yirmi yıldır aşkın yolu üzerindeyim
ve hala yol meçhul
bir kez katil
çoğu kez maktul oldum
yirmi yıl… ey aşkın kitabı
hala birinci sayfadayım
Nizar Kabbani
Şub 23
Şub 23
Şub 23
Şub 23
Ey kendisine ithaf ettiğim
Bunca şiir kitabını
Bir sürü şiir yazdığım gözleri için
Ey kendisi için savaşlar çıkardığım
Milletlerle boğuştuğum ve kabilelerle
Ey sesinden altın aylar dökülen
Ey simasından şiir tarihi başlayan
Ey yürüyen
Ve ardından sümbül bahçelerinin yürüdüğü
Lütfen kabul et
Biliyorum, nazik değilim
Ancak muhtaçsın bana
Diller için
Serçeler ve bülbüller için
Neden zorluyorum ki kendimi bu kadar
Kifayet etmez evrende sana hiçbir şiir
Fakat ben
Yine de uğraşacağım
Nizar Kabbani
Çeviren: İlyas Altuner
Şub 23
Bir sene daha kalacak mıyız bu yatakta?
Kahvaltı yapıp, durmadan sevişerek
Aynı yatakta…
Ben göğüslerinin coğrafyasını tanıyorum eyyy kadınım
Hiç kuşkun olmasın…
Bir öğrenci gibi gözüm kapalı anlatabilirim
Uygarlıkların haberlerini
İkisinin arasında doğan…
Ve ben biliyorum
Gözeneklerinden çıkan tuzlu terinin tadını
Sol dizinin üstündeki çocukluk yarasını
Sırtında uzayıp giden tüyleri de… ipek yolu gibi
Ve saçlarında uyuyan tokaları
İkna etmekte bıçağa hacet bırakmayan kokunu
Karşısına çıkan öldürmeyi meslek edinmiş göğüslerini…
Ben senin med ve cezir vaktini bilirim
Fırtınalı zamanlarını
Bitkilerinin şekillerini
Ağızından narlar ve buğdaylar toplayan
Ve sonra uçup giden kuşların isimlerini…
**
Hep tayakkuz halinde mi kalacak bedenim
Bir Arap atı gibi
Aynaların üzerinde koşarak
Piyano tuşlarının
Zinet sandıklarının…
Hep hayranlıkla donup kalacak mıyım
Bir bedevi dehşetiyle
Muhteşem göğüslerinin karşısında?
Artık iman ettim ey kadınım…
Kuşkusuz küreymiş
Yeryüzünün şekli
***
Bin yıl daha kalacakmıyız
Bu dağınık yatakta?
Bazen giyinip
Bazen soyunarak
Cinselliğin ebedi zindanında uyuyakalmak
Hoşumuza mı gitmeye başladı ne?
Babilli bir kralın mezarındaki
Nakışlara mı dönüştük yoksa
Alışmaya mı başladık
Bu her yere yayılmış kokuya
Ben ona alıştım
Onun bana alıştığı gibi
Başına gelince
Göğüsümün üzerinde küçük bir bölge sanki
Sense elimi uzattığım her yerdesin
****
Ahhhh Eyy kadınım!
Ne kadar da mahcubum sana ve üzgün
Bu çarşafların ipliklerin sayısına varıncaya kadar biliyorum
Boşuna arıyorum gözlerinde bilmediklerimi
Boşuna arıyorum
Sorduğum herhangi soruyu
Oysa ben çok iyi bilirim bir turist gibi
Heykellerin boyutlarını
Taş devrinden günümüze kadar
Su kaplarının şekillerini
Fenikelilerden günümüze kadar
Fars minyatürlerinin çeşitlerini
Rafael’in, Van Goh’nun,
Pikasso’nun, ve Goya’nın eserlerini
Osmanoğllarının yakutlarını…
Ve göğüslerinin kapılarındaki Bizans nakışlarını…
Eski hikayelerden süzülen
Narenciye ve misk kokularını
Ahhhh Eyy kadınım
Ahhhh ne kadar da kötü turist rehberleri
*****
Yaşadık cinselliği akşamdan önce
Akşamdan sonra da denedik onu
Ve yemek esnasında
Ezdik birbirimizi
Bir aşk değirmenindeymişiz gibi
Peki sonra?
Ben öyle yerler bilirimi vücudundan
Bilmez onu hiçbir keramet sahibi
Ne de bir veli…
Ayrıntılarıyla bilirim ben eyyy kadınım
Ondan ki bütün vadileri,
Başakları…
Su kaynaklarını…
İşte böyledir cahil adamların işi…
******
Kaldır beyaz örtüyü
Dayanılmaz oldu sıcak
Ölmüş balık ve çürümüş et kokuyor ağızım
Hiçbir şey beni şaşırtmıyor artık
Hiçbir şey dehşete düşürmüyor
Farkında değilim mutsuz muyum?
