Nedense

nedense
bir kadını sevmeye hep memelerinden başlanır
bir şeyi hatırlatmak mı ona
yoksa bir şeyi hatırlamak mı
bilmiyorum
ama nasıl bir şeyse güzel bir şey
üstelik sonsuz da.

Turgut Uyar

blogger-image--981831044 Nedense

Qiblegeha Aşiqan

subh û êvarî şeva tarî şemala kê yî tu
leyletul qedr û berat in nûra mala kê yî tu
çîçeka baxê îrem şûx bejn û bala kê yî tu
bo Xwudê key bêje min kanê şepala kê yî tu
dêm kitêb e zulf e haşî şerhê xala kê yî tu

dilbera gerden şefîf î danuwa durra ‘Eden
nazik û mewzûn letîf î nexliya selwa çîmen
gullîbas î, gulqiyas î, gulenî gulpîrehen
ahûya deşta Tetarê rehzena aska xeten
horiya baxê beheştê çav xezala kê yî tu

qiblegaha aşiqan î şengala ebrûzirav
hate burca şaneşînê sed melaîk çûn silav
dax û kovana evînê sotî canê min tevav
extera subha se’îd î reşrihana ta belav
filfila hindûstanê zulf û xala kê yî tu

ew çi dême şahebax e gulşena darul qerar
sed hezaran nal û awazê di bulbul çar kenar
helqe pê da bes tu hatin ‘eqreb û îlan û mar
nêrgiza şehla şepal î asemîna mêrxuzar
lebxemûş î meyfiroş î dêmpeyala kê yî tu

pêncî salî şehlewendî keftime çaha resed
min nizanim çerxê dêm e tê heye burca esed
çengelek avête dil kun kir li min dad û meded
qelbekî hişk û sufalîn min divêt can tê ebed
şah li textê dilberê fikr û xeyala kê yî tu

sefhekêşa katibê xeybê ji nûra la yezal
xaleke wa l’gerdenê mîslê Berê reş mah û sal
sedhezaran rekbehacî tên tewafa zulf û xal
netrik û şutrî û îlan dane ber bayê şemal
laubal î çardexal î çardesala kê yî tu

şehkitêbek min divêt behsê muhebbet bit temam
sed tilism û sihre tê da pêkve Suryanî meqam
ebceda ‘eşqê me xwend û ‘eql û wendakir we mam
horiya baxê beheştê tûtiya tawusxeram
xeyrî batey padîşaha min delala kê yî tu

Mela Huseynê Bateyî

blogger-image-25491900 Qiblegeha Aşiqan

Nerdesin

göğe baktım gözü yaşlı
yer baktım yer yaşlı
sular bugün kan tadında
eski yeni, büyük küçük, kara kızıl
tüm dertlerim burdalar
sen neredesin?

sen ve kuşlar
gözyaşının gözyaşına
benzediği kadar benziyorsunuz
vurulan bir ceylanın yavrusuna söylediği
şarkıyı söylüyor onlar
bu sabah yine kondular tel örgüye
beni acımla başbaşa bırakmadılar
sen nerdesin?

hava soğuk, dışarda kar yağıyor
her zaman ellerim üşürdü
bugün içim üşüyor
hasretin geldi, hayalin geldi
bak, kokun da geliyor
bugün Yakub oldum bre hey
ey acıların kadını
sen nerdesin?

Mustafa İslamoğlu

nerdesin Nerdesin

Çok Şey Var Ki Geride Kaldı

Çok şey var ki, geride kaldı
Dönüş yolları kapalı,
Kara otağ içindeyim;
Yerde de kara bir halı…
Çok şey var ki geride kaldı
Nice sisli-sevgili yüz
Her biri bir yönden öksüz
Kiminin ardında kalınır,
Kiminden önce ölünür
Zamanla her şey silinir,
Bir gerçek yalnız bilinir:
Tanrı verdiydi, O aldı….
Ne çok şey geride kaldı
Ne çok şey geride kaldı

Hüsrev Hatemi

blogger-image--554068244 Çok Şey Var Ki Geride Kaldı

Anlatılmayan

I.

bahçemde,
kanayan; ama sessizce kanayan bir ağacın
melali kuşanan yapraklarını
iki güvercin okşuyor kanatlarıyla

ben bu ara / yorgun ve duyuyorum
hüznün gövdenden yayılan müziğini

II.

kendini,
her gün başka şehirlerde unutan
ülkesinde dağları olan, bazen kırlara giden
anlatılmamış bir masalı gibi çocukluğumun

III.

