Büyük bir acıdan sonra…

Büyük bir acıdan sonra, vakur bir sessizlik gelir
Sinirler mezar taşları gibi törensel bir hal alır,
Katı yüreğin sorar, acı çeken o mu diye,
Dünden beri mi yüzyıllardan beri mi yoksa?

Ayaklar, kendiliğinden gezinmeye başlar
Yerde, havada, her yerde
Tahta bir yolda
Farkında olmadan büyümüş,
Kuvarstan bir mutluluk, taştan.

Şimdi kurşun saati
Yaşadıkça anımsanan
Soğuktan donanların karı anımsaması gibi-
Ürperti-derken uyuşma- sonra koyvermek kendini.

Emily Dickinson

buyuk+bir+acidan+sora Büyük bir acıdan sonra...

Kaktüs and Teksas

size,
bu odanın alacakaranlığından,
okyanusundan, beni boğan dalgalarından,
tenimde kalan tuzundan ve
yastıklarda kuruyan gözyaşından
hiç bahsetmedim.

size,
nasılsın diyerek başlayan telefonlarınıza
(garip, tuhaf aslında)
beyaz bembeyaz tabiatımla
‘iyiyim’ diyorum.
yani aslında korkuyorum
bütün bunlar kıyamet
bütün bunlar cinnet
bütün bunlar cinayet demeye
bir daha düzeltilemeyecek sözler
söylemeye korkuyorum.

telefonla birlikte ışığı da kapatıp
bol şanslar deyişiniz, şanslar deyişiniz, deyişiniz
çınlarken içimde,
bunun beni ne kadar kırdığından
hiç bahsetmedim.
bahsetmediğim çok şey var daha
yaz çiçekleri, cam çiçekleri ölüyor
akşamın altını, gümüşe dönüyor
bunlar da önemli elbette
en az,
bana ihaneti öğrettiğiniz
bana kanatlarımı bıraktırdığınız kadar.

Birhan Keskin

kaktus+and+teksas Kaktüs and Teksas

Güneşi Kötü Evler

o benim bildiğim sevdiğim bellediğim güneş diye bellediğim güneş değildi odadaki
mor tozlu halılarda iplik döküntülerinde oymalı cıgara masalarında o değildi
perdenin arkalarındaki oydu bir çıksam karşılaşacaktım oydu vurulurdum çıksam
o benim bildiğim sevdiğim güneş diye bellediğim güneş değildi odanın içindeki
bu güneşi değiştiren evlerde terzilik yapılır giyimler prova edilir
acı gülümser kızlar ağır ayak gebeler kumaş iğneler teyel atar
hiç içilmeyen likörler saklanır büyük camlı dolaplarda
aldım kendimi oralara götürdüm ben bu evlerde döner kebap yiyemem
çocukları sevmek gelmez içimden gülsuyu koklayamam durur saçlarımı tararım belki
eski zaman adamlarını eski zaman kadınlarını eski zamanları düşünürüm
ağır kumaşlardan sultani elbiseler içinde kimbilir nasıl bu soğuk güneşler gibi soğuk sevişirlerdi
nasıl kalkıp kalkıp çiçek sularlardı geceler karanlıklarında
kimbilir serinlemek için
elbet serinlerlerdi
ben bu evlerde döner kebap yiyemem ölürüm
tıraş olurum en güzel giyimlerimi giyerim oturur beklerim
yıkarım temizlerim adam ederim o soluk güneşleri ya da
iplikleri toplarım kızları öper öper uyandırırım
sabahlara akşamüstlerine kıvırcık marullara hazırlarım onları beslerim

alırım karşıma bir bir belletirim dalların yeşermesini kuzuları mutluluğu ölmemeyi
ölüme karşı durmayı en çok en çok onu yenmeyi
o karanlıklarda kalmış yaşamak yerlerini bulurum çıkartır gösteririm
elbet bellerlerdi
ben o evlerde döner kebap yiyemem yiyemem
ben prova yapamam iplik dökemem acılıl acılı gülemem gülersem
durur kuruntularımı beslerim mutsuzluğumu süsler büyütürüm
bir o güne beslerim o ak pak güneşe
o her şeyin birden serpilip ortaya döküldüğü gelişeceği gizlide kalmış uçların bir bir belireceği günlere
sular gibi dururum.

