Yaşam (ki) 22-25

22.
Ancak arada bir gerçekten yaşayacaksın:
duygusal olarak “unutulmaz bir an” denen
yaşam aralıklarından birinde, tam kendin olarak,
tam kendisiyle yüzyüze geldiğin bir başka kişiyle
birlikte, herşey yaşadığında ( bir sevinç, bir acı…)
– o zaman gerçekten yaşarsın.

Ama bu “an”ları son derece seyrek yaşarsın
( kimi insanlar – çoğunluk? – bunları hiç yaşamaz
belki) : son derece de kısa… Gene de, bunların sağladığı
anlam yoğunluğu, yaşamının bütün geriye kalan
çölünü yeşertmeye yetecek.

23.
Yaşamında öteki kişilere ulaşabildiğin anlar,
bir ormandaki kuş ötüşleri gibi olacak: uzaklardan gelip
geçerken kısacık bir süre yapraklarda yankılanacaklar
– o kadar…

Orman bütün sessizliğiyle, yine yalnız,
duracak orada.

24.
Yaşamında, yürüyüp yürüyüp, bir an durunca,
çevrene bakıp göreceksin ki, yürüyüşüne şu ya da bu
noktada katılmış, bir süre seninle birlikte yürümüş
kişilerden hiç biri yok yanında:-

Sen, bir an, “Buradayım” demek için durunca,
onlar, artıki “orada” olacaklar — “Buradayım artık ” bile demeyecekler sana, “orada” larından seslenerek…

“Burada”nda kimse bulunmayacak
– “orada”nda kimse seslenmeyecek sana…

25.
Yaşamında iki temel değer bulacaksın:
sevgi ve dostluk. Bazen, bunlardan biri
ötekinden daha değerli gelecek sana;
zaman olacak, öteki öbüründen; kimi zaman da
ikisinden hangisini daha değerli sayman gerektiği
belirsiz hâle gelecek; ama, kimi zaman da,
ikisi birden, eşit bir değersizlik düzeyine inecekler,
gözünde.

Ama, bu sevgin ile şu dostluğun o hâle düştüler diye,
yaşamın temel değerlerinin kendilerini
yadsımayacaksın: o zamanlarda, içindeki buruk acıyla,
onlara olan saygını koruyacaksın– ki, bu da,
işte üçüncü temel değerin
olacak.

Oruç Aruoba
yasam+ki Yaşam (ki) 22-25

Yaşam (ki) 26-30

26.
Yaşamında değişiklikler yapman yıllar sürecek–
çünkü, yaşamında değişiklik yapman, yaşamında
ilişkide olduğun, önem verdiğin, sevdiğin, saydığın
kişilerde değişiklik yapmak zorunda kalman olacak:
Onlara verdiğin önemde, sevgide, saygıda değişiklik
yapman — sonra da, onları bırakman,
onlardan ayrılman, kopman

Ama bu hep böyle sürüp gidecek:
yaşamda değişiklik yaratacak ‘karar’larda,
gelip ya da gidip bir kişiye dayanmayan bir gerekçe,
geçerli olamaz.

–Yaşam, hep gelip, kişilere — bir kişiden gelip
bir başka kişiye– bağlanandır; işte, sonra da ondan
– onlardan– ayrılıp kopup
giden…

27.
Yaşamında, genel çizgilerinde,
üç tür ‘şey’le karşılaşacaksın:-
1. Gelip geçmiş şeyler
2. Gelip geçmemiş şeyler
3. Gelmeyip geçmiş şeyler

Bütün ‘şey’lerin, geçmiş ya da geçmemiş,
ya da hiç gelmemiş olacak.

(Dördüncü durumla –’mantık’ sırası içinde
sonuncu olması gereken ‘şeylerle — ise,
hiç karşılaşamayacaksın:-

4. Gelmeyip geçmemiş şeyler…)

28.
Yaşamında, şunları da yaşayabileceksin:-
1) Birisini, ona söyleyecek birşey bulamadığın için
aramak…
2) Birisini onu artık görmeyeceğini söylemek için
beklemek…
3) Birisini, onu görmemeye dayanamadığın için
terketmek…

Neler yaşamayacaksın ki!…

29.
Yaşamında şu bile olabilecek:-
Kendi bağımsızlaşma sürecin içindeki eylemlerinle,
bir başka kişinin bağımlılık koşullarını
kurabileceksin — bunu ‘istemeden’
yaptığını da tam olarak söyleyemeyeceksin,
kendi kendine bile; o kişiye ise… – işte, ona
söyleyebileceğin herhangi birşey,
gene aynı sonuca varacak!

