İpek

Sevgili, bir yabancı
sevişmeler… ateş-kes.
Kim antlaşma yapabilmiş ki aşkla
ipek ipliğe bağlı ilişkiler
gel-git gel-git gel-
Unufak edebilir her şeyi
ufacık özensiz bir söz.
O eski serinlik
esmez olur birden, biterken
yaz… -git gel-git
Kendini bırakma sakın bırakma
kendini sakın
bırakma kimseciklere.
Bir tutan bulunmaz
ip koparken ipek ağırlığından
ve düşerken boşluğa
beyaz…

İstanbul, 1995

Mehmet Yaşın

sevismeler+ateskes İpek

Kırlangıç

Kimi zaman ağladığ’mı hissediyorum uykumda
nedenini bilmiyorum
ya da uyanıncaya kadar unutuyorum.
Gözlerimi ne zaman açmaya kalksam, patlıyor
gazete-flaşları. Artık su şiirden uyansam
ama çakıldığım yerde bir dilsiz gibi bağırarak
şiir çağırıyor ş i i r ç a ğ ı r ı y o r u m . . .
Bazense sevişiyorum yüzsüz birisiyle
belki de aklımda kalmıyor seviştiğim her kimse.
Çocukluğ’ma dönüyor bazı düşler
savaş çıkmamış oluyor, annemler ölmemiş
ne de bütün bildiklerim göçmüş…
Oysa öyle uzak ki bunlar istesem hatırlayamam
derken bir yerlere doğru uçuyorum uykuda
u ç u y o r u ç u y o r uçuyorum.
Ama kestiremiyorum nerede olduğumu
hangi şehir, hangi oda, hangi yatak
yüzümü ne yana dönmeliyim
ve kimin dilinde yanıt vermeliyim sorulara
düşümde. Uçan kuşları karıştırıyorum bir de :

Kumru muydu, yo’ tarlakuşu, kırlangıç mı yoksa
evet, sanırım bir kırlangıç
hani Lefke’de evimizin verandasında…
     [ e v i m i z mi dedim?]
Kimi zaman ağladığ’mı hissediyorum uykumda.

Mehmet Yaşın

uykumda Kırlangıç

Küçük-Öpücük

Her şey şiir olmalı. Ölürsün! Aşk olmalı, oynamazsın yoksa.
Ve ölüm kadar kuvvetli olmalı hayat. Tek bir şey sanki
şiir ile aşk… Tekleşmelisin her şeyle.
Varoluşun boşluğunda sallanır bir sarkaç,
kâh dağın dorukları, kâh denizin dalgalarıyla çarpışarak.

Soluğunu tutma gücün tükendikçe sudan çıkmalısın oysa
bir nefes alıp yeniden dalmak için aynı oyuna.
İyi de hayat-öpücüğünü sana vermek zorunda değil kimse.
Ateş ile su arasında yaşayabilen
rüzgâr kanatlı garip bir oyuncu olmak sadece senin meselen.

Böyle diyorsun ya kendini okuttuğun görebilsin istiyorsun
yarılan nârlarla ayağına serdiğin şiiri…
Okuyucular oyalanır oysa şiir sanatının şu’su, bu’suyla
ve o ayrıntılar aşkına bir de öpücük kondururlar sana, arada.
Küçük-öpücükleri biriktiriyorsun

büyük bir öpüşmeye dönüşeceğ’ni umarak.

[Ama bir şey çıkmaz öpüşmekten.]

Mehmet Yaşın

mehmet+yasin Küçük-Öpücük

Gün Doğarken

Işık daha loş düşüyor dağın şu yanına. Süzülüyor mor
bulutlardan. Aşağıdaki taş ev
doğduğum yer. Geniş kemerlerle birbirisine açılan
iki iç oda… Zeytinlik,
yanındakine dokunamasın diye uzakça dikilmiş ağaçlar, ne tuhaf
yamaçta bitiveriyor birden.
Büyüyen bir his var şu ıssızlıkta çocukluğumu hatırlatan
bir koşma isteği… Uzun uzun
duruyorum oysa, dağın loşluğunda koşuyormuş gibi
kalbim. Galiba derim çocukluğumdur
koşan. Beş hafta var geleli ilk konuşurum kendimi birisiyle.
Sınırüstü bir köy. Harabeleri de asker bekler
ve konuşmaz… Fotoğraflar
çektiğimi görmesinler derim turist gibi doğduğum köyde ne tuhaf.
Hiçbir şey yapmam burada. Günbatımı oldu mu
tutuşur tarlalar ve söner kendiliğine.
Ta ötede bir derecik yılan yılan kıvrılır sazlığa… Dağdan akan
turuncu ışık-kuşlarına dönüşür günler öğle güneşi altında.
Toprak beyaz ama, sağlam yani
üzüm bağı için… Öğrendim burada horozlardan önce uyanmasını da.
Bu akşam kal, fotoğraf-makinesiyle yürüyelim sabaha.