şimdi gittikçe yaklaşıyor şehre İsa
siliyor keman seslerini bir yağmur
düşümde hep o gücenik karartı
ve saçlarında anneme giden trenler olurdu

İsa Karaaslan

yorgun+beden Anlatılmayan

Ene’l Aşk

“Suyu bildin mi Çelebim?”
“Lütfedip bildirirsen Lalam”
“Su, hayatın aynıdır. Hayat sudan ibarettir. Can olan ne varsa nebatatta, hayvanatta ve adem
oğlunda, suyu çekip aldığında ondan hayatı da alırsın…”
“Doğrudur Lalam”
“Su temizler, tâhirdir. Susuz kalan nesne kirlenir. İnsan kendini de nefsini de su ile temizlemelidir”
“Hakikattir, Lalam”
“Ve dahi su muallaktır, kalb gibi. Durduğu gibi durmaz, değişir. Gâhi buhar olur göğe uçar,
gâhi buz olur yerinde kâvi kalır.”
“Ben su gibi miyim Lalam?”
“Senin özün topraktır ve dahi tabiatın ‘ebu tûrab’ olsa gerektir.”
Çelebi bir nice zamandır zihnini meşgul eden düşüncelerde yüzüp giderken beş vaktin beşinde
de bulunması gereken yerde birkaç defa yokluğunu hissettirmişti. Ders esnasında da zihni bir
yerde takılıp kalıyordu. Geçip giden o hadiselerden sonra sükûnete ermişken Çelebi’nin bu
hali Lalasını endişelendirmişti.
“Toprağı bildin mi Çelebim ?”
“Lütfederseniz öğrenirim Lalam.”
“Toprak, suyun vatanıdır, hayatın var olduğu, varlığın kendini bulduğu yer. Toprak cesettir, su
ona can verir. Ademoğlu topraktandır”
“Lalam öyle buyurursun da lakin ben etten kemikten bir beden görürüm. Toprak nerdedir.”
“Çelebim günlerdir bunu mu düşünür?”
“Çok şey düşünürüm amma bu sualime cevap değildir ?”
“Sualine cevap da vardır. Bilmez misin, ol Hüdai ‘Nebi idin dahi Adem dururken mâ ü tin içre’
der. İnsanı yoktan var eden onu balçıktan halk etmiştir. Balçık, su ve topraktandır. Dersin ki
Çelebim etten ve kemiktenim, lakin söyle bakalım bu dediklerinin özü nedir, kökü nerdendir ve dahi sonunda yine neye dönerler?”
“Lalam lütfedip izah ederse…”
“O bedeni et ve kemik haline getiren su ve topraktır. Toprakta yetişen, su ile büyüyen nebatat ve dahi topraktan bitenlerle kanlanıp canlanan hayvanat değil midir yediğin içtiğin? Etini et yapan topraktan gelen değil midir? Can çıkıp gittiği vakit o beden yine toprak olmayacak mıdır? Ve sen bilmez misin, her şey aslına döner. Ol can dediğin de ruhtur. Ruh, toprak ve sudan evveldir. ”
Çelebi sustu, yersiz bir gerginlige neden olmuştu. Gerçi hocası alışıktı böyle çıkışlarına ama kendini
elevermek istemiyor gibi geri çekildi. Yine göğsünü daraldığını hissetti, midesinde de yanma vardı, yüzü ekşidi. İzin isteyip odadan ayrıldı.
Sarayburnu’nda gitmeyi adet edindiği çınar ağacının altında durdu. Ne zaman gelse buraya sanki kendisiyle birlikte zamanda dururdu. Hayata ara verir, düşünür, hesap yapar, ağlar, söylenir, güler, bazan küfreder ve sonra bu mola bittiğinde hayata kaldığı yerden devam ederdi.
Geride bıraktığı günleri ayları yaşanmışlıkları düşündü burda, kimi yerde güldü kimi yerde ağladı. “Ben
ne yapmışım” dedi, “Bunu nasıl söylemişim” dedi. Çocukluğundan beri sesiz, sakin, kendi halinde biri
olarak bilinirdi. Ama son üç ay yapmadığı kalmamıştı. Bereket ki saltanat ailesine mensuptu. Der-saadet yaptıklarına tahammül etmiş, edemediği yerde çok sevdiği Lala’sını devreye sokmuştu. Çok şükür artık her şey sütlimandı. Gerçi annesi onun için aklı gidip geliyor, demişti ya; buna çok güldüğünü hatırladı.
Sonra yüzü asıldı, başka bir şeyi daha hatırlamıştı. O acem kızını köşkün hizmetinden çıkarıp tekrar
saraya gönderen Lala’sına “Emrini geri al yoksa kelleni alırım” diye haber yollamış, o da “kellemiz size
fedadır, lakin bir kaşı karaya feda değildir” cevabını vermişti. Sırçalı köşke geldiğinde mutfak işlerine
