Niye Gitmeli Türkiye’ye

Mum örneği parlıyor tüy çiçekleri çalılar arasında ,
Ve bahçe afyon sarhoşluğu ile titriyor gibi,
Niye gitmeli Türkiye ‘ye? Leylaklar kokuyor burada da,
Yarım ay doğuyor solukça, Boğaz içindeyiz sanki.
Tramvay geçerken çalıyor zilini,toz, gürültü,
Dudakların rahatlokum gibi tatlı, sanki parlak bir halı,
Otlar kesilmemiş burada uzun, tüylü,
Ve arkamdaki yeşil şalsa Peygamberin cihat bayrağı.
Yalnız kaldık haremde Bey ile gözdesi gibi…
İçebiliriz gözlerimizle karışıklığı,
Ben solgun Leyla sen Mehmet Ali,
Doğunun gizleri içinde en güzel, en tatlı!
Kıvrılırken Khewida’nın dumanı halka, halka
Salıyor kokusunu altın renkli kasımpatılardaki kafiyeye.
Sessizlik Türkçe, yabancı- Allah’a!
Niye gitmeli Türkiye’ye, o uzak Türkiye’ye?

Maria Pawlikowska

niye+gitmeli+turkiyeye Niye Gitmeli Türkiye'ye

Dönüş

Birden pencere açılacak
annem beni çağıracak
dönme vakti artık
tavan ikiye ayrılacak
gökyüzüne çıkacağım çamurlu botlarla
ilişeceğim masanın kenarına ve kabaca
yanıt vereceğim tüm sorulara
bir şeyim yok uğraşmayın benle.
Başım avuçlarımın arasında
öylece oturacağım, oturacağım.
O uzun ve karışık
yolu nasıl anlatacağım onlara.
Burada gökyüzünde anneler
yeşil şallar örüyorlar
vızıldıyorlar sinekler
babam uyukluyor sobanın yanında
altı günlük çalışmadan sonra.
Hayır-diyemem ki onlara
insan insanı boğazlıyor aşağıda.

Tadeusz Rózewicz

donus Dönüş

Oto Portre

İnsanların, kamburlar gibi çökmüş, ezik sırtlarını
Dikleştirecekleri zamanlar gelecek
Kamburların yerine sırtlarında kanatlar belirecek.
Bu gün yalnız olsalar da, birden bulacaklar yakınlarını.
Sözcüklerle konuşabilecekler, yalanlarla değil.
Gözlerine baktıklarında birbirlerinin yorgunluk değil, umut görecekler.
Kanatlarında esen o yeli de hissedebilecekler.
Uzun zamandır, kanat denen şeyi unutmuş olsalar bile.
Aynaya baktığımda utanç duymayacağım zamanlar gelecek.
Söylenmeyeceğim, homurdanmayacağım kendi kendime.
Ve yüzümü, tıpkı başkalarının gördüğü gibi göreceğim aynı zamanda
Ve başkalarının yüzünü de oldukları gibi- gerçek halleriyle, en sonunda

Ernest Bryll

soylenmeyecegim Oto Portre

Bir Kadınla Konuşma

Ne görüyorsun? Hiçbir şey. Sabah çok erken kalkıyorum,
Sonra çocukları götürüyorum tramvayla uzağa
Yuvaya . Ne duyuyorsun? Yalnızca kuru öksürükleri
Ve insanları, hani sabahın köründe ruh gibi gezinen
Birbirlerinin gözlerine bakmaksızın.
Nerede senin dünyevi,
Neşe dolu Betleyem Yıldızın hani?
Bakkalda. Işığı gördüm mü anlarım ki artık alınabilir oradan
Azıcık sucuk, kuyruk yağı, kaburga,
İşte yıldızların merkezi artık orada. Oradan başlar devasa
Kuyruğu yıldızın, uykulu, yarı baygın,
Uzanan, evler boyunca. İnsan üstünde insan
Sıkış, tıkış. Hepsi bekliyor sabırsızca,
Ulaşmak için ışığa, raflarda, alev alev yanan.
Ve avuçlarında bir parça et gibi en sonunda parlayan.

