dilsiz insan suyu çekilmiş kuyudur

bazen kelimeler seni terk eder.
cansızdır dokunduğun, diline düşen sözcükler.
o an anlarsın, kelimelerin mezarlığında dolaştığını.
insan, dersin, dipsiz bir kuyu…
birden fark edersin ki kuyudan çektiğin kovanın içinde su vardı.
kör kuyudur bazen insan.
çöle kesmiş dünyada kör bir kuyudur dilini kaybeden insan.

Zeki Bulduk

sesini+kaybetmek dilsiz insan suyu çekilmiş kuyudur

Kendine yetişemeyenin sayıklamaları

adını bilmediğim bir şehirde öleceğim
hem de hayatımdan ömürler bölen ellerimle
uzun süre sancı çekenlere inat daha da uzatacağım sancımı
bir bakış fırlatacağım aynaya
tüm görüntülerimi kırıp
yerine bir kız çocuğu koyacağım
elbet acı sürdürülebilir bir şiir miktarınca
o gün isa çölden dönecek
ve musa asasını dizinde kırıp
eyyup konuşmadan yanımızda oturacak
başka dünyalar da vardı diyecek birden malcolm
ben senin zencinim ey hayat
sen benim her daim ırkçı tacizcimsin
kölelerinden olmadım diye yana yakıla geliyorsun trafiği alt üst ederek
Nuhun kredi limiti dolmuş karun borç veriyor kırk yaşıma karşılık
pencereden içeri bakmayalı yıllar oldu, diyor memik oğlan
zaten karlı kış geceleri de yok
ben ekranı kapatana kadar bahar geliyor
sobalar elim kadar üşüyor
hani bilmediğim bir şehirde
bilmediğim bir şekilde
birlikte öleceğim ellerim var ya
bir çingene kızın ölümü kimsenin canını sıkmaz
siyasi bir ölü gibi yatıyor kapımızda ayakkabılar
aman ayaklarını üşütme diyor İdris
birden hızır’a dönüp soruyorum:
sahi, sen o çocuğu neden öldürdün?
bak, diyor, bak, Musa’ya da dedim, tam burada kopar arkadaşlığımız
ve anlıyorum, sorular yolarkadaşlığının başlangıcıdır
sorular, yol arkadaşlığının bitişidir
sorular, diyor ödevlerini uykuya doğru yapamayan oğlum
ne çok soru soruyorsun baba?!
dilimde uzun bir yolculuğun izleri
gözümde yeşil renginin kokusu
birdenbire bir şehre varıyorum
ve hayatın üvey oğul ve kızlarını avm lerde görüyorum
her kent kendine mezar
her insan kendine gömülen bir diri
ve o sırada bir adam:
kendime yetişecek mecealim kalmadı; bir vasıl olsam kendime, tutup yakamdan, diyeceğim ki ona: bak yüzüme!

Zeki Bulduk

zeki+bulduk Kendine yetişemeyenin sayıklamaları

Avcı yabanarısı

Avcı yabanarısı diye bir böcek var. Dişisi örümcekleri ve diğer hayvanları avlar, hiç alışılmadık bir biçimde avlar onları. Göğüslerinin altından geçen büyük sinir düğümüne batırır iğnesini; bu sayede böcekler ölmeyip sadece felç olur. Dişi yabanarısı sonra felç olmuş kurbanının üzerinde -ya da vücudunun içinde- yumurtlar ve avını bir yuvaya hapseder. Yumurta kuluçkadan çıkınca yabanarısı tırtılı, avı yemeye başlar, yavaş yavaş, parça parça epey sistemli bir biçimde. İlk önce hayati olmayan dokular ve organlar yenir, felçli yaratık uzun süre canlı kalabilsin diye. Konuğu tarafından o kadar çok yenince yaratık zamanla ölür tabii. Uzun bir sürece yayılan tüm bu tüketim esnasında av, hareket edemez, bağıramaz ya da hiçbir şekilde karşı koyamaz. Şimdi Kilise’yi avcı yabanarısı, iğnesini de okullarında eğitim veren rahipler ve rahibeler olarak düşünelim. Ve öğrencileri de felç edilen avlar olarak. Avlara zerk edilen yumurta, zamanla tırtıla -kişisel felsefeye ya da dini tutuma- dönüşmesi gereken dogmadır. Bu tırtıl -tıpkı yabanarısınınki gibi- içten içe kemirir insanı, yavaş yavaş ve uzman bir edayla, ta ki kurban ölene dek.

