Üçüncü Kişi

i
Ve sonra başka bir hayata başlar kimseye haber vermeden ruhlar.
Gün gelir çıplaklığına döner insan, gövdesiyle bir olur
kıraç yamacı güzelleştiren harup ağacının.
Dalları arasından ışık ışık ışık açılır semalar. Tüm yolların kapanınca
elinde yedi kandil ve yetmiş bin kanatla uçarcasına gelir,
Yaradılış anındaki gibi ağzındaki misk kokusuyla

Üçüncü Kişi sana nefes verir.
Kimsenin göremediğini görür ve havlamaya başlar bir köpek.
Burak’ın kalbindeki elması önce kuşlar görür,
böcekler, otlar, doğanın parçası olarak kalabilmiş canlılar… Ve ruhlar
samanyolunu duvak yaparak sevişmeye inerler suda.

İklim nasıl değişirse kanyonların yırttığı kayalıklarda,
nasıl birden defnegülleri yükselirse
yeraltının sır loşluğundan, sen yukarıdan bakarken
ufak tefek kırçiçeği sandığın çingene pembesi nasıl büyürse… Büyür
ve su içer ruhun kökleri görünmez kaynaklardan.

Gizlice içerler ama ve görünmezler insana.

ii
Aşısız dallarını salar bir aşı zeytin. Yaşamanın özü
yüzeye çıkar bastırılsa da
baskın çıkar doğanın gücü… Ve Üçüncü Kişi ortaya çıkar,
ne kimlik kartı bulunur, ne sürüş ehliyeti. Ruhtur.
Şiir gibi bir şey vardır içinde
ama sana göründüğü gibi görünmez başka birisine.

(Sevişir seninle, sevgilisi değilsin.
Kollar seni yalnız bırakıldığın dünyada, kardeşi değilsin.
Almayı beklemeden verendir, çocuğu değilsin.
En hasıdır dostların, arkadaşı değilsin.)

Bir ad koyamazsın ona. Kurcalamaya gelmez
insan ruhu sessizlik ister… Ve yakın olmayı hayatın sırlarına.

iii
Üçüncü Kişi olmasa, olamazdık sen, ben.
Ne zeytin ne harup, paçalı benek keçilerin sevdiği… Ne de kuşlar
insanda bir dal bulabilirdi konacak.
Kalbinde saklamak şartıyla bazı şeyler bildirilir sana -bu şiir mesela-.
Biçerdöverler, derin-deliciler kazarlar da kazarlar ruhu
yoktur evcilleştirilmenin sonu,
kayayı dinamitle parçalayıp arsa açarlar ve ustaca sıvarlar çatlayan yerini
duvarların. Sonra akıntı başlar
kumruların yuva kurduğu çatıdan içeri sızar onu çağırıp
dilek tuttuğun Kutup Yıldızı.

iv
Keçiyollarının da kapandığı bir uçuruma yürür çitlembikler
ve kekiklere gizlenmiş salyangoz iz sürer.
Gerçekleşmesi kaçınılmaz olandır Üçüncüsü -gerçekdışı gibi
kendince bırakılmış doğadır çünkü-.
Ruhun son sığınağı derler,
değil, sağanak halinde yıldızların yağdığı yalnızlığındır senin
o sınırsızcasına kendin olabildiğin.

Kalbin öylesine tanır ki onu soru sorman gerekmez. Hakkında
bilip bileceğin şey, Üçüncü Kişi olduğudur sana.
Eski zeytin ağacı, salyangozun izi ve uçurum kadar kesindir.
Kaderini değiştiren kişi derler,
değil, ta kendisidir kaderin. Onu tanıyabilirsen
tanırsın kendini de. -Ve az daha yürürsen
deniz görünür yukarıdan.-

Can-özüne boyun eğmekle özgürleşebilir insan,
balıklar denizin sonsuzluğu ile…
Ve uçmaya doğan kuşların yazgısı kanatları olabilir yalnızca.
Alnında iyi ve kötü iki yazı bulunur.
Gündüze çıkmak için gece bulunur. Üçüncüsü ne iyisi olur
ne kötüsü,
Kader-meleği gibi sana gönderilmiş bulunur.

Ve kaderine direnen mahkûm olur yabancının hayatını yaşamaya.

Mehmet Yaşın

ucuncu+kisi Üçüncü Kişi

Sonra Sen Geldin

Bu, insanın içinde yaşatıp zamanla sevdiği ve kendisine çok acı verse de, neredeyse bedenine bir organ gibi eklediği, hüzün doğuran tüm uzun soluklu duyguları yerle bir eden, kısacık bir hikayedir!



