklerde bir kanat hışırtısı duydu.

Yüksek bir kayanın tepesinde yumurtlayan bir miho kanada kalkmıştı. Hacı Süleyman birdenbire çiftesini havaya dikti ve çiftenin iki gözünü birden ateşledi. Miho kanatlarını topladı, avına saldıran bir şahin gibi aşağıya doğru düştü. Havaya, yolunan bir sürü tüy uçtu. Kuş sendeledi, dengesini buldu. Ve bir fişek gibi dosdoğru yükseklere fırladı. Ardı sıra bıraktığı tüyler döne döne yere indi.

Yandan gelen saçmaların biri, kuşun bir gözünden öteki gözüne geçerek, ikisini birden akıtıp kör etmişti. Kuş artık korkunç ve garip bir karanlıkta uçuyordu. Hiç durmadan, dinlenmeden beş saat uçtu. Doğdu doğalı tanıdığı göğü karanlıklarda aradı. Fakat göğü bulamıyordu. Biliyordu: Yuvası göğün bir kenarında, bir kayanın üzerindeydi. Yavruları yiyeceksizlikten ne haldeydiler acaba? Annelerinin mavilerde çınlayan sesini araya araya, göklere baka mı kalacaklardı? Kuş olanca gücünü yeni baştan kanatlarına verdi. Herhalde bu karanlıkları aşacak ve karanlıklardan ötelere yayılan mavilere ulaşıp dalacaktı.

Böylelikle dört beş saat daha uçtu. Artık gece olmuştu. Miho hâlâ gündüzü arıyor, ama bulamıyordu. Kanatları ağırlaşıyordu. Kanatlarıyla aydınlığa varamayacağını anladı. İşte o zaman erden sesiyle yükseklikleri yaratmaya kalkıştı. Şarkı söyledi. Şarkısıyla ve içinin ateşiyle zindan kesilen evreni, apaydın edecek olan güneşi yaratmaya çabalıyordu. Fakat artık bitkindi. Gecenin karanlığında sesi sendeliyordu. Sesi dindikçe de, kanatları sarkıyordu. Engin üzerliklerin bu kimsesiz uçucusu, karaya ancak yavrularıyla bağlıydı. Yavrularının yuvasını, bağrından yolduğu tüylerle döşemişti. Son bir defa, karanlıkta iki ayaklı birer pamuk yumağına benzeyen sarı gagalı yavrularını çağırdı. Sesi kısıldı. Gırtlağından garip gürültüler çıkararak ve tekerlenerek çırpına çırpına denize düştü.
Ertesi günü, ıssız denizlerde bir beyaz tüy yüzüyordu ancak.

Halikarnas Balıkçısı (Cevat Şakir Kabaağaçlı)