Tim Robbins

avci+yabanarisi Avcı yabanarısı

Ağrı

O günden sonra kuracak güzel bir cümlem olmadı hiç
dünya için. Rüyalarım tüller ve silahlardan bu yana sisli.
Kıvrılıp giden dalgın bir yol, yolda eski bir taş,
Limanda bağlı bir tekne, yosunlu bir halat gibi durdum.

Uzağımda açık denizdi o yürüdü gitti.
Ben kıyıda ıssız bir ev, ince boğazda gıcırdayan tahta iskele,
iskelede bir lastik, az ilerde turuncu bir şamandıra,
İçimde kuzeyden bir hatıra aksiyle durgun suya vurdum.

Bir siyah beyaz kare içinde, hepsi hepsi bir hatıra işte
Bıraktın, unuttum, unutuldum.

Seni kırdığım yerden beni de kırdılar,
Ben hiçbir cümleyle ağlayamam artık seni.

Birhan Keskin

seni+kirdigim+yerden+benide+kirdilar Ağrı

Pay

Ben pırıl pırıl bir gemiydim eskiden
İnanırdım saadetli yolculuklara
Adalar var zannederdim güneşli, mavi, dertsiz
Bütün hızımla koşardım dalgalara
O zaman beni görseydiniz

Ben pırıl pırıl bir gemiydim eskiden
Beni o zaman görseydiniz
Siz de gelirdiniz peşimden

Ama şimdi şu akşam saatinde
Son liman kendim, bu döndüğüm
Bilmiş, bulmuş, anlamış
Hatırımda, bir vakitler güldüğüm
Yoluna can serdiğim o kaçış

Şimdi, şu akşam saatinde
Dönüyorum görmüş, geçirmiş, atlatmış
Denizlerin doymayan sahilinde

Özdemir Asaf

eski+tekne Pay

Zehirli Ağaç

Kızmıştım bir dostuma,
Açıldım ona, kızgınlığım geçti,
Bir hasmıma kızdım
Söyleyemedim, kızgınlığım aştı beni,

Ve kızgınlığımı; suladım korkularımla,
Gözyaşlarımla gece ve gündüz,
Güneşlettim gülümsemelerle,
Oyunlarla, yalanlarla, hilelerle,

Büyüdü biteviye günden güne,
Parıldayan bir elma oldu dalında,
Hasmım da farkına vardı,
Benim elmamdı, biliyordu,

Kutup yıldızının şavkının perdelendiği bir gece,
Girdi bahçeme ve elmamı yedi,
Sabah olduğunda gördüm ki,
Hasmım ağacın altında yatıyordu sereserpe.

William Blake

zehirli+agac Zehirli Ağaç

Teresa’ya

Döner neden hatıralarım benim,
Üzgün anıları yitik sevincin,
Çoğaltmak için endişemi, can çekişmemi benim
Şu metruk, yaralı kalpten?
Of! O sevinç saatlerimden benim
Bir sızlanış kaldı kalbime yalnız, inanın,
O ağıt ki gizler gözler acıyı,
Sel basmada ruhu, bunlar kırgınlığın gözyaşları!

Cıvıldayıp duruyordu tatlı bülbüller
Güneş, sevincimi benim, aydınlatıyordu
Fısıldaşıyordu çiçekler arasında meltemler,
O orman yavaş yavaş yanıt veriyordu,
Aşklarını mırıldanıyordu çeşmeler
Yanılsamalar ki yoran, ruhumu!
Ah! Nasıl tınlıyordu kulaklarımda, ne narin
Gürültüsü, kargaşası o dünyanın

Savaş gemisi gibi, yaşamım daha sonra
İlk kez ayrılırmış gibi limandan
Ve zarif suların soluğuyla
Açar bayrağını kibirlice bir zaman,
Ve bırakırken denizi, ayaklarında
Över zaferini kısık sesli şarkılarla, yelkenli
giderken,
Bir dalga, bir dalga daha, ardarda gümbürdeyerek
Gelgeç dalgaları çiğneyerek bölerek.

