Aşk Budur!

Öyle tesadüfler vardır ya: Bir otobüs durağında poşetlerle beklerken, rastlaşırsınız aniden…

“Bu o…” diye içiniz titrer. Bir zamanlar yüreğinizi yakan aşık, sarkmış göbeği, ağarmış saçlarıyla karşınızdadır… İki elinde iki çocuk…

– Nasılsın?

– İyiyim… Ya sen?…

– Kızın amma da büyümüş… Benim de var 10 yaşında…

– Annen, baban?..

– Babamı kaybettik. Annem hasta…

– Mutlu musun?

Sessizlik…

– Telefonumu vereyim, ararsın belki…

İki yanakta iki masum buse; biri eski sevgiliye, diğeri onunla birlikte yitip giden maziye…

“- Kimdi o amca anne?..”

Yüreğinizde belli belirsiz bir iç çekme ve aklınızda hınzır bir soru işareti:

“Acaba?..”

*****

Aliye ile Ramazan’ in aşk hikayesinde buna benzer bir hüzün gizliydi. Gerçi öyküleri, önce hakli olarak bir “tip rezaleti” olarak yansıdı Milliyet’ in manşetine…

Ancak Ayşegül Aydoğan’ ın haberi en az ilki kadar hazindi: Polis memuru Ramazan Bey, öğretmen Aliye Hanım’a 1954’te Karabük’te evlenme teklif etmiş. Annesine bakmak zorunda olduğundan kabul edememiş Aliye… Bir başkasıyla evlenmiş Ramazan… Üç çocuğu olmuş, ancak Aliye’ yi hep aklında, göğsünde saklamış.

Gün gelmiş, eşi göğüs kanserine yenik düşmüş. Ailesi “3 çocukla bir başına bas edemezsin, evlen” diye tutturmuş. O da “Yıllar önce bir sevgilim vardı, evlenirsem onunla evlenirim” demiş.

17 yıl sonra gençliğinin Karabük’ üne dönmüş ve Aliye’nin peşine düşmüş. Öğretmenlik yaptığı okulda bulmuş onu… Müdürün odasında beklemeye koyulmuş. Aliye odaya girip de eski aşkını karşısında görünce şaşkınlıktan dışarı kaçmış. 17 yıl önceki teklifi yinelemiş Ramazan:

“- Evet” demiş bu kez Aliye öğretmen…

28 yıl evli kalmışlar. İkinci baharı yaşamışlar. Malum, ikinci bahar, “son” bahardır. Orada aşk, hayatla cilveleşmekten çok, hayat denilen çileyi birlikte göğüslemektir.

71 yıllık yorgun kalbi teklemiş bir gün Aliye’nin… Ramazan bir ambulansla hastaneye yetiştirmiş eşini… Kabul etmemişler, paraları yok diye… Sonra bir başkasına… Yine ret… Aliye Hanım ölümün eşiğinde duyuyormuş Ramazan Bey’ in çırpınışlarını; “Allah’ım bunlar ne yapıyor” diye ürperiyormuş. Ramazan Bey “ilk göz ağrım gidiyor” diye sızlanıyormuş için için…

“Ona bir şey olursa ben ne yaparım?..”

Sonunda Ramazan Bey’in yeğenlerinin parasıyla bir özel hastaneye yatırabilmişler. Sağ eli sımsıkı eşinin avucunda…

“İlk bahar”da çoğunlukla imkansızlıktır aşkı filizleyen, besleyen; “son bahar”daysa fedakarlık…

Bütün Dünya dergisinde vardı; çocuklara “Aşk nedir” diye sormuşlar. Söyle demiş afacanlardan biri:

“Anneannem sırtından hasta olmuştu. Eğilemediği için ayaklarına oje süremiyordu. Dedem devamlı elleri titremesine rağmen ananemin ayaklarına oje sürüyordu. Bence aşk budur.”

Can Dündar

ask+budur Aşk Budur!

