Sabret

Sen petekte bir gömeç bal gibisin!
Renksin yazdan kıştan, tazeliksin bahardan.
Yapraklarda dolaşan serin bir rüzgarsın ki
Her gün eser durursun hafızamdan.

Ellerin var beyaz güller gibi küçücük,
Mutlak kalbin tomurcuklardan pembe!
Sanki yeşil yaylalardır gözlerin
Alnımda ter ve kuvvetsin işimde.

Ben kanadı kırık bir kuş değilim
Döner birgün gurbet ellerde kalan
Sabret neşem, sabret şarkım, sabret sevdiğim,
Sabret kalbi tomurcuklardan pembe olan.

Cahit Külebi

sabret+sarkim Sabret

Özlem

O denli o denli çok beklettin
Alıştırdın bekletmeye kendini
Çok zamanlar geçti de geldin
Senden çok seviyorum senin özlemeni.

Aziz Nesin

seviyorum+senin+%C3%B6zlemeni Özlem

Sana Ne Söylesem

Güz geldi ah, güle ne söylesem
Sana ne söylesem ömrüm
Sen ki şiirler düşürürdün
Uzun uğultularla akan sulara
Toprağın tuzu, taşın izi olurdum

Ayışığı toplardın güllerden
Gecenin ürpertisinden çocukluğumuza
Kırgın kadınlarımıza yazılarda
Oradan oraya savurduğumuz
Sarılan sarılan yalnızlığa

Şimdi nasıl koysam yerine
Kırılan dalı, örselenen çiçeği
Okşasam usulca, öpsem öpsem
Bulutlarla düşlesem, kuşlarla düşünsem,
Şiirle sağaltsam sayrı yüreğimi

Sana ne söylesem ömrüm sana
Sen ki gümüş pullar düşürürdün
Bulanık karanlığına hüznümüzün
Yeniden yeniden kazanırdık umudu
Unutulurdu yenilgi, susardı ölüm

Güz geldi ah, güle ne söylesem
Sana ne söylesem ömrüm
Toparlan, kanınla katıl haydi
Kalan ömrünle, kanayan yanınla
Bir yoğunluğa koy günlerini

Ahmet Uysal

sana+ne+soylesem Sana Ne Söylesem

Anlarsın

Bir gece habersiz bize gel
Merdivenler gıcırdamasın
Öyle yorgunum ki hiç sorma
Sen halimden anlarsın
Sabahlara kadar oturup konuşalım
Kimse duymasın
Mavi bir gökyüzümüz olsun
Kanatlarımız dokunarak uçalım
İnsanlardan buz gibi soğudum
İşte yalnız sen varsın
Öyle halsizim ki hiç sorma
Anlarsın

Cahit Külebi

bir+gece+habersiz+bize+gel Anlarsın

Korkunç Güzel

Bu el titremesi kadeh tutarken
Bu yaşta nasıl koyuyor insana
Orhan gibi vaktinde gitmek varken
Değer mi oyalanmana

Rakıdan tütünden beter alışık
Olduğumuz korkunç güzel bir şey var
Tutmuş bırakmaz bizi bir sıkımlık
Canımız çıkana kadar

Cahit Sıtkı Tarancı

turgay+fisekci Korkunç Güzel

Son Aşk

Son aşkımdır bu –sen- ve son çile,
Günümün son fecri, sonu artık;
Giriver inince gün, aralık
Kapımdan gelinlik elbisenle.

Onu sevmekle geç, ey yaşamak!

Ahmet Muhip Dıranas

son+ask Son Aşk

Kabül

Eski şairliklerim gitti gözümden
Gayridir başka bir hal kuşanıyorum

Azık yoldaş olmaz haydi geç toklukları
Az`la doymak yap deş insan zamanlarını

At al at bin at kuşan da ciğerin koş
Davran bre çocuk doyma ilk sulardan

Hehey gözüm hehey gözyaş odsuz kaldın
Nice hançer dürdün sabır balyaladın

Göğsümde bir küçücük derya buldum
Kabına sığmaz bir ceylan yoldaşım

Eteğini toplamış bir sevgili düştü kumsala
Ufacık kuru dudaklarında bir hasret sayhası

