Aradaki sızı

otuzuncu kattan düştü gülümseme halkın ortasına
otuzuncu kattan bakıyorum burası çok fazla ankara
ağır havalardan ağdalanan ağır ağır dağlanan
otuzuncu kattan manzara çok fena çok can aldı
canımı sıktım mesela masada oturan vıdıvıdılara
canımı sıktım bıraktım üzüntülü kırlara
kıyamadım sesindeki sessiz sevince
kıyamadım ve dedim ki hadi şimdi adalara

gidelim gitmek birikirse bir adamın içinde
iki de bir homurdanıyor deniz dalgaların göğsünde
açılmış yaraya kimse bakmıyor sevgili arkadaşım
azalarını azaltıp gitti bak güneş
hatırası hayale dar gelse de
geçici bir mutluluğu onaylıyor leylekler burada

otuzuncu kattan düştü güzellik kalbimin ortasına
ipinci bir su değiyor aradaki sızıya

Cafer Keklikçi

aradaki+sizi Aradaki sızı

Tam Öğle Vaktiydi Gittin

Tam öğle vaktiydi gittin
Güneş ortalığı yakıp kavuruyordu
Balkonda bir başımaydım gittin
Ilık rüzgârlar esti ardından
Güvercinler uçuştu gökyüzüne
Baktım. Bir arı odamda oraya buraya uçtu
Köy öğle sıcağıyla uyuyordu baktım
Adını yazdım gökyüzünün maviliğine
Saçlarımı örmeyi unutmuştum
Irmak usulcana aktı gölgeli kıyıdan
Tembel beyaz bulutlar bana mısın demedi
Saçlarımı örmeyi unutmuştum

Tam öğle vaktiydi gittin
Köy öğle sıcağıyla uyuyordu Soluk soluğaydı tarlalar
Güvercinler gökyüzüne uçmuşlardı
Balkondaydım. Yalnızdım. Bir başımaydım

Tam öğle vaktiydi gittin…

Rabindranath Tagore

tam+ogle+vaktiydi+gittin Tam Öğle Vaktiydi Gittin

Asiye severim seni öldüresiye

Senin gözlerin mavi, yeşil, kara.

İndir onları yere, bakma sakın hayata. 
Senin ellerin güzel Asiye, parmakların ipince. 
Severim seni ama olmuyor bulaşıklar kalınca. 
Asiye severim seni, sen bana hayat verdin. 
Bana yemek verdin Asiye, suyumu elinden içtim. 
Çocuk verdin bana üç demedin, beş demedin. 
Elbet vereceksin Asiye, lafımı iyi belle! 
Ben seni karım ettim. 
Seni bensiz yarım ettim. 
Yuvamın sultanı ettim, saçını süpürge ettim. 
Asiye, ben seni kadın ettim. 
Bir yere gidemezsin!
Seviyorum lan seni, ütüyü kim yapacak? 
Asiye, çocukların karnı aç. 
Az vurduysam ne olmuş, hemen annenlere kaç! 
Asiye, ben sevmesem seni, vurur muyum hiç öyle? 
Aşkımız ölümüne değil miydi sen söyle? 
Asiye, gitme dedim! 
Bak çok pişman olacaksın… 
Ben erkek kalacağım, sen mevta olacaksın…
Sana “abartma” derler, derdini kime anlatırsın?
Anlatamazsın Asiye, eve dön! 
Evde severim ben seni öldüresiye…

Zeynep Arkan

asiye+severim+seni Asiye severim seni öldüresiye

bir gecelik yol

ben hiç türkü bilmezdim yol öğretirmiş
ben bilmem ayrıyam dememiştim hiç
ayrılmamıştım yoldan ve hiç yârdan
öyle sanmışım, bu yol anlatır
gözümü kırpmadan günümü görmüşüm
görmüşüm her gecenin sonunu, türlü oyunu
bir gecelik yolda kendi rüzgârımla esmişim