Hüzün

Hüzün; gam, keder, gussa ma’nalarına gelen Arapçadaki “hazen”den alınmıştır. Sûfiye bu kelimeyi; sevinç, neş’e ve sürurun karşılığı olarak kullanmıştır ki, buna vazife şuuru, da’va düşüncesi ve mefkûre buudlu tasa da diyebiliriz Evet, derecesine göre her kâmil mü’min, dört bir yanda ruh u revan-ı Muhammedi şehbal açacağı, yeryüzünde ehl-i İslam’ın ah u efganı dineceği, Kur’an’ın hayata hayat olacağı ve fert planında herkesin kabir çukurunu güvenle geçeceği, bir bir berzah gailelerini atlatacağı, hesaba, mizana takılmadan revh u reyhana ve meydan-ı tayaran-ı ervaha uçacağı “an”a kadar da onunla oturup kalkacak, onunla zaman atkıları üzerinde hayatını bir gergef gibi işleyecek, ona neş’e ve sevinçle köpüren dakikaları arasında dahi yer verecek, hâsılı onu, yemeklerin tuzu gibi hayatın bütün saniye, salise ve aşirelerinde duyacak, hissedecek ve bu mukaddes burukluğu tâ اَلْحَمْدُ ِللهِ الَّذِى اَذْهَبَ عَـنَّا الْحَزَنَ اِنَّ رَبَّـنَا لَغَفُورٌ شَكُورٌ –Bizden tasayı, kederi gideren Allah’a hamdolsun; doğrusu Rabbimiz çok bağışlayıcı ve lütufkârdır” müjde buudlu hakikatinin tülleneceği ufka kadar devam ettirecektir.

Hüzün, insanın insanlığı idrakinden kaynaklanır ve bu mazhariyetin şuurunda olduğu sürece de onun basar ve basiretinde buğulanır durur. Aslında böyle bir hüzün dinamizmi, ferdin sürekli Cenab-ı Hakk’a yönelmesi, hüzne esas teşkil edecek şeyleri duyup, hissedip O’na sığınması ve naçar kaldığı her yerde, “çare! çare!” çığlıklarıyla O’na dehalet etmesi bakımından da çok lüzumlu ve çok gereklidir.

Ayrıca, ömrü kısa, iktidarı az, talip olduğu şeyler çok pahalı ve birleri bin etme mecburiyetinde olan bir mü’min, maruz kaldığı hastalıklar, yolunu kesen sıkıntılar, müptela olduğu acılar, elemler gidip hüzünle buudlaşınca onlar, günahları silip süpüren öyle bir iksire dönüşürler ki, insan bu sayede muvakkati ebedileştirir, damlayı deryalaştırır ve zerreyi güneş haline getirebilir.. evet böyle bir hüzün ağında geçirilen ömrün peygamberane bir ömür olduğu söylenebilir., ve bu açıdan da, hayat-ı seniyyelerini hüzün televvünatı içinde geçiren insanlığın iftihar tablosuna -o tabloya canlarımız feda olsun!- “Hüzün Peygamberi” denmesi ne kadar manidardır!

Hüzün, insanın kalb mekanizmasını, duygular âlemini gaflet vadilerinde dağınıklığa düşmekten koruyan bir sera, bir atmosfer ve cebri bir çeper, dolayısıyla da cebrî bir konsantrasyon yoludur. Öyle ki, hüzünlü sâlik, bu cebrî teveccüh sayesinde, başkalarının mükerrer “erbain”lerle elde edemeyecekleri kalbî ve ruhî hayat mertebelerini bu yolla en kısa zamanda elde edebilir.

Cenab-ı Hakk kılığa, kıyafete, şekle değil; kalblere, kalbler içinde de mahzun, mükedder ve kırık kalblere nazar buyurur, onları maiyyetiyle şereflendirir ki, اَنَا عِنْدَ الْمُنْكَسِرَةِ قُلُوبُهُمْ –Ben kalbi kırıklarla beraberim.” sözü de bu ma’nayı ihtar etmektedir.
Süfyan b. Utbe: “Allah bazen, mahzun bir kalbin ağlamasıyla bütün bir ümmete merhamet buyurur” der. Zira hüzün, her zaman kalbin samimiyet yanlarında göğerir.. ve insanı Allah’a yaklaştıran davranışlar arasında, hüzün kadar fahre, riyaya, süm’aya kapalı, bir başka davranış yok gibidir.

