Dağdan Onurlu İniş

Gülün, gülün, gülün ne olur!
Yüksek sesle, kahkahalarla gülün!
Gülün, çünkü gülmeyi kimse yasaklayamaz.
Balkonlara, pencerelere çıkın ve gülün!
Sokaklara, meydanlara dökülün
Ve gürül gürül yüksek sesle,
katıla katıla gülün!

Gülün, çünkü gülmek herkesin anadili,
Gülün, çünkü gülmek ve ağlamak,
Kandil’den Ankara’ya, Zaho’dan Ankara’ya,
Çin’in Sincan’ından Gazze’ye,
Gazze’den Arizona’ya kadar
herkesin anadili!

Dağlardan inin ve inerken gülün!
Mağaralardan çıkın
Ve çıkarken gülün, kocaman
kocaman kahkahalarla!
Dağdan taş yuvarlar gibi değil ama,
Yoksul ve cefakâr halkınıza
Balya balya düş yuvarlar gibi gülün,
Kimsenin bozamayacağı düşler!

Dağ gibi kahkahalarla gülün, dağ gibi gülün!
Dağları yürütür gibi gülün!
Dağları kahkahalarınızın içine gömün
Ve şehre dağlarla yürüyün,
Yürüyen dağlarla,

Yürürken gülen, gülmekten kırılan dağlarla!
Yürüyen dağ gibi kahkahalarla yani!

Silahlarınızı dağda bırakın,
Öfkelerinizi, kinlerinizi dağda bırakın,
Yitip giden yıllarınızı dağda bırakın,
Yahut dağda bırakmayın, yolda bırakmayın,
Kahkahalarınızın içine gömün onları da,
Dağ gibi kahkahaların içine gömün!

Ve her gülüşünüzde, her kahkahanızda,
Her gülerek hayata katılışınızda,
Bir göğüs dolusu hıncı,
Cıgara dumanını dağıtır gibi şöyle
Başınızın üstünde dağıtıverin ellerinizle!
Ve sonra daha iştahla gülün, daha gürül gürül,
Gülmekten daha tad alarak!

Baharda ses sese katarak dağlardan inen
coşkulu derelerle,
Derelerin şen kahkahalarıyla,
Ergen kıkırdayışlarıyla inin ovaya!

Gençliğinizi, yaşanmamış hikâyelerinizi,
Yaşanmamış sevdalarınızı,
Ümitlerinizi, ülkülerinizi, türkülerinizi
Dağ gibi ulu, dağ gibi soylu,
Dağ gibi sessiz kahkahaların içine gömün;
Ve gülün, gülün, gülün, katıla katıla gülün,
Çağlaya çağlaya gülün,

Çoğala çoğala, gülün!

Gülerek inin şehirlere!
Kiminiz gönlün mekteplerine,
Kiminiz gönlün mabetlerine,
Kiminiz gönlün meyhanelerine!

Ve hepiniz, hepiniz koyunlarınızda, asla,
Kahır yaraları, TNT kalıpları,
cehennem pas’portları,
Panayırlarda ölüm satmaya değil,
Hayata hayat katmaya,
Hayata onur ve değer katmaya,
Daha çok onurla, daha çok sevdayla
yaşamaya inin
Gönlün bağlarına, bağçalarına!

1 Şubat 2013
Yoksullar Ve Siviller İçin Tezler Kitabı

Cahit Koytak

dagdan+onurlu+inis Dağdan Onurlu İniş

Erken Zamanlar

Aile kuluçkamız. Ailenin varlığı bizi çok rahatlatıyor. Doğru ya, anne, baba ve kardeşlerimiz, bizim iyi olmamızı isteyen bize en yakın insanlar. Onların varlığı ne kadar da önemli. Bu zor hayatta onlar olmasa ne yapardık! Ama trajik olarak ilk ciddi yaraları da o kuluçka içinde büyürken alıyoruz. Yakın ilişkilerin sürtünme katsayısı yüksek olduğu için bıraktığı hasar da yüksek oluyor. Hele aile güçsüz veya büyük sorunlarla boğuşuyor durumdaysa… Şu miras hikâyelerinde ortaya çıkan ölçüsüz öfkenin sadece bir para meselesi olduğunu mu düşünüyorsunuz?

