nasıl iş bu
her yanına çiçek yağmış
erik ağacının
ışık içinde yüzüyor
neresinden baksan
gözlerin kamaşır
oysa ben akşam olmuşum
yapraklarım dökülüyor
usul usul
adım sonbahar
Attila İLHAN
Şub 23
Şub 23
– Seni seviyorum dedi mi sana?
– Demedi. Ama seviyor gibiydi. Bana öyle geliyordu yani. Tamam benim gibi sevmiyordu belki ama sevecekti. Benim sevmesi için gereken her şeyi yapıyordum. Tek istediğim umudumu kırmaması ve bana biraz güvenmesiydi.
– Öyle olur mu lan? Sevmek denilen şey böyle bir şey değil. Süs bitkisi gibi ışığı suyu sağlayınca yeşertip büyütemezsin onu. Sana karışık gibi görünen şey aslında çok basit. Birini seviyorsan seversin sevmiyorsan da sevmezsin. Bazen de ikisi birbirine karışır.
– Peki abi, sevip sevmediğini nasıl anlarsın?
– Bak o biraz karışık işte. Bir sevgilim vardı benim. Sürdü bir süre. Geçmiş zaman. Neyse bir hafta sonu beraberdik bununla. Gezdik, yedik, içtik falan. Sonra pazar akşamı trene bindirip uğurladım Ankara’ya. Trenden inince aradı hemen beni. Sanki az önce yanından ayrılmışım gibi değil de aylardır görüşmemişiz gibiydi. Bir ara peş peşe seni seviyorum dedi. Seni seviyorum seni seviyorum seni seviyorum… Çok hoşuma gitti elbet. Biraz daha konuşup kapattık.
– Ee, sonra?
– Salı günü ayrıldık, yine bir telefon konuşmasıyla. Eski sevgilisi aramış bunu, buluşmuşlar. Sonra aslında birbirlerini unutamadıklarını fark edip tekrar denemeye karar vermişler. Ne deniyorlarsa artık. Bozuldum tabi. Ağladım, yalvardım, tehdit, küfür kıyamet.. Ama faydası olmadı tabi.
– Yani yalan mı söylemiş? Sevmiyor muymuş seni?
– Bilmiyorum. Başta öyle zannettim tabi. Sonra zaman geçince şöyle düşünmeye başladım. Belki o ana kadar ve öncesinde gerçekten sevmiştir beni. Hatta belki insan aynı anda iki kişiyi bile sevebiliyordur. Yani belki yalan söylememiştir.
– Yani abi?
– Yanisi şu. Sen artık bir şey yapma. Bırak. Eğer seviyorsa seviyordur. Sevmiyorsa da sevmiyordur. Üzerine gitmenin, sıkıştırmanın hiçbir faydası olmaz. Bırak. Sevecekse seni, sever. Sevmeyecekse de ne yaparsan yap sevmez. O yüzden hezeyana kapılıp saçmalama.
– İyi de abi ben onu çok seviyorum.
– Biliyorum. Bakma inanmaz gibi durduğuna, bence o da biliyordur. Ama şunu unutma bu tek başına hiçbir işe yaramaz. Eğer birini seviyorsan ve o seni sevmiyorsa bundan çok güzel kaos çıkar. Bir sürü şiir, sağlam bir roman ve anlatacak bir sürü hikaye çıkar. Uykusuz geçen geceler, parklarda içilen şaraplar, yerli yersiz kıskançlık krizleri çıkar. Ama sevgine karşılık çıkar mı? O biraz zor işte..
