Dalgın Ölü

Dün güzel bir kadın geçti
Kabrimin yakınından
Doya doya seyrettim
Gün hazinesi bacaklarını
Gecemi altüst eden
Söylesem inanmazsınız
Kalkıp verecek oldum
Düşürünce mendilini
Öldüğümü unutmuşum

Cahit Sıtkı Tarancı

oldugumu+unutmusum Dalgın Ölü

Elhân-ı Şita

Bir beyaz lerze, bir dumanlı uçuş
Eşini gaib eyleyen bir kuş gibi kar
                                          Gibi kar
Geçen eyyâm-ı nevbaharı arar…
Ey kulûbün sürûd-i şeydâsu
Ey kebûterlerin neşideleri
O baharın bu işte ferdâsı
Kapladı bir derin sükûta yeri
                                            Karlar
Ki hamûşâne dem-be-dem ağlar.
Ey uçarken düşüp ölen kelebek
Bir beyaz rîşe-i cenâh-ı melek
                                           Gibi kar
Seni solgun hadîkalarda arar.
Sen açarken çiçekler üstünde
Ufacık bir çiçekli yelpâze
Nâ’şun üstünde şimdi ey mürde
Başladı parça parça pervâze
                                            Karlar
Ki semâdan düşer düşer ağlar!
Uçtunuz gittiniz siz ey kuşlar;
Küçücük, ser-sefîd baykuşlar
                                          Gibi kar
Sizi dallarda, lânelerde arar.
Gittiniz, gittiniz siz ey mürgân
Şimdi boş kaldı serteser yuvalar;
Yuvalarda – yetîm-i bî-efgân! –
Son kalan mâi tüyleri kovalar
                                            Karlar
Ki havada uçar uçar ağlar.

Destinde ey semâ-yı şitâ tûde tûdedir
Berk-i semen, cenâh-ı kebûter, sehâb-ı ter…
Dök ey semâ – revân-ı tabiat gunûdedir –
Hâk-i siyâhın üstüne sâfî şükûfeler!

Her şahsâr şimdi – ne yaprak, ne bir çiçek! –
Bir tûde-i zılâl ü siyeh-reng ü nâ-ümid…
Ey dest-i âsmân-ı şitâ, durma, durma, çek.
Her şâhsârın üstüne bir sütre-i sefîd!

Göklerden emeller gibi rizan oluyor kar
Her sûda hayâlim gibi pûyân oluyor kar
Bir bâd-ı hamûşun per-i sâfında uyuklar
Tarzında durur bir aralık sonra uçarlar

Soldan sağa, sağdan sola lerzân ü girîzân
Gâh uçmada tüyler gibi, gâh olmada rîzân
Karlar, bütün elhânı mezâmîr-i sükûtun
Karlar, bütün ezhârı riyâz-ı melekûtun.

Dök kâk-i siyâh üstüne, ey dest-i semâ dök.
Ey dest-i semâ, dest-i kerem, dest-i şitâ dök:
Ezhâr-ı bahârın yerine berf-i sefîdi;
Elhân-ı tuyûrun yerine samt-ı ümîdi.

Cenap Şahabettin

karlar+semadan+d%C3%BCser+aglar Elhân-ı Şita

Kış Ezgileri

bir beyaz titreyiş, bir dumanlı uçuş,
eşini kaybeden bir kuş
                                        gibi kar
geçen ilkbahar günlerini arar…
ey kalplerin çılgın ezgileri
ey güvercinlerin marşları,
o baharın işte yarını bu:
yeri derin bir sessizliğe kapladı
                                             karlar
ki sessizce sürekli ağlarlar.
ey uçarken düşüp ölen kelebek,
bir beyaz melek kanadının saçağı
                                             gibi kar
seni solgun bahçelerde arar
sen açarken çiçek üstünde
ufacık bir çiçekli yelpaze gibi
ey ölü, şimdi senin cenazen üstünde
parça parça uçmaya başladılar
                                                karlar.
ki gökten durmadan ağlar gibi düşuyorlar.
uçtunuz, gittiniz siz ey kuşlar
küçücük, beyaz başlı baykuşlar
                                               gibi kar
sizi dallarda, yuvalarda arar,
gittiniz, gittiniz ey kuşlar,
şimdi yuvalar baştan başa boş kaldı,
yuvalarda – sessiz yetim kalan-
son kalan mavi tüyleri kovalayan
                                                  karlar
havada ağlar gibi uçuşuyorlar.