Her şeyin bir zekâtı vardır ve zekât, zekâtı verilen şeyin yabancı nesnelerden arındırılmasıdır. Hüzün de dimağ ve vicdanın zekâtıdır ve bu iki duygunun saflaşmasında, saflaştıktan sonra da dupduru kalmasında hüznün tesiri çok büyüktür.
Tevrat’ta: “Allah bir kulunu sevince, onun gönlünü ağlama hissiyle doldurur; ona buğz edince de çalgı neşvesiyle..” buyrulur.

Bişr-i Hafi de: “Hüzün bir hükümdar gibidir; otağını bir yere kurunca, başkalarının orada ikametine izin vermez…” Sultan ve hükümdarın olmadığı bir ülke karmakarışık ve keşmekeşlik içinde olacağı gibi, hüznün olmadığı bir kalb de darmadağınık ve harabedir. Zaten, O kalbi en ma’mur olanın hali de kesintisiz hüzün ve sürekli tefekkür değil miydi..?
Yakup aleyhisselam, Yusuf’la arasındaki dağları hüzünden kanatlarla aştı ve gidip bir tatlı rüyanın yorumlanması iklimine ulaştı.
Hüzünle sızlayan bir yüreğin iniltileri, abidlerin evrad u ezkarlarına, zahidlerin takva u veralarına denk tutulmuştur.

Günah ve ma’siyet dışı, dünyevi huzursuzluklardan dolayı yaşanan tasanın günahlara keffaret olacağını Hazret-i Sadık u Masduk söylüyor.. ya ukba buudlu ve Allah hesabına olursa..!
Hüzün vardır, ibadet ü taatdaki eksiklik mülahazasından ve vazife-i ubudiyette ki kusur endişesinden kaynaklanır.. ve bu bir avam hüznüdür. Hüzün vardır, kalbin masivaya “Allah’tan başka herşey” meyl ü muhabbetinden ve duygulanın teveccühteki teklemelerinden kaynaklanır.. bu da bir havas hüznüdür. Hüzün de vardır ki, mahzunun bir ayağı nasût âleminde, diğer ayağı da lâhut âleminde, kalbin kadirşinaslığı ile her iki âleme karşı, muvazene ve temkine riayet etmeye çalışır; çalışırken de her an muvazeneyi bozdum veya
bozacağım endişesiyle ürperir ve sürekli hüzünle inler ki bu da asfiyanın hüznüdür.
İlk Nebi, hem insanlığın babası, hem peygamberliğin babası, hem de hüznün babasıydı. O, hayata uyanırken aynı zamanda hüzne de gözlerini açıyordu. Peygamberlik ölçüsündeki temkin ve azmindeki za’fın hüznüne, yitirilmiş cennetin hüznüne, kaybedilmiş visal ve maruz kalınmış firak hüznüne. O, bütün bir ömür boyu bu hüzünler ağında inleyip durdu.

Hazret-i Nuh, peygamberliğiyle kendini hüzün cenderesinde buldu. O’nun sinesinde köpüren hüzün dalgaları, okyanuslarınkine denkti.. ve bir gün geldi ki O’nun hüzün kaynağı, okyanusları dağların zirvelerine kadar köpürttü ve yeryüzünü kapkaranlık bir tasa sardı. Derken O da bir tufan peygamberi oldu.

Hz. İbrahim adeta, hüzne göre programlanmıştı.. Nemrutlarla yaka-paça olma hüznü, ateş koridorlarında dolaşma hüznü, eşini ve çocuğunu ıpıssız bir vadiye bırakma hüznü, çocuğunu boğazlamaya memur edilme hüznü ve daha bir sürü melekut buudlu, akılla çatışmalı hüzün silsilesi…

Hz. Musa, Hz. Davut, Hz. Süleyman, Hz. Zekeriyya, Hz. Yahya, Hz. Mesih hemen hepsi hayatı bir hüzün yumağı olarak tanıdı, duydu ve yaşadılar.. ve hele en büyük Nebi Hüzün Peygamberi ve arkasındakiler…

Sızıntı Dergisi / Kalbin Zümrüt Tepeleri

huzun+peygamberi Hüzün

Dallarımda Kar

Gün benim neyimdi, bilemeden geçti yıllar.
Nice bulutlar süzülüp geçti yanağımdan,
köklerimi yanıltmadı toprak;
ah olmasaydı kabuğumdaki bu tanıklıklar.