Ernest Bryll

bir+kadinla+konusma Bir Kadınla Konuşma

Şiir Hakkında Konuşma

Genç kız
Onu görüyor musunuz? Yoksa düşünüze mi giriyor?
Ya da bir tepeden mi iniveriyor aniden?
Şair
Beliriveriyor birden, acurun üzerindeki tüylerden…
Genç kız
Alay ediyorsunuz.
Sanki onu siz ipek dokurcasına, kelebek kovalarcasına
Hani o altın ormanlarında…
O sanki bir Daphne, sarmalayan bir anmışcasına…
Şair
Kuşkusuz. Öylesine keskin ki
Öpülen bir satır sanki.
Genç kız
Anlıyorum sizi. Yüzeysel bu ironi,
Ama altında, kalplere yavaşça sokulan bir duygusallık gizli…
Şair
Neden kuzum, bir demet kır çiçeğisiniz siz
İnatla bir şişe parfüm olmak isteyen?

Stanislaw Grochowiak

siir+hakkinda+konusma Şiir Hakkında Konuşma

Apollon ve Marsyas

Gerçek düellosu Apollon’un
Marsyas’la
(kulak ustasının müthiş gırtlağa karşı)
bir akşam üstü oldu
artık bildiğimiz gibi
hakemler
tanrıyı galip ilan etmişlerdi
sıkıca bağlandığı ağaçta
ince ince derisi soyulan Marsyas
bağırıyor
çığlık gelmezden önce
o uzun kulaklarına
dinleniyor çığlığın gölgesinde
tepeden tırnağa tiksintiyle titreyen
Apollon çalgısını temizliyor
sahteydi
Marsyas’ın sesindeki monotonluk
ve oluşmak tek bir ünlüden
A
gerçekte ise
yansıtıyordu
Marsyas
çok renkli zenginliğini
kendi bedeninin > karaciğerinin kel tepesini
kıvrımlarını ak bağırsaklarının
soluklanan ciğerinin ormanını
pazularının tatlı tepeciklerini
eklem safra kan ve titreme
esen soğuk yel kemiklerine
ve belleğinin tuzu üzerinde
tepeden tırnağa tiksintiyle titreyen
Apollon çalgısını temizliyor
şimdi koroya
katıldı Marsyas’ın omurgası
aslında A gene aynı A
yalnız derince ve paslı biraz
artık bu dayanılmaz
sinirleri yapay olan tanrı için bile
taşlı yoldan
kenarı çalıyla çevrili
geçti galip
düşünerek
ulumasından Marsyas’ın
doğmaz mıydı acaba
yeni bir dalı
sanatın -diyelim- çağdaş
aniden
ayaklarının dibine düştü
taşlaşmış bir bülbül
başını çevirdi
gördü ki
şu ağacın Marsyas’ı bağladıkları hani
ağırmıştı saçları
tümüyle
Studium przedmiotu 1961

Ey Truva
1
Ey Truva Truva
arkeolog
küllerini senin savuruyor avuçlarından
oysa bu yangın öylesine büyük ki İlyada’dan
yedi teli lirin-
çok az gelir
koro gerek
denizlerin ağıtlarından
yıldırımlarından dağların
taştan yağmurlar gerek
-nasıl çıkarmalı insanları
bu harabeden
nasıl çıkarmalı
dizelerden koroyu
düşünüyor şair
dimdik hareketsiz
erdemli bir dilsiz gibi
-Şiir kurtulacak sağ salim
Kurtuldu sağ salim
alevlerin kanadıyla
tertemiz göğe
Harabeler üzerinde doğuyor ay
Ey Truva Truva
Susuyor kent
Şair dövüşüyor kendi gölgesiyle
Şair çığırıyor çöldeki bir kuş gibi
Ay kendi görüntüsünü yansıtıyor
Yangın meydanındaki yumuşak metal örneği