Ah! Denizinde dünyanın, ateşli arzu içinde
Kaçıyordum aşktan; güneşini sabahın
Taşıyordum parlak alnım üzerinde,
Ve saf ruhu, kibirli lafının
Aşk, verimli bir çeşme gibi, onun içinde
Ki serinliklerin arasında, ağaçlıkların,
Fışkırıyordu suyu bol ırmağı daha sonra
Yanılsamaların ve sayıklamaların, bunun yanında.

Ve seviyordum hepsini: bir his, soylu
Yükseliyordu ruhum, ve hissediyordum
Göğsümde, bir kıpırtıyı, gizli,
Cömert, büyük işlere yöneliyordum.
Özgürlük, ölümsüz nefesli,
Tutuşturdu aziz tanrıça, ruhumu benim,
Sürdürdüm görmeyi saf inancımda
Dünyaya şan düşlerini ve macera.

Bir tatlı şarkı, bir ses var, gizli,
Ki ruh, yalnız inzivadayken anlar,
Bir aziz his o ve gizemli
Ki balçıktan can çıkarır:
Avare ve yalnız şarkı, değil şehirli
Ki ruhu tarif olunmaz aşk yakar,
Ardısıra bir göçmen imgenin, uçup giderek
Kutsal yanılgısından onun, yürek.

Ben, sürgün edilmiş, bir yabancı sahilde,
Gözlerimle izliyordum kendimden geçmişçesine
Korkusuz gemiyi ki gümüşsü çizgide
Uçuyordu vatanımın benim, iskelesine:
Ben, güneş Batı’da baygınlık geçirdiğinde,
Gölgeli ağaçlıkta yalnıza ve yitik böylesine,
Ahenkli söyleyişini düşünüyordu bir kadının,
İşitiş, rüzgar iç çekerken.

Kadın ki, görünür aşk, hayalinde, kadın
Kadın ki hiç bir şey söylemez akla,
Düşü, zarif bir yumuşaklığın,
Yankı ki ziyafet çeken, kulaklarımıza:
Cömert ve saf alevi aşkın,
Tatlı zevki keyfin, ala.
Ki süsleyen enfes hayali,
Saklar yürek endişeyi, zevk ki.

Ah Teresa! Ah ısdırap! Gözyaşlarım benim,
Of! Nereye saklandın, denizlere dökülmediğin?
Nedendir, daha iyi günlerdeymiş gibi, neden bilmem
Kederlerimi teselli etmemektesin?
Ah! O günler ki can çekişmesini bilmezdim
Binlerce acıyla parçalanan bir kalbin
Of! Parçalanan, ve ağlamayan artık öyle,
Merhamet et şimdi, bitsin bu çektiğim işkence!

Kim düşlemezdi asla, Teresa’m benim, de bana,
Ki sonsuz kaynağı oluyordu ağıdın
Böyle masumane aşk, böyle tantana,
Böyle güzellikler, bu denlisi taşkınlığın?
Kim varıvermeyi bir gün düşlemezdi asla
Nerede kayıptır büyüsü arş’ın,
Ve düşmededir at gözlüklerimiz,
Ne kadar zevke yol açar öfkelerimiz?

Şimdi bile, seni görüyormuşum gibi, Teresa,
Havai, bir yaldızlı kelebek sanki
Arzunun enfes rüyasında,
Zarif bir gül filizi üzerinde, vakitsiz gibi,
Fırtınalı bir aşkın, zırvalama,
En safı, mesutça ve en meleksi,
Ve en tatlı sesini duyuyorum, ve içime
Çekiyorum hoş kokulu soluğunu, nefesinde.