     (Ama o kadar kısa sürdü ki gündoğumu çekemedik fotoğrafını.)

Mehmet Yaşın

gun+dogarken Gün Doğarken

Yael’in Bakışları

Kelebek, ipeksi ses, sevgili… hep uçmak istediği
ama kaç kapı açılmalı daha, kaç çeşit ağaç iç-bahçelere
seherkuşu ve bakıştan bakışa konan aşk.
Onun yüzünden bütün iklimler geçer aynı anda
geçer eski bulut sinemasından yıldız yıldız ve hüzün
ince alay, tutku, korkutan endişeler…

Ki henüz farkında bakışlarından uçan kuşların henüz
ona en çok nâr ağacı yakışır ya da mür
alev kanatlarla gölgelenmiş gözler… derinden derin
ateşle dağlanmış sessizlik, mühürlenmiş.
Ve o en çok bir aşka yakışır
ki henüz farkında ne kadar güzel bir kadın olduğunun.

Ama hiçbir güzelliği olmazdı bakmasa öyle
hiç hiçbir şey olmazdı bana… ne de göz-uçları
hele alnındaki anlam, ışık ve çok gizli
ve unutulmuş bir gülümseyişle divana uzanışı olmasa.
Sebepsiz yere dolmasa gözleri birden bir şarkı çağırmasa
ne kelebek, ne su… olmazdı olmasa hiçbir şey.

Ki hâlâ şaşıyorum nereye dalıp gider bakışları
her an… nasıl saplanabilir bana gittiği yerden.

İstanbul, 1995

Mehmet Yaşın

yaelin+bakislari Yael'in Bakışları

Üçüncü Kişi

i
Ve sonra başka bir hayata başlar kimseye haber vermeden ruhlar.
Gün gelir çıplaklığına döner insan, gövdesiyle bir olur
kıraç yamacı güzelleştiren harup ağacının.
Dalları arasından ışık ışık ışık açılır semalar. Tüm yolların kapanınca
elinde yedi kandil ve yetmiş bin kanatla uçarcasına gelir,
Yaradılış anındaki gibi ağzındaki misk kokusuyla

Üçüncü Kişi sana nefes verir.
Kimsenin göremediğini görür ve havlamaya başlar bir köpek.
Burak’ın kalbindeki elması önce kuşlar görür,
böcekler, otlar, doğanın parçası olarak kalabilmiş canlılar… Ve ruhlar
samanyolunu duvak yaparak sevişmeye inerler suda.

İklim nasıl değişirse kanyonların yırttığı kayalıklarda,
nasıl birden defnegülleri yükselirse
yeraltının sır loşluğundan, sen yukarıdan bakarken
ufak tefek kırçiçeği sandığın çingene pembesi nasıl büyürse… Büyür
ve su içer ruhun kökleri görünmez kaynaklardan.

Gizlice içerler ama ve görünmezler insana.

ii
Aşısız dallarını salar bir aşı zeytin. Yaşamanın özü
yüzeye çıkar bastırılsa da
baskın çıkar doğanın gücü… Ve Üçüncü Kişi ortaya çıkar,
ne kimlik kartı bulunur, ne sürüş ehliyeti. Ruhtur.
Şiir gibi bir şey vardır içinde
ama sana göründüğü gibi görünmez başka birisine.

(Sevişir seninle, sevgilisi değilsin.
Kollar seni yalnız bırakıldığın dünyada, kardeşi değilsin.
Almayı beklemeden verendir, çocuğu değilsin.
En hasıdır dostların, arkadaşı değilsin.)