Bu hikâye senin için

’Anlamak’ kelimesini sözlüklerden çıkartıp elimle dokunacağım kadar somut hale getirdiğin ve yüreğime yerleştirmeme yardım ettiğin için…

’Anlamak’ ve ’anlaşılmanın’ en güzel denilen sevişmeleri kıskandırdığını bildiğin ve bana da öğrettiğin için…

Durum ne olursa olsun, dilinde bu kadar güzel bir ’özgürlük’ şarkısıyla yaşayabildiğin için… Senin için…

…………………

Bu, insanın içinde yaşatıp zamanla sevdiği ve kendisine çok acı verse de, neredeyse bedenine bir organ gibi eklediği, hüzün doğuran tüm uzun soluklu duyguları yerle bir eden, kısacık bir hikâyedir!
…………………

Sonra sen geldin.

Yaşayıp gidiyordum… ’Yaşayıp gitmek!’ Ne saçma! Bu fiili nedense,
hayatımızın sıkıcı olduğunu, bir günün diğerinden farklı geçmediğini
düşündüğümüzde kullanırız. Oysa tam tersi olması gerekmez mi? ’Yaşamak ve gitmek…’ Yaşıyorum, gidiyorum, yol alıyorum. O halde şöyle demeliyim:
“Yaşıyordum ama gitmiyordum” Veya: “Gidiyordum akıp zaman içinde
kaybolmuş vaziyette, ancak yaşamıyordum.”

Bir aşk hikayesine boyanmıştı bütün mevsimlerim
Tuhaflığı yoktu yazın kazak giyip de
Kışın denize girişimin
Kazağımda da aşk kokusu vardı
Acıma dokunan ve
Nasıl kokacağını şaşıran
Yosunlarda da

Sonra sen geldin.

“Hadi gel, hayatı anlayalım ve anlatalım.” dedin. Çok konuştuk bu konuda
çok… Hem her duygunun tarifini almak istedin hem de hepsi hakkında
bildiğin ne varsa bana vermek. Seninle konuştukça, kendime dair son derece basit ama yine de hiç üzerinde durmadığım bir şeyler olduğunu görmek beni nasıl da şaşırtıyordu.
………………………..

’Acı’ konusunda çok konakladık…

Kanattıkça beni böyle acı
Ve sohbetler yetmeyince nefes almaya
Ağlardım
Yaralarımdan şiir yapardım

Acı bir annedir, durmadan hüzün doğuran. Ahh, ben o hüzünlerle boğuşmak, azıcık nefes alabilmek için kaç kitap okudum, kaç film izledim, kaç hayat belledim, bir bilseniz.

Yooo! Dostlarıma haksızlık edemem şimdi. Turuncuya boyalı güney
akşamlarından, fesleğen kokulu batı ikindilerinden, kuzeyin gri
sabahlarına kadar kaç sohbet vardır yüreğimde daima saklayacağım. Ahh,
benim kelimelerle beyinlerinde tepindiğim dostlarım… Nasıl da isterlerdi gözlerimden yanaklarıma dökemediğim gülüşleri görmeyi.

Bence, dostlar daima ’gülmek’ ve ’gülümsemek’ arasındaki farkı bilirler, bu nedenle onlara arkadaş değil de ’dost’ deriz zaten. Her sohbette yüreğimi yatırıp masaya, son derece dikkatli ve zarif hareketlerle acı ve hüzün doğuran parçalarıma ulaşır, üzerini örterlerdi. İyi hissederdim bir süre.

Apartmanların üzerinde uçuşan martıları fark ederdim en azından. Ancak
sonra yine hüzün… Yüzsüz hüzün…

Baktığım yerlerde gözlerim
Bazen öyle uzun kalırdı
İnanmazsınız ama
Baktığım yerler sıkılırdı

Sonra sen geldin.

Geldin ve: “Hele şu yükünün birazını bana ver.” dedin. Şaşırdım çünkü
görünüşe göre senin yükünün benimkinden fazlası vardı ama eksiği yoktu.
Sen anlatırken fark ettim ki içinde bir yerlerde bu yüklerle başa çıkmak için özel eğitimli bir parçan vardı. Bu parça, yükün niteliğini ya da niceliğini yürekte en hafif duracak hale getirebiliyordu gerçekten.

Konuşurken bir yandan da yüreğimin en tozlanmış ve uzun süredir de yanına hiç uğranmamış parçasını koydun masaya. “Bak,” dedin “bunlar hayat dostu parçalar . Şimdi bunları öyle güzel temizleyeceğiz ki bir daha canın içindeki parçalara dokunmak istediğinde ve hüzne giderken, bunların ışıltısına takılacaksın. Takılacaksın ki hüzün doğuran acı parçaları koyuvereceksin yerinde tozlanmaya.