şimdi uykular bir başka, türküler
eskiden bi uyurdum aynı ağrı uyanırdı göğsümde
şimdi ur gibi kurşun gibi
kazımadan kapanmıyor gözlerim

bazen bu sessizliğin gürültüsü dayanılmaz
anneler ağlar ve hiçbir şey yapılamaz
böylece alışırsın hem ateşe hem küle
bir güzel gitmek olur her gece
her gece konuşunca güvercinlerle sadece
insan anlıyor neydi o uyar’da taklit edilemez olan
insan anlıyor nedir bize sarılmayı öğreten

her kuşlukta kendimi duraklarda bulurum
tıkır tıkır makina on beş dakika
dağların on beş yıl ardına
bozkırın ucuna bucağına
her bakışı satır sayıp şiir kurarım
günüm çocuklara aklım kurduğuma helal
ederim hepsini de bir cep için cepkene
bir sap için samana
bir uzak için yakına
hiç mihnet olmaz bunu bilirim
kırgınlıkla dağılmadım, dargınlıkla çözülmedim
inandım mı tam inandım kana bulandıysam hele
şimdi kazananla kaybedenin eşitliği gözümde

burada beni çeken çekiştiren
yok etimden koparan kovuşturan
aşk kötülüktür diye yüzünü buruşturan
burada kıyamadığım bir aşk
burada yok kıyamadığım
burada antidiazem
burası süper egosuyla anadolu
yoksunluğun adı, yoksulluğun kokusu

insan buradaysa
gündüz gece gündüz gece
engel yok bir güzel üzülmeye
insan burada olsa da
oralar affedilmez

Zeynep Elif Arkan

bir+gecelik+yol bir gecelik yol

Koca adam

Koca adam..
Kocaman adam..
Nasıl da güçlü.. Dağ gibi.. Vursan devrilmez..

Saçlarını okşuyorum..
Küçük bir oğlan çocuğuna dönüşüyor gözleri..
Kaldırıp başını , bakıyor yüzüme usul..
Ellerimde anne kokusunu kokluyor biliyorum..

Koca adam..
Kocaman adam…
Kollarımı açıyorum.. Sarılmak istersin biliyorum..
Biliyorum, başını saklayıp koltuğumun altına ağlamak istersin..
Yüzüme bakıyorsun.. Ağlamasın diye kocaman açtığın gözlerle..
Omuzlarını çekip “ıı ııhh” diyorsun..
Dönüp arkanı çekip gidiyorsun..

Koca adam..
Kocaman adam…
Biliyor musun ki, gelip hissettirmeden saçlarını öpüyorum..
Ve yine sana hissettirmeden yaşlarını siliyorum..

Pia
koca+adam Koca adam

ben bir erik ağacıyım

Evimin karşısındaki çelimsiz bir erik ağacıydı O.

Kış ortalarıydı.. Haylaz güneş, bildik oyunlarından birini oynuyordu yine.. En sevimli yüzüyle göz kırpmıştı yine..

Çelimsiz erik ağacım benim… Aldandı.. Sandı ki güneş ona gülümsüyor.. Kalbi deli gibi çarpmaya başladı vakitsiz.. Çiçek açtı.. Deli gibi, ilk yaz gibi çiçekler açtı.. Komşu ağaçlar güldü haline, bilen bilmeyen ayıpladı.. Sadece “sanmıştı” oysa ki.. Bu kadar masum bir çiçeklenişti bu.. Kimseye anlatamadı..

Kimsenin farketmediği birşey vardı halbuki.. Geçen bir sürü baharı ıskalamıştı çelimsiz erik ağacım.. Gelip geçen onca baharda herkes çiçek açarken, O kuru dallarıyla beklemişti… Neyi beklemişti, niye beklemişti kimse bilmemişti.. Kimseler hissetmemişti bile.. Herkes kendi çiçeğinin güzelliği ile o kadar meşguldu ki , onun çiçeksizliğini görmemişti bile.. Erken çiçek açtı diye gülünen erik ağacım, aslında çok geç kalmıştı..Vakit o kadar geçti ki erken sanılmıştı..

İşe gitmek için yolun karşısına geçtim.. Yaklaştım ona, çelimsiz gövdesine dokundum… Ağlıyordu..

“Ağlama” dedim.. “Ağlama sakın.. Çiçek açabileceğinden umudu kestiğim bir anda açtığın çiçeklerle o kadar güzelsin ki”. Sustu.. İç çekti belli belirsiz.. İç çekişi.. yapraklarının hışırtısı ve erik ağacının çaresizliği…

Aradan günler geçti.. Öylece direniyordu.. Tebessümünü bir kez gösterip geri çekilen güneş, yerini olağan soğuklara ve rüzgara bırakmıştı..