Şub 23
asıl aşk şimdi başladı
alnıma bir çizgi daha düştü
kavga derinliğinde
aşk serinliği kılıç yarası
gittin de yanaklarımda leblerinin sıcaklığı
ellerimde ellerinin gölgesi kaldı
gözünde muştum
gamzemde gülücüğün kaldı
üzerimdeki aşk kanadının
dört mevsimi yedi iklimiydin
gittin de kadirşinas dillerim sende
lâl ü mercan suskunluğun bende kaldı
bir buluttan ağdın
yağmurdun
nehirlere katıldın
-yolculuk hangi ummana- soramadım
ben yorgun nehirlerin çakılı-kumuydum
ay’ın peşi sıra yıldız yürürdü
benim yıldızım yoktu mehtapta
gittin de gözlerimde gözünün dili
ruhumda ruhunun izi kaldı
kelebeğin
benden daha yiğit olduğunu gördüm
ateş dedi / yandı
eylülün sarı yapraklarında yeşeren aşkın
newroz ateşlerinde
halaylar çekmesini düşledim
ateşimin alazı sende
eylülünün soğuk külü bende kaldı
bir düş gibi girdin koynuma
benden aşk ülkemi çaldın
şimdi hangi şiirimde
hangi yazımda yoksun ki
her ânımda
her yanımda
her düşümde varsın da
lâkin alınyazımda yoksun
gittin de ipeksi yüreğim sende
çılgın demlerin bende kaldı
neyleyim ki
kaderime sayıp dilime perçin
ayağıma pranga vurdum
benim sıcak renklerim sende
senin soğuk renklerin tuvalimde
renklerim sende kaldı
asıl aşk şimdi başladı
abdurrahman adıyan
30 nisan 2005 / gece:01
Şub 23
ne zamandır bu dağ başındayım
hangi işgüzar eller dikti beni buraya
kumdan kilden demirden mamulüm
hangi dereden aldınız kumu
/kili hangi ocaktan
madenden alındım
işlendim haddeden geçtim
demir oldum birkaç filiz sınıra dikildim
ismim: onbeş nolu sınır taşı, biliniz
onbeş nolu sınır taşıyım bu hudutta
dört bir yanım çırılçıplak
ne bir kavak ağacı var ne bir servi
ne sesli sessiz bir pınar
ne de ceylanlar uğrar bana
yârenim yok yapayalnızım sınır boyunca
onbeş nolu sınır taşıyım bu hudutta
seksen altı yıldır yalnız yaşarım burada
kuşlar uçar üzerimden kanat çırparlar
pasavansız köylüler hışımdan kaçarlar
rüzgâr gibi geçerler savururlar tozu dumanı
bodur boyumu aşarlar
görüntüm “dur!” dese de, ne çare!
kaçakçılar gelirler yanıma milliyet sormam
gölgem yok yaprağım yok durağım onlara
kimler gelir geçer yanı başımdan bir bilseniz
çok gördüm duydum ama sağır ve dilsizim
evraktan ırak ekmek geçidiyim kaçakçıya
ben, onbeş nolu sınır taşıyım bu hudutta
kaçakçılar savuşurlar yanımdan
kimileyin cesur kimileyin korkak adımlarla
ne dost bilirler beni ne de düşman
gözlerim yoktur ama bilirim
kaçakçının gözlerindeki
/korku ve sevinci
o gün yanı başımda kanlar içinde
otuz dört insan elliden fazla katır
/yanarlarken cayır cayır
bir ben şahidim bir de ay ve yıldız
keşke gözlerim olsaydı allah’ım
gözlerim olsaydı ağlasaydım
ağlasaydım
pınar gibi çağlasaydım
gözlerimden yaşlar aksaydı
aksaydı hep aksaydı
göz seli alsaydı
her iki yakasını sınırın
kim bilebilir bunları kim
şüphesiz sen bilirsin allah’ım
gözyaşı acının şiiri değil mi
şair benden sorsa da susarım
tıpkı yıllardır sustuğum gibi
herkes bekler
o gece neler gördü
onbeş nolu sınır taşı neler…
ne ağzım var ne dilim
kendimi bile tarif edemem
göz de kulak da dil de şairde
gördüklerim duyduklarım ona ayandır
ağzım dilim yok ama tanığım tarihe
ben, onbeş nolu sınır taşıyım bu hudutta
rüzgâr eser kuşlar uçuşur üzerimden
katırlar gelir geçer yanımdan nal sesleriyle
hüzünlüdürler ırak’a giderken kaçakçılar
çoğu çocuk ekmek peşinde namus uğruna
katır kervanlarında dönüşler sevinçlidir
sıcaklaşmış eller yürekler kanatlanmıştır
kazanç ve vuslat direnç vermiştir dizlere
nafaka uğruna aşılır bu dağlar bir de sevda
ben görürüm onların kan ter içindeki hallerini
sınıra vardıklarında kurumuştur dilleri damakları
yürekleri serinleten ne bir çeşme ne bir pınar
bana varmak onura varmaktır
/böyle bellenir kavlince
ne sevdalar tanıdım dağlar aşıp vardılar bana
/aşıp da vardılar bir bilinmez divana
o gecenin tanıklığı düştü payıma
yıkın beni kırın beni parçalayın atın
demiri göğe fırlatın
kum ve kilimi katın toprağa
sürün bu diyarlardan tanıklık eziyor beni
dilsiz ağızsızım dertlerine dermansızım
ben, onbeş nolu sınır taşıyım bu hudutta
bilsem de bir şeyler kayıt dışı bu hususta
lâkin vicdanda tutulsun bunun muhasebesi
ben, onbeş nolu sınır taşıyım bu hudutta.