2
Yürüyorlardı vadi haline gelmiş bir zamanların sokaklarında
kızıl bir kül denizini aşarcasına
rüzgarsa savuruyordu bu kızıl külleri
boyayarak tümüyle batan kenti
Yürüyorlardı vadi haline gelmiş bir zamanların sokaklarında
sabah ayazını aç soluklarıyla hohlayarak
diyorlardı ki:çok uzun yıllar geçecek
ilk evin kurulması için buralara
yürüyorlardı vadi haline gelmiş bir zamanların sokaklarında
bir yaşam izi bulacaklarını düşünüyorlardı
sakat adam
armonikasıyla
bir partizan türküsü çalıyor
salkım söğütleri
kızları anlatan
şair susuyor
yağmur yağıyor

Zbigniew Herbert

sair+susuyor Apollon ve Marsyas

Paldır Küldür Yaşam

Paldır küldür geçen yaşam
Provasız bir gösteri
Ölçüsüz bir beden
Düşüncesiz bir kafa
Oynadığım rolü bilmiyorum
Bildiğim yalnızca benim olduğu ve değişmezliği
Sahnede çözmeliyim
oyunun konusunu
Yaşamın onuruna oldukça kötü hazırlanmış
bana yüklenen o oyunun, taşımakta güçlük çekiyorum temposunu
Tiksindiğim halde doğaçlamadan, doğaçlama yapıyorum.
Her adımda şeylerin bilinmezlikerine takılıyorum.
Kırsal kokuyor yaşam tarzım benim
Amatörce iç güdülerim
Heyecan, açığa çıkararak beni daha çok aşağılıyor.
Yatıştırıcı ortamlarda caniymişim gibi geliyor
Geriye alınmayan sözler ve davranışlar
Tümüyle sayılmayan yıldızlar
Koşarken iliklenen yağmurluk örneği bir karakter
İşte, umarsız sonuçları bu birdenbireliğin
En azından çarşamba günü bir prova olsaydı,
Ya da hiç olmazsa perşembe günü bir kez daha tekrarlansaydı.
Ne ki, işte cuma duymadığım, hiç bilmediğim bir senaryo ile geliyor.
Oldu mu bu şimdi- diye soruyorum
(hırıltılı bir sesle, çünkü kuliste izin verilmedi boğazımı temizlememe bile)
Yanıltıcı olur düşünmek, bunun yalnızca basit bir sınav olduğunu
hani derme çatma bir yerde verilen. Hayır.
Dekorun tam ortasındayım ve ne denli sağlam olduğunu görüyorum.
Gözüme her şeyin incelikle yerli yerine konduğu çarpıyor.
Asılı, en uzaktaki süsler bile.
Ah, hiç kuşkum yok artık bu bir prömier,
tüm yapacaklarım,
hep yaptıklarıma dönüşecekler