Turgut Uyar

gunesi+kotu+evler Güneşi Kötü Evler

Yüz

Biliyor musun sen bir şiirde ilk satırsın ilk sözcük
Beyaz bir gül
Beyaz bir gül ne kadar beyaz olursa o kadar
Ne kadar suysa bir su
O kadar

Ben en yakın yüzüm yüzüne
Uyandığın sabaha, yatağına
Birden bulup birden yitirdiğin bir şey olur ya,ona
Bir dağ okulunda ilk derslere giren çocuklara
İlk coğrafyacılara
İlk harflerine bir alfabenin.

Yüzün ki korkular verir bana ne zaman yüzümü tutsam yüzüne
Ben ki ölüme hiç eğilmedim hiç girmedi sözlüğüme
Belki sokağa ilk çıkan bir çocuktur ölüm
Belki senin bazen topuz yaptığın saçın
Bir yaban çiceği ya da ve daha ilk geliyordur dünyaya
Bir demet maydanozu koparıp bırakmak belki de.

Dedim ya hiç bilmiyorum arabı belki de benim sık sık çıkarıp
Baktığım bir fotoğrafın
Bıyıkları hep yüzüne düşen bir adama çektirdiğim
Bir suya bakarken
Bir suya
Duru mu duru ve daha sessiz ölümün kendinden.

Ben ki seninle aştım yasları
Koydum çağıma adımı.
Bir burukluğu yüzün gibi.

İlhan Berk

sen+bir+siirde+ilk+satirsin Yüz

Susuyorum

Bazen bazı şeyleri söylemeye hakkım var diyorum,
ama söylersem karşımdakine haksızlık olacak,
susuyorum.

Yine bazen söyleyeceklerimi karşımdakinin duyma ve bilme hakkının var olduğunu görüyorum,
ama bu kez bakıyorum benim söylemeye hakkım yok,
yine susuyorum.

Ancak gördüm ki olgun ruhlar, sözcükler olmadan da duyuyorlar, anlıyorlar, konuşuyorlar ve paylaşıyorlar.

Lord Chesterfield

susuyorum Susuyorum

bir kantar memuru için incil

eski kışlalarda bu güz öğleleri
duruma en aykırı oynak şarkılar
sıcak çaylardan soğuk gazozlardan beklediğimiz
ne beklediğimiz arayıp bulduğumuz
vazgeçip kıyıya iniyoruz(1)
üç güvercin kuşu var üstelik su gökleri direkler
adamlar oturmuşlar sandal boyuyorlar
adamlar oturmuşlar bir kırmızı uydurmuşlar
denizin mavisine yangın ateşi
yanlarında testileri yanlarında düzen yanlarında ekmek
mutsuzluğa gerekecek ne varsa yanlarında
beş kişiyiz beş kişi miyiz üstümüz başımız
kiminin elleri suda kiminin gözleri kara
benim bütün caymalarım yanımda geçemiyorum onlardan
yanımda durdular mı sevmemi önlüyorlar(2)
rahat oluyorum

[(1) sıkıldık mı hep böyle yapmak gereğini duyarız yahut o boşluk duygusuna kapılınca, nasıra’lı isa’yı peygamber eden budur, güneş altında yalnız kalınca böyle korktu, peygamberliği işte bu yüzden. bir kadına tutulsaydı tutulabilseydi somut bir kadına simun haç taşımanın günahını çekmeyecekti.

(2)bilinir hikayedir bu işin sonunda alışkanlığa varması, bir sürü yıkımlar bıraktıktan sonra kıvrılıp yalayan saran gemici düğümleri gibi pek, o yangın sonuna doğru ısıtır bile olamıyor değerini bulamadıkça. sonra onarmak tapınaklar kurmak ya da kükreyip yeni baştan girişmek gerekiyor. bu düşünce insana göre değil o yıkım yıkım sarsıntılardan deneye deneye süzülmüş ağır tıkanık ağrılı acılı -artık durulmasını ister- insana göre değil ama demesi kolay, en iyisi pişmanlıkları taşımak o yanıklığı ateş ateş taşıyıp sürümek, ama her yerde aldanmaya başlamanın aldanmayı istemenin yolunu buluyoruz.

(4) … benim güneşlerim ne yandan doğar
benim kutsal çeşmelerim akar
kaçmıyorum gücümle gidiyorum
benim ısıtıcı güneşlerim doğar
benim kutsal çeşmelerim akar
akçaburgaz’dan geldim
hiçbir şey kirletmedim
başka yerlere giderim.]