Mevsime yaraşır bir fırtına.. Yağmur ve rüzgar.. Zalim ikili.. Nasıl acımasızca hırpalıyorlar erik ağacımı.. Gece.. Pencerenin önünde durmuş Onu görmeye çalışıyorum.. Yoldan geçen arabaların farlarından medet umuyorum.. Allah kahretsin olmuyor.. Yanına gidip Onu avuçlarıma sığdırmak istiyorum deliler gibi.. Yağmur hızlanıyor, rüzgar çıldırmış.. Ağlıyorum.. Erik ağacımın halini düşünüyorum ve ağlyorum..

Bütün gece ondan başka birşey düşünmedim.. Mevsimsiz çiçek açan erik ağacım.. Benim kader arkadaşım.. Anladığım.. Anlayanım.. Gün ilk ışıklarını bir nimet gibi sunarken fırladım sokağa.. Koşarcasına geçtim yolun karşısına.. (ohh çok şükür!) Erik ağacım , çiçekleriyle ayakta.. Yorgun ama çiçeklerini vermemiş rüzgara..

Koşup sarılıyorum ona.. Dile geliyor kendi lisanınca ” o çiçekleri o kadar beklemiştim ki, veremezdim”

Erik ağacım..

Sırdaşım..

Dilek Kartal

ahmet+koyuturk ben bir erik ağacıyım

ben dirimle doğrulurken

Sis boruları ötmeğe başladı yavrular
Şimdi oradalar – Aşk delice kımıldamalı yatağından
Sen bir yıldız kaymasıyla yatağından
Üstüne alevleri alarak
Kemikli bir aşk gencinin kollarından tutarak
Sen kanın damarlara tutunamadığı anlardan
Beni karnınla
Bir göz boğuşmasına daha kandırarak
Bul içe kapanık hayvanlarımı yalvarmalarınla
Üzülmüş
Belki dünya ile horlanmışım
Ansızın çık oradan görün orada
Bu siyah basmış kara akar deme –
Başka olmalı gövdemi denetleyişin
                              aşka hazır olan
… LARDAN. OKADIN’lardan
Halk aşksızsa sokaklar
          banka dükkânlarıyla doludur
Ellerimi kâlb olmayan sularla
                ıslamaya alışır o kızlar
– işte artık kaçmak – işte durmadan karşımızdayken bile –
– ılık ev girintileri
gizlesin daha köprüler
karanlık bedenleri
Her şey onlara göre – yamandırlar
Ansızın melek bekliyorum eski türk ezgileriyle
Senin Asya’dan hiç yontmadan zarif bir cep saati yapışın
Asya Asya ve Asya diye yalvarışın
Sana ansızın alın yazımı ve kendimi ekliyorum
Aşka hazır aşka aç ve davetli
Ansızın melek bekliyorum
Asya ile ayağa kalkan
Melekler ellerinde gelenekle
İçinden hızla süt akımı geçiren mızraklar
Boydanboya girdirmektedirler gövdelerin içine
Nar doğuran – dikkatle nar doğuran
Hayvanı ve insanı aynı teklifle doyuran
Nazlı baharlarla
Hiç ağlanmadı
‘Biz çetin adamız ha’ ayrıca söylenmez
Anlaşılır
Ne yavuz kışlar
Kurt sıyrığı ayazlarla
Ne evren depdebesi bahar
Gerdan kırıp mendil düşüren kızlarla
Ayrıca söylenmez
‘Biz çetin adamız ha’
Doymuştur aşk bu gece en son buluşlarına kadar
Sen meleksi kadın bu gece kendini vermekle
İkiye yarıldım
Sen meleksi kadın bu gece
1000 yıl adına bilinmekle
Sen melek uyarmalarıyla
Uyarılan erkek
Bu gece bir şehvet azarladı
Hayvan kovdun
Yatağını yüceltenlerden oldun
Şimdi ev gebedir
Dağ kuşlukla uyanır – varsın uyansın –
Önce hafif bir uyku sisi
Tanrı evvelsiz sonrasız bir iklim gibi ordadır
Daim
Melek kanatlarında hava görünmez
Uzaklar yinede görülür
Ay dostlukla anılan bir komşu evidir
Kıl çadırlarla devinen o kavim göçü
İşte o kavim göçü
Dağlar ilk kez bizi
Çıplak ete kavuşun aşk sandı
Kadife döşer gibi toprağa işte öyle yürüyen
Ilık bir hava bürüyen
Gözleri o – rengarenk gözleri çocuk gözleri develerin