bakan bu Acem kızı okuma yazma bildiğinden Lala’nın hizmetine bakmış, mektup ve yazışmalarla
ilgilenmişti. Lala’nın yanında ayrı bir kıymeti vardı. Fakat bu kız Çelebi’nin gönlüne düşünce ve Çelebi kızdan bir karşılık görmeyince her şey değişti. İçinden çıkamadığı bir labirentte dolaşıp durdu, dolaştıkça hırçınlaştı. Acem kızının saraya tekrar gönderilmesiyle bu fırtına sakinleşmişti biraz. Bir gün Lalası
“Mecazlarla uğraşma, aşkın hakikati varken” dediğinde “Anlat Lalam” dedi…
* * *
“Ateşi bildin mi Çelebim”
“En çok onu bildim Lalam”
“Getirenden mi bildin, gönderenden mi?”
“Kendimden bildim Lalam?”
“Nice haldir bu, söyle bakalım”
“Şöyle ki Lalam, ateş zahirde ışıktır, alevdir, hârdır. Aydınlık gibi gelir evvelinde, gözünü gönlünü alır ve dahi sonunda da aklını başından. Birdenbire sarar dört yanını…”
“Acem sarmaşığı gibi mi Çelebim?”
“Acem sarmaşığı gibi Lalam. Öyle bir ateşdir ki ahirinde pervaneler gibi düşersin avucuna… Amma
Lalam bildim ki hepsi bendendir… Baktığım zaman, görmeyi murat ettiğim şeyi gördüm; duymayı murat ettiğim şeyi duydum. Alevler sardıkça her yanımı, daha da sarsın istedim. Anladım ki Lalam, ateş bendedir benim gözümde, gönlümde, idrâkimde. Başı da sonu da bende.”
“Sendendir de oğul, yine de gönderenden bi-haber, getirenden de gafil olma. Ol ateş-i aşk ki bazen hezimettir bazen ganimet; kimine ferasettir kimine dalalet. Sen onu kendinden ve dahi getirenden bilirsin. Kamil insan getirenden bilmez gönderenden bilir. Getirene meyl etmez, gönderene meyl eder. Ondandır ki muhabbeti Mevla’dan bilir, muhabbetle ancak O’na yönelir. Mevla’da fani olur, aşkta son mertebede budur Çelebim”
“Erenler nasıl fâni olmuşlar Lalam”
“Bizler toprağız Çelebim, içimizde can taşırız, su dahi bize hayat verir, toprak gibi filizler veririz. Bir yanımız hayattır, hayattan geçemeyiz. Ol demir de topraktandır ve lakin toprak gibi değildir, kâvidir, cevheri kuvvetlidir, kendini arındırıp saflaşmıştır. Ol erenler demir gibidir, insandaki cesedî yönlerden sıyrılmışlardır, nefsi arzular bedenî arzulardır, bed huylar, kem sözler, kötü davranışlar insan olmamızdandır. Bunlardan sıyrılan saflaşır, saf olan kıymetlenir. İşte ilahi aşk saf cevherde şekillenir, Ol Erhame’r rahimin, “Yere göğe sığmadım, mümün kulumun kalbine sığdım.” buyurur ve bu hal yalnızca kalb-i selim yani teslim olmuş, saflaşmış bir kalp için mümkündür. İşte bu hal ile fani olunduğunda erenler kendi benliklerinden geçerler.
Hallac-ı Mansur’un “ene’l hak” dediği bu hal üzredir. Ve dahi aslında “ene’l aşk” dense yeridir.
“Lalam ben aşk dedim helak oldum, ol erenlerden Mansur böyle bir kelam eder de nasıl helak olmaz?”
“Sabır, Çelebim sabır… Onun da cevabı var.“
Çelebi Lalasının bir sualden kaçtığını daha önce hiç görmemişti, şaşırdı ama anladı ki bu işin ardı var.
Beraber pazar yerini dolaşmaya çıktılar, sonra Lala bir demirci dükkanının önünde durdu. Çelebi’yi yanına alıp dükkandan içeri girdi. Demirci hürmetle selamladı içeri girenleri ve yer gösterip işine devam etti. Lala, merakı yüzünden okunan Çelebi’ye, ustanın elindeki demiri gösterdi.
“Bu demir midir Çelebim?”
“Öyledir Lalam”
“Peki bu ateş midir?”
“Öyledir Lalam”
Sonra usta demiri kor ateşin içine soktu, ateşi harladı. Beklediler… Çelebi “Lalam” diye söze girecek oldu, Lalası “Sabır Çelebim, sabır” deyip susturdu. Sabırla demir ateşin içinde kızardı, korlaştı. O zaman Lala ustaya işaret etti, usta da demiri ateşten çıkarıp Çelebi’ye doğru uzattı.
“Çelebim bu demirin ucundaki kor mudur ve dahi ondan çıkan da ateş midir?”
“Öyledir, Lalam”
“Peki bu demir, “ben ateşim” dese yalan mıdır?”
“Bu hal üzre doğrudur Lalam”