De Zarif inle. Ta ki huzra vardın
Nice yıl isyan durdun gurbet kaldın

Cahit Zarifoğlu

zarif+inle Kabül

Efendim

I

Boynuma bir ip at
Kölen diye yollarda gezdir beni

II

Gözlerini süzüyorsun
Bir balık gibi akıyorsun kaldırımlarda
Bir daha yüreğini kaparsan bana
‘Bu yaprağı parampaça yaparım’
Çiçekleri sarı yapraklar ve bir ocak ayı
Ağız ağıza sin ve cim harfleri
Ateş kararıyor, bu içimin alevleri
Acı çekiyorum elimden alınmışsın gibi
Bir mektup hikayemiz olacak
Baştan başa notalar bülbül ağızları
Dik kafalı bir baş görüyorlar
Başını eğmiş dalların yaprağında
Zayıf bir çocuk yüzü, gülümsüyor
Dikkatle bak, korku dolu bakışları
O boğulurken gülücükler
Saçılıyor
Ölüm bir kuş kaldırıyor mezarlıktan
Ak kanatları, hayat yok oluyor
Çıkıp geliyorsun
Kor gibisin, bir kar gibisin
Soruyorsun: Zarifoğlu bana dargın mısın
Yoksa uyardılar mı seni sevdamızdan
‘Yaşamak’ bir perde gibi kalkıyor aramızdan
Zamansız mekansız bir tünel başındayız şimdi
O mavi gözleri görmüş olmalıyım
Bir ikindi vakti kaskatı ellerimin altında
Uçuşlu saçlar bukleler
Üstünde uyuyan eller
Sevgim uzanıyor
Soluk soluğa uyandırıyor menekşeleri
Görüyorum kıpırdanışlarını
Uykunda gül açan yanaklarını

 Cahit Zarifoğlu

kor+gibisin+bir+kar+gibisin Efendim

Şair Olarak Düşünür

Yol ve yük
Basamak ve söz
Tek bir yürüyüşteler.
Durmaksızın yol al
Soru ve elindekiler
O biricik yolunda birleşmişler.

Sabahın ilk ışıkları yavaşça
Dağların üstünden doğduğu zaman…
Dünyanın karanlığı asla ulaşamaz
Varlık’ın Işığına.
Tanrılar için çok geç kalmışızdır artık
Ve çok erken Varlık için. Varlık’ın şiiri,
Ki başlamıştır artık, insandır.
Bir yıldıza doğru. -yalnızca bu.
Düşünmek kendini tek bir düşünceye
Sınırlamaktır, ki o, dünyanın göğünde bir gün
Bir yıldız gibi durur.
Kulübenin dışında, pencereki küçük rüzgar gülü
Toplanan fırtınayı haber verdiğinde…
Düşüncenin cesareti
Varlık’ın iradesinden doğduğunda
Başlar yol almaya kaderin dili.
Nesneler gelir gelmez gözümüzün önüne
Ve kalplerimizde söz için doğduğunda bir kulak
Düşünce gelişir.
Yeter derecede bir iki şey tecrübe edilmiştir
İlmin nesnesi ile öz düşünce
Arasındaki farkta.
Eğer düşünmede yalnızca taraflar değil
Onların da karşıtları varsa
Sonuç daha bir güzel olacaktır.
Yağmur bulutları ile kaplı gökyüzündeki bir aralıktan
Gelen güneş ışığı, kasvetli tepelerin üzerinden
Ansızın süzüldüğünde…
Biz asla düşüncelere gitmeyiz. Düşünceler bize gelir.
İşte bu uygun anıdır söylemin.
Konuşmak bizi içten bir derin düşünce ile tanıştırır.
Böyle bir düşünce ne polemik dolu fikirlerle yürür
Ne de hoşgörülü anlaşmaları hoş görür.
Düşüncenin denizlerdeki yolculuğu şekillenir durur konuların rüzgarında.
Böyle bir birliktelikten birkaç kişi doğabilir belki de,
Düşünce sanatında yolcu olabilecek. Ve onlardan biri, hiç umulmayan,
Usta olacaktır bunda.
Erken saatlerinde bir yaz sabahının
Yalnız bir nergis gizlice çayırlarda çiçeklendiğinde
Ve akçaağacın altında ışıldarken laden..
Basit şeylerin görkemi.
Yalnızca biçimlenmiş imgeler görünümü verir.
Ve şiirde bulunur biçimlenmiş imgeler.
Neşe nasıl akabilir içimizden biz hüzünden kaçmaya çalışırken?
Acı, hiç ummadığımız yerden çıkarır dermanını: kendisinden.
Rüzgar hızla yön değiştirip, kulübenin çatısında gürleyip,
Hava bozmaya başladığında…
Üç tehlike tehdit eder düşünceyi.
İyi ve bu yüzden faydalı olan tehlike,
Şarkısını söyleyen şairin düşünceye yakınlığıdır.
Şeytani ve bu yüzden en kurnaz tehlike, düşüncenin kendisidir.
Kendisine karşı düşünmelidir, ki çok nadiren yapabilir bunu.
Kötü ve bu yüzden de sersemsepelek olan ise felsefe yapmaktır.
Bir yaz günü, kanatlarını kapatıp
Üstüne konduğu çiçekle birlikte
Dağ melteminde sallanıp durduğunda bir kelebek…
Kalbimizin tüm cesareti, düşüncemizi dünyanın sahnesinde
toplayan Varlık’ın ilk çağrısına verdiği yanıtın yankısıdır.
Düşünme eyleminde her şey yalnızlaşır ve yavaşlar.
Sabır yüceliği besler.
Büyük düşünen büyük yanılır.
Bir dağ deresi gecenin sakinliğinde, kayaların arasında
Nasıl dalıp çıktığını anlattığında…
Eskilerin en eskisi takip eder bizi düşüncemizde
Ve yine odur sonunda gelip buluşan bizimle.
Bu yüzdendir ki, düşünce; daha önce olmuş olanı izlediği için,
Hatırlayıştır.
Eski olmak demek, zamanın içinde, o yerde durmak demektir,
Düşünce trenindeki o bir düşüncenin bağlarından kopuk gittiği yerde.
Düşüncenin kökeni ile tanışır tanışmaz
Felsefeyi bırakarak geride
Buluruz kendimizi Varlık’ın düşüncesinde.
Kış geceleri kar fırtınaları koparken kulübede,
Ve bir sabah beyaz örtüsünde yatarken manzara…
Düşüncenin sözleri kendi varlığında susturulabilir yalnızca
Söylenmemiş kalması gerekeni
söyleyemeyecek hale gelince.
Böyle bir acizlik
düşünmeyi karşı karşıya getirir
Kendi meselesiyle.
Söylenmiş olan, asla ve hiçbir dilde söylenen değildir.
Bir düşüncenin, hep ve ansızın olması-
Hangi hayrete düşmüşlük onu ölçebilir ki?
İnek çanı sesleri gelirken
Sürülerin usulca dolaştığı
Vadinin, dağın tepelerinden…
Düşünmenin şiirsel karakteri hala gizli.
Kendini gösterdiği yerde, öteden beri
Yarı-şiirsel bir aklın ütopyası gibidir.
Ama, düşünen şiir gerçekte Varlık’ın topolojisidir.
Bu topoloji Varlık’a gerçek varlığının bulunduğu yeri anlatır.
Akşamın ışıkları bir yerlerde ormana inip,
Ağaç gövdelerini altın rengi ile yıkadığında
Şarkı söylemek ve düşünmek
Şiire komşudurlar, ağaç dalları gibi.
Varlık’tan doğarlar ve onu gerçeğine ulaşırlar.
İlişkileri, bize Hölderlin’in orman ağalarına ezgisini
Düşündürtür;
“Ve birbirlerine bilinmez kalırlar,
Hep böyle yan yana durdukça ağaç gövdeleri”