gunduzunu+kaybeden+kus Gündüzünü Kaybeden Kuş

Ermeni Balıkçı ile Topal Martı

Topal martı ile balıkçının konuştukları bile görülmüştür. Önce martının laf attığına kalıbımı basarım, diyeceğim. İlkin balıkçının martıya laf atmasının mümkünü yoktur.
Raviyanı ahbar işbu muhavereyi şöyle naklederler:
Martı:
Balıkçı:
—Susacak mısın topal, sabah sabah?..
Martı:
Balıkçı:
—Patlamadın ya! Daha nişana varmadık.
Martı:
Balıkçı:
– Gözünü seveyim topal, sus… Sus da bir yan evvel (bir an evvel) varalım şu nişana. Martı:
Balıkçı:
—Zo bu kadar laf ettiğine bakılırsa pek aç olmalısın?
Martı:
Balıkçı:
—Dur öyleyse de bir istavrit keseyim barim.
Martı:
Balıkçı:
—Amma da kafa patlattın ha!
Martıya bir istavrit başıyla, etlerinden sıyrılmış, kuyruğu titreyen bir kılçık iskeleti fırlattı. Küreklere asıldı. Az sonra sis içinde büyümüş Hayırsız Adalar önümüzde idi. Martı susmuştu. Artık konuşmuyorlardı. Balıkçı o zaman bana döndü:
—Ne zaman balığa çıksam sandalı şıp deyi tanır; peşime
düşer. Bir de uğurlu kuştur; hiç sorma.
—Neden topal diyorsun Varbet?
—Topaldır da ondan.
—Ne olmuş bacağına?
Cevap vermedi. Sustuk. Rüzgâr bir kara kokusu getirdi burnuma. Bozulmaya başlayan bir karpuz kokusu etrafımızı sardı. Balıkçı bu kadarcık konuştuğuna canı sıkılmış gibi susuyordu. Balıkçı dediğin içinden konuşan adamdır, diyeceğim ama yanlış olur. Balıkçı kendi kendisine bile geveze değildir. Balıkçının gevezesine hiç rastlamadım. İnsan geveze ise balıkçı değildir. Balıkçı ise geveze değildir.
Etrafına bakışından şu muhavereyi yapmış gibi olduk:
“Kınalı’nın burnunu görüyor musun?”
“Görüyorum.”
“Yukarda beyaz bir toprak vardır. Orayı da görüyor musun?”
“Hayır…”
Balık sükûndan hoşlanır. Kendisi gibi ağzı var dili yok insandan haz eder.
Benim yine başım dönüyor. Bir daha mı balığa çıkmak? Bu ne kocaman, sağır, derin ses, denizin sesi. İnsan bu küçük sandalın içinde ne ufak. Ah kara. Orada sesler, insanlar, gürültü var. Ağaçlar var. Rüzgârlar var. Ayağının altında kaskatı topraktan açıklara bakmak tatlı şey. Ama bu kocaman bir ağzın nefes alışına benzeyen sağır sesleri denizin ortasında, bir sandalın içinde, bir topal martı yan gözle sizi dikizlerken dinlemek insana bir korku, bir ürperme veriyor. Ah bir dönsek! Karaya bir ayağımı bassam kurbanlar keseceğim. Kurban mı? Kurban ne korkunç, ne barbar şey Allahım! Nasıl da hayvanları çoluk çocuğun, kadınların, kızların önünde boğazlarlar. Ne iptidai âdet!
—Sular çok fena! Sen de neredeyse bayılacaksın, dönelim
hadi!
—Aman dönelim..
Kumkapı’daki kahveye vardığımız zaman yüzüme bir sıcak kan dalgası hücum etti. Oh, dünya vardı! Balıkçı yüzüme keskin keskin baktı:
—Bir daha mı seninle balığa çıkmak, dedi, sen sinirli
adamsın zo.
Günlerce bana dargmmış gibi yaptı. Zaten o kiminle küs değildi. Galiba matemde idi de yakasına siyah bir şey takmıştı. Ahbapları:
—Varbet’in nesi öldü acaba? Sorulmaz ki herife… Barut!
diyorlardı.
Ben yine balığa çıkmaya, o garip haleti yeniden bulmaya can atıyordum. Hem korkmak, hem hülyaya dalmanın korkunç bir zevki vardı. Bu zevki bir daha tatmalıydım.
Misinaları cıgaradan kehribar kesilmiş tırnaklarıyla parlatırken gördüm.
—Agop Ağa, dedim, balığa mı?
Cevap vermedi. Kahveciye:
—Varbet’e bir kahve yap.
—Kahvemi içmişim, istemez.
—Balığa mı Varbet?
—He balığa… N’olacak?
—Beni de alsana!
Varbet’in de dünya yüzünde alacağı vereceği, ihtiyacı vardır. Bir çelebiden beş on para almak küçük düşmek sayılmaz ki…
—Ama, dedi, sandalın içinde ölsen geri dönmem bak.
—O gün biraz rahatsızdım.
—Yine rahatsız olacaksın; aldırma. Bu sinirle sen karada
da rahat edemezsin. Koy ki bir şey olmaz. Ama ölsen ne olur?
Ecel geldikten sonra ha karada, ha denizde.

—Nerede topal martı?
—Öldü.
—Nasıl?
—Nasıl olduğunu bilmem. Bir sabah nişana vardım ki tam
nişanın üstünde ölüsü yüzer.
—Sen göresin diye mi geldi nişanda öldü dersin.
Cevap vermedi. Birdenbire yakasındaki matem bezini topal martı için taktığı düşüncesi kafama doğuverdi.
—Yoksa bu siyahı martı için mi taktın Varbet?
Gözünü gözüme dikti.
—Maşallah, dedi, bugün kafan karadaki gibi işliyor. Korku yok, dedi.