Lala’nın işaretiyle usta demiri suya soktu ve bir süre su içinde tutarak soğuttu. Çıkardığında demir eski halini almıştı.

“İşte Çelebim, erenler bu demir gibidir, ol Mansur da bu demir gibidir. Onlar ilahi aşk içinde sabır ile pişerler öyle bir dem olur ki cisminden sıyrılır, Sevgili de fani olurlar. Demirin ateşte fani olup “ben ateşim” demesi gibi Mansur da “ene’l hak”der. Amma o halde çıkınca demirin suya girip yeniden dirilmesi gibi,cismani ve insani hale döndüğünde ol kişi “ene’l hak” dese sözü yalandır ve dahi katli vaciptir. ”

“Lalam, anladım ki demir ateşe teslim oldu bundan dolayı ateşle var oldu. Bende teslim olmuş bir kalp yoktu Lalam, ben onun için küle döndüm. Ben devayı getirenden bildim, gönderenden bilmedim. Sebeblere takılıp kaldım Lalam, müsebbib olanı yani sevilmeye en layık olanı göremedim…Halbuki kalp O’nun için değilse niye vardı…”

Adige Batur

volkan Ene’l Aşk

Hoş Eser-Sin Ömrüme…

Sevgili “emri olur”

a…
Geldiğinde geceydi. Yara deşti. Gitmedi…

Katran çalınan saatlerdi, iyi hatırlıyorum. Uzaklardan gelen ve yılların hasretini damar damar içine çeken bir hâlle hüzün, kemanlar sokağındaydı. Caddede küçük bir dereyi andıran yağmur akıyordu âheste. Söylenecekler birikiyor, suskunluklar tezini hazırlıyordu. Üzerime üzerime geliyordu bilindik acılar. Bu acılar binip de nereye gidiyordu. Hüzzam denilen ağır bestenin davetlisiydik. Vakitlerden ölüm, mekânlardan boşluk. Bir dolduruş tarifine özenmiştik belki de. Beynimde küçücük evlerine koşuyordu karıncalar. İçimdeki yuvanın kapısı kapanıyordu, bilirsin. Toprağı karanlık basıyor ve bir araba lâstiği karınca yuvasını eziyordu. Tahammülü güç, evet; bunun anlamı sen gelirken gidiyordun, ben varacakken düşüyordum. Farların, sokak lâmbasının ve bir de hatırı hep kalacak olan mumun ortaklığında o geceye girdim. Yapabildiğim tek şeydi seni dinlemek, vazgeçmedim. Israrla, vefâyla derledim duygularımı. Düşüncelerimi düşlerine sardım. Taş basarken gönlüme, kelime kelime seni ayıkladım. Tuhaftı, tevâfuktu, pürgamdı; artık ne dersen de. Fakat sen anlatırken melodi atına binip hikâyeni, bir şeyler akın ediyordu vadilerime. Nasıl bir teslimiyet tütüyordu ki yüzünde, kalem secdeye kapanıyor, kâğıt yanmaya