Yoksa mutlu mu?
Aylaklık günlerine idmanlıyım
Hiçbir şey yapmıyorum
Kadehleri soğumakta
Ve sigara içmekten başka…
Sende hiçbir şeyin farkında değilsin
Dergileri karıştırmak…
Ve tırnaklarını boyamaktan başka
Keşki eyyy kadınım
Perdelerin birini açsak artık…
Çok özledim serçelerin haberlerini
Ve yağmur sesini
İnan çok özledim
Yelkenlilerin çığlıklarını
Tünellerden geçen trenleri
Ve yolculuk hatıralarını
Çok… ama çok özledim
Kafelerin gölgeliklerini
Dükkanların ışıklarını
Ve insan seslerini…
Keşki birşeyler yapsak
Boğazlamadan önce bizi
Bıkkınlığın kılıcı…
Nizar Kabbani
Şub 23
Ne yapıyorsun pazar günü
Var mı vaktin
İncelemek için aşkı
Denizi
Kumsalı
Güzel kelimeleri bu pazar
Var mı vaktin
Gömmek için yüzümü saçlarına
Gün boyu
Var mı vaktin karşılamaya beni
Var mı beni dinlemek için sabrın
Yüzüm harap
Ruhum harap
Ve cesetsiz bir baş gibidir Beyrut
Verebilir misin bana ellerini
Hissetmem için ebediliği
Var mı vaktin hüznüm için
Beyrut katliamından sonra
Bir pazar günüm olmadı hiç
Nizar Kabbani
Çeviren: İlyas Altuner
Şub 23
I.
Kibar ve nazik olamadım
Maktuldüm, geldi katil olma vakti
Bitirdi ilişkimizi kesin şekilde
Kaygıya dönüştü ve katil bir yeise
Her zamanki gibi saçların
Dağıtmadı buğday ve sümbül
Sesin her zamanki gibi
Bülbül sunmadı çocuklara
Bu gece gayet uzun olacak
Uzun bir ara olacak aramızda
II.
Son nefesini vermekte aşkımız
Ulaştı sıfırın altında iki yüze
Ah ne şiddetli hava
Rüzgar söze katılıyor
Bu son gece için değil mi
Şiire giriyor soğuk
Kül tablasına, sigaraya
Yoruldum bu tiyatro gösterisinden
Kürk ve mücevher kongresi önündeki
Yoruldum küçücük rolümden
Yoruldum boyaya bulanmış yüzümden
Buhurdanların yükünden yoruldum
III.
Aşkımız ciddi bir noktada
Geldi sıfırın altında iki bine
Soğuk delip geçiyor elbiseyi bıçak gibi
Delip geçiyor duyguları
Kalmadı gözlerinde bir damla yaş
Ne orman kaldı ne ekin
Ne şiir ne de nesir
Kalmadı az çok bir neşe
IV.
Güneş doğdu
Sen oturuyorsun bir ucunda yatağın
Bense kar altındaki sevgimi denetliyorum
Güneş doğdu ve bulamadım sevgiyi
Ne büyük ne de küçük
Nizar Kabbani
Çeviren: İlyas Altuner
Şub 23
1.
sorup durdular
(duyuyor musun çığlığını hüznümün)
son şiir kitabımı okuyanlar:
nasıl haykırır ki hüzün?
ve acı
ya mümkün mü gözdeki bir damla yaşın haykırması?
bilmiyorum nasıl cevap vereceğim bu soruya
kitabıma nasıl isim bulduğumu da bilmiyorum
ve bilmiyorum nasıl bulduğumu başlıklarını da
çünkü onlardır genellikle seçen beni
ben değil
bildiğim tek şey
hüznüme
haykırış vasfını vermek istediğimdir
süvarilerin soyundan kılmaktı
şahsiyetini vererek
ve azametini
2.
haykırıştır bir çeşit yazmak da
lisanla
ve bir haykırıştır aşk da
sevdiğimiz tüm kadınların işittiği
beraber oturduğumuz vakit
işitmeyen kalbimin çığlığını
ve damarlarımın
kalastandır ancak
ve dişiliği ertelenmiş bir kadın
3.
hüzün üstadımdır benim
külrengi yazmayı
ve gri bir sesle şiir söylemeyi
elinde öğrendiğim
gri gözyaşlarıyle omzunda ağlamayı
sevgilimin
4.