Böylece de zamanla ağırlıkları, olması gerektiği kadar olacak. Oysa sen ha bire parlatıp parlatıp durmadan onlara bakıyordun önceden ve bu da onları olduğundan ağır hale getiriyordu. Oysa tam tersini de yapabiliriz hepimiz. Işıldayan parça daima daha ağırdır. Gel, hayat dostu parçaları ışıldatalım durmadan.”

Sen geldin
Kelimelerini şekere batırarak
Sen geldin
Baktığın yerlerde çiçekler bırakarak

Acıya ve hüzne gereğinden çok yüz vermemeli insan. Ben artık hüznü içimde şişmanlatmamayı başarıyorum galiba. Geçen gün ne gördüm dersiniz? Meğer ne kadar yakışıyormuş martılar denizin üzerine!

Hikâye bu kadar…

Merak edeceksiniz belki, bu değişiklikleri sağlayan dostum kimdi…
Diyelim ki, kırk yaşını geçmiş veya otuzuna gelmemiş bir adamdı, seksen yaşında bir ihtiyar, hep otuzunda yaşayan bir kadındı ya da dört yaşında bir çocuk; hem hepsiydi, hem hiç biri değildi. Ne fark eder ki? Bir can’dı.

Canımın içi değil
İçimin canı olup da
Sen
Geldin
Üstelik
Aşk da
Değildin

Hoş geldin

Esra Güzelipek

sonra+sen+geldin Sonra Sen Geldin

Ben sadece, adam gibi özlemek istiyorum

Ben sadece, adam gibi özlemek istiyorum !

                                                                “Teknolojik sabotajlara kurban gidiyor hasretlerimiz..”

Kehanet değil bu.. Eğer, insan aklı ve merakı ,bu kadar hızla ilerlemeye devam ederse, korkarım gün gelecek, özlemek denen o harika duygu, sözlüklerde nostaljik bir kelime olarak yerini alacak..

Belki ben de o gün, -tabii hâlâ şiir yazmakta direniyorsam- A.Haşim’in; ” Melâli anlamayan nesle aşina değiliz” demesi gibi, “yabancısıyız, özlemeyi bilmeyenlerin” diyebilirim..

Geri kafalı (ki bu ne demek, bunu bilemedi benim zavallı aklım ), biri değilim.. Yaşamı kolaylaştıran, bütün gelişmeler başım gözüm üstüne.. Ama yine de..
Yine de itiraf ediyorum işte :
Ben, adam gibi özlemek istiyorum..

Hani O, sevgilinin sesini duyamadığı için, geceleri yatağına sığamayanlardan olmak mesela..
Ya da yüzünü görmek için, kilometrelerce öteden koşup gelenlerden ..
Titrek el yazısıyla yazılmış, iki satırlık mektubu, defalarca koklayıp, koynunda taşıyanlardan..

Efendim?
Çok mu alaturka ?
Eyvallah ! Ama, saygı duyun olur mu? Bu da benim isteğim..

Film :
Sahne 1.
Kadın, başka bir şehirde yaşayan Adamı özlemektedir.. Telefonun ekranı, karanlıkta gözü alan bir ışıkla, yanıp sönmeye başlar.. İşte ordadır.. Oracıkta.. Yanı başında.. Kulağının dibindedir Adam..Adamın sesi..

Sahne 2.
Yüz yirmi beş taksitle, herşeye rağmen edinilmiş, teknolojı harikası telefonunu eline alır Kadın..( ki ona telefon demek hakaret olur artık..)Adamı arar..
Aman Allahım ! Adamda da aynı mucizevi şeyden olmasın mı !!!
3G, 5H,6X,Y,Z,T,…, gibi özellikler sayesinde; Adam, bırakın kulağının dibinde olmayı, çoktan burnunun dibine gelmiştir…

PC başında açılabilen kameraları, saymıyorum bile..
Posta güvercini faslı çoktan kapandı,onu da biliyorum..

Özledin mi ?
Yaz ordan bir elektronik ileti, bas gönder tuşuna … Bu kadar işte..

Yandı, bitti, kül oldu !!!

Hasret ne yada düşer Usta?
Vuslat ne yana ?

Yok artık öyle, insanın mecalini kesecek kadar özlemek..

Şimdi bunun neresi kötü diyeceksiniz?
Hiç bir yanı belki..
Belki de her yanı..

“Açlık” diyorum önce….
Sonra, insan beynindeki milyarlarca hücrenin, yemek yediği anda, o yemegi, enerjiye dönüştürme telaşından başka bir şeyle meşgul olmadığını düşünüyorum..
Ve aç kalmanın, sanılanın tersine, insan beyni için aslında ne büyük bir nimet olduğunu.. ( Bu arada ,açlıktan kastımın, mideyi tam olarak doldurmamak olduğunun altını çizeyim.. Ne olur, ne olmaz..)