Çözülür ayakları
Kavim bu
Boynuna kan yürümüş
(Gözüne bir şey görünmüş)
– Nedir o görünen / susalım /
Hayat her zerresi uyarılmış gibidir
– Çok acele
Kâlb bir bohçanın içinde atmaktadır
Omurgasından mızrakyürüyor kavmin boynuna
Develer en som bir duruşla – Raptedilmiş
Çocuklar ağızlarında Ey Nazlı Ölüm
                                 Ey Nazlı Bahar Marşlarıyla
Bütün bunlar nedir – sorulsa
Sorusuna
Ne can ne cevap kalmıştır
Kavim donmuş deve mıhlanmış
Kadın ateşle ateş doğumdan önce
Sığırlar kendi kendileriyle
Göz göze kalmıştır
Kavim seferidir evinden ayrılmıştır ama
Kendine varılan ilklim ve toprak
/ VAKİTTİR / namaza durmuştur
Bin bireydir kavim
Bir tür kararla eğrilip doğulmakta
Her candan bir cana
Bir candan bir cana
Sonsuza değin
Bir tavır bolluğudur kavim ama
Nihayet vaktidir VAKİT
Bu duruş en zarifi duruşların
Gidip endamlı dağlara
Beğendirmek için yeni gelinleri
O iklim kullanılır hep
İnsanın en bilgelerini
Onlarla karşılanmak için baharda
İklim aranır herşeyden önce her olayda
Şerbet taslarında
Bir topak okunmuş şeker dedenin avcunda
Genç bir kız kadar ağırdır
Bileceksin ey çocuk
Tatmıştın onu geçen baharda da
Kavim uyanan toprağı
Karşılarken – Uyanıktır –
Kavim Toprağı
Devirirken – Uyanıktır –
Kavimden biri varırken toprağa
– Uyanıktır O ve Kavim
Vardıktan sonra toprağa
Gaflet uyandırılmaz – kavim uyanıktır
O anne gibi verimlidir besmele çocuk için
O erkek
Karpuz dilimi gibi ortadadır
O en yaşlı gelin
Ocaktaki çorbayla birlikte tütmektedir
O kavim için
‘Kışları göç içinizedir’ buyuruluyor
Büyük çadır en sevgili düşmana emanettir
Çorba dağıtılsın nefes ve el dağıtılsın
Yer ötesi ve yer eşit alınsın
Kadın ve erkek eşit durmaktadır – kadın arkadadır
İnsan hayada ve tanrıdadır
Ki kış ortasında kardan – bir duayla sıyrılıp
O derviş ağaç kupkuru dallarında
O meyvayı büyütüyor
O tiyek
Bir salkım – müthiş – üzüm
Uykuya tez doyanlar için
Saçlar uçuşur havalara sevinçle
şarkı şarkı içine
Cenkle bir üstün haberleşme ile
İnsandan insana hep akıl ve sezgilerle
O coşkun mutlu savaş dülgerleri
Kalbi çoğaltan bayramlar açtılar
Şimdi de açtılar
İşaret verin ve açtılar bütün köprüleri
Deniz yüce bir soluk denizlidir – rotalar denizin kendisinedir
Kaptan sancakta bir tek an yaşamak yoluna
Bütün bir ömür ağartmıştır
Işıklar çoğalıyor içimizden birine
                    kime bu davet
Limanı dolduranlar yanan insan meşaleleri
Yüzbinler taş kulelere yaslanmış söylüyorlar
– Rüzgar nereden eserse essin güzeldir
  Alevler bir ayrı alemdir
  Dirlik sevinçtir – göç içimizedir.
Aşktan sonra sarhoşluk günümüz ülkemizde
Sevine sevine
Sağlığının elleri uzansaydı dağların eteklerine yer’in şarkılarına
Aşkın mağara kovuklarındaki şarkılarına
İlkel bir duyguyla bağırır kalırdım
Yöremde mor lekeler gibi duran
Bir basamaklı melekler ve gelenler olur birden
Bütün meleklerden bir melek
– Bak diyor bakıyorum
ve bak diyor
Ellerimi bıçakla yontacağım deniyor
İlkel bir sevinç destan ve kan
şiir en safından
sonra soyut heykeller
Hiç düşman yok – üzgün söyleniyor
– Olmayacak mı hiç
Eziyor gururum onları
– Görün ey güzel düşman ey güzel düşman
Saraylarda geçti ömrüm seninle
Yüzüm aydınlık bakar elemlere
Yangın yerlerine