sevinçse
çenesi düşük bir üstaddır ancak
kağıt oyunları
bisiklete binmek
balık avı
ve rockla dansetmekten başka
birşey öğrenmediğim
5.
sevinç kendisine güvenilmeyecek bir dosttur
çünkü yalnız kendi rahatını düşünür
6.
sevdiğim kadında ben
dramatik bir düğüm ararım
ışıltılı oyun partileri değil
şahidi olacağım
7.
mutluluk tutuşturan kadın
söndürür beni
ve solgunluğuyla kokulanmış kadın
tutuşturur beni
8.
itiraf edeyim mi size?
solgun yüzlü bir kadındır
yakan beni
bir yıldırım gibi
ve gözlerinden bir damla gözyaşı
bir Bizans Kilisesinin vitrayı gibi
kıran beni
9.
[seviyorum seni… ağladığında
seviyorum yüzünü… bulutluyken, hüzünlendiğinde
eritiyor hüzün ikimizi
bazı kadınların güzeldir yüzleri
ve en güzeldir ağladıklarında]
10.
en güzel yanı hüznün
yüksek sesle konuşmaması
fiyakalı giysiler giymeyişi
ve yüzük takmaması parmağına
sonra
saldırmaması davulla, trompetle
halhallar ve hışhışlarla üzerine
acemi dansçıları gibi
Harlem Caddesinin
11.
çantasını toparlayıp
gittiğinde tatile
hüznüm
özlüyorum
12.
sen
güzel olamayacaksın asla
sana sürme çeken
saçlarını tarayan
elbiselerini temizleyen
ve gözyaşlarıyla ayaklarını yıkayan
hüznüm olmadan
ki
odur seni şiir kitaplarının ilk şiiri yapan
13.
sevgin hüzünlü olmayı öğretti bana
asırlarca
beni hüzünlendirecek
kuşlar gibi
kollarında ağlayacağım
ve kırılmış kristal parçalarını toplar gibi
parçalarımı birleştirecek
bir kadına muhtaçken
14.
ay sıkıldığında ışığından
gizlenir gerisine gri bir bulutun
bizi terketti sanırım
15.
Arap neyinin sesi
kurumayan bir yaradır Kerbela’dan beri
18.
her sabah hüznümle oturur balkona
beraber kahvemi içerim
gazetemi gözden geçirir
en son kasidelerimi okurum ona
19.
hüznümdür sadece
kasidelerimi bilen
yayın için göndermeden önce
20.
Grek değiliz biz
trajedidir seçimimiz
bir nehir uzanır
Kerbela’dan Filistin’e
kıyısız
21.
Avam Kamarası yaratmadı
İngiliz medeniyetini
Lordlar Meclisi de
Külrengidir yaratan
Kraliçe Viktorya da değil
22.
1952’de gittim Londra’ya ilk defa
oturduğum vakit Hyde Park’da bir banka
sincaplar geldi
benimle gazetemi okumaya
ve bir ördek çıkıverdi gölden
katılmak niyetiyle kahvaltıma
sonra
çıkarıverdi kasidem çarşafını
Dımeşki pabuçlarını
ve yürüyüp gitti
yalınayak
dinmeksizin yağan yağmurun altında
haritasız hürriyetlerin ıssızlığında
23.
1952 Kasım’ında
evlendi benimle
Serpentine gölünden bir beyaz ördek
çok şiir söyledik
ve çok ördek yaptık
bu kelimeler yazılırken
su altında
soluyorum hala
ve gölün derinliklerinden
bağırıyorum hala
boğuluyorum…
boğulu…
boğu…
Nizar Kabbani
Çeviri: Mahmut ÇETİN
Şub 23
Kelimelerin hastalıkları varsa eğer,”ihanet” mutlaka cüzzamlı olmakla suçlanmıştır.Oysa, soluğumuz kadar yakındır da biz onu bambaşka yerlerde ve kendimizden çok uzakta bilmeyi yeğleriz.İhanet hayatımızın ta kendisidir,dikkatli bakın, göreceksiniz.
