İstanbul’u Benim İçin Öp Anne!

Ben böyle Deniz görmedim Ay ışığı
sana söyledim aykırı izlenimlerimi
yosun ve tuz kokuları içinde
kendini sığınaklara çekiyordu sular
yüzünde bütün annelerin yansıması, kuğular
derin şarkılar söylüyordu ince seher içinde.

Ben böyle Aşk görmedim Sevgili
buharlı trenler, anıları alıp götüren
döndüğünde sonsuzluk kırlarından, kar ovalarından
sanki Ararat’ı da taşıyordu kente
bozuk bir çığlıkla süzülürken camlardan
bir kadını en güzel o çığlık söylerdi keder içinde.

Ben böyle Hüsran görmedim Anne
ay ışığının gözlerine bakamaz olmuştum, kestane
ağaçlarının buğusundan, anılardan enstantane:
bir yalnızlık, bir saksofonun üflediği dram
sonsuzluğun da annesiydin anne sen
menekşelenmiş bir ağıt gibi dururdun canımın içinde.

Ben böyle Hayat görmedim Ölüm
hep böyle bekledim bir şiirin gelmesini,
biraz daha hüzün bulaşığı olsun dört yanım
ölümdü mektuplar yollayan, tenimi çözen de
toprağa gül maskesiyle çizerken sesimi
aşk ve deniz, ay ışığı ve hüsran:

Ah! Her şey saklı o ânın içinde;
İstanbul’ u benim için öp sevgili-anne, heder içinde!

Yılmaz Arslan

husran İstanbul'u Benim İçin Öp Anne!

İstanbul Mektubu

Bu şehir bıraktığın gibi Hasan.
Martılar
Yine öyle ürkek,
İnsanlar cesur,
Deniz bâzan yeşil, bâzan kurşunî

Liseli gençlerin selâmı var
Yeni bir çete kurmuşlar soygun için.
Çapkın hırsız emekliye ayrıldı.
Vapurlar naylon külot taşıyor Akdeniz’den.

Torpilsiz evlere baskın berdevam
Formalı öğrenciler yakalanmış geçenlerde
Evli kadınlar yakalanmış.
Yatakhaneye oğlan kapatmış kolejli kızlar
Üç gün misafir kalmış.

Bu şehir bıraktığın gibi Hasan.
Câmilerde yine kandiller yanar Ramazanda.
Duraklar boyunca kuyruk,
Sokaklar boyunca şen-dul.
Ocaklar, bucaklar, kucaklar açılıyor
Yine öylesine güzel İstanbul.

Her şey bıraktığın gibi Hasan
Ada’sı, Moda’sı, Şişli’si
Naylon boynuzlusu, altın dişlisi
Ahmed’i, Mehmed’i
Hâlâ aynı oyunu oynuyorlar
Repertuar değişmedi.

Takvimler değişti ama
Hiçbir şey değişmedi inan.
Eyüp Sultan’da dualar ediliyor
Vampirler kan emiyor çocuklardan.

‘Boğaziçi şen gönüller yatağı’
Turistik oteller güzel.
Turistik otellerin odalarında
Et pazarları kurulmuş yine.
Koyun eti, ceylân eti
Öküz eti, manda eti
Yavrukuzu eti var
Müzikle sevişiyor bugünkü İstanbul
Aşkın bereketi var, Hasan!

Başka ne yazayım, yeter bu kadar
İstanbul bıraktığın gibi
Martılar ürkek
İnsanlar cesur.
Deniz bâzan yeşil, bâzan kurşunî

Şemsi Belli

istanbul+mektubu İstanbul Mektubu

Neydi O Bir Zamanlar

istanbul ve sen / neydi o bir zamanlar
sanki gençliğime doğru yaşlanıyordum
çengelköy’de yaz unutulmaz erguvanlar
hangi yanıma dönsem seni bulurdum
içimdeki lambanın kırıldığı anlar

istanbul ve sen / sırılsıklam yaşananlar
yanardöner bir ayna yeniden ruhum
çengelköy’de yaz unutulmaz erguvanlar
gözlerinin sisinde sevdalı bir yolcuyum
hayal meyal gemiler dumanlı ilkbahar

istanbul ve sen / ikinizden kalanlar
tekrar tekrar ısrarla yaşayıp durduğum
çengelköy’de yaz unutulmaz erguvanlar
rüya mıdır gerçek mi kendi kendime sorduğum
istanbul ve sen / neydi o bir zamanlar