Oysa onların da (bilinmezler denizine düşen herkes gibi) bize benzer bir hikâyeden geldiğini erken zamanlarda tahmin etmemiz çok zor. Hele bizimki gibi, dayanışmanın çok baskın bir motif olduğu toplumlarda, özgürlüğümüzün önemli bir kısmını aileye, topluma devretmek durumundayız. Özgürlük devri, insana ait olmayan, o insana uygun olup olmadığı teyit edilmemiş bilgiler, değerler ve deneyimler üzerine kendi yaşamını kurmak demek. Bu bilgilerin doğruluğu çok tartışmalı, çünkü kişisel deneyimlere dayanıyor. Bunu anlamak için hayatımızın önemli bir kısmını tüketmiş olmamız gerekiyor.

O anlama süreci tamamlanana, biz kendi isteklerimizi merak etmeye ve onlarla yüzleşmeye başlayana kadar, yine de bir şeylerin yolunda olmadığını hisseder durumdayız. Teşhis henüz yok, sadece huzursuz ve kırılganız. Kendimizi suçlayan, sonra da temize çıkaran mekanizmalarla durumu idare etmeliyiz. Niye kendimizi temize çıkarmayla bu kadar meşgul oluyoruz? Çünkü memnun olmadığımız biz yüzünden en çok kendimizi suçluyoruz. “Ne kadar işe yaramaz, suçlu ve değersiz bir insan” olduğumuz kanaati ile “Dünyanın en çok haksızlık görmüş ama en yetenekli ve masum insanı” arasında bir sarkaç gibi gidip gelmek ne kadar yorucu değil mi?

Eski bir yazımda “İnsan öncelikle kendisini affetmeli” demiştim. Çünkü başkalarına yaptıklarımız veya yapmadıklarımız için kendimizi çok suçlarız da, kendimize bir ömür boyu bu kadar kötü davranmış olmakla ilgili hiçbir sorumluluk hissetmeyiz. Oysa en büyük özrü kendimize borçlu değil miyiz? Ne kadar çok yontmuş, nasıl acımasızca kemirmişiz. Yazık değil mi bize?

Sonra, eğer şansımız varsa, muhtemelen geç zamanlarda, “Ben aslında kimim” ve “Aslında ne istiyorum” sorusunu sorma yetkinliğine kavuşuyoruz. Bunu yapabilenler, yapmaktan kaçınanlardan daha zeki, cesur değil. Nedeni basit. Zor. Korkutucu… İyi kötü bir düzen kurmuşsunuz. Kızınız on dokuz yaşına gelmiş. Kocanız iyi bir adam. İşinizde nihayet o beklediğiniz terfiyi almış, artık biraz rahat etme, güneydeki o ev için para biriktirme durumuna gelmişsiniz.

Ya her şey bir anda mahvolursa?

Derindeki kuluçkada usul usul büyüyen yumurtaya o son sıcaklığı vermekten sakınmak bundan. Yumurta, görünüşte yumurtadır işte! Lakin içinden bir civciv mi yoksa bir yılan mı çıkacak, ancak kabuk kırıldığında anlayabilirsiniz. Bilmediğimiz, yılanın da civciv olmadığı için suçlanamayacağı.

Ama insan olmanın toplamında işte tüm bunların hepsi var. “Şu kalsın, bunu istemiyorum” diyemiyorsunuz. Aptal değilsiniz, içinizde olan biten her şeyin farkındasınız. Mekanizmalar bu yüzden var. Huzursuzluk ve can sıkıntısı, bu yüzden var. Bunlar olmasa, insan kılını kıpırdatmazdı, belki uygarlık ve hele hele sanat olmazdı. İnsan, kendi üzerinde düşünen, kendisini dışarıdan seyreden de bir hayvandır. Tercihlerin hiçbirisine doğru ya da yanlış denemez. Kimse kimseyi yargılayamaz.