İhanet daima iki uçlu.Gerçekleşmesi için bir muhatap gerekli ve bu yanıyla aşka benziyor.Bu yüzden değil mi ki ihaneti yaşayanlar,büyük aşkları yaşayanlar kadar ünlü ve daima çift isimle anılıyor bu öyküler.Habil ile Kabil söz gelimi.Leylâ ile Mecnun .En trajik olanı galiba İsa’nın son akşam yemeği ve İşte insan. Hıristiyan batıda her şey bu çok eski ihanetin etrafında döner ve çarmıhlar artık daima omuzlardadır.Sezar’ı asıl öldüren yediği hançerden daha çok Brütüs’ün,olmaması gerektiğine inandığı bir yerdeki mevcudiyetini görmesidir.Genç Osman için de öyle. Evvelâ sarayının kapısını emanet ettiği bostancılar ardına kadar açarlar bâb-ı hümayunu ihtilâlcilere,ardından o kadar güvenerek sığındığı Yeniçeriler emanete ihanet ederek alıverirler “Osman Çelebi”nin canını.Gerçi Yeniçeriler çok çaba sarf etmişlerdir ama artık kaldırılmış bulunan 28.ortanın adı yoklamalarda her okunuşunda yeri göğü inleterek yok olsun diye bağırmaları bile alınlarındaki bu ihanet lekesini temizlemeye yetmez. Esasen Genç Osman’a ihanet edenler arasında kısacık saltanatında tutulan güneş ve yüzlerce yıldan beri ilk kez donan Boğaz sularının da kendine özgü bir yeri olması gerek.Halk, ölümüne o kadar çok ağlayacağı padişahın ,sağlığında uğursuzluğuna inanmıştır.
Osmanlı’yı kuşkusuz çok az şey Kırım Hanı Murad Giray’ın Viyana kapılarındaki ihaneti kadar yaralamıştır.Üstelik Giray, bilerek yapmaktadır:Bilirim,dine sığmaz,ihanettir cümlesini sarf etmiş olması bile tutmakla yükümlü bulunduğu köprüyü müttefik kuvvetlere hoyratça açmasına mani olamaz.
Osmanlı’yı çokça meşgul eden eşine az rastlanır bir başka ihanet de Abdülmecid’in dördüncü ikbali Serefraz’ın yarattığı ve neredeyse bir milli gaileye dönüşen “aile faciası”dır. Fazlasıyla kıskanan ve kıskanılan bir kadın olan Serefraz, Dolmabahçe’den ayrılarak Yıldız Kasrı’na yerleşmiştir. Sık sık kasra gelen Abdülmecid’i içeri almakta çok cömert davranmayan dördüncü ikbal üstelik Küçük Fesli lâkabıyla tanınan bir Ermeni delikanlısının aşkına karşılık vermektedir.Hanedana mensup bir kadının açık ihaneti özellikle sarayı çok rahatsız eder.Ailesi tarafından Adalar’a kaçırılan delikanlının Sultan’a duyduğu aşk yüzünden tekrar İstanbul’a dönmesi ise saray mensupları tarafından öldürülmesinden başkaca bir sonuç vermez.Ailesi delikanlının İngiliz,Fransız ve Rus sefaretlerine baş vurarak takibat açılmasını isterler ve mesele İstanbul’u uzun zaman meşgul eder.Bazı kaynaklarda rastlamamıza rağmen bu hikâye oldukça inanılmaz.Asıl inanılmaz olansa bunca hadiseden sonra Serefraz’ın hâlâ padişah nezdindeki kıymetini muhafaza edebilmiş olması.
İhanet Osmanlı hanedanından hiç uzak değil.Bütün saraylar kadar Osmanlı sarayının da içinde.Yavuz’un kızı Fatma Sultan, bir kişiye düştüm ki beni kelb hesabına saymaz…bir hil‘atini görmedim,bir kaftanını giymedim.Dul avret gibi dirilürüm cümleleriyle evliliğinin ve düşlerinin ihanetine uğradığını ,çok sade bir lisanla ve döneminde her hangi bir genç kadının yapabileceği tek şeyi yaparak babasına aktarır.