ey kış günlerinin gökyüzü
yasemin yaprağı, güvercin kanadı, sabah bulutu senin elinde yığın yığındır,
ey gök tabiatın özü uykudadır.
kara toprağın üstüne bembeyaz çiçekler dök.
her ağaçlık, şimdi yapraksız,çiçeksiz.
bir gölgelik, siyahlık ve ümitsizlik yığınıdır.
ey kış semasının eli, durma,
her ağaçlığın üzerine beyaz bir örtü çek.
kar emeller gibi gökten yağıyor,
kar her tarafta hayalim gibi koşuyor.
sessiz bir rüzgann saf kanadında uyuklarmış gibi
bir aralık durup sonra uçuşuyorlar.
soldan sağa, sağdan sola titreyerek ve kaçarak.
bazen tüyler gibi uçuyor, bazen dökülüyorlar.
karlar sessizlik ilahilerinin ezgileridir.
melekler âleminin bahçelerinin çiçekleridir.
Cenap Şahabettin

Makber

Eyvâh!.. Ne yer, ne yâr kaldı,
Gönlüm dolu âh ü zâr kaldı.
Şimdi buradaydı gitti elden,
Gitti ebede gelip ezelden.

Ben gittim o hâksâr kaldı,
Bir kûşede târumâr kaldı.
Bâkî o, enîs–i dilden eyvâh!
Beyrût’ta bir mezâr kaldı.
……
Çık Fâtıma, lâhdden kıyâm et,
Yâdımdaki hâlime devâm et!
Ketmetme bu râzı, söyle bir söz,
Ben isterim âh öyle bir söz!..
Güller gibi meyl-i ibtisâm et,
Dağ-ı dile çâre bul, merâm et!..
Bir tatlı bakışla, bir gülüşle
Eyyâm-ı hayâtımı tamâm et!..
……
Yâ Rab, öleyim mi neyleyim ben?..
Ayrı yaşayım mı sevdiğimden?..
Verdin bana böyle bir mûsibet,
Ettin beni düşmen-i muhabbet.
Ya bir kulu sevmiyor musun sen?..
Ya böyle bir ölüm değil mi erken?..
Hiç bulmamak üzre gâib ettim,
Mecnun gibi ben onu severken.
……
Her yer karanlık pür-nûr o mevkî?..
Mağrib mi yoksa makber mi yâ Râb!
Yâ hâbgâh-ı dilber mi yâ Râb,
Rüyâ değil bu ayniyle vakî.
Kabrin çiçekten bir türbe olmuş,
Dönmüş o türbe bir haclegâhe,
Bir haclegâhe dönmüşse türben
Aç koynunu aç maşukânım ben.
……
Sen öldün, ölüm güzel demektir,
Ölsem yaraşır gamınla her gün.

Abdülhak Hamit Tarhan

makber Makber

Elveda

Deyirem sefası bitdi ömrümün,
İndi dağ çıhıram, düze elveda.
Göze duman çökür, başa gar yağır,
Bahara elveda, yaza elveda.

Aşgına her zaman mügaddes dedin.
Günler elden gedir, sen teles dedin.
Çohu istemedin, aza bes dedin,
Dedim, çoh yoh ise, aza elveda.

İndi öz kökünden üzülen menem.
Özge budaglara düzülen menem.
İndi ne sen, sensen, ne de men, menem.
Biz ki, biz değildik, bize elveda.

Bahtiyar, derinde sızlayıp yaran.
Seni keçmişine bağlar her zaman.
Zulmet üreğini işıglandıran,
Yoluna şam tutan göze elveda.

Bahtiyar Vahapzade

elveda Elveda

Dostça Konuşma

söylenmesi gerekeni
söylemeye değmiyor,
kulaklar kalbe uzaksa

konuşalım diyorum, gel
kendi aramızda,
kız kulesini alarak arkamıza

kuvvetli lodos çıkıyor
ağzımdan çıkan heceyi götürüyor
nefes kesilir, sesler bölünür biliyorum
böyle zamanlarda,
ısrar eden söz dönüşüyor çığlığa

bakışın, “tamamla bekliyorum
ya da toparla” diyor; boşver
yarım cümle yarım kalsın;
sözün söz olarak ulaştığı yer,
emanet ediyorum anlayan bakışına

bazan söylemeye ihtiyaç yok
delil ortada; sözü doğuran.
can kulağı yakınımızda.
kalan yarı uçan yarıyı çağırır
ihtiyaç yok kalbi ve kulağı sınamaya