* Herhangi bir dergide yayımlanmadan, yazar tarafından doğrudan kitaba alınan bu hikâye, Varlık Yayınlarından çıkan kitapta bu adla yayımlanmış, ancak “İçindekiler” listesine “Ermeni Balıkçı ve Topal Martı” olarak geçmiştir. (Yay. N.)

Sait Faik Abasıyanık / Ermeni Balıkçı ile Topal Martı

topal+marti Ermeni Balıkçı ile Topal Martı

Güvercin Avlayan Martı

“Terasta yemlerini yiyen güvercinlerden biri aniden başının üzerinde kurşundan bir gölge hissetti. Çatıya tüneyen martı, şişmanlığından umulmayan bir çeviklikle güvercinin tepesine kurşun gibi inmiş, zavallıyı yerden iki metre yükseklikte vurmuştu. Galiba sivri gagası ile karnını deşmişti.

Bir an, ama sadece bir an çıkıp şunu taşla mı olur, kurşunla mı olur vurayım diye geçti kafamdan, o kadar. Hınç ile dolmuştum.

Ama tabiatın kanunu değildi bu. İsyanım buna idi. Bu çizgiden çıkmış gidişe idi. Niçin martılar güvercin avlıyor? Balıkla beslendiğini bildiğimiz bu güzelim hayvanlar niçin çıktı yoldan böyle? Bir araştırma mı yapılsa acaba? Bana göre araştırmaya falan gerek yok…

Ağaçları tıraş ettik, balıkların kökünü kuruttuk. Havayı mazotla doldurduk. Toprağı dejenere ettik. Bir yerden şöyle kazara çıkmış bir çimen ucu görsek, hep birlikte oraya hücum ederek ezdik onu, mahvettik.

Büzülüp kaldığım odada martıya mı, güvercine mi, yoksa kendi halime mi ağlayacağımı bilmeden donup kalmıştım…

Mustafa Kutlu

guvercin+avlayan+marti Güvercin Avlayan Martı

Nazar

Gece, Leylâ’yı ayın on dördü
Koyda tenha yıkanırken gördü.
“Kız vücûdun ne güzel böyle açık!
Kız yakından göreyim sahile çık!”
Baktı etrâfına ürkek, ürkek
Dedi: “Tenhâda bu ses n’olsa gerek?”
“Kız vücûdun sarı güller gibi ter!
Çık sudan kendini üryan göster!”
Aranırken ayın ölgün sesini,
Soğuk ay öptü beyaz ensesini,
Sardı her uzvunu bir ince sızı;
Bu öpüş gül gibi soldurdu kızı.
Soldu, günden güne sessiz, soldu!
Dediler hep: “Kıza bir hâl oldu!”
Tâ içindendi gelen hıçkırığı,
Kalbinin vardı derin bir kırığı.
Yattı, bir ses duyuyormuş gibi lâl.
Yattı, aylarca devâm etti bu hâl.
Sindi sîmâsına akşam hüznü,
Böyle yastıkta görenler yüzünü,
Avuturlarken uzun sözlerle,
O susup baktı derin gözlerle,
Evi rüzgâr gibi bir sır gezdi,
Herkes endîşeli bir şey sezdi.
Bir sabah söyledi son sözlerini,
Yumdu dünyâya elâ gözlerini;
Koptu evden acı bir vâveyla,
Odalar inledi: “Leylâ! Leylâ!”
Geldi köy kızları, el bağladılar…
Diz çöküp ağladılar, ağladılar!

Nice günler bu şeâmetli ölüm,
Oldu çok kimseye bir gizli düğüm;
Nice günler bakarak dalgalara,
Dediler: “Uğradı Leylâ nazara!”