… nasıl olurdu kimbilir suyun suya karışması
o toprakları ekmeler çiçekler budamalar
pencerelerin ardında o akşamları beklemeler sabahları gerinmeler
o flamanların zevki ocaklara karşı
korkuyorum herkesle kaşılaşsam
o caddeler eski harap kışlalar
ben yokum desem kimse bırakmıyor
yokum diyorum inanmıyorlar
yokum diyorum bulup çıkarıyorlar
yokum
lambamı üflüyorum bir bardak su içiyorum(6)

[(6) birden en uzak çin bahçeleri yalnız bahçeleri
yerini bulup yerleştiriyorum yaşamamda
kararsız insanlığım şam kervanları arşidük franz’ın oniki bölüm sarayında akşamüstü çayları
neden aklıma vuruyor anlamıyorum neleri var bende
keskin ayışıklarında titrek düğümler
durup aklıma geliyor benim bir teyzem varmış bir adam almış onu arabistana götürmüş
– adamlar kadınları alıp arabistana götürürlerdi dünyanın en güzel arabistanına
durup beni büyüler bağlıyor yarasa kuşları beni
açın bütün defterlerimi bütün bütün kitaplarımı bir şaşarsınız
aşk anlıyorum kadınlarda buğulu buğulu denizler
yalınkatlığı kolaylığı açın kitaplarımı

kaç kez başladım kaç kez başardım kaldırdım attım
sürüm sürüm dökük saçık çürük ölüler gibi ardında
kaç kez attımsa ne kolay attım
biliyordum o çin bahçeleri o yalnız bahçeleri
biliyordum…]

Turgut Uyar

yokum+diyorum+inanmiyorlar bir kantar memuru için incil

Gelecek Yıl İlkbahar Yokmuş

Yüzünü bir kedi tırmalayacak ona deli deme sakın
Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak
Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman
Raylarda kırmızı şarap şişeleri patlamışçasına
Bu gece yağmur yağacak ona dur deme sakın
Su yaramazdır, toprağın yorgunluğundan ne anlayacak

İçini sürüklediğin bu korkunç mermi yuvasında
En büyük dansa kalkmaya hazır ağır dallarınla
Ninnilerle değil, vedalarla uyut kendini
Dışarıdaki cemre sana düşmez uyma hayata
Bu gece herkesin hafızası silinecek itinayla
Buna kader deme sakın

Zaten üç beş kişiyiz gürültümüz tuhaflığımızdan
Sevişsek içkiler bitiyor sandık
Ağlaşsak hüzünler harfiyen sıradan
Hangimiz hainiz hangimiz hırpalandık
Hangimiz kuvvetli yalnızlıklarıyla böyle olağan
Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak
Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman
Bu gece kökler yeryüzüne yürüyecek neden deme sakın
Acı arsızdır, bedenin direncinden ne anlayacak

küçük iskender

gelecek+yil+ilkbahar+yokmus Gelecek Yıl İlkbahar Yokmuş

Bahar Kantosu

Bu sabah baharla durulanmış yüzün
Görüyorum iyilikçi bir gökyüzü
Gözlerine bakıyorum, konuşamıyoruz
Portakal çiçeklerinin kokusunu
Büyüyen otlarda güneşin ısısını

Bahar gelmiş ışık ağacı pırıl pırıl
Koşuyoruz kavuşmak için denize
Zambaklar sokaklarla dolu
Sokaklar zambaklarla dolu
Salyangoz iziyle dolu bahçe

Denize yakın oturuyoruz, sessizliğe
Değiyor elimiz, adalar oldukça uzakta,
Suya değiyor elimiz, yaprağa,
Kuşlar ağaçlarla dolu, ağaçlar
Kuşlarla, ışığa koşuyor nar ağacı

Güneşin oltası uzanıyor
Ölümsüz yapıtlarına denizin

Güz Kantosu

Yağmur çiseliyor sözcüklere camlardan
Bütün çiçekler yağmurun altında
Bütün kuşlar rüzgârın ardında
Soluk soluğa kalıyor bir köpek
Sokağı boydan boya geçince

Fısıltıyla konuşuyoruz eşyaya av
Olan insandan. Yapraklar titriyor.
Sivri yapraklı ağaçlardan rüzgâr
Getiriyor serpintili yağmuru. Kent
Soluk aldıkça biliyoruz uyumadığını