Ebubekir Eroğlu

ebubekir+eroglu+siiri Dostça Konuşma

Aldı Fehim

baktım dünya sahnesine
metnindeki cümlelere
dizgisi yanlış

acısı gerçek insanların
üstelik az da anlatılmamış
ama “biri birşey yapsa” diyen temenniler
çözümsüz simgeler olarak kalmış
büyük acılar tel tel çözülmekteyken
doğru nüktelere giren büyük üzüntülerin
dileği yanlış

düzenini bu çağın boyladı gitti
binlerce adab erkan sahibi
açılmış olmaz mıydı bugüne değin
olmasa bir kalıba sokulmuş gizeminin
kurgusu yanlış

bilen bildi doğrusu
yorumları gizlice yalanla doldu
uyku her koldan hücumla bölünürken
rahatça uyanışı kalmadı istiharenin
olmada gittikçe şehrin pîrinin
rüyası yanlış

gözlerinden sevgiliye bağlanıp
tutkusuna yenilmiş aşk hastasına
isa hazretleri gelse ne yapsın
böylesine tıbbî müstahzaratın
devası yanlış

anlam dünyasına yakın duranın
şiirsiz ortamda olur mu hiç benzeri
kavrayışı ve kaleme alışında
boş konuşmaya alışmış olanların
sanısı yanlış

Ebubekir Eroğlu

dunya+sahnesi Aldı Fehim

Hüzün Adres Değiştirir Zamanla

Yakışmıyor cepheyi terk edişin
Mert dayanır namert kaçar sevdiğim
Fazla sürmez hatanı fark edişin
Hasret eken hüsran biçer sevdiğim

Adet ettin aşk dersini asmayı
Hüner sandın sırra kadem basmayı
Yetti artık çok denedim susmayı
İsyan eden bayrak açar sevdiğim

Nice avcı bende silah sınadı
Geri tepti sineleri kanadı
Kırılsa da yüreğimin kanadı
Yine açar yine uçar sevdiğim

Bir resmimiz bile yoksa başbaşa
Reva mıdır ben yanayım sen yaşa
Aşk sunacak saki mi yok sarhoşa
Yine bulur yine içer sevdiğim

Aynaların farkı kalmaz düşmanla
Tanışırsın doğduğuna pişmanla
Hüzün adres değiştirir zamanla
Benden geçer sana göçer sevdiğim

Üzerime yar sevdiğin sahi mi?
Kalp çalmakta senin gibi dahi mi?
Ağlama der dosta Aşık Daimi
Bu da gelir bu da geçer sevdiğim.

Cemal Safi

benim+adim+ask Hüzün Adres Değiştirir Zamanla

İstanbul Düşman İstilası Altında İken Çamlıca’da

Hey Çamlıca mehtâbı ne olmuş sana öyle?..
Küskün duruyorsun.
Bir şey kuruyorsun.
Seyrinle ıyan et bana, ilhâm
ile söyle:
Aksetmede âlâm-ı vatandan mı bu halet?..

Anlat; bu tahavvül neye etmekte delâlet.
Vaktiyle ederken bu havâliyi zılâlin
Bir sâha-i nilî.
Ey neyyir-i leylî,
Matem döküyor arza bugün bedr ü hilâlin
Bir şeb ki, zîrinde küsûfun,
Seyrangehi olmakda tuyûfun.
Mâzîden esip gelmede bir nevha-i vâveyl..
Bir âh-ı müebbed.
Hangi
güneşin mâtemidir zulmetin ey leyl,
Ey şi’r-i muakkad

Yıldızlar olur bence meâlin gibi nâ-yab
Atîde görünmezse o mâzideki mehtâb
Olmazdı sabahın da yarın gülmeye meyli
Pîşinde bu dîdar-ı mahûfun.
Kartallara baktım düşüyorlar yere
bi-ta’b;
Oldum sanıyordum Melekü’l Mevt
ile hem-hâb.

Abdülhak Hamit Tarhan

kuskun+duruyorsun İstanbul Düşman İstilası Altında İken Çamlıca’da

Kar Ve Ben

Esiyor tane tane yine beyaz bir rüzgar.
Söyleyin hangi kuşun kanatları yolundu?
Yine hangi ağaçtan döküldü bu yapraklar?