koşuyordu. Öylesine mi diyeceksin, yok… Bunun açılacak kapanacak bir yanı yok. Kapıyı sökmüşler çünkü evi sırtlayıp götürmüşler. Bir deniz var bildiğim, bir de imtihan. Her ikisi de o kadar sık değişiyordu ki, tanışık çıkıyordum tutulan dilinle. Senin yanında olan benim ciğerimi yarıyordu. Neyse yakan, sarayını kuruyordu yitikliğime. Sen ticaret için mi gelmiştin, satıcılar-alıcılar… Yamalı hırkalar ve kokulanmış yâr tütsüleri. Getirdiklerin çok götürdü benden. Varlığıma dair bir emare bulursan dön geri. Yokluğumu iç yapıp veririm kederimi üzülme, başım-gözüm üstüne… Kalbim üstüne diyorum bir de hani, telâş etme. ‘Hiç gitme’ cümlesini sükûta bağladım. Yangınını giderecek yangınımı topladım, nasıl dilersen öyle olsundu. Her şeyi oluruna bıraktım. “Aman aman” diyordun. Senin gibi eman diledim, ne çok şey diledim, neler dilendim. O kapının tokmağından elim, eşiğinden başım eksik olmasın. Gözyaşım, aşk dergâhının bulanık suyu olsun varsın. Cayır cayır yansın kötülüklerim, iyiliklerim adına yâr kalsın. Büküldüm, yuvarlandım soluna, sağdan bir dağ mağaramı kucaklasın. Geçip gitsin ömrüm, duracak dermanı kalmadı. Nasılsa o hâlden çıksın aşka, ne bileyim demesin, bildiğini unutsun. Tazelesin aklını melâlim. İyi mi ettim, kötü mü ettim bilemedim, sevdim. Sen o albümün içinde inci oldun bana. Senin için hana gittim, seninle döndüm, sesinle olduğum yere dimdik çöktüm. Bir esere karşı mı bütün bu sözcükler. Bir beste misin yoksa, yoksa sadece söz müsün sese giydirilen? Özündeki mânâ alıyor beni. Ülkeni soruyorum, “mahcubuz” diyorsun. Yolcusun, dört numaralı koltukta vagonları dolduruyorsun. Teslimiyet, vakar ve hüzün. Ne demişse yâr, neyi diyememişse “emri olur”. İsmin emir’den bir olur. Olur dedin ya, her şey hâllolur diye düşünüyorum. /Saat üçü geçiyor. Seni sorduklarında cümlem hazır: Geldiğinde geceydi. Yara deşti. Gitmedi…

Fâtımâ Zehrâ MERİNOS

hos+esersin+gonlume Hoş Eser-Sin Ömrüme…

Tabirsiz Rüyalar Atlası

Kara toprağın kendi kendine dönmesinin adını ölüm koymuşlar
Atların yelesinde savrulan hüznümün kalbinde atan bu aşkı ölüm koymuşlar
Kara büyülerin tezgâhında biçilmiş ve düğümlenmiş nice intihar çığlıkları
Her masal bittiğinde gökten düşen üç elmanın adını ölüm koymuşlar