Fakat muhteşem ihanetleriyle Kanuni yine -bir Osmanlı trajedisi varsa- baş roldedir.İlki elbet Şehzade Mustafa etrafında biçimlenir.Nizam-ı âlem uğruna şehzade katline izin veren kanunname bir yana,Mustafa’nın katli esnasında Kanuni’nin başını çadır aralığından uzattığı rivayeti ve bunu böyle de gösteren minyatür asıl ihaneti vurgulamakta.Ve ihanete tepkiyi.Az rastlanır bir düğünle Kanuni’nin resmi eşi olmayı çok kolay başaran ve vak’anüvislere bakılırsa nikâhtan sonra muhteşem kocasının ihanetine hiç uğramayan Hürrem’in Kanuni’yi bu ihanete hazırlaması çok kolay olmamış olmalı.Ama aynı şey sadece ecel celâlilerinin aldığı Mustafa Han ile sınırlı kalmayacak ve Hürrem, isminin başındaki makbul sıfatı kısa zamanda maktul’e dönüveren İbrahim Paşa’nın öyküsüne de girecektir. Makbul İbrahim Paşa , damatların başka kadınlarla düşüp kalkması katiyen yasaklandığı halde ;Yavuz’un kızı,Kanuni’nin kardeşi gibi bir sultan olan eşine ,Muhsine adlı bir kadınla ihanet etmektedir.Kuşku yok ki,İbrahim’in sonunun hazırlanmasında bu ihanetin payı hiçti.O, seher semasında çokça ışık saçmaya başlayan bir yıldızcıktı ve muhteşem bir güneşin kaçınılmaz ihanetine uğradı.Her türlü ihtimale açık bir ikbal yolunu ayakları dibine sererken daha başlangıçta Kanuni , İbrahim Paşa’ya , kendi sağlığında bir zarar gelmeyeceğine dair yemin etmişti.Bu yüzden katline karar vermesi çok kolay olmadı.Kanuni hakkında bir eser sahibi bulunan Fairfax Downey’e bakılırsa, uyuyan kimse hayatta değildir,uyku ölüme benzer ve insan o esnada hayatla kendisini bağlayan her hangi bir bağdan müberra bulunur mealindeki ayetden hareketle İbrahim
Paşa, Kanuni uyuduğu bir esnada maktul edildi.Fakat Paşa kim bilir kendisini ölmeden önce öldüren bu ihanete uğradığı esnada,Kanuni’nin uyumakta olduğu yan taraftaki odasında aniden uyandığı ve onu Hürrem Sultan’ın teskin ettiği rivayet olunur.
Edebiyatımız,tümüyle sanat ve edebiyat ihanet güzellemeleriyle doludur.En masumları Suat ve Necip’tir kuşkusuz ve Eylül bir ihanetin öyküsü. Duygularda da kalsa ihanetin kirinin mutlak temizlenmesi gereği Mehmed Rauf’u da etkiler.Romanın sonu Mehmed Rauf’un yapabileceği en uygun şekilde gelirken ve o kadar acıdığımız ve anladığımız dahası masumiyetine tanıklık edebileceğimiz Suat ve Necib’in günahını bu dünyada ateş temizlerken ,biz galiba hangisinin daha az dürüst olduğunu düşünmek zorunda kalırız : Romanın kuralarının mı,yaşamın kuralarının mı?
İhanetin ism-i faili sabıkalı bir kelime:Hain.Ama ihanetin ism-i faili hain ise eğer bütün o Lady Makbetler,Fintenler,Therese Raquınler, Bihterler’le birlikte bizzat yazarına göre göre içindeki mücadele herhangi bir meydan savaşında bir komutanın verdiği mücadeleden daha az olmayan Vadideki Zambak’ın Henriette’i ,Halide Edib’in Seviye Talip’i,Suat ve Necip ,oyunu toplumun kurallarına göre değil de kendi vicdanının ve erdeminin kurallarına göre oynamaya kalktığı için kaybeden Anna hep hainlerdir.Bu iki grubu ayıran ve onları gözümüzde bayağı veya masum kılan şeyse,yazarın bakış açısından başka bir şey değildir çoğu kez.Çünkü yazar,bütün düşüncelerimizi yönlendirebilecek bir büyücüdür.
Anna Karenina romanı karlı bir günde ve bir tren istasyonunda başlar.Bir başka karlı günde ve bir başka tren istasyonunda biter.İlkinde Anna,toplumun saygıdeğer bulduğu sadık bir eş,iyi bir annedir.Ve çok güzel bir kadın.Sonunda ise, aristokrat Rus toplumunun gizlice yaşanmasını rahatlıkla onayladığı yasak aşkını, meşru zemine çekemediği noktada , gizlice yaşamayı onuruna yediremeyerek açıkça yaşadığı için dışlanmış bir kadın.Artık iyi bir eş ve iyi bir anne değildir.Ama yine çok güzel bir kadın.Kendi güzelliğinin ihanetine uğrayacağı yılların hızla yaklaştığının farkında,usulca bırakır kendisini bir trenin tekerlekleri altına.Çünkü güzellik ihanet eder ve doğrudur kadının iki kez öldüğü.