Attilâ İlhan

neydi+o+bir+zamanlar Neydi O Bir Zamanlar

Ah! İstanbul

Ah istanbul, beni inciten şehir
kalbimin kırık kalpli kızı
başımda sevda yellerinin estiği
yüreğimin buz kestiği şehir

sevda burcunda değil kalbim
yak bir mum
umutsuz, ışıksız kaldım
şarkılarda dokunur oldu
hüzün hüzün üstüne
yağmur yağmur üstüne
şemsiyemde yok

ah İstanbul, beni inciten şehir
gençliğimin ince sızısı
öksüz çoçuklar geziyor şimdi içimde yalınayak
kanadı kırık güvercinler
hasretim üşüyor, yüreğim çırılçıplak

ne hüznümü paylaşacak bir yakınım var artık
ne günahımı yakaracak bir tanrım
ben bu kimsesizliğimi alıp kimlere gideyim
bütün dinlerden kovuldum

elifi solmuş bir gül şimdi, düşlerimi yasladığım sahiller
karanlık yüzlü adamlar külhan sokaklarında
çekip gitmiş Yorgo’lar,Jozej’ler, Dimitri’ler
yarım kalmış düşleri beyoğlu’nun
kaldırımlarda parçalanmış bir gül ve solgun anılardır
şimdi yerlerde sürüklenen

bütün yıldızlar sönmüş
denizin kirli
nerede o güzel kokuların İstanbul
sevgilimin saçlarında taşıdığı bahar

yüreğimi vurup sırtıma
bilki çok uzak ülkelerden geldim sana
acıyla iki çığlık arasında koma beni, tut elimden İstanbul
bilirim hiç bir kıyıya çıkamam artık
martılar da öldü

denizini yitirmiş bir sevdalıyım ben
gözlerim yalnızlığın hüzün teknesi fırtınalarda
bir yanı zifir kıyılarımın bir yanı zehir
hiç bir limana çıkamam artık
ey der yakarım yüreğimi
yalnız balıklar görsün
yalnız balıklar öpsün diye gözyaşlarımı

ah İstanbul, beni inciten şehir
sevdiğim kız da yok artık
yakamda taşıdığım karanfil de
ben bu yanlızlığımı alıp nerelere gideyim söyle

Nuri CAN

kahpe+dunya Ah! İstanbul

İstanbul

Şimdi Çemberlitaş’ta bir ev
Miniminnacık öyle durur
Penceresinde küçük bir kız
Saadeti yüzünden okunur.

Ötede kalabalık cadde
Durmuş insanlar bakınır
Ne derseniz deyin işte
Herkesin bir derdi vardır.

İnsanı sıkar kalabalık
Hele kızların bir tuhaf gülmesi!
İçinizde bir şeyler uyanır
Gariplik yahut sevgi.

Veya Köprü üstünde bir gün
Gider dururken yolunuza
Hiç görmediğiniz bir taze
Girivermiş kolunuza.

Diyeceğim bir sıcak kadın
Deli divane etmişse yakışanı
İyice anlarsınız ondan sonra
İstanbul’u, yaşamayı, aşkı.