Bir ad koyamazsın ona. Kurcalamaya gelmez
insan ruhu sessizlik ister… Ve yakın olmayı hayatın sırlarına.

iii
Üçüncü Kişi olmasa, olamazdık sen, ben.
Ne zeytin ne harup, paçalı benek keçilerin sevdiği… Ne de kuşlar
insanda bir dal bulabilirdi konacak.
Kalbinde saklamak şartıyla bazı şeyler bildirilir sana -bu şiir mesela-.
Biçerdöverler, derin-deliciler kazarlar da kazarlar ruhu
yoktur evcilleştirilmenin sonu,
kayayı dinamitle parçalayıp arsa açarlar ve ustaca sıvarlar çatlayan yerini
duvarların. Sonra akıntı başlar
kumruların yuva kurduğu çatıdan içeri sızar onu çağırıp
dilek tuttuğun Kutup Yıldızı.

iv
Keçiyollarının da kapandığı bir uçuruma yürür çitlembikler
ve kekiklere gizlenmiş salyangoz iz sürer.
Gerçekleşmesi kaçınılmaz olandır Üçüncüsü -gerçekdışı gibi
kendince bırakılmış doğadır çünkü-.
Ruhun son sığınağı derler,
değil, sağanak halinde yıldızların yağdığı yalnızlığındır senin
o sınırsızcasına kendin olabildiğin.

Kalbin öylesine tanır ki onu soru sorman gerekmez. Hakkında
bilip bileceğin şey, Üçüncü Kişi olduğudur sana.
Eski zeytin ağacı, salyangozun izi ve uçurum kadar kesindir.
Kaderini değiştiren kişi derler,
değil, ta kendisidir kaderin. Onu tanıyabilirsen
tanırsın kendini de. -Ve az daha yürürsen
deniz görünür yukarıdan.-

Can-özüne boyun eğmekle özgürleşebilir insan,
balıklar denizin sonsuzluğu ile…
Ve uçmaya doğan kuşların yazgısı kanatları olabilir yalnızca.
Alnında iyi ve kötü iki yazı bulunur.
Gündüze çıkmak için gece bulunur. Üçüncüsü ne iyisi olur
ne kötüsü,
Kader-meleği gibi sana gönderilmiş bulunur.

Ve kaderine direnen mahkûm olur yabancının hayatını yaşamaya.

Mehmet Yaşın

ucuncu+kisi Üçüncü Kişi

Sonra Sen Geldin

Bu, insanın içinde yaşatıp zamanla sevdiği ve kendisine çok acı verse de, neredeyse bedenine bir organ gibi eklediği, hüzün doğuran tüm uzun soluklu duyguları yerle bir eden, kısacık bir hikayedir!



Bu hikâye senin için

’Anlamak’ kelimesini sözlüklerden çıkartıp elimle dokunacağım kadar somut hale getirdiğin ve yüreğime yerleştirmeme yardım ettiğin için…

’Anlamak’ ve ’anlaşılmanın’ en güzel denilen sevişmeleri kıskandırdığını bildiğin ve bana da öğrettiğin için…

Durum ne olursa olsun, dilinde bu kadar güzel bir ’özgürlük’ şarkısıyla yaşayabildiğin için… Senin için…

…………………

Bu, insanın içinde yaşatıp zamanla sevdiği ve kendisine çok acı verse de, neredeyse bedenine bir organ gibi eklediği, hüzün doğuran tüm uzun soluklu duyguları yerle bir eden, kısacık bir hikâyedir!
…………………

Sonra sen geldin.

Yaşayıp gidiyordum… ’Yaşayıp gitmek!’ Ne saçma! Bu fiili nedense,
hayatımızın sıkıcı olduğunu, bir günün diğerinden farklı geçmediğini
düşündüğümüzde kullanırız. Oysa tam tersi olması gerekmez mi? ’Yaşamak ve gitmek…’ Yaşıyorum, gidiyorum, yol alıyorum. O halde şöyle demeliyim:
“Yaşıyordum ama gitmiyordum” Veya: “Gidiyordum akıp zaman içinde
kaybolmuş vaziyette, ancak yaşamıyordum.”

Bir aşk hikayesine boyanmıştı bütün mevsimlerim
Tuhaflığı yoktu yazın kazak giyip de
Kışın denize girişimin
Kazağımda da aşk kokusu vardı
Acıma dokunan ve
Nasıl kokacağını şaşıran
Yosunlarda da

Sonra sen geldin.

“Hadi gel, hayatı anlayalım ve anlatalım.” dedin. Çok konuştuk bu konuda
çok… Hem her duygunun tarifini almak istedin hem de hepsi hakkında
bildiğin ne varsa bana vermek. Seninle konuştukça, kendime dair son derece basit ama yine de hiç üzerinde durmadığım bir şeyler olduğunu görmek beni nasıl da şaşırtıyordu.
………………………..