Yahya Kemal

derin-kirik Nazar

Bir Ağaç Karşısında

Soğuk bir kış günü, karanfil almak için çiçekçi dükkânına girdim. Tatlı bir yaz hararetiyle ısıttırılan bi yerin havası, nibâti usarelerin hafif, sert ve yeşil buğulariyle dolu idi. İstediğim çiçeklerin destelenmesine kadar, bana gösterilen sandalyede oturdum. Mes`ut bir insanın hayâl evi gibi, iklim, mevsim, yer ve zaman dışında meyl ve hevesin arzu edebileceği her türlü renkte otlar, yapraklar ve çiçeklerle dolu olan bu âdeta sihirli dükkânda sessiz bir hayat ile nefes aldığı hissedilen karanlık yapraklı, bodur bir hurma ağacından başka hiç bir şeyle meşgul olmadım. Hayâlim, sanki âciz bir sinekti ve nebatî örümcek onu birden ağlarında avlamıştı. Hareketsiz duran haşin ağaca baktım ve düşündüm: Bir limonlukta hapsedildiği için, uzaklarda kalan diğer hemcinsleri gibi, öğle güneşlerinde sıcak toprağa gölge salamayan, yağmurlarda ıslanamayan, fırtınalarda sarsılmayan, semayı, yıldızları, ayı görmeye görmeye unutan şu ağaç, bulunduğu köşede acaba mes`ut muydu? En hakîr ottan, en muhteşem çınara kadar her nebatın muhtaç olduğu hava ve ışıktan, kuş ve böcek ziyaretinden mahrum olarak, bu ağacın soba harareti ve insan nefesiyle yaşamaktan mes`ut olabileceğine hükmetmek için kendimce makul bir sebep bulamadım.
Nebatların zekâsı hakkında büyük Maeterlinck`in anlattığı akıllara hayret verici müşahedelerden sonra, bir ağacı mes`ut veya muztarip tasavvur etmekte hiç bir garabet kalmıyor. Varlıkların sükûtuna aldanmamalı! Muztaripler yalnız ‘‘muztaribim’’ diye bağırabilenler değildir. Bilinmez niçin, acıya hayat katan kudret, insandan başka hiç bir mahlûka acının sırrını açıklamak imkânı vermemiştir. Her mahlûk, hayatın kanlı yollarında, boynuna geçirilen ve sesini boğan bir ağır ‘‘sükût’’ zincirini sürükleyip yürüyor. Hiç bir beygir, hiç bir arı, hiç bir sinek, başının ağrıdığını veya midesinin bulandığını bize söyleyememiştir. Fakat bu cinsten bir ıztırabın gözü, başı, ağzı olan bir mahlûka yabancı olabileceğini sanmak ne merhametsizliktir. Rüzgârlı, karanlık gecede, bahçenin ağaçları, vahşi gürültülerle hışırdıyor; bu ağaçların niceleri kırılan bir dalın yarasiyle kanıyor, niceleri gizli bir böceğin zehiriyle için için ölüyor, niceleri can çekişmekte, niceleri anlaşılmaz acıların kıskacına yakalanmış, kıvranmaktadır. Fakat bunu hiç kimse bilmiyor, çünkü rüzgârlı, karanlık gecede hepsi aynı gürültü ile sallanıp hışırdıyor. Çöllerin serbest bir ağacı iken, ırsîbir terbiye ile, yavaş yavaş ateş kenarında yaşamaya mahkûm uyuşuk bir kedi zilletine indirilmiş, bu şimdi çiçeksiz, meyvesiz, aşksız ağacın her dokusu, duyulmak için ağız ve sesten başka bir şey istemeyen bin karanlık feryat ile dolu olduğunu pek muhtemel gördüm.
Dar saksıya gömülen kısa kütükten çelik süngüler gibi fışkıran yapraklar, korkunç bir ıztırap ile gerilmiş büyük bir elin bana doğru uzanan sert parmakları gibi göründü ve demir kafes arkasında yatan hasta arslanın sıtmalı, büyük, sarı gözlerini andıran nebatî gözlerle, mahbus ağacın bana bakmakta olduğunu, tüylerim ürpererek düşündüm.

Ahmet Haşim
Gurebâhâne-i Laklakan

bir+agac+karsisinda Bir Ağaç Karşısında

Niye Gitmeli Türkiye’ye

Mum örneği parlıyor tüy çiçekleri çalılar arasında ,
Ve bahçe afyon sarhoşluğu ile titriyor gibi,
Niye gitmeli Türkiye ‘ye? Leylaklar kokuyor burada da,
Yarım ay doğuyor solukça, Boğaz içindeyiz sanki.
Tramvay geçerken çalıyor zilini,toz, gürültü,
Dudakların rahatlokum gibi tatlı, sanki parlak bir halı,
Otlar kesilmemiş burada uzun, tüylü,
Ve arkamdaki yeşil şalsa Peygamberin cihat bayrağı.
Yalnız kaldık haremde Bey ile gözdesi gibi…
İçebiliriz gözlerimizle karışıklığı,
Ben solgun Leyla sen Mehmet Ali,
Doğunun gizleri içinde en güzel, en tatlı!
Kıvrılırken Khewida’nın dumanı halka, halka
Salıyor kokusunu altın renkli kasımpatılardaki kafiyeye.
Sessizlik Türkçe, yabancı- Allah’a!
Niye gitmeli Türkiye’ye, o uzak Türkiye’ye?