Ormanlar yayılıyor
Dereler çağıldamakta
Dayanıyor taşlar
Sis dağılmakta
Yaylalar bekleyişte
Pınarlar dolmakta
Rüzgar yerleşiyor
Kutsayarak İlham Perilerini.

Heidegger
Çeviren: Behlül Dündar

sair+olarak+dusunur Şair Olarak Düşünür

Temaşa Suresi

Andolsun temaşaya
Ve sözün başına
Ve zihinden uçuşuna güvercinin
Ki bir kelime var kafeste

Sözlerim bir parça çimenlik gibi açıktı
Bin dedim onlara:
Dergahınızın yanında bir güneş var
Açarsanız kapıyı parlar amellerinize
Ve dedim onlara:
Süs taşı yok dağlarda
Nasıl kazmada bir süs değilse maden
Yerin avucunda görünmez bir cevher var
Gözleri kamaştı parıltısıyla tüm resullerin
Cevher peşinde ölüm
Lahzaları götürün risalet otlağına

Ulağın ayak sesiyle müjde verdim onlara
Ve günün yakınlığıyla, rengin artışıyla
Kırmızı gülün tınısıyla kaba sözlerin çiti ardından.

Ve dedim onlara:
Kim bir bahçe görürse tahtanın hafızasında
Ebedî, coşku ormanının esintisinde kalacaktır yüzü
Kim dost olursa hava kuşuyla
Düşü olacak dünyanın en huzurlu düşü
Zamanın parmak ucundan ışık toplayan
Açar âh ile pencerelerin düğümünü

Bir söğüt altındaydık.
Bir yaprak kopardım üstümdeki daldan dedim:
Açın gözünüzü bundan iyi âyet mi istiyorsunuz?
İşitiyordum konuşuyorlardı aralarında:
Seher bilir, seher!

Her dağın başında bir resul gördüler
İnkâr bulutunu omuzladılar
İndirdik rüzgarı
Uçursun başlarından şapkayı diye
Evleri krizantem yaprağıydı
Bağladık gözlerini
Ellerini yetirmedik akıl dalının ucuna
Ceplerini âdetle doldurduk
Bulandırdık düşlerini aynaların yolculuk sesiyle

Sohrab Sepehri

temasa+suresi Temaşa Suresi