Ve bakıyorum o gözlere, çalmış olanlara
Göklerden maviyi, ve gül boyası
Kar üzerinde, gıpta eden onlara
Mayıs’ın berrak şafağından olanları;
Ve geçen o tatlı zamanlarda
Ah ne kısa! Sanki gözyaşı
Ardından, teklifsizlik saatleri ve hoşluklar,
Kendini bırakma, ve aşk, ve okşamalar.

Ve varırlar sonunda… Ah! Kim, acımasızca,
Of! Kurutur saflığının çiçeğini?
Geldin sen, bir duru ırmak zamanında,
En saf iffet çeşmesi;
Koyu renkli selden sonra,
Kırılarak kayalar arasında, otlar yabani,
Ve sonunda, göletinde kirli suların
Tutulmuş, pis kokunun ortasında, balçığın.

Nasıl indin yukarıdan, yeryüzüne,
Aydınlık sabahın yıldızı?
Işıktan melek, kim attı seni gökten yere
Bu zorluklarla dolu dünyaya, nefret uyandırıcı?
Sarmalıyordu alnını beyaz örtüsü, öyle,
Peri kızının, ve dalgalarda parıltılı,
Işınlar döküyordu debdeben, dünyaya
Başka bir gök vaad ediyordu gök sana.

Ama, of, meleksi kadın, düşmüş
Ya da kadın, o kadın, iğrenç çamur ve,
Güzel varlık, ağlamak için doğmuş,
Ya da yaşamak için dünyada bir makineymişçesine:
Evet, kayıp cennette, onu, İblis
Sarıyordu ta derinden, ateşiyle
İlk kadın, ve of! O ateş, sonra
Mirası oldu çocuklarına.

Fışkırıyor gökte, aşkın çeşmesi
Ki akıyor bolluk vermeye, evrende,
Ve toprakta tertemiz akıverişi
Kıyıları çiçeklidir süslüce;
Ama of! Kaçınız: Kalp ki ateşli
Çabalıyor berrak sudan içmeye,
Akıyor sonsuz acıyla, gözyaşları
Zehirliyor cehennemlikler, akıntısını.

Yılları of! Hayalin, geçtiler;
Giyinilmiş tüm umutlar,
Beyaz düşler dahil, götürüldüler,
Ve belirsiz bir gelecek takındılar:
Aşk gülleri, birden, soluverdiler,
O çiçekler de diken oldular,
Ve böyle arzudan ve böyle düşsü görkemden geriye,
Bir mezar kaldı yalnızca, hatıra bir de.

Ve sen, mutlu, ki buldun ölümde
Bir gölge, yolda iken soluklanmaya,
Kendini kaybetmeye gittiğinde sefilce
Ve ağlamaktı yazgın, bir şey değil başkaca;
Alnına amansız talih, oyuverdiğinde
Yazgısını lanetlilerin, bir anda…
Mutlu! Ölüm alarak seni, göklere
Ve bir kez daha meleğim, döneceksin cennete.

Kıt; fırtına anıları yönünden,
Çorak kalp, hayalsiz,
Zarif çiçeğini güzelliğinin
Solduruyor acıdan, poyraz:
Yalnız ve alçalmış, ve talihsiz deyin,
Soldurdu kalbin, tutkularını, yalnız,
Oğulların, of! Utanıyorlar senden, onlar,
Ve annelerini ismine dek reddediyorlar.

Ah, acımasız! Çok acımasız!… Of, ben, bu arada
Yüreğimin ta içinde bir koyu sızı,
Siliyorum gözkapaklarımdan ağıdı, o anda
Ve gösteriyorum dünyaya bir zorunlu saygı:
Saklıyorum sıkıntımı utançla,
Aşağılıyorum gülüşümle kendi acımı,
Söküp almakla oyalanıyorum göğsümden
Parça parça kalbimi, tamamen.