Meyvelerinize bakın. Meyve iyiyse, ağaç da iyidir. İyiyi kendi tarzınızla yaratmak ise huzursuzluğa en iyi gelecek ilaçtır.

Markar Esayan

erken+zamanlar Erken Zamanlar

Sürgün

Bir ölüyüm ben, dolaşıp duran 
artık hiçbir yerde kaydım yok
bilinmiyorum mülki amirin görev yerinde
sayı fazlasıyım altın kentlerde
ve yeşeren taşra yörelerinde.

Vazgeçilmişim çoktan
ve hiçbir şeyle anımsanmamışım.

Yalnızca rüzgârla ve zamanla ve sesle

ben insanlar arasında yaşayamayan

Ben Almanca diliyle
çevremde kendime mesken
edindiğim bu bulutla
bütün dillerde sürüklenmekteyim.

Nasıl da kararıyor bulut
yağmurun tonları da koyulaşmakta
çok azı yağıyor

O zaman bulut ölüyü daha aydınlık bölgelere taşıyor.

Ingeborg Bachmann

ahmetkoyuturk Sürgün


Bademlerden Say Beni

Say bademleri, 

say acı olanı, uyanık tutanı say, 
beni de onlara kat:

Gözünü arardım hep, gözünü açtığında,
sana kimselerin bakmadığı bir anda,
örerdim ya o saklı, o gizli ipliği ben,
ki onun üzerinde tasarladığın çiy'in
testilere doğru kaydığı bir zamanda,
yüreğe varamamış öz bir sözle korunan.

Ancak böyle varırdın adına, senin olan,
o şaşmaz adımlarla kendine yürüyerek,
savrulurdu çekiçler sanki bir çan kulesi
boşluğundaymış gibi senin suskunluğunun.

Ölmüş olan o şey senin koluna girer
ve işittiklerin de seninle birleşirdi,
üç olup giderdiniz geceyi katederek.

Beni de acı yap, acı yap beni.
Bademlerden say beni.

Paul Celan

Çevirenler: Ahmet Necdet-Gertrude Durusoy
bademlerden+say+beni Bademlerden Say Beni

Beni bağışla, seni seviyorum

Beni bağışla Aşkım – aşkımı hoşgör artık
Beni hoşgör – beni bağışla – Seni seviyorum.

Yolsuz yordamsız bir kuş gibi öksendeyim
Yüreğim tir tir – örtüsünden kurtulmuş
Şimdi yoksul – şimdi çırılçıplak – şimdi soyunuk
Acını esirgeme benden – Ko sarınsın yüreğim
Ko giyinsin – ko kuşansın – ko örtünsün – Sonra
beni bağışla Aşkım – beni hoş gör – Seni seviyorum.

Eğer bir lokmacık bile sevemezsen beni-
Hiç mi hiç sevemezsen eğer
Acımı bağışla – beni hoşgör – Seni seviyorum.

Bana öyle eğri bakma – ırak durma ellerden
De – kuytuma çekilirim – De karanlığa kavuşurum
Sımsıkı tutarım ellerimle utancımı
Sarıp sarmalarım – dürüp bükerim
O an yüzün eğ benden Aşkım – kaçır benden
Beni hoşgör – beni bağışla – Seni seviyorum

Gün gelir – hayalin erişir karanlık yiter
Meyil verirsin bana – gün gelir
Şimdi çaresizim – yalnızım – kolum kanadım kırık
Beni bağışla Aşkım – beni hoşgör – Seni seviyorum

Seni seviyorum – Yüreğim mutluluk selinde
Kapıp koyveriyor kendini gurbetlere varıyor
Gülme bu korkulu gidişime – Gülme bağışla Aşkım
Beni bağışla – beni hoşgör – Seni seviyorum.