Bu bile olabilecek…

30.
Yaşamında, sevdiklerin
– ve, seni sevdiklerini söyleyenler–
senin özlediğin ön-düşüncesiz, hazırlıksız,
kendiliğinden, geldiği-gibi birlikteliğe hazır olsalardı,
girebilselerdi, mesele olmazdı ki — ama değiller…

Hiç bulamayacaksın bir sevdiğini böyle
– hiçbir sevdiğin de böyle olmayacak.

Hatalı olan, ya senin beklentin–
ya da –
çek kuyruğunu!…

Oruç Aruoba
yasam+ki+oruc+aruoba Yaşam (ki) 26-30

Yaşam (ki) 31-40

31.
Yaşarken, başkalarının yaşadıklarını gördüklerin,
senin yaşamına teğet geçen şeyler olacak:
senin yaşadıkların da, başkalarının yaşadıklarına
dik gelen… Öyle ki,
başkaları hep geçecek,
sen gelirken.

Gelip geçici olacak yaşamın
– başkalarının yaşamları da (senin için) geçip gelici;
ama sonradan, tabiî, yine,
gelip geçici…

Başkalarına dik gelenler senden teğet geçecek
– ve tersi: başkalarına teğet gelenler,
sana dik…

32.
Yaşamında, en çok yakınlaşma isteği duyacağın kişiler,
senden uzaklaşma gereksinimini en çok duyan kişiler olacaklar.

33.
Yaşamda kimse paylaşmayacak — paylaşamayacak–
senin tutkularını: onları, hep, yaşayıp yaşayıp,
unutacaksın.

Yalnız, yaşayacaksın:
yalnız yaşayacaksın…

34.
Yaşam hep, birlikte yapılabileceklerin hayallerinin,
yalnız kalmaların kayalarında parçalanışının sürecidir –bazı kişiler için böyledir bu, en azından;
belki sen de onlardan birisin…

Yaşam hep, birliktelik umutları — vermeyecek–
umduracak sana — sonra, onları alacak,
yalnızlık kuyusuna atıp boğacak.
– O kuyudan da nasıl çıkabilirsin — ya da,
orada yaşamayı nasıl öğrebebilirsin –
–Allah bilir!…

–Ki, “Yaşamakta olman bile bir önyargıdır belki”…

39.
Yaşamın, iki hiçlik arasında gerili bir boşluk
olacak –
başka birşey de olmayacak elinde:
yalnızca bu gerilim…

Bilerek, bilinçli yaşamağa çalışman,
yaşamın nasıl bir boşluk olduğunu
yavaş yavaş öğrenmen olacak-
yani, gittikçe daha az şey bilerek
yaşaman…

Bilinçlendirerek yaşayacağın yaşamın boyunca, bilinç
içeriğin çoğalmayacak, azalacak: doruk noktasına
ulaştığında da, tamamiyle boşalacak. İşte o zaman,
yaşamının bilinci gerilecek, yaşamın kendisini
kuşatabilecek ölçüde yayılımlı bir boşluk
haline gelecek, onunla örtüşecek
– en yüce bilinç anın olacak bu:-
(“Bu yüzden değil midir ki…” – “Yoruldum artık…”)

Bilincin,
tam boşluğun farkına tamamiyle varman olacak-
onunla, tamı tamına, buluşman…

40.
Yaşam boyuna, sürekli,
çıkarmağa çalıştığın bir ‘hesap’ olacak:
denkleştirmeğe çalıştığın bir ‘ödemeler dengesi’
– bunu da bir türlü beceremeyeceksin:
‘İhracat’ın biraz artıp bir denge umudu belirse,
‘ithalat’ın hemen ‘patlayıverecek’,
altüst edecek hesabını…

Boyuna, böyle , hesaplayıp durursun,
hiçbir ucunu biraraya getiremeden
yaşam ‘bütçe’sinin – sonunda da,
en son ‘murâkıp’, denkleştirir ‘ bilanço’nu :
“İflâs” der;
sen de
kurtulursun…

Oruç Aruba
oruc+aruoba Yaşam (ki) 31-40

Yaşam (ki) 41-44

41.
Bazen de, uzunca bir zaman dilimi boyunca
yaşadıklarını yeniden tartmak zorunda kalacaksın :
ne kadarı ne kadar değerdi, değdi diye
– çıkaracağın ‘bilanço’ da pek o kadar ‘kârlı’
olmayabilecek…

Gerçi, her an yaşadıklarının toplam değeri açısından,
geçmiş yaşam anlarını teker teker ve bir bütün olarak
evetlemen gerekir ( başka türlüsü tutarsızlıktır) ;
ama, bu böyledir diye, hiç hata yapmamış mı olacaksın
yaşamında?…

Hem de nasıl!