Ali Püsküllüoğlu

deldivane+eden+kadin İstanbul

İstanbul Vakti

İnsan kendini pek ödeyemiyor
Sen dur bende var*

Beni anlasa anlasa Istanbul anlar
seni uzun sevdiğim için bak ağustos ayındayız
sen sevdiğin için günlerden cumartesi bak, cuma değil
çarşı uzunu çift kapılı canlı sinema caddeler
gidip geleceğim gidip geleceğim ben pazar olacak
herkes herkesi anlamaz Istanbul herkesi anlar
ben buraya Üsküdar’dan geldim, orda herkes Üsküdarlama
orda balıkların denize, evlerin camilere bakması üpÜsküdar
Eloğlu’nun denizleri azıcık sallansa silme martı Salacak
çok gidenlerin yumağı Kadıköy, az gidenlerin tığı Kuzguncuk
— Âh, dündeki yarınlar sık dokunmuş birer mor hırka mıdır!
ben buraya Beşiktaş’tan geldim, Üsküdar’dan geleni en iyi
Beşiktaş tanır! Beşiktaş ara gelmeklerde gencelmek narı–
cebimde gidip gelmeklerin en bozuk paraları!
bak geldim, loş göğe kör tebeşirle çizdiğimiz Beyoğlu burası!
Yitikçiler pazar günü güzelliğinde aşka altılı ganyan burda
:aşktaki en koyu kir insan, insanı en güzel Beyoğlu paklar
Mis sokak, Büyükparmakkapı, Balıkpazarı, Çiçek Pasajı, Abbas(
bak, bugün İstiklâl daha çok pazar! aşk, siyaha katılmış beyaz)
Eminönü–Sirkeci arasında Türkiye’nin Adresi bir pazar uzakta
ikimizcilliğin göz denizinde taş sektirmek ıpIstanbul mudur!

Bişiir borcudur İstanbul, ne borcu yahu! Seni benle ödedin**

*, **) Metin Eloğlu
Hüseyin Alemdar

istanbul+vakti İstanbul Vakti

İstanbul’dan

İşte kurşun kubbeler şehri İstanbul’dasın
Havada kaçan bulutların hışırtısı
Karaköy çarşısından geçen tramvayların camlarına yağmur yağıyor
Yenicami Süleymaniye arkalarını kirli bir göğe vermişler
Hiç kımıldamıyorlar
Ayasofya elleriyle yüzünü kapamış bütün iştahıyla ağlıyor

İnsanlar sokak sokak çarşı çarşı ev ev
İnsanlar sırt sırta omuz omuza verip durmuşlar
Boyunları bükük
Yorgun asabi kederli kindar
Yığın yığın olmuşlar hepsi köprünün açılmasını bekliyor
Bir anda şehrin dört bucağına akacaklar
Bir anda iki ayrı kıtadaki insanlar gibi
Fatihliyle Beşiktaşlı sarmaş dolaş olacak

Sarı uzun yüzlü cesur işçiler
Dört köşe halinde veya dağınık bir şekilde durmuşlar
Hiç konuşmuyorlar
Benim onları birer birer çalıştıkları yerlere götürüp bıraktığım olmuştur
Hepsi dar kapanık yerlerde, sıkıntılı işlerde çalışırlar
Hepsi deli gibi severler yaşamayı
Bu en önde giden grup
Tophane’de Dikimevi’nde çalışır
Sekiz kızdır ancak üçü evlenmiştir
Bu saçları darmadağın asık suratlı delikanlılar
Kömür işçisidir
Bu üç kız, Beyoğlu’nda büyük bir mağazada tezgâhtar
Bunlar yol amelesidir
Bunlar vapur işçisi
Öbürleri duvarcı hamal ırgat kayıkçı
Hepsi bu gök altında sarmaş dolaş olmuş yürüyorlar

Dünyada işlerine giden insanları görmek kadar güzel bir şey yoktur
(Biliyorum artık akşama kadar onları hiç görmeyeceğim)

Durduğun yerden İstanbul köprüsü tramvayları mavnalarıyla sanki yürüyor
Bu sislerin ve bulutların arasından en sonra harekete geçen Kız Kulesi’dir
Kayıkların direkleri insanların üzerinde
Büyük bir bulut gelip durmuştur
İşte karın karına vermiş motorlardaki balıkların üstlerine yağmur yağıyor
Bir defa olsun akıllarına gelmemiştir
Gözleri pırıl pırıl balıkların
Bir İstanbul göğü altında ağlamak