Ne alâka mı?
Sizce?
Beş duyumuzun ikisi, alabildiğine tok..
Ne kaldı geriye ?
Üçtane daha..
Işınlama makinasını da buldukları an, hapı yuttuğumuzun resmidir..

Oysa ben, sadece terk etmiş, kavuşulamamış, ya da platonik bir sevgiliyi değil, sevdiğim ve beni seven Adamı da özlemek istiyorum, doya doya..

Kulaklarımda sesinin yankısı ile, sarhoş olmak..
İç çekmek..Oturup, mektuplar yazmak..
El yazısının üzerinde, saatlerce parmaklarımı dolaştırmak..
Yüzünü odamın tavanına gözlerimle çizmek istiyorum..

Özlemeye dair ne varsa, dibine kadar yaşamak istiyorum..

Sevgili!
Unuttuklarımı hatırlat bana!
Özlemeyi öğret !
Öğret ki, karşımda otururken, bir anlık kırptığımda gözlerimi, kirpiklerim bir birinden Aşkla ayrılsın.. Seni karşımda göreyim..
Sonra, bakıp gözünün taa içine;” biliyor musun ,az önce seni o kadar çok özledim ki” diyeyim..

Üryan Cümleler

pinhan Ben sadece, adam gibi özlemek istiyorum

Bir “Zaman” Masalı / Düş Ağacı

Kimine göre
Bulutlarda yürüyen bir annedir zaman
Kimine göre
Bir boşluktur aramızda duran…
Acaba hangisi?

-Hiç birisi, hiç birisi…

/Toz rengine boyanıp, gözyaşlarına bulandı ‘zaman…’
Bir düş masalı savuracak birazdan,
Duymak istiyorsanız, bayramlık elbiselerinizi
Giyip de gelin…/

Ben yoktum.
Ben hiç olmadım aslında…
Şu anda duyduğunuz da kendi sesiniz…

Siz ki, düşlerinizi
Çocukken, oyunlarda kestiniz
Ve can çekişirken onlar
Büyümeyi seçtiniz…
O ağacı da hiç seyretmediniz…

-Düşler hemen ölmezler…

Büyüdünüz…
Sonu olmayan yollar ararken
Yorulup, tökezlerken
Gözlerinize çarpıp da
Parçalanan düşlerinizdeydi aşk…
Sonsuzluk ondaydı…
Nasıl da ağlardı… Farketmediniz…
O ağacı yine seyretmediniz…

-Düşler kırılınca gülmezler…

Ben yokum!
Dedenizin seccadesinde
Ninenizin çemberinde
Büyüleyen renkleriyle ‘oya’lanır zaman…
İp değil, renk değil, düşlerdir
İğneyle ince ince batırılan…
Benim olmadığımı
Bir tek onlar bilir ve
O ağaca su verir…

-Düşler ölseler de can’ı terketmezler…

Ve aşksız insanlar
Mezara ölü düşleriyle giderler…

Esra Güzelipek

dus+agaci Bir “Zaman” Masalı / Düş Ağacı

Kelebek Kanadında Aşk

Zamanlar;
Güneş ekilip, yıldız biçilen zamanlardı,
Hatırlıyorum…

Ya önce sen vardın yürek olarak içimde
Ya da aşk vardı önce
Gelip içimde kestiğin,
Hatırlamıyorum…

Ben, imkansıza dudak bükerdim
Sense halime gülerdin…
Olsun! O günlerde ben
Biraz mutlu, biraz umutlu,
Biraz içliydim.
Doğrusu en çok da
Kelebeklerin kanadına işlediğin,
Aşkından dertliydim!

Ama o zamanlar
Güneş ekilip yıldız biçilen
Zamanlardı,
Aşk dediğin belki de
Geceye veda etmeyen bir ay’dı…

Türküler saklardın derinlerinde,
Sazından kaçak…
Bilmezdin…
Ben görürdüm duyardım da,
Sen; bir kez olsun söylemezdin,
Korkularını zaten,
Kimselere vermezdin…
Ve böylece,
Sen yağmura,
Yağmur benim gözlerime hasret
Yaşardık…

Heyhat! ! !
Hep ama hep
O imkansıza takıldın da sen
Ve belki de bu yüzden
Aşk gelip bizi sarsınca yüreklerimizden;
Ben ağlardım, gözlerim gülerdi…
Sen gülerdin, gözlerin susardı…

Şimdi ben,
O zamanların renklerini unuttum.
Belki mavi, belki sarı, belki aktı…
Hatırladığım tek şey,
Güneşle yıldız arkadaştı…

Bilenler bilirdi
Çok sevmiştik biz,
Çok! ! !
Ben gönlümden,
Sen dilinden…
Ben unutsam da şimdi
Sen hatırlarsın…
Sesinde ufacık bir hüzün olsa
Ya da acıtan bir özlem gözlerinde,
Bembeyaz gecelerinde gelirdim sana bu şehrin…
Gelirdim…Gönlümden…
Ve sen;
“Hoş geldin’ derdin,
Dilinden….
Kocaman bir çocuktum o zamanlar
Belli!
Dil nedir, gönül ne?
Anlamını bildiğim,
Şüpheli!