Coşkuyla selamladım bütün bayrakları
Düşman kadınlarını
Tanrım bu dağları da sen yarattın
Bana kattın
Bir bir okşadım
Sema yapan kırları
Alemlere kalbimizi yeniliyoruz ve tutuşmuş geliyoruz
Yeryüzü batarsa batsın dayanamayıp o kavmin
çadırlarına
Develer de tutuştu
Onlarla ayarlandık bir devinim bir devinim
                                    arkasında bütün devinimler 
Kum kendi raksında beden aynı raksda
Karın bacaklara ulaşır öper onları ve uzaklaşır
Aynı yönde ve aralarında bir dünya vardır
Göğüs ahenkle havanın direncini kırmaktadır
Kalb başa ve guddeye en yakın sırlara göre
Kumu ve balçıklı toprağı
Ağacın ve kayanın dizilimini
O tek kuşun yalnızca süzülüşü
Ani bir haber gibi salt bir kez ötüşünü
Dinliyor kumu balçıklı toprağı
Ağacı kayayı ve kuşu
Uyku beladır göç içinizedir
Sabır ve zaman içinizdedir
Kadın ve çocuk içiçedir
Güneş vurmuyor- öyle söyleyin – üzerine döşeklerimizin
– Sokuluyoruz besmele ile kadının toprağına
(İşte böyle söyleyin)
Öyle ki o kadınlar
Bağlasınlar doğanları tanrı bağlarına
Melekler kırmızı yanar
Kalbe tutuşan herşey kırmızıdır
Hele kalb hazırsa
“kentten” bir er kalkar – Onun eri
Kollar semayı deryayı korkularından
Yoksa aşk hemen kaçmak mıdır dağımıza
Söyleyelim ya hay ya huu
– Yolları aydınlık kıl Yaradan
Kanla bir sabah
Akşam kanla
‘… ateş.. ve öldüm…’ deniyor
– Oysa sorular verilmişti ona
Sorular yığılmış
aynı kaynaktan olana
Işık ve karanlık hakkında
Bu nasıl uzun uyanılmaz gibi
– Ateş ve öldün uykuyla
– Kurşunla yoklanması bir sorudur geri kalanlara
Taze doğanlara
Şehzadelerden de sorular kalmıştı ona
‘Biz artık gitmeliyiz dağımıza anneciğim
Yorgun geldim savaşmadım ama
Bir ceset gibi ayaklarının dibindeyim’
‘Biz artık
Gitmeliyiz dağımıza’
– Hayır olmaz
Durmalıyız burada şahinim
‘Kezzap içsem
Daha kuvvetle can çekişirdim’
(dertten çıktık) söylendi (güzel bir kurtuluşa yöneldik) dendi
Heykel bekliyen kımıldamış
Abesle elele ahbab gibi
Avazı çıkınca bağırmıştır
– Durmadan deniyor ki vatanım neredir
  Heykel ne diyor
  Konuşmaz heykel
  Felçtir
Karşılıklı
– Kaslarımız karşılıklı kasılsın
Olsun
– (Kalbimiz tüm insanın namına) iddiasında
– Dertten çıkmışsın ötekine kavuşmuşsun da
Diyor ki diyor ki
Geçmiş nedir kavim kimdir dert nerdedir
Kırbaçla ayağa kalkarlardı
‘biz artık… anneciğim.. dağımıza..’
ruhum geçer bedenine yüz bin kara nokta yemiştir soyrad
..ve nasıl olan oldu – o ve yeni uygar dostları
Bir noktalar anlaşmasıdır fabrika baca ve duman
Anne onları kapıya kadar uğurla gel
Delinen böğrüme bir sed geçer
‘yapmayın yapmayın’ çığlıkları
Güneş doğsun mu doğmasın mı kararsızım
Başlarını bana çevirmiş büyük baş hayvanlar
londra moskova vaşington berlin pekin
hava ceryanları sarsılan ikindiler
korkularımız intihar dönemlerinde
kötü bir alışkanlık peyda olmuştur
bağ budama hasat zekat
evlenme hoş görme
Buğday ve ekmeğe saygı göreneğine doğru
– İnce bir düşman yönelmiştir
– Hayır içimizden yönelmiştir
– Oh oh dıştan yönelmiştir
– Dıştan ve içten mi yönelmiştir
– Ne yönelmiş ne yönelememiştir
– Yönelememiş önele Miş
‘Ey örtülerle donatılmış Mustafa’
– Oğlum sen artık
şarapnel gibi yağmalısın
düşmanı güzelce vurmulısın
‘…biz artık dağımıza.. anneciğim..’
(Komşudan o ölü de kalktı