Eğlenelim, evet; o billur küre
Dönüyor yıkanarak ışıkta: hayat güzeldir!
Kim yetişir ki durdurmaya dönüşünü öyle
Güzel dünyanın ki hoş eden, davetlileri, şöyle bir?
Parlıyor ışıldayan gök, bahar geldiğinde
Kırlar, çiçekli mevsimde boyvermededir:
Dönsün tebessüme, acım ki derin
Bir ceset daha olsun, önemli mi dünya için!

José de Espronceda
(1808-1842)
Çeviren: Ulaş Başar Gezgin

teresaya Teresa'ya

Bir Mektup

Alnımın üzerinde saçım dümdüz kesilirdi daha;
Oynardım sokak kapısının önünde, çiçek derlerdim.
Bambu sırıklarına binmiş gelirdin, atlılar gibi,
Dört dönerdim yörende, mürdüm erikleriyle oynardın.
Chokan köyünde yaşayıp gidiyorduk işte:
İki küçük çocuktuk, sevgiden gayrisini bilmeyen.
Ondördümde vardım sana, efendim benim.
Gülemezdim karşında, sıkılgandım çünkü.
Başımı eğer, duvara çevirirdim yüzümü.
Kırk kere de çağırsan, gözüm yerden kalkmazdı.

Onbeşimde yüzümü çatmadım artık
Ayağının bastığı toprak olayım istedim,
Dünyalar durdukça durdukları yerde…
Daha yukarılarda mı olacaktı gözüm?

Onaltıma bastım sen gittin.
Anafor kaynattığı sulardan, Ku-to-yen’e
Beş ay oldu ayrılalı
Dallarda maymunlar üzünç içinde.
Ayağını sürüyordun gittiğinde.
Kapının önü yosun şimdi, bir sürü yosunlar var,
Yolunmayacak kadar kökleri derinlerde.
Yapraklar erkenden dökülüyor bu güz estikçe rüzgar
Çiftleşen kelebekler Ağustos’ta sarardı daha.
Batı bahçesindeki otların üzerinde,
Dokunuyor bana bunlar.
Yaşlanıyorum.
Kiank ırmağının dar geçitlerinden inmekteysem şimdi,
Bana haber ver, bileyim de önceden,
Karşılayayım seni
Cho-fu-sa’ya kadar çıkıp.

Ezra Pound

ezra+pound Bir Mektup

Aynı Yıldız

Islanmış parlıyor damlar ay ışığında.
Kadınlar şallarına sarınıyorlar.
Evlerine koşuyorlar saklanmak  için.
Biraz daha oyalansalar eşikte,
onları ağlarken yakalayacak ay.

O adam her aynada, çıplaklığı içine kapatılmış
bir başka saydam kadın olmasından şüpheleniyor
– sen ne kadar uyandırmak istesen de onu, o uyanmayacak.
Bir yıldızı koklayarak uyuya kalmış o kadın.

Adamsa uyanık yatıyor koklayarak aynı yıldızı.

Yannis Ritsos
Çeviren : Cevat Çapan

ayni+yildiz Aynı Yıldız

Ağaç

İlk yaprakları yeşeriyordu ağacın
Tomurcuk tomurcuk, tek tek.
“Alayım mı onları elinden?” dedi
Kırağı sürünerek.
Saçtan tırnağa titreyip ağaç
“Hayır” dedi, yalvararak,
“Çiçek açıncaya kadar
Onları rahat bırak.”

Tomurcuklandı çiçekleri ağacın
Ötüştü bütün kuşlar.
“Alayım mı onları elinden?” dedi
Esintiyle rüzgâr.
“Hayır” dedi sallanırken ağaç,
Titremeden yaprak yaprak.
“Çiçek açıncaya kadar
Onları rahat bırak.”

Yaz ortası sıcağında
Ağaç meyvesini verdi.
Çocuk dedi: “Toplayabilir miyim
Artık yemişlerini?”
Eğerken yüklü yapraklarını ağaç
“Tabii” dedi, “toplayabilirsin
Al hepsini,
Hepsi senin için.”

Björnstjerne Martinius BJÖRNSON
Çeviren : L. Sami AKALIN

agac Ağaç