Yaşamın, sürekli yapacağın hatalardan- ve, sürekli,
bu hataları düzeltme çabalarından oluşacak.
– Bu da , hep, böyle, sürüp gidecek…

42.
Yaşamın, geri gidip, hep, kendini
eskiden tıkanıp kaldığın bir noktada bulup,
hep ileriye itmeğe çalışmanın süreci
olacak.

43.
Yaşamın, seni bırakıp ilerleyecek hep
– sen de, yaşamının gerisinde kalacaksın hep:
onu, sonradan, geriden, hep yeniden
tıkanıp kaldığın yerden başlayarak
yeniden izlemek zorunda kalacaksın.

44.
Yaşam yumağından bir iplik ucu çekince,
birçok başka uç da birlikte gelir – ama,
fazlaca uzun bir parça çıkarayım diye, çok çekersen,
iplik uçları birçok yerinden birden düğümleniverir,
kalır; bu arada da yumak daha karışık hâle gelir.

Ama bu demek değildir ki o yumağı ‘rahat’,
kendi hâline bırakmalısın, ‘karıştırmama’lısın –
tam tersine: düğümler arttıkça, gittikçe daha
karıştıkça, üstüne üstüne gitmelisin
– başka türlü nasıl bağlantılı hâle gelebilir ki?…

Yaşam yumağını, çözülemez hâle; tek bir katı, belirsiz
düğüm hâline gelene dek, çözmeye çalışmalısın
– ki o tek katı düğüm, sonunda, kolayca çözülsün…

Yaşamı düğümlemeden çözemezsin.

Oruç Aruoba
yasamki+oruc+aruoba Yaşam (ki) 41-44

Uzun Yol

   Fotoğrafta gördüğünüz gibi, bir beyaz, biri kara, iki dedi, birbirlerinin omuzuna kollarını dolamışçasına, kuyruklarını birbirlerine şefkatle sararak, birbirlerine dayanarak bir yola çıkmışlar.
   Resimdeki gölgeler, akşamüstünü söylüyor. Yorgun bir günün sonunda evlerine dönüyorlarmış gibi…Yüzlerini görmüyoruz ama, eminim, mırıl mırıl konuşuyorlardır. Belli, sınanmış, denenmiş bir dostluk bu. Uzun yolları da göze alabilen bir dostluk, Kedi gibi hareketli, değişken bir hayvanın özel bir ânını yakalamak, hele hele fotoğrafını çekmek kolay iş değildir. Benim gibi kedisi olanlar iyi bilir, “Ah yanımda makine olsaydı da, şu halini görüntüleseydim.” dediğiniz çok olmuştur. Siz kalkıp makineyi alana kadar o çoktan duruş değiştirir. İyi bir kedi fotoğrafı çekebilek için pusu kuranların, sonsuz bir sabra ve geniş bir zamana gereksinimleri vardır. Zamanın geniş akışı içinde kedilere özgü tipik bir ânı yakalayabilmek için, ellerinde makine bekleyip dururlar. İşte bu nedenle, yukarıdaki fotoğrafı çeken sanatçı, bu “kareyi” yakaladıktan sonra, kendini mutlu hissetmiş olmalı. Ancak binde bir yakalanan bçyle bir ânın fotoğrafını çekmek fırsatını kendisine sunan Rastlantı Tanrısı’na için için dua etmiş olmalı.

   Ya biz, binde bir karşımıza çıkan dostluk, arkadaşlık, sevgililik fırsatlarını ne yapıyoruz? Akşamüstünün gölgeli bir saatinde, yorgun gövdemizi yaslayıp mırıl mırıl konuşacağımız, omuzumuza dolanan bir kolun, başımızı yaslayacağımız bir omuzun, belimizi kavrayan bir elin, uzun yollara dayanaklı ayakların sahibi karşımıza çıktığında, tanıyabiliyor muyuz onu? Değerini biliyor; biricikliğini, benzersizliğini anlayabiliyor muyuz?
   Yoksa, hayatı sonsuz, fırsatları sayısız sanıp, kendimizi hep ileride bir gün karşılaşacağımızı sandığımız bir başkasına, bir yenisine ertelerken hayat yanımızdan geçip gidiyor mu?.. Karşımıza erken çıkmış insanları yolumuzun dışına sürerken, bir gün geri dönüp, onu deliler gibi arayacağımızı hiç hesaba katıyor muyuz? Hayat her zaman cömert davranmaz bize, tersine çoğu kez zalimdir. Her zaman aynı fırsatları sunmaz. Toyluk zamanlarını ödetir. Hoyratça kullandığımız arkadaşlıkların, eskitmeden yıprattığımız dostlukların, savurganca harcadığımız aşkların hazin hatırasıyla yapayalnız kalırız bir gün. Bir akşamüstü yanımızda kimsecikler olmaz. Ya da olanlar, olması gerekenler değildir.