Boşluğuna bir kırbaç uzatıldı)
(Çoktandır şu maraş kalesi hatıraları elinden alınmış
bir taş yığınıdır.-onların yerine bilardo masaları konmuştur-
şalvarlı şövalye ve kovboylar bilardo oynamaktadırlar)
-Uykum geliyor kaderim yorula geliyor buz gibi eller
Bu yaz hayatı beğenemedin aklımda kandan gökdelenler
Ey aşk /.. ve ey aşk mı dedin../
Onlar küçücük küçücük gördü sana seslenenleri
Gücendirilmiş gibi kayboldun
Yerine piç döller yolladın
Komşudan o ölü de kalktı
Köyde devinimdir kırışık alın derileri kımıldar
Kaş ve kalb zorla – kıvranarak
Erkeklik ve kadınlık
Ölümün önünde değersiz ama siperdedirler
Bir değişime gibidir azrail –
Mezarla uğraşmaz toprağı insan kazar
O yere o ölü
insan kalabalığında ansızın bir boşluk açılmıştır
                  alın kımıldasın
                  kâlb kıvransın
Gölden ansızın bir tabutluk su alınmış gibi
Bütün köy kımıldayacaktır / göl gibi
Azrail devinimle çevirir bir gölü
Bir insan kası – kadını kavrayan elleri
mezar kazar toprak karşı komaz  aralanır
İnsan mezar kazar arada bar bar bağırarak
– Ey süleyman oğlu nalbant izzet – nice rençberlik ettin
Güneşin alnında bakır gibi göverdin
Toprak kaz arada bir ölü görünürlerde mi bak
– ahmet mehmet hasan hüseyin paytak mahmut babası
  hacı izzet süleyman oğlu hey
  nice öldün
  neyledin
  nasıl becerdin
Köyden o ölü kalkar
Süslenmiş kordelalar takılmış bir koç
Kapıda tabut tahtaları arasında beklemektedir
Bayram değil seyrandır
Aşk aceleyle oraya buraya göz gezdirir
Sevgi sabırla ahır kapılarından süzülmektir
Köyden o ölüde kalktı
– Sen de kalk hayvan sesleriyle yuvarla
Köy bir ahenk kuşu sesi çıkararak
Kasabaya bir ölü haberi uçursun
Minarelerden ölgün bir kol gibi sarksın ölü selası
/. Ölü ilk müezzin – minare uyarlamalarıyla dirilmektedir
Köyden  kasabayı dürtmektedir. /
Bedir efendi durur selayı dinler – Kim’ola –
– (Ben yüz yıl oldu babasızım) boğuk
(Çukurovada eski kale burçlarıyla itişirdi akranlarım)
(Sağ elim sualtı zengin bir köydü damağımıza kadar pancar)
(O ufak çocuklardık – Bakışları)
(Olmaza karşı koyuşları)
(Şimdi köy acı’dan eğilmiştir)
(Ben ölümle eğiliyorum)
(Barsakları düğümlendi koyunlarımın)
Bedir efendi durdu selayı dinledi – Kim’ola –
Evlerden yarış atları gibi çocuklar fırlar
Daha ilk namesinden alırlar ölüyü
Burunlarıyla kim ölmüş sorusunu soluyarak
Yokuşlara bir nefeste bayılırlar
– Öyle bir çocuk tanıdım
Karşılışınca başka çocuklarla hızlandı
Minarenin kapısında bir çocuk halkası
Müezzinle inecektir ölü
Ölü çağırır çocukları alıştırır camiye
Ve ölüyü eve ulaştıran çocuk
Kutlu çocuktur
Taşıdığı haberle masum onunla dopdolu ve büyük
Ölü adı taşıyan çocuklar dönüşlerinde
Şehri ağırlaştırırlar – Minare yükünü atmış
Yeniden serpilmeye başlamıştır
Süleyman oğlu hacı izzet evlere
bir sepet incir gibi dağıldı
evlere süleyman oğlu hacı izzet
Müezzin kıs kıs gülmektedir
kasabada evler – bir hacı izzetin varlığını bilmemekten –
keder içindedir
nine : kim’ola hacı izzet
birazdan halk top gibi patlar
– kasabalı değil hacı izzet bülbüllüdenmiş
– oh oh bülbüllüdenmiş
bütün evlere şimdi büyük
büyük bir memnunluk çağlamaktadır
Cahit Zarifoğlu
ben+dirimle+dogrulurken ben dirimle doğrulurken