Yağan beyaz bir sükut, bir mahşerdir sanki kar!

Bir hicret sevdasıdır ruhumu sardı yine.
Ruhum gibi pervasız yoldaşlar da bulundu.
Ruhum karıştı gitti bu kar tanelerine;

Şimdi yağan kar değil, ruhumdur kar yerine.

Cahit Sıtkı Tarancı

kar+ve+ben Kar Ve Ben

Adam ve

Adam ve….

Kimseye, belli bir mesafeden fazla sokulan bir adam olmadım hiç. Kimseye sokulmadığım gibi, kimsenin de, bana yaklaşmasına izin vermedim.. Hayır , asık suratlı filan değilim. Zaten , insanın, duvar örmek için ,yüzünü asmasına bile gerek yok. Bir tavır, bir söz, bir soruya verdiğin sıradan bir cevap bile, seninle diğer insanlar arasına kalın bir duvar örebiliyor.

“Gidiyorum buradan” dediğimde, yüzlerindeki ifadeyi unutamam.. Delirdiğimi düşünüyorlardı sanırım. Ama hiç biri bunu söyleyemedi. Ya da belki, bu tamamen benim hüsn’ü kuruntumdu. Yani belki de gidişim, kimse için bir şey ifade etmediği için, bu kadar kayıtsız kalmışlardır, bilemiyorum. Sadece, Korhan ; -sanırım O da ,çocukluk arkadaşım olduğu için, bu kadar pervasızca konuşabiliyordu benimle- gecenin yarısı telefon edip, bir sürü laf saydı:

– Oğlum , deli misin sen?
– Neden?
– Manyak mısın oğlum.? Düzenini kurmuşsun, işin var gücün var. E, halin vaktin de fena sayılmaz. Zorun ne şimdi?
– Korhan, boğuluyorum..
– Yaa git ! Rahat batması oğlum bu. Otur oturduğun yerde . Şimdi gidersen, döndüğünde bu bıraktıklarının hiç birini bulamayacağını Biliyorsun değil mi?
– Korhan ! Ben gerçekten boğuluyorum..
– Rahat bırak oğlum kendini. Kurcalama. Şu kafanı kitaplara gömmekten vazgeç. Burası, İstanbul ! Hayat burada ! Ye ,iç, gez, dolaş ! Rahat bırak biraz kendini..
– Hafta sonu gidiyorum..
– İyi halt ediyorsun ! Nereye?
– Boş ver.
– Gelip seni bulurum diye değil mi?
– Biraz yalnız kalmalıyım..
-İyi abicim! Git ne halin varsa gör. Ama sakın, telefonunu filan iptal edip, Robinsonculuk oynaymaa kalkma. Hiç olmazsa sesini duyalım.
– Tamam bakarız..
– Mehmet!
– Efendim?
-İyi ol , olur mu !
-İyiyim zaten merak etme..
-Tamam o zaman..

İnternette görüp ,aşık olduğum bir yerdi burası. Küçücüktü.. Boğulma hissine kapılmış bir adamın ihtiyacı olan her şey vardı: Deniz, orman ve sessizlik. Başlangıçta, komik ve abartılı , doğa kostümümle hayli dikkat çekmiştim burada.. Ama sonra sonra alıştık. Üç ay sonra, yolda beni gören bir yabancı için, buranın yerlisi sanılacak kadar, benzemiştim onlara..

Ara sıra eski alışkanlıklar krizine giriyordum.. Kolay değildi, onca yılın, öğrettiklerini bir kalemde silip atmak. On günde bir ,Korhan’la konuşuyorduk.. Eski tarihli gazeteleri okur gibiydim. Anlattığı hiçbir şey ,”yeni” değildi ama bunu Ona söyleyemiyordum. Ne zaman Onunla konuşsam, “iyi ki “diyordum, kendi kendime.. İyi ki..

Yine bir krizi atlatmaya çalışıyordum sanırım.Misinam ve yemlerimle, soluğu ırmağın kenarında almıştım..Balık tutmanın, harika bir terapi olduğunu okumuştum .
Ellerimin acemiliğine aldırmadan, yemleri inatla iğneye takıp dakikalarca bekledim. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum, dalga geçer tondaki sesiyle irkildim :
– Boşuna bekliyorsun !
– …
– Bütün gün beklesen de boşuna.
– Neden ki?
– Burdaki balıklar, o yemlere tav olmaz da ondan.
– Eee ? Ne yapıcaz peki.?
Derdim, derenin bana vereceği balık filan değildi bunu sorarken. Sadece , o iri kahverengi gözlerini açarak konuşmasına bayılmıştım ve sohbeti uzatmaya çalışıyordum.
-Elinle tutacaksın.
-Elimle mi? Nasıl?