Rabindranath Tagore

beni+bagisla+seni+seviyorum Beni bağışla, seni seviyorum

seni yalnız seni

seni – yalnız seni der yüreğim
yalnız seni – yalnız seni – yalnız seni

günümde gecemde nice tutkularım
seni der – yalnız seni – yalnız seni

bir ışık dileği şavklanır karanlıklarda
derininden derininden seslenir bilincin
yalnız seni der – yalnız seni – yalnız seni

nasıl çarparsa vargücüyle karayel
durgunluğa suskunluğu -son- diye
öyle çarpar aşkına başkaldırışım
öyle çarpar – öyle ses verir acılı :
yalnız seni der – yalnız seni – yalnız seni – yalnız…

Rabindranath Tagore
Çeviri: Tarık Dursun K.

seni+yalniz+sen seni yalnız seni

Nasıl kavuşursa

Nasıl kavuşursa martılar denizle
Öyle kavuşur buluşuruz biz de.

Derken uçup giden martılar
Nasıl dalgalarla uzaklaşırsa deniz
Biz de öyle ayrılırız..

Rabindranath Tagore

nasil+kavusursa Nasıl kavuşursa

Aşka Çağrı

İnanma sakın doğruluğuna
Aşk ne biter
Ne tükenir..

**

Ey Aşkım!

Güldün mü gülüşünde
Yaşama pınarının
Türküsü çağlar
**

Ey güzellik
Aşkta gör kendini
Aynanın övgüsünü bırak !

**

Seni evime gel demiyorum,
Benim uçsuz bucaksız yalnızlığıma gel.

***

Boşuna gözyaşların
Gün ırak olsun bizden
Sen yıldızları kaçırma

***

Aç kapını aç- bırak yakamı gideyim
Geri ver beni- her şey senin olsun
Senin olsun – özgür kıl yüreğimi..

***

Kadehini yap beni
Senin için dolayım..

***

Yol kıyısında biten ot
Yıldızları sev
Çiçekli düşler görürsün!

***

Yüreğimde karanlığın şavkını yak
Gece aşkını söylesin..

***

Aşkının fenerini tuttuğunda yüreğime
Vuran şavkı var ya
O şavk senindir
Gölgesi benim.

***

Ey aşk
Acının lambası elinde
Ansızın geliverirsin
Bir baktım mı yüzüne
Anlarım- mutlulluk
Asıl sensin.

***

İyilikse muradın
Kapıya vur.
Aşksa
Zaten açık!
***
Yüreğimdeki acı duruluyor
Issız ağaçlar üstüne çöken
Akşamları gibi.
***
Yaslıca yüzü
Düşlerime giriyor
Gece yağmurları gibi.
***
Rabindranath Tagore 
Aşka Çağrı / Çeviren Tarık Dursun K.

aska+cagri Aşka Çağrı

Alışma bana, ne yapacağım belli olmaz

Alışma bana, ne yapacağım belli olmaz..!
Bugün varım yarın birden yok olurum.
Dokunma bana, kapanmamış yaralarla doluyum.
Canımı acıtma, bir yarada sen açma..!
Sevme beni yoğun duygularımda kaybolursun tutuşursun.
İsteme beni, yasaklarla boğuşursun, engellerle doluyum.
Çözmeye çalışma sakın, seninle karışır iyice kördüğüm olurum..
Anlama beni, ben kendimi bilirim, ben böyle mutluyum..
Aşkı yaşatmamı isteme asla, ben aşka yıllardır inanmıyorum..
Güveniyorsan kendine, inandır aşkın varlığına..
Sonucunda öyle bir aşk yaşatırım ki..!
Vazgeçemezsin tutkun olurum.
Yıkabilirsen duvarlarımı, sakın bırakma beni.
Tüm tutkularım ve gücümün arkasında;
Hala minik bir çocuğum.
Büyütemezsen ; Kaybolurum…!