Ve Tek Kare Bir Film

Tabiata çıkıyorum
Göğsüm bir müzikle
Vuruyor ritmini
Dinliyorum hüznünü sendeki güzelliğin

Başımda fırtına bir taç
Unutulmuş padişahlıklar

İpiri gözleriyle uyanıyor
Şu gündüzden kalan mesele
Bir hatip bir kuruntu
Rutubet ve ukalalıklarla dolu bir debdebe
Başını koyduğun yastık
Bir yılan sürünerek geçmiş gece
Hadi bir sonuç yaz bir teselli uzat
Göğüs ağrılarına çırpınışlara
Korkulara
Ve bir çıngırak gibi öten zamana

Kolye gibi taşıyorum boynumda
Varlığını onun
Bir ceylan tutuyor ağzında
Kuşlara takılıp gidiyor aklım
Hergün kaçıyorum
Yoksa gülüşün

Gelip siyasetten kozmatikten sözedişin
Bakıyorum aleve dönüşüyor bir çırpıda

Dost
Bu eli sıkı tut
Çarşıda evimizden uzakta
Bir pazu güreşi varsa kaybolmayalım

Geçecektir daha daha
Günler
Bilmeden kavramak nasıl

Zirvesine göz koyduğum dağlara bak
Koşup takıldığım çitlere bak

Cahit Zarifoğlu
zirvesine+goz+koydugum+daglara+bak Ve Tek Kare Bir Film

Acılarıma da Kardeş Olur musun

Sıcak ilişkiler adına davet alıyorum
Biraz kan ve ilik hızlandırıcı olarak

Kardeşim dedim
Acılarıma da kardeş olur musun

Baltasını havaya kaldırdı
Yükselemezdi daha
Söyledim
– Haydi acılar haydi az daha

Dedim kardeşim
Omuz başlarımdaki şu yara
Ormanların serin gölgesindeki papatya değil
Arif bir bilinçle yürürken oldu
Yüce buyrukla

Aaah
Bu kadınlar kirletmiş
Başları kara geceler içnde yolunarak
Zindanlar nasıl dayanıyor katran duvarlar

Gebe karınların zonkuna

Kardeşim dedim
Sıcak ilişkilir
İşte çagrıyla çatlayan damar
Gövde sinir urganları kaçı olarak

Bir göz yaşı gibi
Sarktı dolandı kalpağrısına leylaklar

Cahit Zarifoğlu
acilarimada+kardes+olurmusun Acılarıma da Kardeş Olur musun

Kader Hep Erken Zaman Hep Geç

İşte
Bu çok yakıştı
Yanakları boyar elmalı şeker ve şoklarıyla
Bu son acı

Bülbülden kanaryadan geçtin
Bile bile girdin – labirentin
Bir sır yüklendin – dörtnal
Ak çocukluğun
Ak gençliğin toprakları

Zorluklar
Daha çocuktun
Elini uzatsan
Dokunsan bozulmazdı hayaller

Büyüdün ki yalanlar gayyalar

İnsan
Kader
Yayını kurmuş telaşsız şaşmaz avcın

Seni aramadı
Yerinden hiç kımıldamadı
Sen koş orda burda
Tasalı mutlu yalan
İşte son dönemeç son anı

İşte
Bak bu çok yaklaştı sana
Elin mallar kanburlar arasında
Sırtında dünya günlük gaileler
Derken irkildin dikeldin derken
Avcın bıraktı oku

Bir hayat daha
Ezberler nasıl, kalbler aklandı mı altın tabakta
Şimdiden bir bak
Dilin takılmasın

İki yol ağzında
İşte bakın
İçimizden biri daha
Elinde dünyadan bir çıkın

Cahit Zarifoğlu
kader+hep+erken Kader Hep Erken Zaman Hep Geç