Hepsi denizde geçen hayatlarını düşünüyorlar
Dokunsanız ağlayacaklardır

İstanbul açları tokları hastalarıyla aynı kıta üzerinde bulunuyor

İlhan Berk

istanbul_seni_kaybetmis İstanbul'dan

İstanbul’a Kar Yağıyordu

Yetmişdokuzun kışıydı
Sertti, soğuktu
İstanbul’a kar yağıyordu
Kömür yanıyordu sobalarda
Geceleri polisler, bekçiler oluyordu
Bir de biz oluyorduk
Ölümüne üşüyorduk ha,
Yalan yok, polisler de üşüyordu
Onaltı yaşındaydım
Herşeyi bükecek bileğim vardı
Onaltı yaşındaydım
Aslan gibi ortadaydım
Gündüzleri, okulda coğrafya defterimin arkasına
Senin için şiirler
Geceleri duvarlara ülkemi kurtarmak için
Kahrolsun yazacak kadar adamdım
Onaltı yaşındaydım
Ne senin haberin oluyordu şiirlerimden
Ne de birileri kahroluyordu
Mahalle duvarlarına çiziktirdiğim harflerimden
Onaltı yaşındaydım
Yalan yok
Ben yazmaya böyle başladım
Coğrafya defterim bir eskiciye kurban gitti
Duvarlarına yüreğimi bağırdığım o evler birer birer
Yıkıldı gitti
Şimdi güzel kağıtlara yazıyorum
Kocaman laflar ediyorum
Marşlar biliyordum
Kitaplar okuyordum
Koşarak ve ıslanmadan geçiyordum sulardan
İstanbul’u seviyordum
Seni seviyordum
Dualar öğreniyordum
Meydanlarda toplanıp bağırıyordum
Herkes gibiydim
Herkes kadar cesur
Herkes kadar korkak
Herkes kadar filinta delikanlı
Ve herkes kadar buralı
Yetmişdokuzun kışıydı
Sertti soğuktu
İstanbul’a kar yağıyordu
Ağzımızdan dumanlar çıkıyordu konuşurken
Haliç’in arkasında toplanıyorduk
Gece adamı içine çekiyordu
Biz geceyi içimize çekiyorduk
En güzel ben yazıyordum duvarlara yazıları
Herkes beni seviyordu
En güzel şiirleri de ben yazıyordum oysa
Coğrafya defterimin arkasına
Bunu kimse bilmiyordu
Sizin evin duvarına “kahrolsun” diye yazıyordum
Ve hızla kaçıyordum
Sizin evin duvarına birkez olsun
“Seni seviyorum” diye yazamadım
O zaman duvarlara öyle şeyler yazılmıyordu
Dedim ya
Yetmişdokuzun kışıydı
Sertti soğuktu
İstanbul’a kar yağıyordu

İbrahim Sadri

istanbula+kar+yagiyordu İstanbul'a Kar Yağıyordu

İstanbul Unutkan Yosma

baktım
İstanbul gurbetteydi
çok ışıklı geceleri
gizliyordu sefaletini

ben böyle soylu
böyle sefil şehir görmedim
Üsküdar’da katip yoktu
Beyazıt’ta Neyzen

hüzünlü bir manastırda erganun ahengi
İstanbul hareli bir değirmi
değirminin dışında
Islav kederi

iki kez aynı poster
İstanbul’un gerdanına takıldı
çalmazdı mazurka
kantocu Peruzlar sahiden yaşadı abisi