   Yıldızların bizim için parladığı anları göremeyen gözlerimiz, gün gelir, hayatımızdan kayan yıldızların gömüldüğü maziye kilitlenir.

   Kedilerin özel bir ânını yakalamak gibidir kendi hayatımızdaki olağanüstü anlar ve olağanüstü kişileri yakalamak. Bazılarının gelecekte sandıkları “bir gün…” geçmişte kalmıştır oysa. Hani, şu karşıdan karşıya geçerken, trafik ışıklarında rastladığınız, omuzunun üstünden şöyle bir baktığınız, sonra da boş verip , nasıl olsa ileride bir gün yeniden karşıma çıkar dediğinizdir.
   Oysa tam da o gün, bu zalim şehri terk etmiştir o . Boş yere bu sokaklarda aranırsınız.

Murathan Mungan
Aşkın Cep Defteri

murathan-mungan-uzun-yol Uzun Yol

Kırılgan

Kırılgan bir çocuğum ben
Yüreğim cam kırığı
Bütün duygulardan önce
Öğrendim ayrılığı
Saldırgan diyorlar bana
Oysa kırılganım ben
Gözyaşlarım mücevher
Saklıyorum herkesten

Ürküyorlar gözümdeki ateşten
Ürküyorlar dilimdeki zehirden
Ürküyorlar o dur durak bilmeyen
gözükara cesaretimden
Diyorlar:Bir yanı sarp bir uçurum,
Bir yanı çılgın dağ doruğu.
Oysa böyle yapmasam ben
Nasıl korurum
İçimdeki çocuğu?
Bir yanım çılgın nar ağacı
Bir yanım buz sarayı.

Murathan Mungan

kirilgan+murathan+mungan Kırılgan

Kızkulesi

Denizin ortasında
Uykusu kaçmış bir gemi
Bütün ışıklarını açıyor
Uzaktan çapkın çapkın
Göz kırpıyor deniz feneri
Ay doğuyor, sandallar toplanıyor bir araya
Kaçın kurası Üsküdar vapuru
Saat başı görücü gönderiyor
Güvertesinden bir kuşu
Onunsa derdi başka bambaşka
Her şairle ayrı
Adı çıktığından beri

Ali Asker Barut

kiz+kulesi Kızkulesi

İstanbul

Seni görüyorum yine İstanbul
Gözlerimle kucaklar gibi uzaktan
Minare minare, ev ev,
Yol, meydan.

Geliyor Boğaziçi’nden doğru
Bir iskeleden kalkan vapurun sesi,
Mavi sular üstünde yine
Bembeyaz Kızkulesi.

Bir yanda, serin sabahlarla beraber,
Doğduğum kıyılar: Beşiktaşım.
Baktıkça hep, semt semt, yer yer,
Beş yaşım, onbeş yaşım, ah yirmi yaşım!

Durmuş bir tepende okuduğum mektep,
Askerlik ettiğim kışladır ötesi.
Bir gün bir kızını benim eden
Evlendirme dairesi.

Benim de sayılmaz mı oralar?
Elimi tutar gibi iki yanımdan,
Babamın yattığı Küçüksu,
Anamın toprağı Eyüpsultan.

Önümde, açık kollarıyla boğaz,
Çengelköy’den aktarma Rumelihisarı.
İstanbul, İstanbul’um benim,
Kadıköy’ü, Üsküdar’ı…

Gün olur, Köprü ortasında durur
Anarım, Adalar’da çamların uykusunu.
Gün olur, Beyoğlu’nu özler içim,
Koklamak isterim Tünel’in kokusunu.

Bulut geçer üstünden,
Gemi gelir yanaşır
Bir eski türküdür, kulağıma fısıldar,
“İçi dolu çamaşır.”