Gün benim neyimdi, şimdi dallarımda kar;
içimde sakin bir hasret var.

Yolda olduğumu bilirdim, yol benim ikizimdi;
tohum ışırdı yapraklarımın arasından, yol bunu bilirdi.
Kar gizlerimizi vururdu yüzümüze:
aşk aydınlığındaydık o zamanlar.

Dağa boy verdim, açtım kendimi;
yan yana oluşumuza sevindim.
Dilini anladım, dilimle çözüldüm;
mevsimlerin neremizden geçtiğini gördüm.

Sularını dolaştır aynalı patikamdan,
işte terimi sildim.

Hiç anlamasam da olur; gün benim neyimdi,
şimdi dallarımda kar;
içimde sakin bir hasret var.
O kadar..!

Şerif Erginbay
icimde+sakin+bir+hasret+var Dallarımda Kar

Söylenmeyen

Yaprak gizini fısıldadı binbir gece.
Nasıl bir bilmeceydi uykusuzluğum?
Kulaklarım uğultusuna eğilmişti sadece,
-kıpırtısız-

Hiçbir şeyin adı kalmamıştı:
uçuyordu boşluğumuzda ne varsa.
Yaprak beni yargıladı binbir gece.
Suyun kıyısına geldim duymamaya.
Adımın bir öyküye yetmediğini gördüm.
Badem ağacına giysisini asıp giderken
gördüm onu son kez, gizlice.

Şerif Erginbay
bir+oykuye+yetmemek Söylenmeyen

Allah’ı arıyorum

Sokaktayım
Yıllardır sevdiğimi arıyorum
Gözlerim onun sevgisiyle bağlı
Allah’ı arıyorum.
Hiç birinizin haberi yok bundan.
Geliyorum sokağınıza giriyorum
Ağır ağır yürüyorum dar karanlıkta
Her adımda bir durup bakıyorum
Evlerinizin duvarında hafif bir ışık
Hepiniz yine uykulardasınız.
Sokaktayım
Yılardır sevdiğimi arıyorum.
Sımsıkı bir umut içimde
Yollarda okul önlerinde
Kabristanlarda camilerde
Her yerde
Gündüzde gecede
Allah’ı arıyorum.
Sokaklarınızda Mevlana gibi dönüyorum
Kuş oluyorum bazen gökte uçuyorum
Evlerinizin kiremitlerinde ay ışığı
Gözlerimi pencerelerinize dikiyorum
Oda oda sessizlik bir çıt yok
Yavrularınızla uykulardasınız.
Sokaktayım.
Yıllardır sevdiğimi arıyorum
Ev ev geziyorum her gece
Birinizin haberi yok bundan
Tek tek yüzlerinizi açıyorum.
Gözlerinizde yabancı bir uyku
Aradığımı bulamıyorum.
Sokaktayım.
Yılardır sevdiğimi arıyorum.
Biriniz elimden tutup yapışmıyorsunuz.
Hepinize üzülüyorum.
Uyandırmak istiyorum tek tek uykunuzdan.
Kıpkızıl dolaşıyorum
Üstüm başım Kızıl denizi ayırıp geçmesidir Musa’nın.
Fark etmiyor, görmüyorsunuz.
Sevdiğimin aşkıyla yandığımı
Allah’ı aradığımı görmüyorsunuz.