Şimdi söyle bana!
Kaldıysa geriye, ne kaldı?
Tek tarafı hesaplı bir sevda,
Niyeti bozuk bir dava…
Bir de,
Sadece dağlara caka satan bir sema…

Ama ben bunların hepsini sevdim,
Şaşacak bir şey yok…
Dedim ya… Ben
Güneş ekilip, yıldız biçilen zamanlardan geldim…

Sonraları,
Belki de hiç gülmedim
Ve sen,
Kelebeklerin ömrünün üç gün olduğunu
Hiç bilmedin! ! !

Esra Güzelipek

kelebek+kanadi Kelebek Kanadında Aşk

Limon kokulu, yağmurlu kadınlar vardır

Gerçekten bir şey oluyor burada. Gizemli bir şey.
Bir denizaltı kadar görkemli ve garip.
Gri bir günde camlardan yağmuru seyretmek.
Saydam yusufçuklar yavaşça uzaklaşıyor ve beni
sana getiriyorlar topaz tapınaklarda.
Sen bir güneş tanrısı gibi gülümsüyorsun.
Biliyor musun kaç yıl tek başınaydım ben
karmaşanın içinde. Bir türlü tutunamıyordum işte.
Bir tek senin yanında yürümüştüm ben
topaz bir günde ve suya yakın.
Geceleri üstümü örterdin. Sonra konuşmazdın hiç.
Uzun süre konuşmazdık. Gözlerinde kaybolurdum.
Bu suskunluk anlaşılır bir şeydi. Deniz
ve karanlık yerlerden geçen bir nehrin sessizliği gibi…

Biliyor musun bir şey oluyor burada. Garip bir şey.
Bulanık bir suda yokoluş gibi.
Gözlerimde beyaz kelebekler uçuşuyor
ve beni kendime getiriyorlar yavaşça
beyaz odalarda…

Unutuşum başka bir sendi. Ben ölüyordum Tropiko.
Unutuşun beyaz romansıyla ölüyordum.
Söyleyecek başka bir şeyim yok artık.
Unutmak istemiyordum oysa.
Güzel kalan yaralarda vardır çünkü…
Limon kokulu, yağmurlu kadınlar vardır.
Hiç unutmayan kadınlar vardır… limon kokulu…
herşeye rağmen… yağmur kalan kadınlar vardır…

Ben iyiyim şimdi. Sen nasılsın?

Lale Müldür

yagmur-kokulu-kadinlar-768x1024 Limon kokulu, yağmurlu kadınlar vardır

İşte Bunlar Aşktır

Aslında aşk yok… Ya da var. Kim tanımlayabilmiş, kim doğrusunu bulmuş?..

Görmüş geçirmiş, epeyce yaşamış kişiler diyorlar ki, insanın yaşamına bir sürü kişi girer; hatta belki aynı anda iki-üç kişi birden vardır. Ama bunca kişi arasında birkaçı için farklı duygular taşırsınız. Ötekiler sıradandır, birkaç kişi farklıdır, işte bu aşktır. Peki, öyle olsun ama neden bu birkaç kişi farklı? Bunun yanıtı yok. Çevrenizde karşı cinsten pek çok kişi vardır; hoşturlar, yakışıklıdırlar, size karşı çok iyidirler, ama belki de siz en az hoş olanına, size en az iyi davrananına ilgi duyarsınız. Sevişmek ve öpüşmek yani dokunmak bile, onunla farklıdır. Neden? Fizikten mi kimyadan mı? Ben bilemiyorum nedenini, bir bilen olduğunu da hiç sanmıyorum. Nasıl anlayacağız peki âşık olduğumuzu, hangisinin “farklı” olduğunu?

Şöyle:

* Yanınızdaki kişi horluyorsa, kaçıp gitmek veya onu tekmeleyip yumruklamak, gırtlağını sıkmayı istemek gibi duygular yerme, hafifçe dokunup öperek onu uyandırıyorsanız, bu aşktır.

* Aşık olduğunuz kişinin bir başkasıyla daha birlikte olduğunu öğrendiğinizde, hemen onu terketmek yerine ne yapalım, bundan böyle poligam yaşayacağız demek ki diye düşünmüşseniz, bu aşktır.

* Yemek yapmaktan nefret ettiğiniz halde, sevdiği bir yemeği hiç sıkılmadan pişiriyorsanız, bu aşktır.