Sonra çırılçıplak buluyoruz kendimizi
Bize dinginliği bağışlayan yağmuru
Dinleyerek yürüyoruz eski bahçeye.
Deniz çağırıyor kıyıları döven dalgalarla
Kapıların sürgülerinden geçiyor sesi

Rüzgâr kunduralarını yitiriyor
Denizin kıyısında yalınayak

Ahmet Ada

bahar+kantosu Bahar Kantosu

1den bire

uykuyla uyanıklık arasında
çekirdeksiz nar gibi geldin birden bire

bu çarpan hangi saatin hızıdır
her şey sen oluyorsun birden bire

insan kime gitmeli tükenince
ocağında yükselirken bacalar birden bire

üç kadın aydınlık bir sofada oturmuş
bir damla suya dönüyorlar düşümde birden bire

yürüyordum bir gün ikiz gibi sokakta
bende bir olmuşuz seninle birden bire

tebeşir çocuklar gibi çınçın ağızlı
çemberler içinden ateşler çıkıyor birden bire

biz ki uyumamışız hiç toprağın içinde
duyulmaz bir yıkılış birden bire

su nergisleri üstünde erciyes gölgesi
ah omzumdan kuşlar fırlıyor birden bire

düşündüm de en büyük hayret senmişsin
yoluna başımı . koymuşum birden bire

Ömer Erdem

birden+bire 1den bire

O Yıkasın Beni

ne zaman ayıracaksın kirazla yaprağını?
boş bir kulübe olduğumda ben
dalları kesilip budanmayan
ne zaman ayıracaksın ağaçları caddelerden?

yangın ortasında kaldım son günler
yıldızlı gökyüzü doğmuş içime
ne zaman ezberi bozacaksın?
kervanlar bağışlıyor kan ter içinde saatlerden

beni sokağa attılar, kötülük istiyorum bu yüzden
alevler arasından sesleniyorum
ne zaman ayıracaksın sapları tanelerden?

boş bardaktaki izimdir, küçük dudakla emdiğim
kalmadı içtiklerim, uykular bitti kuş tüyü yastıkta
geçmişi okuyorum; halı dükkânında uyuyor,
serin taşlıklarda uyanıyorum, ölüyorum iyi mi?
o yıkasın beni! akkor haline gelmiş serinliklerden

berrak nehir görünüyor, içime sızsın parlayan sular
hayat bir dönme dolap; bayramlar, yılbaşı tatilleri
içimde eylül ayından sızan sevinçler, içimde borçlarım
onu yıkamam, kış uykusunda gibiyim, sabun kirlenir
üstümde terleyip kuruyan ipek gömleklerim, size dair
kahverengi pirinçler ıslarken yemek saatlerine
sıcak pideler, parasını vermeden, ısırıp bıraktığınız
kapıma tabela çaktım bu yüzden
odamın köşesine sabahleyin: durdum kendime!
at dirildi içimde, içip dururken serin taşlıkları
kötülük istiyorum, arsa param bittiğinde, sizden!

o çürüdü, parmakları yazıyor
fırın çakmağının ışığıyla artan tırnakları
nereyi kazımıştım, kimseden haber?
dişli soğukta geçiyor önümüzden: tohum ekmiş önüne gelene
derin dille resmetmiş dünyayı, leke tutmuyor anlattıkları
ayıracaksın dalları, kış geliyor, ondan kapattığın yüzüm üstüne
ayıracaksın, çapa yaptığım toprakta, biriken tüm kapıları

güller dikildi, çilekleri seyre dalmışsın, ömrümün kalanı
o yıkasın beni! dostum yıkasın, kalan yıkasın
kutup yıldızı önüne birikmiş köpekler,
kemikten sonra sizi gözler, hepsi sizden izler:
yarım yamalak bir telaş, düzeltilmiş son kravat
iyi bir yere konuk gitmeyi hesapladığınız güz sabahları
gider gibi! ayakkabı bağcıkları tutarsız,
alnımdaki ter aceleci, ceketimin yakasına sinen çiçekle
pantolonuma gizlediğim ütü payı
kendinizi diriltiniz, ne kadar kırışık varsa çorapta buluşsun
borcum bitsin, kapansın defterler, istim üzerindeki
hepsini ödedim: bana benzer kimlikleri

süt nehrinde yıkadım ajandaları
bu yüzden birikmeyecek artan sayılar
elimde kalmayacak dostların gelecek yılları

Hüseyin Peker

o+yikasin+beni O Yıkasın Beni