Muammer Baran

muammer+baran Allah’ı arıyorum

Anneler ve Kudüsler

I

Güz suları bizim şehrin önünden akar
Kış savunması
Bizim şehir üs öbür şehirlere
Dakka şimdi bir doğu kamerası
Ölümü çeken

Geleceği parmakların bir bir gösterdi
Yeşil bir harmani dizlerinde
Çek denizi aradan
And anıtları koy
Eski çağ taşlarının üstüne
Yeni çağ silahları üstüne

Eylem öğlesi
Gül kurularını birbirine bağladık
Ekmeğimize bulaşan çağın hakkını
Kitabı açarak
Yonttuk

Soluğunda gül kokusu
Okunan ve bitmeyen bir sayfa
Gibi
Beni çeker bir girişime

Daha dinç ötede
Gerçekte olduğundan daha parlak
Yeresel
Otuzüç katlı bir yapı gibi
Damarlarımızda dolaşan kan gibi
Hamid çizgisi

II

At ipi atladı
Kitap soluyan atlar
Çocuk atı çağırdı
At çocuğu tanıdı

Denizi çek annemin başörtüsüyle ey sevgili
At geçer o zaman denizi

Bilirsiniz ormanlarla sonsuz bir at gelir
Görmüşsünüzdür çocukların rüyalarında da gelir
Biner ona
Sünnetçi

Cezayir’e atlarla gidilirdi
Babam atla bağa gelirdi
Yeni Ali
Paris’i atla dolaşacak

İyi binen ata
Bir solukta geçer Hazer’i
Yavaş yavaş ingiliz
Tuzağına düşer at süren yiğitlerin

III

Tûr Dağını yaşa
Ki bilesin nerde Kudüs
Ben Kudüs’ü kol saatı gibi taşıyorum

Ayarlanmadan Kudüs’e
Boşuna vakit geçirirsin
Buz tutar
Gözün görmez olur

Gel
Anne ol
Çünkü anne
Bir çocuktan bir Kudüs yapar

Adam baba olunca
İçinde bir Kudüs canlanır

Yürü kardeşim
Ayaklarına bir Kudüs gücü gelsin

(Ocak 1972)

IV

Narin bir üzüm anne yüreği
ağlaması çocuğun
çöl tülbent üstünde
sarar onunla anne yüreğini

Çocuk harita
anne çocuğun gözleriyle bakar
uyur çocuk
anne bekçi daim

Sokaklar dar mı
boğulur anne
bu atlar
geniş alan isterler

Çocuk koşar
ardından K da
insanın yüreğinde bir parça Kudüs vardır yani K
anne şimdi eline aldığı yüreğini yerine bırakır

Irmak yatağıdır
çocukların cepleri
bilmeyiz bütün ırmaklar sabahları
akşamları çocuk ceplerindedir

Erişince kelime beyi
çocuğun etine
pamuk gibi yumuşak olur o dağ
anneler her yerde o dağı ararlar

Dener çocuk
öndeki çocuk boynu mitralyözdür
toz kalktı mı ayaklardan
Alttaki çocukla birlikte ikisi de attır

Doğudan mı batıdan mı
yürüyen bir çocuk göreceğiz Kudüse
ben çok önce çıktım doğu’dan
anneler her yerde ararlar beni

Çocuk akdeniz görmüş
her ülkede bulunan
bir
K’dır

Büyüyor elinde bomba
bombanın gerçeği yumuk çocuk eli
ama çocuk
aykırı görülür ölüme

Ölüm de yasadır
artar K
annelere sunu günaydın
çocuk önder

(Kasım 1973)

V

Mavi ışın dolanır anne gömleğinde
bal arısı deniz suyu
tayfı çocukların
gözetir kudüsleri

Kar yağmaz uçar anne gözlerinden
anne eli ovadır
oynayınca çocuk
daha genişler

Kudüse şiir gömlek dikişi annenin
gösterir yönümüzü iğneden çıkan ipliğin konumu
kare ya dikdörtgen
annenin çocuk yanağındaki izi

Düşününce anne
kudüsler yakınlaşır
bir tanrı tanımazın elinde de
kudüs haritası bakar kudüs yaklaşımıyla

Kelime anne dişleri
kiminde otuz iki kiminde otuz üç kelime
çocuk bu kelimeleri
öğrenerek yaş alır

Tapınakla yürek arasında en canlı ilişki
yüreğimiz sıkışınca
anladık
el aksa’dan bir taş düşürülmüştür