’Acı’ konusunda çok konakladık…

Kanattıkça beni böyle acı
Ve sohbetler yetmeyince nefes almaya
Ağlardım
Yaralarımdan şiir yapardım

Acı bir annedir, durmadan hüzün doğuran. Ahh, ben o hüzünlerle boğuşmak, azıcık nefes alabilmek için kaç kitap okudum, kaç film izledim, kaç hayat belledim, bir bilseniz.

Yooo! Dostlarıma haksızlık edemem şimdi. Turuncuya boyalı güney
akşamlarından, fesleğen kokulu batı ikindilerinden, kuzeyin gri
sabahlarına kadar kaç sohbet vardır yüreğimde daima saklayacağım. Ahh,
benim kelimelerle beyinlerinde tepindiğim dostlarım… Nasıl da isterlerdi gözlerimden yanaklarıma dökemediğim gülüşleri görmeyi.

Bence, dostlar daima ’gülmek’ ve ’gülümsemek’ arasındaki farkı bilirler, bu nedenle onlara arkadaş değil de ’dost’ deriz zaten. Her sohbette yüreğimi yatırıp masaya, son derece dikkatli ve zarif hareketlerle acı ve hüzün doğuran parçalarıma ulaşır, üzerini örterlerdi. İyi hissederdim bir süre.

Apartmanların üzerinde uçuşan martıları fark ederdim en azından. Ancak
sonra yine hüzün… Yüzsüz hüzün…

Baktığım yerlerde gözlerim
Bazen öyle uzun kalırdı
İnanmazsınız ama
Baktığım yerler sıkılırdı

Sonra sen geldin.

Geldin ve: “Hele şu yükünün birazını bana ver.” dedin. Şaşırdım çünkü
görünüşe göre senin yükünün benimkinden fazlası vardı ama eksiği yoktu.
Sen anlatırken fark ettim ki içinde bir yerlerde bu yüklerle başa çıkmak için özel eğitimli bir parçan vardı. Bu parça, yükün niteliğini ya da niceliğini yürekte en hafif duracak hale getirebiliyordu gerçekten.

Konuşurken bir yandan da yüreğimin en tozlanmış ve uzun süredir de yanına hiç uğranmamış parçasını koydun masaya. “Bak,” dedin “bunlar hayat dostu parçalar . Şimdi bunları öyle güzel temizleyeceğiz ki bir daha canın içindeki parçalara dokunmak istediğinde ve hüzne giderken, bunların ışıltısına takılacaksın. Takılacaksın ki hüzün doğuran acı parçaları koyuvereceksin yerinde tozlanmaya.

Böylece de zamanla ağırlıkları, olması gerektiği kadar olacak. Oysa sen ha bire parlatıp parlatıp durmadan onlara bakıyordun önceden ve bu da onları olduğundan ağır hale getiriyordu. Oysa tam tersini de yapabiliriz hepimiz. Işıldayan parça daima daha ağırdır. Gel, hayat dostu parçaları ışıldatalım durmadan.”

Sen geldin
Kelimelerini şekere batırarak
Sen geldin
Baktığın yerlerde çiçekler bırakarak

Acıya ve hüzne gereğinden çok yüz vermemeli insan. Ben artık hüznü içimde şişmanlatmamayı başarıyorum galiba. Geçen gün ne gördüm dersiniz? Meğer ne kadar yakışıyormuş martılar denizin üzerine!

Hikâye bu kadar…

Merak edeceksiniz belki, bu değişiklikleri sağlayan dostum kimdi…
Diyelim ki, kırk yaşını geçmiş veya otuzuna gelmemiş bir adamdı, seksen yaşında bir ihtiyar, hep otuzunda yaşayan bir kadındı ya da dört yaşında bir çocuk; hem hepsiydi, hem hiç biri değildi. Ne fark eder ki? Bir can’dı.

Canımın içi değil
İçimin canı olup da
Sen
Geldin
Üstelik
Aşk da
Değildin

Hoş geldin

Esra Güzelipek

sonra+sen+geldin Sonra Sen Geldin

Ben sadece, adam gibi özlemek istiyorum

Ben sadece, adam gibi özlemek istiyorum !

                                                                “Teknolojik sabotajlara kurban gidiyor hasretlerimiz..”

Kehanet değil bu.. Eğer, insan aklı ve merakı ,bu kadar hızla ilerlemeye devam ederse, korkarım gün gelecek, özlemek denen o harika duygu, sözlüklerde nostaljik bir kelime olarak yerini alacak..