Tolstoy,Anna Karenina’yı içindeki Anna Karenina’nın aynı olarak anlatabilmiş midir,bilinmez ama kaç yazar,kaç şair dil’in kendisine ihanetinden müşteki değildir?Kuşkusuz hiç. Hamid’in yakalayamadığı,ancak susmak veya pek karanlık bir şey söylemek olarak tanımladığı bir şiir,dilin ihanetine karşı geliştirilmiş bir müdafaa maskesi değil midir?Akif,ağlarım ağlatamam hissederim söyleyemem /dili yok kalbimin ondan ne kadar bizarım mısralarını ağlarken , Orhan Veli anlatamıyorum çığlığıyla anlatmaya çalışırken hep bu ihanetten müşteki değil midirler?Haşim şiiri anlaşılmaktan ziyade duyulmak zeminine çekerken,Ahmet Cemil şiir lisanını baştan ayağa bir insan,adeta konuşan bir ruh olarak tanımlarken aynı şeyi söylemiyorlar mı?Şiire kadar uzanmaya gerek yok.Derdimiz hep anlatamamak ve anlaşılamamak değil mi?Ben öyle demek istemedim cümlesi ile başlayan boğucu koridorların aşılması ne kadar zordur.Ardından gelen böyle demek istedimler de daha fazla ifadeye muktedir değildir. Üstelik bize hep ihanet eden dile rağmen bizi en iyi anlayacak olanı beklemiyor muyuz sürekli?Ve bizi en iyi anlayacak olanı bulduğumuzu zannettiğimiz her defasında yeni bir ihanete hoş geldin demiyor muyuz?Ve o her defasında yanlış kişi çıkmıyor mu?
Gerçek şu ki ,kalplerin dili olsaydı,dilin ihanetine uğramadan birbirlerine daha çok şey anlatabilirlerdi.Belki Cocteau’nün bahsettiği gibi bir şairi yanlış anladığımız için sevmekten vazgeçebilmemiz için de, Paul Eluard’ın görüşünün gerçek olması ve bizim artık kelimelere ihtiyaç kalmadan şiiri kafa ile okuyabileceğimiz günlerin gelmesi gerekli.Ama galiba o zaman da ne şiir kalır,ne nesir.
Sevgilim dil’in ihaneti,sevgilim şiir çünkü.
Ve sevgilim ihanet.
Sevgilim ihanet,çünkü hayatın kendisi bir ihanete dönüşür yüzümüzde ter damlaları belirdiğinde ve ayaklarımız suya değdiğinde.Bir de bakarız ki birileri,bizimle hiç ilgisi olmayan birileri bizim için enine boyuna ölçerek hem de, bir oyun hazırlamışlar ve al demişler,yaşa,işte senin hayatın.Sesleri ne kadar ılık ve inandırıcıdır oysa.Ne kadar güven verici.Ve biz ayaklarımız suya değecek kadar kısa geçen bir zaman içinde,hayatımızın ihanetine uğradığımızı fark ederek çığlıklar atmaya başlarız.Bu çığlıklarımızı pek de ciddiye almayarak ,yaşıyor ve tahammül edebiliyorsan senindir biçimindeki imalarını dostun ciddiye ne kadar alsak da,içimizdeki fotoğrafın dışımızdakinden farklı olduğu gerçeği hiç bir zaman değişmez.
Önce anılarımız ihanet eder bize,teker teker bırakıp giderler.Her ihanet bir terk ediştir çünkü.Üstelik ne kadar kendisi olarak kalacağını vaad etse de ne dönen aynı kalır,ne bekleyen.Öyleyse her gidiş bir ihanettir,her ihanet bir gidiş.
Baharla yorumlamaya kalkarız hayatı kimileri.Baharın kendisi de bütün ihtişamına rağmen koskoca bir ihanete dönüşür.Beşir Ayvazoğlu,her ne kadar çiçeklerin faniliği onların bizi mutlu eden güzelliklerinin garantisidir derse de,felsefi boyutta sağlam duran bu görüş, saltanatını ilân eden duygu olunca,o kadar ikna edici değildir.Çok kısa bir zamana sığdırılmış bir gül fırtınası,siz her ne kadar bir güle dönüşebilmeyi mantıksızca ve çılgınca bekleseniz de geçer gider.Mehtabı ve yıldızı da terkisine alarak.Kent git gide küçülür,yok olur.Geriye ne bahar kalır,ne gül,ne şiir.
Hafızamızın ihaneti de hiç zor değildir.En gerektiği anda dilimizin ucuna geliveren bir iki mısraın sislendiği veya tümüyle silindiği anlar ne acıdır.Veya her anını ve görüntüsünü hıfzetmeye,zihnimize kazımaya çalışsak da çok sevgili bir beraberlikten geriye kopuk cümleler ve görüntülerle salt bir duygu yumağından başka bir şey kalmaz.Üstelik o duygu yumağı da yeteri kadar açık değildir ve bir gün,ve bir gün silikleşen bir hayali de beraberine alarak sessiz sedasız çekip gider.
Hayret bile edemeyiz.