Göğünde tanıdım ayın ondördünü.
Kırlarında bilirim baharı,
Herşey içimde, herşey,
İstanbul yadigarı.

Bir daha görüyorum seni dünya gözüyle,
Göğün hep üstümde, havan ciğerlerimdedir.
Ey doğup yaşadığım yerde her taşını
Öpüp başıma koymak istediğim şehir!

Ziya Osman Saba

istanbulu+gozluyorum İstanbul

Haliç

Ve Haliç çocuk dişleri gibi dedim. Gülünce
Çıkan. Esmer. Esmer uyanması gibi vücudumun
Bir yerinin (bir deniz müzesinde iki foklu bir pelikanlı
Ve korkunç hüzünler taşıyan
Ve Eylül yüzlü.
Eylül, bir çocuğun elinden tutmak gibi Fener’de
(ki bir Ortodaks kilisesine devam ediyordur
lacivert elbiseler giyer ve sarı düğmeleri sallanır rüzgarda
ve yeni yeni ağarıyordur vakit ve çok eski bir kazı
ki bir virgül gibi düşüyordur başaşağı
Balat’a)
Hava düştü Kağıthane tarafında diyorum sonra da
Ve Eyüp’e bakıyorum. Eyüp’de su suya benziyor
Bir ev bir eve. Bir yaprak bir yaprağa.
Ve incecik çiziyor geceyi bir kağıt bir ağaç.
Ve eski yeşil denilen bir yeşil
Ve bir su çarkı
(yavaş yavaş dönen. Bir atın çektiği
gözleri bağlı. Sefil.)
köprünün demirlerine yaslanıp bakıyorum sonra yirmialtı yaşımla
arkamda asker elbisesi. Bıyıklı. Uzun yüzüm.
Bir dağ istiridyesi gibi de sarı
Belli bir kızı seviyorum ve hep geceleri çıkıyor.
Bir balık geçiyor. Ben balığı yazıyorum. Balığı ve
Ben ki ne zaman doğduğumu bir köşeye yazmamışımdır
Ve hep kendimi götürmüşümdür gittiğim yer yere
Ve bir sıkıntıya alt katlarda otura
Ve hiç çıkmayan.
Eski bir urba gibi kent. Eski bir urba gibi giyiyorum kenti
Bir kadırgayı. Türlü seslerdeki bir saatı
Sütlüce’yi. Sütlüce’deki bir avluyu
Eski takvime göre ok atanları. Nişan taşlarını
Ve bir yağmuru, yeraltlarını dolaşan. Yinimin
Atlasında gidip gelen
Ve kalan
Uzuyor su. Kasımpaşa’da bir balıkçının tablası
Nişancı Ahmet Paşa Çeşmesi. Çarklı bir Şirket-i Hayriye vapuru
Ki yalnız Fener’e, Kasımpaşa’ya, Eyüp’e uğrar ve
Elli hissesini Valide Sultan almıştır
Ve hamalları Karahisarlıdır. Sudadır sonra hep gözleri
Ve elleri.
(…..) Ve incecik kemiği bir şiirin
Bir deniz kıyısında

İlhan Berk

ilhan+berk+halic Haliç

Gözlerin İstanbul Oluyor Birden

Seninle bir yağmur başlıyor iplik iplik,
Bir güzellik doğuyor yüreğime şiirden.
Martılar konuyor omuzlarıma,
Gözlerin İstanbul oluyor birden.
Akşamlardan, gecelerden, senden uzağım
Şiirlerim rüzgardır uzak dağlardan esen
Durgun sular gibi azalacağım
Bir gün, birdenbire çıkıp gelmesen.
Şarkılarla geleceksin, duygulu, ince
Yalnız gözlerime bak diyeceksin.
Ellerim usulca ellerine değince
Kaybolup gideceksin
Bir elim seni çizecek bütün pencerelere
Bir elim seni silecek.
Kalbim: Ebemkuşağı; günde bin kere
Senin için yeni baştan can kesilecek.
Ne güzel seni bulmak bütün yüzlerde
Sonra seni kaybetmek hemen her yerde
Ne güzel bineceğim vapurları kaçırmak
Yapayalnız kalmak iskelelerde.
Seninle bir yağmur başlıyor iplik iplik,
Bir güzellik doğuyor yüreğime şiirden.
Martılar konuyor omuzlarıma,
Gözlerin İstanbul oluyor birden.

Yavuz Bülent Bakiler

gozlerin+istanbul+oluyor Gözlerin İstanbul Oluyor Birden