Belki ben de o gün, -tabii hâlâ şiir yazmakta direniyorsam- A.Haşim’in; ” Melâli anlamayan nesle aşina değiliz” demesi gibi, “yabancısıyız, özlemeyi bilmeyenlerin” diyebilirim..

Geri kafalı (ki bu ne demek, bunu bilemedi benim zavallı aklım ), biri değilim.. Yaşamı kolaylaştıran, bütün gelişmeler başım gözüm üstüne.. Ama yine de..
Yine de itiraf ediyorum işte :
Ben, adam gibi özlemek istiyorum..

Hani O, sevgilinin sesini duyamadığı için, geceleri yatağına sığamayanlardan olmak mesela..
Ya da yüzünü görmek için, kilometrelerce öteden koşup gelenlerden ..
Titrek el yazısıyla yazılmış, iki satırlık mektubu, defalarca koklayıp, koynunda taşıyanlardan..

Efendim?
Çok mu alaturka ?
Eyvallah ! Ama, saygı duyun olur mu? Bu da benim isteğim..

Film :
Sahne 1.
Kadın, başka bir şehirde yaşayan Adamı özlemektedir.. Telefonun ekranı, karanlıkta gözü alan bir ışıkla, yanıp sönmeye başlar.. İşte ordadır.. Oracıkta.. Yanı başında.. Kulağının dibindedir Adam..Adamın sesi..

Sahne 2.
Yüz yirmi beş taksitle, herşeye rağmen edinilmiş, teknolojı harikası telefonunu eline alır Kadın..( ki ona telefon demek hakaret olur artık..)Adamı arar..
Aman Allahım ! Adamda da aynı mucizevi şeyden olmasın mı !!!
3G, 5H,6X,Y,Z,T,…, gibi özellikler sayesinde; Adam, bırakın kulağının dibinde olmayı, çoktan burnunun dibine gelmiştir…

PC başında açılabilen kameraları, saymıyorum bile..
Posta güvercini faslı çoktan kapandı,onu da biliyorum..

Özledin mi ?
Yaz ordan bir elektronik ileti, bas gönder tuşuna … Bu kadar işte..

Yandı, bitti, kül oldu !!!

Hasret ne yada düşer Usta?
Vuslat ne yana ?

Yok artık öyle, insanın mecalini kesecek kadar özlemek..

Şimdi bunun neresi kötü diyeceksiniz?
Hiç bir yanı belki..
Belki de her yanı..

“Açlık” diyorum önce….
Sonra, insan beynindeki milyarlarca hücrenin, yemek yediği anda, o yemegi, enerjiye dönüştürme telaşından başka bir şeyle meşgul olmadığını düşünüyorum..
Ve aç kalmanın, sanılanın tersine, insan beyni için aslında ne büyük bir nimet olduğunu.. ( Bu arada ,açlıktan kastımın, mideyi tam olarak doldurmamak olduğunun altını çizeyim.. Ne olur, ne olmaz..)

Ne alâka mı?
Sizce?
Beş duyumuzun ikisi, alabildiğine tok..
Ne kaldı geriye ?
Üçtane daha..
Işınlama makinasını da buldukları an, hapı yuttuğumuzun resmidir..

Oysa ben, sadece terk etmiş, kavuşulamamış, ya da platonik bir sevgiliyi değil, sevdiğim ve beni seven Adamı da özlemek istiyorum, doya doya..

Kulaklarımda sesinin yankısı ile, sarhoş olmak..
İç çekmek..Oturup, mektuplar yazmak..
El yazısının üzerinde, saatlerce parmaklarımı dolaştırmak..
Yüzünü odamın tavanına gözlerimle çizmek istiyorum..

Özlemeye dair ne varsa, dibine kadar yaşamak istiyorum..

Sevgili!
Unuttuklarımı hatırlat bana!
Özlemeyi öğret !
Öğret ki, karşımda otururken, bir anlık kırptığımda gözlerimi, kirpiklerim bir birinden Aşkla ayrılsın.. Seni karşımda göreyim..
Sonra, bakıp gözünün taa içine;” biliyor musun ,az önce seni o kadar çok özledim ki” diyeyim..

Üryan Cümleler

pinhan Ben sadece, adam gibi özlemek istiyorum

Bir “Zaman” Masalı / Düş Ağacı

Kimine göre
Bulutlarda yürüyen bir annedir zaman
Kimine göre
Bir boşluktur aramızda duran…
Acaba hangisi?