Taşların üzerinden bir sincap gibi , sıçrayarak yanıma geldi.. Küçük elleriyle paçalarını kıvırmaya çalışırken, bir yandan da bana laf yetiştirmeye devam ediyordu:
-Çoraplarını sakın çıkartma. Yosunlara basınca fena kayar akyaların..
Suya girip, eğildi. Küçük avuçlarını, birbirine yaklaştırdı.. Sadece birkaç dakika sonra avuçlarının içinde, irice bir balıkla doğruldu.

-Bu kadar işte! Hadi şimdi sıra sende !
Çok komik göründüğümden emindim. Küçük bir çocuk komutasında, derede balık tutmaya çalışan, beceriksiz bir koca adam..

Olmuyordu.. Söylediklerini ,harfi harfine uygulasam da olmuyordu..
-Sanırım, ben bu işi beceremeyeceğim..
-Çünkü inanmıyorsun.
– Ne alaka şimdi? Neye inanmıyorum?
– Bak ! Her gün , bu dereye gelip balık tutarım.Ellerimi suya daldırırım ve fısıldarım.
-Ne fısıldarsın ? Ne ,yoksa sen, balık avı büyüsü yapan bir büyücü müsün?
-Saçmalama ! Suya eğilir ve derim ki ; “Evde, bize göndereceğin balığı bekleyen tam dört kişi var.Ellerimi , boş göndermeyeceğini biliyorum..”
– Eee ?
– Ne eee ?
-Eee ? Yani sonra ?
-Gördün ya az önce. Beni, hiç hayal kırıklığına uğratmadı ki..

Karşımdakinin çocuk olduğunu görmesem, yaşlı bir bilgeden hayata dair öğütler dinlediğimi sanabilirdim.. Gözlerine baktım.. Kocaman kahve rengi gözleriyle, gülümsedi yüzüme.. Başka bir şey söylemeden suya girdim. Ellerimi suya daldırdığımda, sadece söylediklerini değil, onları söylerken gözlerinde gördüğüm inancı düşünüyordum..

Ve mucize.. Yaklaşık 30 saniye geçmeden, ellerimin arasına çarpan kaygan soğuğu hissettim..
-Başardın işte !
-Başardım ! Başardık !

O günden sonra, küçük bilgem ve ben neredeyse ayrılmaz olduk. Hayata dair, daha önce kitaplarda okumadığım öyle şeyler söylüyordu ki ; bildiğimi sandıklarımın beş para etmediğini , tersine gerçekten bilmem gerekene dair hiçbir şey bilmediğimi anlıyordum..

Hayat ,O’nun ,iri kahve rengi gözlerinden bakınca, son derece basit bir oyun gibiydi. “İstiyorum , oluyor” derken, gözlerinde gördüğüm , “ne yani, bu kadar basit olduğunun farkında değil misin?”şaşkınlığını anlatamam..

Zaman zaman, heyecanla bir şey anlatırken , “ neden, seni daha önce tanımadım ki” dediğimde; aynı bilge tavırla ,” ben hep buradaydım, n’apalım sen ancak geldin” diyordu..
Mayıs başlarıydı. Sabahın erken saatinde, “hadi!” dedim, “bu gün deniz kenarına iniyoruz..”

Denizin kıyısına geldiğimizde, eliyle topu topu yüz metre ötedeki kayalığı gösterip ;” yüzelim mi?” dedi..
Sudan çıkıp, kayalıklara tırmandık.. Yüzümüzü güneşe verip oturduk bir süre.. Denizin dibine bakıyordu.. Birden; “İnsanlar, dibini göremedikleri her şeyi derin sandığı için mi, bir avuç çamurlu suda boğuluyor?” diye sordu ..
Sonra yeniden, denizin onlarca metre derinindeki, gümüş renkli balıkları seyretmeye devam etti.. Bu sözü söyleyen ,bir çocuk olamazdı..
Hayranlıkla , O’na baktım..

Boyunu aştığından emin olduğum sulara, bir bardak suya bakar gibi bakıyordu..

Pinhanca Pinhan

pinhancapinhan Adam ve