Yüzümüzün ve bedenimizin ihaneti hiç gecikmez.Her gün aynada gördüğümüz o çehrenin on yıl önceki biz olduğuna kimi inandırabiliriz?Dahası on yıl sonraki biz de bu değilizdir.Hiç gecikmez yüzümüzün ve bedenimizin ihaneti. Cemil Meriç’i gözleri terkeder,Beethoven’i kulakları. Son ihaneti kalbimiz yapar.Bir gün,hiç nedeni yokken bir gün usulca duruverir.Oysa kul yapısı bir cihaz hâlâ ses vermektedir veya şairin dediği gibi kolumuzdaki saat hâlâ işlemektedir .
Üstelik sevgilimiz de ihanet eder bize.Aniden,belki sebepsiz ve ne kolayca başka ve tanınmayacak bir şeye dönüşür.Artık o gitmiştir ve yok olmuştur.Padişahlar cariye çıkar , cariyeler halayık.Oysa biz ona gelebilmek için ne çok şey terk etmişizdir.Bir başka deyişle ne çok ihanet etmişizdir.
Sonra aşkın kendisi .Uğrunda karşılıklı ihanetlere kalkıştığımız ve katlandığımız aşkın kendisi.Hiç zor değildir ihaneti.Hiç bitmeyeceğini sandığımız,bizi var ettiğine inandığımız,Cemil Meriç’in ifadesiyle gizlideki dörtte üçümüzü görünür kılan aşk hiç sebepsiz,hiç ölmeyeceğini sandığımız bir yerde bizi arkamızdan bıçaklar ve usulca çekip gider. Birden gözümüzdeki perde kalkar,bütün çirkinlikler ve çıplaklıklar görünür,cennetten kovuluruz.Utanç kalır geriye,pişmanlık.Oysa aşk pişman olmamak diye tanımlanır.Şarkılar ihanet eder,eskisi kadar güzel değildirler.Şiirler yere yığılır birden,kanatları kopar gecenin.
Rüzgâr küçülür,yağmur fazlalık gelir bize.
Ve ışık söner.Geride kalan her şey sarıya boyanır .
Ama ihanetin bir rengi varsa mutlak gri olmalıdır.
Dostların ihaneti kadar hiç bir şey acı değildir.Ve nedense hep de böyle olur ve biz ,bize en son ihanet edeceğini sandığımız kişinin ihanetine uğrarız ansızın.Artık bir parça Sezar olmuşuzdur.Bir yıldızlar kalır geriye,onlar da gözyaşlarının sıcaklığını duyamayacağımız kadar uzaktadırlar.Oturup hem kendimiz hem yıldızlar için ağlarız,göz yaşlarımız tükenir.Dostların ihaneti kadar hiç bir şey acı değildir çünkü.Hocam Kaya Bilgegil’in kim bilir sigarasına hitaben söyleyebilmek için kaç dostunun ihanetine uğraması gerektiği şu mısrada olduğu gibi:
Zehir de olsan insanların ihaneti kadar acı değilsin.
Fakat en korkuncu,en dayanılmazı kendi kendimize ihanetimizdir.Kendi kendimizi hiç terk etmeyeceğimizi sanırken bir gün bakarız ki tükenmiş,yok olmuşuz.Eski doğrular terk edilen doğrulardır.Yerine koyulacak yeni doğrularımız varsa bir hainizdir,o da yoksa sadece bir hiç.Oysa yanı başımızda hiç dönmeyenler,dönse de tükenmeyenler bahar goncaları gibi boy vermektedirler ve kentin sokakları sabahın saat sıfır dörtlerinde yeni şarkılara ve şiirlere gebedir.Uyku bizi kollarına çeker.
Uyku.
Sevgilim uyku.
Şub 23
En son nefret söylemi kurbanı olan Beylikdüzü’nde kafasının arkasından tek kurşunla öldürülen trans arkadaşımızı duyduğumda şöyle bir geriye gittim… Seks işçiliği yaptığım 90’lı yıllarda bir trans cinayeti serisi başlamıştı. Travestiler bazen tornavida ile öldürülüyordu, bazen kurşunla, bazen de polisten kaçarken araba çarpıyordu. Arabalar yardım etmek için duruyordu, trans olduğunu görünce tekrar üstünden geçiyorlardı. Tabii ki aileleri tarafından reddedilen transeksüel bireylerin cenazelerinde de kimse sahiplenmiyor ve almaya gelmiyorlardı. Biz morga gidiyorduk. Bazen yalvarıyorduk, bazen durumumuzu anlatıyorduk. “Ailesi reddetmiş, kimse gelip cenazesini almayacak. Aynı soyadından kimse gelip imza atmayacak bu çok net” diyorduk. Bazı morg görevlileri pozitif ayrımcılık yapıyordu. Cenazeyi biz alıyorduk. Bazen ailelerin de sahip çıktığı oluyordu. Cenazelere hep katılıyorduk. Kimi zaman da belediye gömüyordu.
