İstanbul Işık Işık

istanbul rüzgâr rüzgâr sevdiğim
kâh bir lodos, denizlerden esen
ılık mı ılık
kâh ustura gibi deli bir poyraz
bırak saçlarını rüzgârlarına istanbulun
bu şehirde aşksız ve rüzgârsız yaşanmaz

istanbul bulut bulut sevdiğim
kimi beyaz mı beyaz
ince, tül gibi
kimi katran misali kara
bulutları da insanlarına benzer istanbulun
inanma sevdiğim, inanma bulutlara

istanbul yağmur yağmur sevdiğim
kah ince ince
kah bardaktan boşanırcasına
hele bir yağmur yağmaya görsün
ölürcesine yaşanır bu şehirde sevdiğim
ve yaşanırcasına ölünür

istanbul deniz deniz sevdiğim
bir çakır mavi
bir camgöbeği tuzlu su
üstünde irili ufaklı tekneler
kayıklar, yelkenliler, mavnalar
kalleştir denizleri istanbulun sevdiğim
istanbul kadar

istanbul kadeh kadeh sevdiğim
içtikçe içesi gelir insanın
sarhoşluğu tutuşup yanmaya benzer
ve bir gölgedir yalnızlık meyhanelerinde
seninle dolaşır, seninle gezer.

Ümit Yaşar Oğuzcan

istanbul+bulut+bulut İstanbul Işık Işık

Yosma Akşamıyım İstanbul’un

Yosma bir İstanbul akşamı gibiyim.
Dudaklarımda kiraz tadı yaşamanın
Mavinin denize kestiği,
tuza bulandığı yerden gözlerimin
uykusuz bir Ada vapuru geçmiş
Bir martı geçmiş peşisıra gökyüzünü yırtıp,
Kanatlarında ay rengi düşlemeler..

Yosma bir İstanbul akşamı gibiyim.
Ellerim ceplerimde yürürüm
en eski Arnavut kaldırımını.
Ne gün batar yüreğimde,
ne gözüm yaşarır dosta, acıların ötesinde
Ayrı kıtaların kavakları el sallaşır,
fenerler göz kırpar ya birbirine;
öyle düşlerim iki insanı, engellemesiz..

Yosma bir İstanbul akşamı gibiyim.
Deli kahkahalarım parçalar
Bostancı sahilinde bir kayayı
yüreğim yanar ölü bir balığa
Kavgalarımın son noktasında değilim henüz,
baharımın adı sevda.

Kankırmızı doğumgünlerimi,
gün doğumları gibi yaşarım.
Beklemelerim
en yosma gecesine İstanbul’un

Ruhan Odabaş

yosma+istanbul+aksami Yosma Akşamıyım İstanbul'un

Bu Bir İstanbul Şarkısı ‘Vasiyet Sokağı’nda Yazılmıştır!

Bahçelerin ormandan kopartıldı çoktan
yırtıldı boydan boya sana dokunamadığım bu şehir
bir avuç masaldı belki, her okuyuşunda uykuya daldığım sesin,
kolları bağlı gölgeler dolaşıyor sokaklarında
kırık dökük eski zaman heykelleri gibisin artık!

Kıskanırken yıldızlarını ay, gecelerden birinde
seni kır saçlı bir vapura bırakırken
aşkımı itiraf edemedim ama
çekip gideceğim bir Üsküdar gecesiydin
gözlerim kadar yorgun!

İstanbul, en güzel kızların kiliseye yakın otururdu
gülsularıyla yıkardım saçlarını meleklerinin
ne ut, ne tambur, ne de ney
insan karanlıkta koklamalı gülü derdin

En gizli tutkuların kapısında
ne olur piyanoda Dede Efendi çalmayınız!
unutulmuş tatlarında ilk sevdalarının
bırakınız kanun kendi anlatsın İstanbul’un hüznünü…

Ahmet Ertan Mısırlı

Istanbul_blues Bu Bir İstanbul Şarkısı 'Vasiyet Sokağı'nda Yazılmıştır!

Bir Gün İstanbul’da

Günlerden bir gün İstanbul’da
Sabah oldu eşya ışıdı
Bahçedeki horoz öttü
Horozun öttüğünü duyunca
Türkü tutturdu
Bir çiçek keyfine göre…

İşler bu yola döküldü mü,
İnsanoğlu durmaz
Yatağımdan kalktım
Kahvaltı ettim
Geceden kalma ne varsa
Ceketimi giydiğim gibi
Sokağa çıktım

Bir rüzgar esti hafiften
Sonra durdu
Yağmur çiseliyecek gibi oldu
Bir tramvaya atladım
Doğru parka gittim
Sıranın birinin üstüne
Uzandım
Gökyüzünü seyrettim

Gökyüzü de bir türkü söyledi
Gökyüzünün türküsü de
Horozunkine, çiçeğinkine uygundu
Öylesine maviydi gökyüzü
Öylesine derin
Öylesine sonsuz