İstanbul benden efkarlı
Abdülhak Şinasi’yi sevdim diye
İstanbul bana yabancı
Hisarları kaygılı

bana sultanlık yetmez
bir ülke yetmez
kasaba kılıklı şovalyeler bile unuttu
en güzel dansını kılıç altında yapan Democles’i

iyi bir şovalye sultanlık istemez
bana bir akşam yetmez
şiirin doğduğu enginlerde
bana bir İstanbul yeter

ey şehri diyar
Asurlu gözlerini gördüm
Bizans kubbelerini
Aya Sofya’yı Süleymaniye’yi

bir mahşeri andıran
Beyazıt Alanı’nda
altın özengiliydi atı Cem Sultan’ın
Sultan Avni en usta bahçevandı

yalancı şafaklarına kandım
onyedi yaşımda
yıkıldı ömrümün en güzel düşü
yirmibir yaşımda

sevdalısıydım Cahit Sıtkı gibi
Dante görseydi
“Her mihnet kabulüm” derdi
bir gelin odasını andıran İstanbul’u

yine bir akşam kaftan giyerim
İstanbul’u birkez daha fethederim
kurulurken Nizam-ı Cedit
Asitane-i Saadette

alıp gitmeye geldim
görkemli kanatlarımla
bir İstanbul bulutunu
sedef tâclı Safranbolu’ya

şaha kalktığında atım
fethederim gurbeti
hüznü efkarlıdır akşamlarımın
şahı şairiyim İstanbul’un

bir pusula armağan edin
evcimen bir geline benzeyen
telaşsız Kızkulesi’ne
İstanbul bulsun dengesini

İstanbul’da sırça köşk
sırça köşkte bir Melike
seksen sene Meliktim
bu harika ülkede

güzel miydi çocukken
basma perdeli odaları
düğün alay kervan ud sesleri derken
İstanbul kamaştırdı gözlerimi

değirmidir Safranbolu’da da
İstanbul kubbeleri
aynıydı tarihin benzersiz aylası
incilerinde takılarında örenlerinde

anıtlaşır tarihle
Köprülü Mehmet Paşa
Caminin avlusundaki
güneş saati

martıları seyrettim Galata Köprüsü’nden
Urumeli burcuna ben de oturdum
Veli’nin uçarı oğlu
ben de yalnızlıktan başka yoldaş bulamadım

ben de bir türkü tutturdum
garibim sevdadır tek hünerim
yıldızlar daha mavidir
İstanbul gecelerinde

telgraf tellerinde kuşlar vardı
içimde yapraklanan bir ağaç vardı
onbeş yıl önce
İstanbul’da bir yarim vardı

bir bir dağıldı gözpınarlarımda
sevda yağmurları İstanbul’un
başka bir hayata uğurladı beni
“Hayali Cihan Değer” bir dilber

o vedayı anlayamadım
puslu bir İstanbul akşamında
yıl dokuzyüzyetmişyedi aylardan kasım
anın tek yadigarı Düşistanın

akşam olur
şakiler beni unutur
Celali bir şehirde
sokak lambaları pusludur

ben bu yalnız meyhanede neylerim
kadehimde açan karanfili neylerim
ateş ettim Şeker Ahmet Paşa’nın resimlerine
yosmalar beni beklerken Kadıköy’de

sonbaharda daha yavuz atlarım
teknemi yılkıya çıkarmayacağım
onunla yaşlanıp onunla öleceğim
mavi hülyasıyla İstanbul’un

bu masalı atlı tramvayda uydurdum

bahardı gönlüm Erenköy’de
sarışın yarim ahu gözlüm
azıcık kısaydı boyu iriydi memeleri
Marilyn Monroe’ye benzerdi

buralara da yağsın yağmurların
buralara da gelsin vapurların
yetmiyorsun İstanbul
bu sürgünde bana

İstanbul’da Heybeliada
Heybeliada’da en güzel yaşında
ama azıcık kıskanır Burgazı
“Havada Bulut”ken Sait’in cigarası

sonra dağ gibi yıkıldı üstüme
o gökçe diyar
ben Kaf Dağı’nı taşıdım
İstanbul’un anılarını da taşırım

karanfil serpen yağmurlarını özledim
bir avcıydım kışın erken kalkandım
ne aradım bilmiyordum bu batık şehirlerde
bu serabı yalancı akşamlarda