Yine Kulaksız Mezarlığı’nda belediyenin gömeceği bir cenazeye katılmıştık. Anam bacım cenazeyi aldık. Cenaze arabası geldi. Tabii ki belediye, bir imamı görevlendirmiş. Yazık, imama söylemişler imam da kalkmış gelmiş. Cenazeyi indirdiler arabadan, imam indi. Adam cemaatin hemen hemen hepsinin transeksüel olduğunu görünce cübbesini toparlayıp arkasına bakmadan bir koştu ki… Şimdi efendim cenazelerde insanlar genellikle ağlar. Ama imamın koşması ile birlikte ağlamamız, sonrasında gülme krizine döndü. Hepimiz birden sinirle karışık bir gülme krizine girdik mi? Ne yapacağımızı şaşırdık. Sakinleştikten sonra Kulaksız Mahallesi’nde bir camiye gittik. Bize imam gerekiyordu sonuçta. Caminin imamına durumu anlattık. Rica ettik. “Sonuçta bir insan ölmüştür. Onun kimliğine bakmayın, gömülmesi gerekiyor” dedik. İmam “Tabii, ne demek görevimizdir, geliyorum” dedi. İmam geldi. Cenaze namazına duruldu. İmam dedi ki; “Hanımlar da saf tutabilir!” Anam bizim kızlar önce bir etrafına baktı sonra namazına durdu. Yalnız, trans kadınların yarısı göğsünün üstüne ellerini koyarak tekbir aldı yarısı da göbeğine ellerini koyarak!
Neyse cenaze gömüldü. Bir baktık, Roman kadınlar Kulaksız Mahallesi’ne gelmiş. “Na biz burada dönme cenazesi istemeyiz!” Neredeyse mezarı kazacaklar! Aralarında yaşlıca bir kadın vardı. Teyzeye “Aman ne yapıyorsunuz? Düşün, sen öldüğünde götürdüler Etiler’de, Bebek’te gömdüler. Oradaki zenginler de diyecek ki, bu Çingene’yi neden buraya gömdünüz?” Kadın biraz durdu. “Na doğru söylersin kızım!” ve ahaliyi sakinleştirdi. Sonra benim yanıma geldi. “Na kızın helvasını yaptınız mı? Yapmadıysanız ben yapayım!”
Bizim hayatımızda imam hikâyeleri çoktur. Bu sefer farklı bir imamı anlatmak istiyorum. Yine bir arkadaşımızın cenazesindeyiz. (Bizde cenazeler de çok olur!) Genç bir imam vardı bu sefer ve başından beri hassas davranıyordu. Mesela gelip bana dedi ki, “Ben şimdi cenazeyi gömerken er kişi niyetine mi diyeyim er dişi niyetine mi diyeyim?” Ben de “İmam efendi, kişi kendini er dişi olarak tanımlıyordu” dedim. “Tamam” dedi. Cenaze gömüldükten sonra imam bizimle geri geldi. “Evde de bir Yasin okuyayım öyle gideyim!” dedi. “Tabii memnun oluruz!” dedik. İmam, dualar ilahiler okuduktan sonra biz de çay ikramında bulunduk. Anam bizim kızların hepsi başörtü taktı. İmam bağdaşını kurdu oturdu. Kızlar imamın etrafında toplandılar. Bu imamı daha demokrat gördüler ya başladılar soru sormaya. Biri dedi, “İmam efendi namaz kılarken nasıl tekbir getireyim? Ellerim göğsümde mi göbeğimde mi dursun?” İmam da dedi ki, “Şu an neden o elbiseyi giydiniz?” “Kendimi böyle hissediyorum.” İmam da: “O zaman namaza dururken nasıl hissediyorsan öyle elini bağla hiç önemli değil.” Başka bir soru daha geldi kızlardan. “İmam efendi malumunuz biliyorsunuz bizim ne iş yaptığımızı, bunun günah olduğunu biliyoruz. Biz cennete mi gideceğiz cehenneme mi?” (Ayol imam nereden bilsin?) İmamdan şöyle bir cevap geldi. “Sonuca değil nedene bakmanız gerekiyor! Hiç kimsenin cennete veya cehenneme gideceğini ben bilemem, onu Allah bilir. Ama bana sorarsanız siz rahat olun; size gelene kadar cehenneme gitmesi gereken çok insan var!” E kızlara dedim ki “Artık bayağı saat geç oldu. Buldunuz demokrat imamı bırakmıyorsunuz; bırakın adam gitsin!” İmam giderken tek tek hepimizle tokalaşarak vedalaştı…
İşte böyle iki ayrı imam iki ayrı insanlık! Allah her mahalleye, her köye böyle imam versin!
Esmeray