Ama bıkılıyordu gökyüzünden
Kalktım kahveye uğradım
Bir çift söz ederim dedim
Ahbap aradım
Bulamadım
Bulamayınca
Elim şakağımda
Düşünmeye vardım

Derken öğle oldu
İş yerleri boşaldı
Cümle halkın karnı acıktı
Ben de acıktım
Bir köfteci dükkanına girdim
Köfteler kızardıkça
Ortalığı bir duman sardı
Bir soğan kokusu

Öğleden sonra da geçti aynı minval üzre
Yalnız bir aralık
Bir sevda yaşadım düşümde
Büyük bir caddeden geçerken
Bir kadın görünce balkonda
Saçları alabildiğine sarıydı
Bugüne dek
Görmediğim acaip kuşlar havalanıyordu
Sabahlığında

Sevdalandım düşümde
O benden habersiz
Akşam gelecek aşığına
Hazırlandı durdu aynasında

Gönlü sevdayla dolanların
Son uğradıkları meyhane
Bir yudum aldım da
Kendimi buldum kocaman bir denizde
Nelerin unutulup gittiği nelerin
İzi bile görünmeyen gemilerin

Akşamları sokakları dolduran serinlik
Bir kahvecinin
Kahvesinin bahçesini suladığı
Anı hatırlattı bana
Bütün gün taban teptim
İçimde bitkinlik
Akşamı ettim

Sabahattin Kudret Aksal

kudret+aksal Bir Gün İstanbul'da

Anış

Her dakikasını ayrı hatırlarım
Erenköy’de geçen zamanımın
Rüyama girer bir arada
İstanbul bahar ve Türkân’ım

Bir odamız vardı etrafı sarmaşık
Bostanlara bakan penceremiz
O güller kadar taze
Ben ona deli gibi âşık

Bir yastıkta dinlenir başlarımız
Saçlarım saçlarına karışırdı
O güzel bir kızdı ince alımlı
Ne giyse yaraşırdı

Yeter ki gönüller şen olsun
Şarkılar söylerdik yolda
Hep karşıma otururdu ellerini tutardım
Akşam üstü eve dönerken paraşolda

Ağaçlar çiçekteydi
Türkân’ım sağ beraberimde
Kalbim sevda içindeydi
İstanbul bahar içinde

Oktay Rıfat Horozcu

oktay-rifat-turkan-siiri Anış

İstanbul’u Benim İçin Öp Anne!

Ben böyle Deniz görmedim Ay ışığı
sana söyledim aykırı izlenimlerimi
yosun ve tuz kokuları içinde
kendini sığınaklara çekiyordu sular
yüzünde bütün annelerin yansıması, kuğular
derin şarkılar söylüyordu ince seher içinde.

Ben böyle Aşk görmedim Sevgili
buharlı trenler, anıları alıp götüren
döndüğünde sonsuzluk kırlarından, kar ovalarından
sanki Ararat’ı da taşıyordu kente
bozuk bir çığlıkla süzülürken camlardan
bir kadını en güzel o çığlık söylerdi keder içinde.

Ben böyle Hüsran görmedim Anne
ay ışığının gözlerine bakamaz olmuştum, kestane
ağaçlarının buğusundan, anılardan enstantane:
bir yalnızlık, bir saksofonun üflediği dram
sonsuzluğun da annesiydin anne sen
menekşelenmiş bir ağıt gibi dururdun canımın içinde.

Ben böyle Hayat görmedim Ölüm
hep böyle bekledim bir şiirin gelmesini,
biraz daha hüzün bulaşığı olsun dört yanım
ölümdü mektuplar yollayan, tenimi çözen de
toprağa gül maskesiyle çizerken sesimi
aşk ve deniz, ay ışığı ve hüsran:

Ah! Her şey saklı o ânın içinde;
İstanbul’ u benim için öp sevgili-anne, heder içinde!

Yılmaz Arslan

husran İstanbul'u Benim İçin Öp Anne!

İstanbul Mektubu

Bu şehir bıraktığın gibi Hasan.
Martılar
Yine öyle ürkek,
İnsanlar cesur,
Deniz bâzan yeşil, bâzan kurşunî

Liseli gençlerin selâmı var
Yeni bir çete kurmuşlar soygun için.
Çapkın hırsız emekliye ayrıldı.
Vapurlar naylon külot taşıyor Akdeniz’den.

Torpilsiz evlere baskın berdevam
Formalı öğrenciler yakalanmış geçenlerde
Evli kadınlar yakalanmış.
Yatakhaneye oğlan kapatmış kolejli kızlar
Üç gün misafir kalmış.

Bu şehir bıraktığın gibi Hasan.
Câmilerde yine kandiller yanar Ramazanda.
Duraklar boyunca kuyruk,
Sokaklar boyunca şen-dul.
Ocaklar, bucaklar, kucaklar açılıyor
Yine öylesine güzel İstanbul.