İnsan
soyaçekim
göğe yansır umudu
baktıkça aynada

Ve çocuk gülünce
ışır el aksa
el aksa bilir ki
çocuk koyacak o taşı

Ki biraz kirazdır ki biraz silâhtır
çocukların
gözleri
parmakları

Getirince baba
kudüsü özümleyen ekmeği
yeniler anne andını
kirazın ve silâhın üstüne

Deniz kabartısıyla
aynı andadır anne andı ve çocuk solunumu
bilir baba
toprağı süren makinanın hüzünle kudüsü söylediğini

Ağıt yakışmaz
şiire ve çocuk yüzlerine
ki çocuk yüzleridir getirir bizlere
gereğini bağımsızlığın

İlerler zaman
kudüs koşusunda
ancak anlar
çocukların daim önde olduklarını

(Şubat 1974)
Nuri Pakdil

narin+bir+uzum+anne+yuregi Anneler ve Kudüsler

Uludere Uludere II

II

aradan koskaca bir yıl geçti
Uludere’de, şivanın koptuğu o yerde
ve vicdanla uyumlu çarpan her yürekte,
“Uludere, Uludere, Uludere!” deyince,
melekler kanatlarını yırtarcasına
dehşet içinde,
göklere, düşlere, kutsal kitaplara,
oralardaki mağaralara kaçışıyorlarsa hâlâ;
“Uludere, Uludere, Uludere!” deyince,
Uludere’de ve uzak yakın her Kürt evinde
analar, içlerinde, tanımlanmaz bir yerden
hayatın kendisi gibi tanımlanmaz bir acıyı,
hayatın kendisi gibi yatışmaz bir hasreti,
hayatın kendisini
söküp çıkarmak için göğüslerini dövüp,
yanaklarını yırtıyorlarsa hâlâ;
babalar, içlerine cehennem kadar büyük,
cehennem gibi harlı ve uğultulu bir öfkeyi
gömmeye çalışırken
ağlamamak için yumruklarını dişliyor,
yüzlerini bizden saklıyorlarsa hâlâ,
“Uludere, Uludere, Uludere!” deyince,
“peki, hakikat? o nerde, o?
ve suçlu kim” sorusu, rüzgârın dudağında
kendine yerdeki tutanaklarda değil,
gökteki tutanaklarda cevap aramak için,
Uludere’den yola koyulup,
ta Sidret-i Müntehaya,
Roboski gibi bir başka sınır boyuna yani,
varıncaya kadar,
dere tepe, köy mezra, şehir şehir dolaşıp,
göçmen kuş sürüsü gibi
peşinde katar katar vicdan
ve sızlayan yürek toplayıp götürüyorsa hâlâ,
yaşlı şairlere iş kalmıyor demektir, yârenler,
yaşlı şairlere iş kalmıyor,
sessiz sessiz ağlamaktan başka;
çünkü yoksullar ve şairler bilirler ki,
yeryüzünde sessiz sessiz ağlayanlar çoğalınca,
gizli gizli dövünenler çoğalınca,
öfkelerini içlerine gömenler,
yumruklarını ısıranlar çoğalınca
evlerden, köylerden,
meydanlardan ve mabetlerden taşasıya
çoğalınca çığlıklar, çoğalınca havarlar,
çoğalınca ağıtlar,
işte o zaman, yerden göğe doğru
esmeye başlar rüzgarlar,
yerden göğe doğru çakmaya şimşekler,
yerden göğe doğru yağmaya,
yeri de, göğü de değiştiren
ve değişimden, dönüşümden daha büyük,
daha kahhâr,
daha âdil yağmurlar…
28 Aralık 2012
Cahit Koytak
372903_114197345303585_1288738352_n Uludere Uludere II