Maria Pawlikowska

niye+gitmeli+turkiyeye Niye Gitmeli Türkiye'ye

Dönüş

Birden pencere açılacak
annem beni çağıracak
dönme vakti artık
tavan ikiye ayrılacak
gökyüzüne çıkacağım çamurlu botlarla
ilişeceğim masanın kenarına ve kabaca
yanıt vereceğim tüm sorulara
bir şeyim yok uğraşmayın benle.
Başım avuçlarımın arasında
öylece oturacağım, oturacağım.
O uzun ve karışık
yolu nasıl anlatacağım onlara.
Burada gökyüzünde anneler
yeşil şallar örüyorlar
vızıldıyorlar sinekler
babam uyukluyor sobanın yanında
altı günlük çalışmadan sonra.
Hayır-diyemem ki onlara
insan insanı boğazlıyor aşağıda.

Tadeusz Rózewicz

donus Dönüş

Oto Portre

İnsanların, kamburlar gibi çökmüş, ezik sırtlarını
Dikleştirecekleri zamanlar gelecek
Kamburların yerine sırtlarında kanatlar belirecek.
Bu gün yalnız olsalar da, birden bulacaklar yakınlarını.
Sözcüklerle konuşabilecekler, yalanlarla değil.
Gözlerine baktıklarında birbirlerinin yorgunluk değil, umut görecekler.
Kanatlarında esen o yeli de hissedebilecekler.
Uzun zamandır, kanat denen şeyi unutmuş olsalar bile.
Aynaya baktığımda utanç duymayacağım zamanlar gelecek.
Söylenmeyeceğim, homurdanmayacağım kendi kendime.
Ve yüzümü, tıpkı başkalarının gördüğü gibi göreceğim aynı zamanda
Ve başkalarının yüzünü de oldukları gibi- gerçek halleriyle, en sonunda

Ernest Bryll

soylenmeyecegim Oto Portre

Bir Kadınla Konuşma

Ne görüyorsun? Hiçbir şey. Sabah çok erken kalkıyorum,
Sonra çocukları götürüyorum tramvayla uzağa
Yuvaya . Ne duyuyorsun? Yalnızca kuru öksürükleri
Ve insanları, hani sabahın köründe ruh gibi gezinen
Birbirlerinin gözlerine bakmaksızın.
Nerede senin dünyevi,
Neşe dolu Betleyem Yıldızın hani?
Bakkalda. Işığı gördüm mü anlarım ki artık alınabilir oradan
Azıcık sucuk, kuyruk yağı, kaburga,
İşte yıldızların merkezi artık orada. Oradan başlar devasa
Kuyruğu yıldızın, uykulu, yarı baygın,
Uzanan, evler boyunca. İnsan üstünde insan
Sıkış, tıkış. Hepsi bekliyor sabırsızca,
Ulaşmak için ışığa, raflarda, alev alev yanan.
Ve avuçlarında bir parça et gibi en sonunda parlayan.

Ernest Bryll

bir+kadinla+konusma Bir Kadınla Konuşma

Şiir Hakkında Konuşma

Genç kız
Onu görüyor musunuz? Yoksa düşünüze mi giriyor?
Ya da bir tepeden mi iniveriyor aniden?
Şair
Beliriveriyor birden, acurun üzerindeki tüylerden…
Genç kız
Alay ediyorsunuz.
Sanki onu siz ipek dokurcasına, kelebek kovalarcasına
Hani o altın ormanlarında…
O sanki bir Daphne, sarmalayan bir anmışcasına…
Şair
Kuşkusuz. Öylesine keskin ki
Öpülen bir satır sanki.
Genç kız
Anlıyorum sizi. Yüzeysel bu ironi,
Ama altında, kalplere yavaşça sokulan bir duygusallık gizli…
Şair
Neden kuzum, bir demet kır çiçeğisiniz siz
İnatla bir şişe parfüm olmak isteyen?

Stanislaw Grochowiak

siir+hakkinda+konusma Şiir Hakkında Konuşma