Her şey bıraktığın gibi Hasan
Ada’sı, Moda’sı, Şişli’si
Naylon boynuzlusu, altın dişlisi
Ahmed’i, Mehmed’i
Hâlâ aynı oyunu oynuyorlar
Repertuar değişmedi.

Takvimler değişti ama
Hiçbir şey değişmedi inan.
Eyüp Sultan’da dualar ediliyor
Vampirler kan emiyor çocuklardan.

‘Boğaziçi şen gönüller yatağı’
Turistik oteller güzel.
Turistik otellerin odalarında
Et pazarları kurulmuş yine.
Koyun eti, ceylân eti
Öküz eti, manda eti
Yavrukuzu eti var
Müzikle sevişiyor bugünkü İstanbul
Aşkın bereketi var, Hasan!

Başka ne yazayım, yeter bu kadar
İstanbul bıraktığın gibi
Martılar ürkek
İnsanlar cesur.
Deniz bâzan yeşil, bâzan kurşunî

Şemsi Belli

istanbul+mektubu İstanbul Mektubu

Neydi O Bir Zamanlar

istanbul ve sen / neydi o bir zamanlar
sanki gençliğime doğru yaşlanıyordum
çengelköy’de yaz unutulmaz erguvanlar
hangi yanıma dönsem seni bulurdum
içimdeki lambanın kırıldığı anlar

istanbul ve sen / sırılsıklam yaşananlar
yanardöner bir ayna yeniden ruhum
çengelköy’de yaz unutulmaz erguvanlar
gözlerinin sisinde sevdalı bir yolcuyum
hayal meyal gemiler dumanlı ilkbahar

istanbul ve sen / ikinizden kalanlar
tekrar tekrar ısrarla yaşayıp durduğum
çengelköy’de yaz unutulmaz erguvanlar
rüya mıdır gerçek mi kendi kendime sorduğum
istanbul ve sen / neydi o bir zamanlar

Attilâ İlhan

neydi+o+bir+zamanlar Neydi O Bir Zamanlar

Ah! İstanbul

Ah istanbul, beni inciten şehir
kalbimin kırık kalpli kızı
başımda sevda yellerinin estiği
yüreğimin buz kestiği şehir

sevda burcunda değil kalbim
yak bir mum
umutsuz, ışıksız kaldım
şarkılarda dokunur oldu
hüzün hüzün üstüne
yağmur yağmur üstüne
şemsiyemde yok

ah İstanbul, beni inciten şehir
gençliğimin ince sızısı
öksüz çoçuklar geziyor şimdi içimde yalınayak
kanadı kırık güvercinler
hasretim üşüyor, yüreğim çırılçıplak

ne hüznümü paylaşacak bir yakınım var artık
ne günahımı yakaracak bir tanrım
ben bu kimsesizliğimi alıp kimlere gideyim
bütün dinlerden kovuldum

elifi solmuş bir gül şimdi, düşlerimi yasladığım sahiller
karanlık yüzlü adamlar külhan sokaklarında
çekip gitmiş Yorgo’lar,Jozej’ler, Dimitri’ler
yarım kalmış düşleri beyoğlu’nun
kaldırımlarda parçalanmış bir gül ve solgun anılardır
şimdi yerlerde sürüklenen

bütün yıldızlar sönmüş
denizin kirli
nerede o güzel kokuların İstanbul
sevgilimin saçlarında taşıdığı bahar

yüreğimi vurup sırtıma
bilki çok uzak ülkelerden geldim sana
acıyla iki çığlık arasında koma beni, tut elimden İstanbul
bilirim hiç bir kıyıya çıkamam artık
martılar da öldü

denizini yitirmiş bir sevdalıyım ben
gözlerim yalnızlığın hüzün teknesi fırtınalarda
bir yanı zifir kıyılarımın bir yanı zehir
hiç bir limana çıkamam artık
ey der yakarım yüreğimi
yalnız balıklar görsün
yalnız balıklar öpsün diye gözyaşlarımı

ah İstanbul, beni inciten şehir
sevdiğim kız da yok artık
yakamda taşıdığım karanfil de
ben bu yanlızlığımı alıp nerelere gideyim söyle

Nuri CAN

kahpe+dunya Ah! İstanbul

İstanbul

Şimdi Çemberlitaş’ta bir ev
Miniminnacık öyle durur
Penceresinde küçük bir kız
Saadeti yüzünden okunur.

Ötede kalabalık cadde
Durmuş insanlar bakınır
Ne derseniz deyin işte
Herkesin bir derdi vardır.

İnsanı sıkar kalabalık
Hele kızların bir tuhaf gülmesi!
İçinizde bir şeyler uyanır
Gariplik yahut sevgi.

Veya Köprü üstünde bir gün
Gider dururken yolunuza
Hiç görmediğiniz bir taze
Girivermiş kolunuza.

Diyeceğim bir sıcak kadın
Deli divane etmişse yakışanı
İyice anlarsınız ondan sonra
İstanbul’u, yaşamayı, aşkı.

Ali Püsküllüoğlu

deldivane+eden+kadin İstanbul