Wislawa Szymborska
Çeviren: Neşe Taluy Yüce- Agnieszka Lytko Kaim

paldir+kuldur+yasam Paldır Küldür Yaşam

Campo Dı Fiori

Roma, Campo Dı Fiori;
Zeytin ve limon sepetleri,
Şarapla yıkanmış,
Çiçeklerle bezenmiş kaldırımlar,
Masalara saçıyor satıcılar
Pembe ürünlerini denizin,
Siyah üzüm salkımlarını,
Tüyleri üzerine düşen şeftalilerin.
İşte tam bu meydanda
Yakıldı Giordano Bruno;
Tutuşturdu cellat,
Bakışları altında, meraklı serserilerin
Ve daha sönmemişti alevler,
Doluverdiğinde tavernalar;
Başlarında zeytin ve limon sepetleri,
Ortalıkta dolaşırken satıcılar.
Varşova, güzel bir bahar akşamı;
Anımsadım Campo di Fiori’yi,
Atlı karıncaların yanı başında;
Neredeyse sıçrayıverecekti
Parlak gökyüzüne genç çiftler,
Gizlerken kıvrak bir ezgi,
Getto’nun duvarları ardında
Patlayan silah seslerini.
Ve havada yakalıyordu
Atlı karıncalarda eğlenenler,
Rüzgarın yanan binalardan getirdiği
Siyah kurum tanelerini.
Ve yangınlardan gelen rüzgar,
Savuruyordu genç kızların eteklerini.
Varşova’da güzel bir pazar günü
Neşeyle gülüyordu insanlar.
Anlayan çıkar mı dersiniz bu tarih dersini,
Varşovalıların ya da Romalıların
Odun yığınlarını görmezden gelerek,
Alışveriş yapmalarını, eğlenmelerini ve sevmelerini.
Belki de başka biçimde yorumlar birisi;
Çabucak unutmasını insanların,
Ve daha sönmeden alevler,
Her şeyin silinip gitmesini.
Daha o zamanlar düşünürdüm
Ölenlerin yalnızlığını,
Ve sehpaya çıktığında
Bulamadığını tek bir sözcük,
Giordano’nun veda edebilmek için
Geride kalanlara.
Koşup gidivermişlerdi şarap içmeye,
Neşeyle söyleşerek,
Beyaz deniz yıldızlarını,
Zeytinlerini ve limonlarını satmaya.
Artık çok uzaklardaydı Giordano,
Yüzyıllar geçmişçesine aradan;
Oysa yok olup gitmesini izlemek,
Yalnızca sürmüştü bir an.
Çoktan unuttu dünya,
Sahipsiz ölüp gidenleri;
Uzak gezegenlerden gelmişçesine,
Yabancı kaldı bize sözcükleri.
Artık bir söylence olacak tüm bunlar,
Ama bir başka Campo di Fiori’de
Sözcükleriyle bir başkaldırı başlatacak ozan,
Yıllar geçince aradan.

Czeslaw Milosz
Çeviren: Prof. Dr. Ö. Aydın Süer

veda Campo Dı Fiori

Her Şeyi Bırakabilirdim

Her şeyi bırakabilirdim. Her şeyi, anında,
Kutno’ya veya Sieradz’a yerleşebilirdim sonbaharda.
Kutno’da veya Sieradz’da, Rawa’da veya Leczyca’da,
Giriş katında bir eve taşınabilirdim sakin bir sokakta.
Sıcak, dar, ama sevimli o evde.
Bol bol uyunur, sıklıkla içilirdi de.
Sabahları horozlar öterdi çitlerde,
Komşular aptallaşırlardı şiştikçe.
Kahveye gider, otururdum bir köşeye,
Dönmeyenin ardından ağlardım sessizce
Seninle bir kadeh şarap eşliğinde konuşabilirdim:
“Ne var canım? Ne oldu biriciğim?”
Sen gürültüden bunalmış, başkent özleminde misin?
Sıkılırdın burada, Kutno’da ya da Leczyca’da, ne dersin?
Hiçbir şey canım , hiçbir şey söylemezdin,
Sabaha kadar şöminedeki rüzgarı dinlerdin…
Ve derin, derin düşünürdün korkuyla ve özlemle
Burada ne arıyor acaba, bu Kutno’da ya da Leczyca’da diye.

Julian Tuwim

birakmak Her Şeyi Bırakabilirdim

Artık Günü Kapamak İstiyordum

Artık günü kapamak istiyordum
Okunmuş bir kitapmışçasına
Bürünmek, kara sessizliğe
Yatmak istiyordum o büyük güce.
Tüm görkemi ile pencereden görünene dek tan kızıllığı
Sevinç ve korku uyandıran hani
Yangın gibi parlayan
Bir orkestra gibi patlayan tıpkı.
İşte yeni bir gün, yeni bir dünya
Binlerce tansık oynaşıyor içimde
Kalkıyorum ayaklarım üstüne
Duruyorum upuzun bir merdivenin önünde
En son ben kaldım,
Gömdüm tüm sevgili dostları.
Gördüm, nasıl da değiştiğini yaşamın
Ben de yaşam gibi değişmiştim tıpkı.
İnsanı sevdim doğayı da,
Geleceğe baktım hep aydınlık gözlerle,
Bağımsızlığa taptım özgürlüğe de
Dostum hem bulutla hem yelle.
İstemedim hiç bronzdan anıtlar,
Ne boru sesleri, ne gürültülü bravolar
Boş bir oda kalacak benden geriye
Fazla sözü edilmeyen sessiz bir ünle.

Leopold Staff

artik+gunu+kapamak+istiyorum Artık Günü Kapamak İstiyordum