* Ondan telefon beklerken yapmanız gereken işe konsantre olamıyor, bir kitaptaki cümleyi üç-dört kez okuyor, evden çıkamıyorsanız, bu aşktır.

* Seviştikten sonra hemen kalkıp giyinip eve gitmeyi ya da onun kendi evine gitmesini istemiyor da birlikte uyumayı istiyorsanız, bu aşktır.

* Gitmeyi çok arzuladığınız bir konser ya da bir eğlenceden, o istemiyor diye vazgeçiyorsanız, bu aşktır.

* Akşamı nasıl geçireceğinizi düşünürken, önceliği ona bırakıyor, ancak o olmadığında başka şeyler yapıyorsanız, bu aşktir.

* Uzun zamandır unuttuğunuz bir duyguyu, örneğin özlem duygusunu, yeniden anımsamıssanız, bu aşktır.

* En sevdiğiniz tatlıdan, yarısını değilse bile bir kaşık da ona verebiliyorsanız, bu aşktır.

* Onunla birlikteyken, işkembe çorbasını sarmısaksız içiyorsanız, bu aşktır.

* O, aşırı durumda nezle, öksürük ve gripken, geceyi onunla birlikte geçirmeyi başarabiliyorsanız, bu aşktir.

* Orgazm olamadığınız zamanlarda sinirlenmiyor, ona sarılıp uyumaktan da o ölçüde keyif alıyorsanız, bu aşktır.

* O asık suratlı, yorgun, sıkıntı içinde, hiç konuşmadan, gülmeden, sizinle ilgilenmeden oturduğu halde, siz de onun yanında uslu uslu oturup, o geceki partiyi kaçırdığınız için ah vah etmiyorsanız, bu aşktır.

* Tek eşlilikten hoşlanmadığınız, poligamiyi savunduğunuz halde birdenbire tek eşli oluvermişseniz, bu aşktir.

* Burnunda çıkan koca kırmızı sivilcenin onun güzelliğini bozmadığını düşünüyor, hatta arada bir uzanıp o sivilceyi öpüyorsanız, bu aşktır.

* Bir sevişme sırasında canınızı acıtınca, içinizden okkalı bir küfür savurmuyor, o can acısı sonucunda bedeninizde oluşan morluklara sevgiyle, arzuyla bakıyorsanız, bu aşktır.

* Yurt dışı gezilerinizde elinizde kalan son para ile kendinize parfüm alacak yerde, ona after-shave alıyorsanız, bu aşktır.

Duygu Asena
iste+bunlar+asktir İşte Bunlar Aşktır

Bugün İyi Uyanamadım Sevgilim

Bugün iyi değilim sevgilim,
İyi uyanamadım bu sabah,
Ağlarken buldum kendimi, yalnız ve hissiz…
Neye neden ağladım bilmiyorum dün gece
Ama bugün iyi değilim sevgilim
Sana uyanamadım bu sabah,
Garip bir heyecan var içimde,
Tuhaf bir titreme ellerimde,
Ellerim acıyor, gözlerim de…
Ben yine senin sesini duymayı bekleyeceğim, hep o aynı hevesle,
Bir su sesi arayacağım evde, uyanman için yine o ses çıkaran terliklerimi giyeceğim,
Uyanmana kıyamayacağım sonra, kapının önünden geçerken adımlarımı susturacağım…
Birazdan uyanacaksın,
Kapıyı açıp beni camın önünde bulacaksın
Ne düşünüyorum, neden düşünüyorum hiç anlayamadan
Öylece bakacaksın…
Yutkunacağım yine, hissiz bir günaydın dilimde,
Zar zor kalkacağım ayağa,
Dünya dönüyor oysa,
Her yer karanlık!
Bir bardak çay için bütün kutuyu boşaltacağım yine demliğe,
Ve belki de asla öğrenemeyeceğim yemeği pişirmeyi kısık ateşte,
Sofrayı kuracağım usul usul,
Kırarcasına tabakları raftan alacağım,
Sesi duyacaksın, “yine mutfakta sen varsın” diyeceksin,
Camlar açık olacak, bir karanfil sigarası kokusu olacak evde,
Boğulacaksın!
Bu anlaşılmaz halim, seni yoran bu suskunluğumdan boğulacaksın,
Gülümsemeye çalışacağım,
İçimde hiçbir sahtekarlık olmadan ama dudaklarımı da açmadan güleceğim,
Yine düşüneceksin, sabah sabah ne oldu diyeceksin,
Sofraya oturacağız, ben gelmeden asla kahvaltına başlamayacaksın,
Çayını dolduracağım, usulca karşına oturacağım,
Sen asla benim an be an seni izlediğimi anlayamayacaksın,
Huzur bulacağım sende… Yine!
Ama rüya bu ya işte, iyi uyanamadım bu sabaha sevgilim,
İyi de olamayacağım…
Her sabah herkese gülerek günaydın diyen kadın bu sefer ben olamayacağım…
Konuşmadan ya da anlamsız sözlerle çatal bıçak sesine karışacak kalbimin atışı,
Duyamayacaksın… Yine!
Zaman geçecek, saate bakacağız,
Hazırlanma vakti gelecek,
Birbirimizi görmeden tesadüfen seçtiğimiz aynı renkleri giyeceğiz,
Aynada kendime bakacağım,
Saçımdan, duruşumdan rahatsız olacağım,
Güleceğiz biraz bu halimize…
Belki biraz daha iyi olacağım,
Sabah hali diyeceksin,
Ben, hiç böyle uyanmazdım eskiden diyeceğim,
Karışacak aklım, kalbim aksayacak,
İyi olmaya çalışacağım…
Anahtarlar, camlar, elektrikler…
İçinde yaşanmışlık olan bir evde ne varsa her şeyi kontrol edeceğiz,
Mutlaka bir yerde bir hata yapmış olacağım,
Sen arkamdan ya bir camı ya da bir musluğu kapatacaksın,
Bu dalgınlığım, bu umarsızlığım beni o an yine senden habersiz kahredecek,
İnsanlar girecek günümüzün içine, aramıza, sözümüze,
Biz asla seninle yalnız kalamayacağız…
Kaldığımızda da asla “beni” anlayamayacağız…
Ve gece olduğunda ben bu sabahın tekrarlanmaması için dua edeceğim,
Sen Tanrı ile aramda konuştuklarımı asla duyamayacaksın,
O da beni anlayamayacak…
Sana da anlatamayacak…
Aramızda kalacak!
Gözlerimi kapadığımda nefesini duymaya çalışacağım,
Zamanın akması için yalvaracağım,
Her gece tekrarlanan bir yalnızlığın sabaha asla sağ çıkmayacağını anlatamayacağım sana!
Beni suçlayacaksın, seni hiç hesaba katmadan…
Ve belki de ben yine iyi uyanamayacağım yarın sabaha…
Ve sen yine anlamayacaksın!