-Hiç birisi, hiç birisi…

/Toz rengine boyanıp, gözyaşlarına bulandı ‘zaman…’
Bir düş masalı savuracak birazdan,
Duymak istiyorsanız, bayramlık elbiselerinizi
Giyip de gelin…/

Ben yoktum.
Ben hiç olmadım aslında…
Şu anda duyduğunuz da kendi sesiniz…

Siz ki, düşlerinizi
Çocukken, oyunlarda kestiniz
Ve can çekişirken onlar
Büyümeyi seçtiniz…
O ağacı da hiç seyretmediniz…

-Düşler hemen ölmezler…

Büyüdünüz…
Sonu olmayan yollar ararken
Yorulup, tökezlerken
Gözlerinize çarpıp da
Parçalanan düşlerinizdeydi aşk…
Sonsuzluk ondaydı…
Nasıl da ağlardı… Farketmediniz…
O ağacı yine seyretmediniz…

-Düşler kırılınca gülmezler…

Ben yokum!
Dedenizin seccadesinde
Ninenizin çemberinde
Büyüleyen renkleriyle ‘oya’lanır zaman…
İp değil, renk değil, düşlerdir
İğneyle ince ince batırılan…
Benim olmadığımı
Bir tek onlar bilir ve
O ağaca su verir…

-Düşler ölseler de can’ı terketmezler…

Ve aşksız insanlar
Mezara ölü düşleriyle giderler…

Esra Güzelipek

dus+agaci Bir “Zaman” Masalı / Düş Ağacı

Kelebek Kanadında Aşk

Zamanlar;
Güneş ekilip, yıldız biçilen zamanlardı,
Hatırlıyorum…

Ya önce sen vardın yürek olarak içimde
Ya da aşk vardı önce
Gelip içimde kestiğin,
Hatırlamıyorum…

Ben, imkansıza dudak bükerdim
Sense halime gülerdin…
Olsun! O günlerde ben
Biraz mutlu, biraz umutlu,
Biraz içliydim.
Doğrusu en çok da
Kelebeklerin kanadına işlediğin,
Aşkından dertliydim!

Ama o zamanlar
Güneş ekilip yıldız biçilen
Zamanlardı,
Aşk dediğin belki de
Geceye veda etmeyen bir ay’dı…

Türküler saklardın derinlerinde,
Sazından kaçak…
Bilmezdin…
Ben görürdüm duyardım da,
Sen; bir kez olsun söylemezdin,
Korkularını zaten,
Kimselere vermezdin…
Ve böylece,
Sen yağmura,
Yağmur benim gözlerime hasret
Yaşardık…

Heyhat! ! !
Hep ama hep
O imkansıza takıldın da sen
Ve belki de bu yüzden
Aşk gelip bizi sarsınca yüreklerimizden;
Ben ağlardım, gözlerim gülerdi…
Sen gülerdin, gözlerin susardı…

Şimdi ben,
O zamanların renklerini unuttum.
Belki mavi, belki sarı, belki aktı…
Hatırladığım tek şey,
Güneşle yıldız arkadaştı…

Bilenler bilirdi
Çok sevmiştik biz,
Çok! ! !
Ben gönlümden,
Sen dilinden…
Ben unutsam da şimdi
Sen hatırlarsın…
Sesinde ufacık bir hüzün olsa
Ya da acıtan bir özlem gözlerinde,
Bembeyaz gecelerinde gelirdim sana bu şehrin…
Gelirdim…Gönlümden…
Ve sen;
“Hoş geldin’ derdin,
Dilinden….
Kocaman bir çocuktum o zamanlar
Belli!
Dil nedir, gönül ne?
Anlamını bildiğim,
Şüpheli!

Şimdi söyle bana!
Kaldıysa geriye, ne kaldı?
Tek tarafı hesaplı bir sevda,
Niyeti bozuk bir dava…
Bir de,
Sadece dağlara caka satan bir sema…

Ama ben bunların hepsini sevdim,
Şaşacak bir şey yok…
Dedim ya… Ben
Güneş ekilip, yıldız biçilen zamanlardan geldim…

Sonraları,
Belki de hiç gülmedim
Ve sen,
Kelebeklerin ömrünün üç gün olduğunu
Hiç bilmedin! ! !

Esra Güzelipek

kelebek+kanadi Kelebek Kanadında Aşk