abdurrahman adıyan
Şub 23
hüzün yağız atlarla geliyor
berfin’in
el oyması sır sandığında
naftalin kokulu bir kenttir hakkâri
hakkâri dediğim
çiçeklerden derlenmiş şiir güftesi
her ne kadar dostluğa ve barışa
akıyorsa da zap
hüzün ötesi
-ben sınır ötesini
kanadı kırık bir yürek belliyorum
muhtemelen kaçak uyrukludur tütün
muhtemelen kan ve ağıt yüklüdür
gam kokuyorsa gümüş tabakalarda
fırat’tan nil’e
havva’nın doğurduğu adem’in çocuklarıdır
buralar da sevdalar kaç renktir
fırat’tan nil’e kara elmas deryasıdır
yedi düvelin can damarıdır
firat’tan nil’e kan pınarıdır
kara yağızlı mezra botan uşağı
ay güneşten kaçak sevda ışınlamış
kucakla güneşi /kucakla
kırk haramilerden aşır da gel
tabakası nemli tütün
umudun ve hasretin ısıtır yüreğimi
heybesi sevda yüklüm
biliyor musun sevdan kimlere ölümdür
delikanlının namlusunda ışıldarken
tarutaze namusu
hüzün yağız atlarla gelir
gönül dağlarına sevda feri değmemiş
devrin sevda yoksunu zalimleri
ferman buyurmuşlar /ay doğarken
haraç-mezat- can pazarda
çakallar pusuda bir durna avlar
zap şimdiler de
sevda harına düşmüş göze benzer
gayrı yer suskun
gök matemli
bulutlar renksiz akar
ey şair
buralarda sevdalar neden alacadır
yerle yeksan olmuştur aşkın ülkesi
rüzigâr pasaportsuz sınır ihlâline yeltenmişse de
kimlik sormamıştır /iki yürek
dört arşın toprağa
ondandır zap ve delikanlı yürekler
kabına sığmaz da berfin’e akar
sevdalar bilmem ki kaç dağ ötesidir
hakkâri
dağların kenti
ters lâlelerin çiçeklerin şiir armonisi
çığların ve bebek ölümlerinin
ıtır ıtır esen hüzün ve ağıt senfonisi
berfin‘im
gül sinende sakla
ceviz işlemeli çeyiz sandığını
ölümsüz aşklar töreler ötesidir
mart 2003 / van
abdurrahman adıyan
Şub 23
Eğer sen hayatımda olmasaydın
Senin gibi bir kadın icad ederdim
Boyu uzun kılıç gibi
Gözleri berrak…
Tıpkı yaz göğü gibi
Yüzünü yapraklara resmederdim
Sesini yapraklara kazırdım
Göğüsünü Şam güvercinlerine benzetirdim
Ve denize uzanmış bir balkona
Suya dokunan ve batmaktan korkmayan
Saçlarını gül bahçesi yapardım
Beline bi kaside
Ağızını bir şarap kadehi
Gece boyunca meşgul olurdum
Gerdanlığının titreyişlerini
Kulak memelerinin musikisini
Tasvir etmekle
Olmasaydın kaderin sayfalarında
Var ederdim ey sevgilim
Şekillerden bir şekilde
Bir parça Ay’dan ödünç alırdım
Bir avuç deniz sedefinden
Günün ilk ışıklarından
Denizi, yolcuları, yolculuğu ödünç alırdım.
Senin gözlerin için
Yağdırırdım yağmuru…
Sen hayatımda olmasaydın
Yeryüzünde hava, su, ağaç olmazdı
Yeyüzünde sen olmazdın…
Sen olmasaydın… sevgilim
Gerçekte…Aylarca uğraşırdım
Bu geniş alın üzerinde
Ve aylarca…ve aylarca
Bu ince ağız ve parmaklar üzerine…
Yine de senin gibi bir kadın düşünürdüm
Elleri şeffaf
Kirpiklerinin üzerine
İki yıldız fırlatırdım
Yatağının üzerinde
İki mum yakardım
Fakat varmı senin bir benzerin sevgilim
Nerede bulunur…?
Nerede…?
Nizar Kabbani
çeviren: Kemal Yüksel
Şub 23
Şub 23
Şub 23
Şub 23
Ey kendisine ithaf ettiğim
Bunca şiir kitabını
Bir sürü şiir yazdığım gözleri için
Ey kendisi için savaşlar çıkardığım
Milletlerle boğuştuğum ve kabilelerle
Ey sesinden altın aylar dökülen
Ey simasından şiir tarihi başlayan
Ey yürüyen
Ve ardından sümbül bahçelerinin yürüdüğü
Lütfen kabul et
Biliyorum, nazik değilim
Ancak muhtaçsın bana
Diller için
Serçeler ve bülbüller için
Neden zorluyorum ki kendimi bu kadar
Kifayet etmez evrende sana hiçbir şiir
Fakat ben
Yine de uğraşacağım
Nizar Kabbani
Çeviren: İlyas Altuner