Çisel Onat

bugun+iyi+uyanamadim+sevgilim Bugün İyi Uyanamadım Sevgilim

Aşk Bazen de Bir Kıyamama Hâlidir

– Biz, başımıza aşkın taşının düştüğünü bir mevsim geçtikten sonra fark ettik… Bir gün evi düzenlerken fark ettim. Bir de baktım ki, benden çok Yaman’ın eşyaları var… Küçük küçük poşetlerle sızmıştı… Aşk bir sızma halidir.

– Bizim Yaman’la tarihe kayıt olarak düşeceğim hiçbir kavgamız olmadı… O, kalbini insanlara açarken de, onlara güvenirken de çok hızlıydı ve kırılması da doğal olarak aynı hızla olabiliyordu. Aktörlerin kalbi camdandır…

Aşk kendinden vazgeçme halidir, kendi benliğini ezmeden ‘biz’ olabilme halidir… İnsan egosu denetlenmesi en güç olan şeydir. Bunu ancak aşk becerebilir, sadece aşk ile üstünden atlayabilirsiniz…
– Ee bazen de sıkılırdık, hele üç beş aydır bir aradaysak birbirimizin gözüne bakardık, önce kim gidecek diye, böyle nefes molaları da verirdik… döndüğümüzde yepyeni bir enerji ve hasret bekliyor olurdu bizi… aşk bazen de bir kıyamama hâlidir…
– Böyle, bir şölen gibi, bir lunapark gibi sevdalık yaşayınca bu görkemi taşımayan her şey bir çadır tiyatrosu gibi geliyor insana… Bu ateşle yanma hâli, o kadar derinden, için için yanıyor ki, dönüp bir başka ölümlüyü yakmaya içi elvermiyor insanın…
– Yaman’la her günümüz Sevgililer Günü’ydü… Eşine bu kadar çok çiçek getiren bir adamı daha analar doğurmamıştır… Biz birçok defa sabah uyanıp birlikte gün doğumunu seyreder, ne bileyim çingene vapuruna binip sabah erken Boğaz’ı turlardık…
– Bugün eksik olan ne? Bu topraklarda aşk ve mutluluk kutsanmaz, ayrılık ve acı kutsanmıştır… Birlikteliklerdeki tutku kutsanmaz da, ayrılıktaki tutku kutsanır hep… Yaralarıyla mutlu olmaya daha yatkın bir kültüre aitiz biz..
– Öyle kadınlar ve erkekler tanıyorum… Risk almıyorlar… Aşk emniyetli bir şey değildir… Emniyetli olan sevgidir… Aşk ehlileşmez… Sakinleşemez… Öyle olursa akraba olursunuz…

Meral Okay
ask+kiyamama+halidir Aşk Bazen de Bir Kıyamama Hâlidir

Yaşam (ki) 15-21

15.
Yaşamına güçlülük verecek tek şey,
güç eksikliği duyman olacak
– ancak bunu duyarsan; yaşama güçsüzlüğü çekersen
güçlülük arayışına girebilirsin; onu da – belki –
elde edebilirsin – ama edemeyebilirsin de…

Yaşam hep ya daha yüksek güce yönelmiştir,
ya da daha derine batışa…

Yaşamın,
ya yükselme,
ya da batma
olacak.