Rabindranath Tagore

alisma+bana Alışma bana, ne yapacağım belli olmaz

Hz. Ali’ye Mektup

sen belki tanımazsın ama ben senin için ölürüm!
sen beni tanımazsan ben zaten ölüyüm!
bir Allah’a bir anneme sonsuz itimadım var
herkes beni yarı yolda bırakıyor ya Ali
herkes beni yarı yolda bırakıyor bu çok zor!

sana bu mektubu pişirilmiş çamurun içerisinden yazıyorum
ağaçların otların ortasında yaşıyorum
cayır cayır yanan bir orman ne kadar uzun yaşar?
Allah’ım benim yanmayan yerlerimden yangın çıkar
yanan öd ağacının külü olmak istiyorum
yanan bir öd ağacı gibi yanmak istiyorum
çakmağın varsa çak tutuştur kalbimi
kılıcın varsa çek yatıştır nefsimi
sebebin varsa çık karıştır derdimi
bir kez yüzün görmeye bu can kurban ya Ali

yürüdün kınında kılıç yüreğinde aşk
dünya atlıların hışmına uğramış gibi toz ve duman
ortalık putlarla dolu İbrahim yorgun düşmüş olmalı
ve bu açıdan bakınca Yakup
kör olmakta son derece haklı
Yusuf doğuran bir kuyum yok
Davudi bir sesim yok Zebur söylemek için
İsa’nın yakışıklı alnından
kilise duvarlarına çakılan
grotesk bir çarmıh kaldı geriye
ve onca hikmetinden Musa’nın
kekemelik, israil’e…
Musa kekelerken oysa
söze şarkılar bahşeden bir sesi vardı
bunlar kekelerken havada
kurşun sesleri ve çocuk çığlıkları…
demem o ki Zülfikar’a davranan elin
eksikliği hissediliyor şu an dünyada

seni sırtından hançerlediler çünkü başka şansları yoktu!
risk almayı gerektirir seninle göz göze gelmek
seni sevmek bir insanı sevmenin iskelesidir
bugün ne dünden bir sonraki gündür ne yarından bir önceki…
bugün hem dünkü gündür hem yarın ve sonraki
yani mütemadiyen seninle yaşıyor olabilmek gibi bir bahtım var
mesela bir akşam Resul’ün evine giderken beni de uykumdan al

insan önce annesini sever, sen önce O’nu sevdin
O’nu sen kırıp çıkardın insanın kendini seyrettiği aksinden
şimdi bazıları mübalağalı buluyor beni
bazıları gülüp geçiyor ki senin
vurduğunu cehenneme postalayan bir kılıcın vardı
ama onları görsen ağlardın merhametten
sen onlar için kendini ve evladını feda ettin onlar
kendileri için senin evladının her gün başını vuruyorlar
ben senden öğrendim ki oysa inanmak
mesela dost için ölüme yatıp orda
teslimiyet doğuran bir uykuya dalmaktır

dünyaya senin gözlerinle bakmak isterdim ya Ali
şurasında biraz vicdan olan herkesin seni sevmek borcu var
bir puta dahi inanmanın varsa inanmakla bir alakası ki var
insan senin Resul’e teslim oluşunla inanmayı tamamlar

sen bana dil oldun Rahman o dile ağız
sen bana göz oldun Mustafa göze yürek
sen bana söz oldun Kuran o söze ayet
bir kez yüzün görmeye bu can kurban ya Ali

seninle en sevdiğim müştereğimiz
ikimiz de en çok hep, hep O’nu seveceğiz
zannımca sonumuz tam da şöyle olacak
sen Hüseyn’in başını koyacaksın ortaya
paramparça olacak gönül zembereğimiz
sen Hasan’ın ağusundan taslarla sunacaksın
musallat olmayacak nefis en-gereğimiz
sen Fatma’nın gözlerini bizle paylaşacaksın
hakikat söyleyecek aşk ile yüreğimiz
senin kalbin bir abanın altında korunmuştur
benim kalbime de yer var mı orda ya Ali?

sen belki tanımazsın ama ben senin için ölürüm
sen beni tanımazsan ben zaten ölüyüm
işte gözyuvarlarımı boşalttım Zülfikar’ınla
bunca okudum senin gözlerinle bakmak için dünyaya
hep senin gözlerinle bakmak için ya Ali
Resul’e
ve Allah’a!

Alper Gencer

hz+aliye+mektup Hz. Ali’ye Mektup