Unutursun! Deyişine

“Unutursun! ” deyişine

unutmak, yıldızların ciğerine saplanan
bir lâle yaprağına gömmektir sevgiliyi
unutmak, bir kaktüsün küllerinde ansızın
alevli bir tapınak eylemektir sevgiyi
unutmak, semendere zehir sunmaktır, gülüm
taş dolu yüreklerin lügatinde bulursun
unutmak, sessizliğe yine kanmaktır, gülüm
unutulursa şair, sen de unutulursun

bir dağın bir kuyuya tıhum ektiği yerde
balığın yüzgecinden irin döktüğü yerde
kralın, kölelerin emrinde yürüdüğü
geminin bir köpükte okyanus aradığı
ay’ın arzı terkedip gökte durduğu ândaa
serseri bir kurşunun ay’ı vurduğu ânda
başını ellerinin arasına al ve dur
işte o lahza gülüm, bu can seni unutur

unutmak, bir saatin kırılan camlarında
zamanı çürüterek öldürmektir sevgiyi
unutmak, bayramlığı giydirilen çocuğun
aldatılan göğsünde vurmaktır sevgiliyi
unutmak, bir ülkenin tozlu kaldırımlarında
taşlara boğdurmaktır yağız atlı yiğidi
unutmak, susturmaktır yolların ayrımında
şairlere can veren muhteşem bir ağıdı
unutmak, koparmaktır çiçekleri dalından
sisli bir yalnızlığın ekseninde bulursun
unutmak, ayırmaktır arıları balından
unutulursa şair, sen de unutulursun

Nurullah Genç

unutursun+deyisine Unutursun! Deyişine

Farenin Ölümü

Umutsuzdu, yalnızdı, hali yoktu,
Canı çok yanıyordu günlerden beri.
Ne alnında dolaşan bir dost eli
Ne yardım isteyecek kimsesi vardı,
Ne Tanrısı, ne de peygamberi.

Günlerdir karanlık deliklerde
Yanıp sönüyordu gözleri.
Sevinç değil ki paylaşılsın
Kendi kendinindi kaderi.

Sürüne sürüne dışarı çıktı.
Kıvrıldı ateşte pençeleri.
Kurtuldu rahat etti farecik,
Rahat etti dişleri.

Kibardı, incecikti kuyruğu,
Vücudu, küçücük pençeleri.
Bir makara gibi çözüldü,
Unuttu kedileri.

Farecik! Nazlıcık! Garipçik!
Canı çok yanıyordu günlerden beri.
Kibardı, incecikti kuyruğu;
Boş koydu delikleri.

Bir varken bir yok oldu,
İşte dünyamızın işleri.

Cahit Külebi

farenin+olumu Farenin Ölümü

Çürüyen Otlar

I

Bilinmez hangi şehirde
Yaşarsın aşktan habersiz,
Küçük çakıl taşım, nasıl bulayım!
Kaybolmuşsun bir kocaman nehirde.

Bu kimin çocuğu, der, seni görenler.
Benim çocuğum, diye, sesim gelir uzaktan.
Bunca kötülüğü bağışlatır bakışın
Yanakların kızarır ağlamaktan.

Bir gün sokakta rastlasam, ellerini
Alsam avuçlarıma okşasam.
Sıcaklığını tanır da mısralarımdan
Kız kardeşimsin sanırlar belki.

Sen orada, ben burada
Birbirimizden habersiz
Ayrı yaylalarda yeşeren otlar gibi
Bekleye bekleye çürüyeceğiz.

II

Senin oturduğun şehirde
Gökyüzü mavidir benimkinden,
Çiçekler daha taze
Kuşlar bile güzeldir birbirinden.

Şarkılar daha neşeli, daha mahzun
Akşamlar daha garipsi,
Umut alabildiğine geniş,
Umutsuzluksa denizler gibi;

Trenler bile daha sevinçli
Daha kederli gelir gider.
Gençler bütün haşarı
Yaşlılar büsbütün kederlidirler.

Kadınların sütü daha gür, daha ak
Çocukların iştahı, yerinde,
Gemiciler bile daha sarhoştur
Doğup büyüdüğün şehirde.

Garibim! Nazlım! Öksüzüm
Hayal rüzgarlarıyla emzir beni de
Uzak ya, kokunu duyuyorum
Gül gibi açıldığın şehirde.

Cahit Külebi
curuyen+otlar Çürüyen Otlar