16.
Yaşamının inişleri çıkışları olacak gerçi
(bir gün öyle, bir gün böyle…);
ama göreceksin ki, yaşayacağın temel oluşum,
düşüş olacak: yeteneklerinin daralması;
yapabileceklerinin azalması; yaşama yürürüşünün
tık-nefes kalması – yaşam yolunun kısalması…

Yaşarken, sürekli, düştüğünü göreceksin-
çeşitli yüksekliklerden çeşitli derinliklere…

Yaşamın, düşüşün olacak.

Ama bu demek değildir ki yaşamın boşunaydı; önce
yükselip sonra düşerek, bir hiç oldu: Zaten, bu
yüksekliklere çıkıp, bu derinliklere düşmen, senin
yaşamının getirdiği zorunluktu – sen, sen olarak,
ancak ve zorunlu olarak, o yüksekliklere çıkıp,
ancak ve zorunlu olarak, o derinliklere düşebilen
olacaktın – oldun da, oluyorsun da,
daha da olacaksın.

Yaşamın, zaten, buydu;
bu olacak
– sen zaten, busun;
bu olacaksın.

O yükseklikler ne denli yüksek,o derinlikler ne denli derin olmuşsa, olacaksa,
yaşamın da o denli yüksek; o denli derin olmuş
– olacak- demektir.

Yaşamın, yüksekliklerin ile derinliklerin arasında
gidip
gelecek.

Yaşamın,
yüksek ve derin
olacak.

18.
Yaşamını birşey beklemeden yaşayacaksın.

Ne çok şey beklediğini biliyorsun;
gene, bekleyeceksin onları (elinde değil bu);
ama beklentilerinin ne ifade ettiklerini,
ne anlama geldiklerini – beklediğin, beklediklerin de,
birgün tutup gelirlerse, onların da
ne ifade edeceklerini, ne anlama geleceklerini-
bilerek yaşayacaksın.

Ne beklediğini bilerek – ama, beklemeden – yaşayacaksın: en çok beklediğinin de, gelse bile birgün,
hiçbirzaman beklediğin anlamda gelmeyeceğini
bilerek…

Yaşamın bir bekleme olacak – ama,
beklemeden yaşayacaksın.

19.
Yaşamın, beklediğinin gelmemesi – ki, işte:
senin de, gelmeyeceğini bildiğini beklemen olacak.

20.
Yaşamın yalnızca anlaşılamaz, bilinemez olmakla
kalmayacak, yer yer, yaşanamaz hâle de gelecek:-

Garip çelişkili yönelmelerinle, kendini öyle durumlara
sokacaksın ki, içinden çıkılamaz bile değil, daha, içine
girilemez bile olacaklar.

Yaşamdan ne istediğini bilememekle de
kalmayacaksın — bakacaksın ki,
ne olduğunu bilmediğin şeyler istemişsin;
istediğinin ne olduğunu bilmedende,
ne olduğunu bilmediğin şeyler yapmışsın.

Çelişkili eylemlerinle hem kendini hem de ilişkide
olduğun kişileri öyle durumlara sokmuş olacaksın ki,
sen de onlar da, ne yapılabileceğini bilemediğiniz
durumlarda kalacaksınız.

Anlaşılamaz, bilinemez, giderek, yaşanamaz bir yaşam
yaşayacaksın — bunu, üstelik, ötekilere de yaşatacaksın.

Yaşam yaşanamaz olacak–
senin için de, ötekiler için de…

Yaşamı, yaşayamayacaksın-ız.

21.
Yaşamında en zor işin, kendi yolunu yürümek olacak
– ve, ilişkin olan, önem ve değer verdiğin kişilere, bunu anlatmak; Yaşamının, yaşadığın kadarıyla,
yalnızca senin yaşamın olduğunu; aynı şeyin
onlar için de geçerli olduğunu; ilişkide olmanın da,
bu temel gerekliği engellemediğini,
engellememesi
gerektiğini…

Ama, anlatamayacaksın ki…
– Çünkü, daha kendin bile gereğince
anlamamış olacaksın bunu…

Oruç Aruoba
yasam+ki+15-21 Yaşam (ki) 15-21