bu mahzun Dünya’da
bir kederli yolcuydum gemilerinde
yağmur getirirdi bulutları
sevinçle onyedi yaşımda
büyük meydanları metal çarşıları
narsist aynalarıyla Kapalıçarşı
ne kadar da taşkındı düşlerim
onyedi yaşlarında kalmış militanlığım

gecede karanfil kervanları
sevi olmasaydı umut olmasaydı
göremezdik altın örgülü saçlarını
şiire gül nakışlayan deniz kızlarının

meşalesi görkemliydi ilk şairinin
Orpheus’e benzer son şairi
ay yüzlü güzelleri olmasaydı
matem urbası giyerdi İstanbul

simgedir bir şehri dişi tanımlamak
İstanbul tanyeri soyunur tüllerinden
sunulmuş bir cennetti ben sultanken
ÜVERCİNKA kanatlandırırdı güvercinlerini

ey hayatı yadsıyan şairler
(Ece) lerden daha görkemli
alınlarınızdaki şairlik tâcı
gurbet unutturmadı sizi

tanyerine koşar atlıları
Kızkulesi aslında bir handır
içinde tekfurun kızı değil
“Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış vardır

yaslı ayrıldım İstanbul’dan
ama bir tılsım armağan etti
elbet söz edecek gurbet burcu
sürgündeki sultanlığımdan

taht şehirde sevdim Şirin’i
eski kantoları Tanburi Cemil Bey’i
altın bir tasta sundum Ecelerine
dağların dağların ardındaki suyu

bir kardelenim ben
İstanbul’un beyaz steplerinde açan
biliyorum ki artık
hiçbir kemancının kemanı kırılmayacak

düşlerimin sınırsız sahrasında
daha kahramanım Gılgamış’tan
dağları deryaları deryaları dağları aşarım
İstanbul’u mahur makamında selamlarım

– Günaydın Kadıköy vapuru
– Günaydın Kızkulesi
– Günaydın hülyalı martı
– Günaydın avludaki güvercin

en güzel akşamları Üsküdar’a vermişsin
en güzel kadınları Kadıköy’e
ben yalnız değildim
sen yalnız değildin

bu yaslı Dünya’da
adın yadigar kaldı
İstanbul yadigar kaldı
karasevda yadigar kaldı

özledim herhangi bir sabahını
saçlarım taflan ya da lale
mutlu anılar da biriktirdim
her istasyon mavi bir pencere

sen miydin
İstanbul muydu
turunç akasya deniz kokan bir bahardan
bana saçlarını savuran rüzgar

Hüseyin Avni Cinizoğlu

unutkan+yosma İstanbul Unutkan Yosma

Hayal Şehir

Git bu mevsimde, gurub vakti, Cihangir’den bak!
Bir zaman kendini karşındaki rüyaya bırak!

Başkadır çünkü bu akşam bütün akşamlardan;
Güneşin vehmi saraylar yaratır camlardan;

O ilah isteyip eğlence hayalhanesine,
Çevirir camları birden peri kasanesine.

Som ateşten bu saraylarla bütün karşı yaka
Benzer üç bin sene evvelki mutantan sarka.

Mestolup içtiği altın şarabın zevkinden
Elde bir kırmızı kaseyle ufuktan çekilen

Nice yüz bin senedir şarkın ışık mimarı
Böyle ma’mur eder ettikçe hayal Üsküdar’ı.

O ilahın bütün ilhamı fakat anidir;
Bu ateşten yaratılmış yapılar fanidir;

Kaybolur hepsi de bir anda kararmakla batı.
Az sürer gerçi fakir Üsküdar’ın saltanatı;

Esef etmez güneşin şimdi neler yıktığına;
Serviler şehri dalar kendi iç aydınlığına,

Ezeli mağfiretin böyle bir ikliminde
Altının göz boyamaz kalbi kadar halisi de.

Halkının hilkati her semtini bir cennet eden
Karşı sahilde karanlıkta kalan her tepeden,

Gece bir çok fukara evlerinin lambaları
En sahih aynadan aksettiriyor Üsküdar’ı.

Yahya Kemal Beyatlı

hayalsehir Hayal Şehir