Bense dilsizlerin konserine gidiyorum aşkın namazsız kıblesinden
Cehennem göğüslü ağıtların şirazesi kaçmış defterinden
Hüzün ayazda kavrulmuş bir bahar çiçeği gibi üşürken içimde
Bir telaşa kapılmışım bir telaşa âlemin şu yalancı gölgesinden

Bahar senin göbek adın demişti dilini bilmediğim bir gökyüzü
Suskun ırmak deltalarından ve rüyaların tuzlu gözyaşlarından
Hayal denizlerinden karaya vurmuş mısralar dermeye giderdim her akşam
En büyük yalan sendin ey dünya ve sendin kırık kalplerin ümidini çalan

Bir af dilekçesiyle senden sana doğru yola çıktığım günün akşamında
Gönlüm ki ateşin suyun ve toprağın ortasına kurulmuş bir idam sehpasında
Kalabalıkların uğultusuna karışmış yalnızlıklar sinek gibi üşüşürken başıma
Aşk kırık bir ok misali saplanmış kalbimin en senden yanına

Merdivensiz göğe çıkmanın adresini sorarsan miraçtır derim
Rahman olan Allah’ım yükselt içimin asansörlerini mağfiret katına
Kılıçlarının parıltısından gözü kamaşmayan kimsenin kalmadığı
Yükselt kalbimi nefsin sahrasına serilen bir yüce cihat sofrasına

Bakır bir yalnızlığın ortasında gümüşten gözyaşlarını seyrediyorum
Sadece suların bilebileceği bir berraklığın mahallesine gidiyorum
Üstümde kendi kendisine âşık bir baharın ayak sesleri çınlıyor
Ve ben bembeyaz bir atın üstünde ölüm meleğini bekliyorum

Mehmet BAŞ

tabirsiz+ruyalar+atlasi Tabirsiz Rüyalar Atlası

Kar

Karın yağdığını görünce
Kar tutan toprağı anlayacaksın
Toprakta bir karış karı görünce
Kar içinde yanan karı anlayacaksın

Allah kar gibi gökten yağınca
Karlar sıcak sıcak saçlarına değince
Başını önüne eğince
Benim bu şiirimi anlayacaksın

Bu adam o adam gelip gider
Senin ellerinde rüyam gelip geçer
Her affın içinde bir intikam gelir gider
Bu şiirimi anlayınca beni anlayacaksın

Ben bu şiiri yazdım aşık çeşidi
Öyle kar yağdı ki elim üşüdü
Ruhum seni düşününce ışıdı
Her şeyi beni anlayınca anlayacaksın

Sezai Karakoç

kar+siiri Kar

Güz Yorumcusu

Eylül işte değiştirerek geliyor eziyor hırpalıyor
sonra da coşturuyor beni Yeni bir haz olarak hayatın
sonbaharında gizli Sarışınlık kokuyordu diyerek
Daha iri bir nokta koymadan cümlenin sonuna
Nureddin Durman

Neden susayım usta, kırmızı bir gök yağıyor üstüme
Dörtnala içiyorum rüzgârın soğumuş yapraklarını
Göğsümdeki âteş düşüyor soyunmuş dudaklarıma
Savurup atıyorum taflan yemiş çocukları, alnından
Yürü yürü çoğalıyor eylül denen yol,
Geçiyor eşiklerden yağmur kokulu saçlarıyla iki sevgili
Ve birdenbire uçuruma düşüyor simyası yalnızlığın…
Islak çöl ıslıkları yapışıyor moraran parmaklarıma usta
Eylül denen ölüm çiçeğine veriyorum son nefesimi
Kurşuna dizilmiş düşlerden tanıyorum hayalifener çocukları
Sesime katık yaptığım hüznünden ve içime batan aşk teknesinden
Çıkarıp alıyorum incecik çığlıklarını çocuk yanımın
Bir sonbahar aynasında unutmak istiyorum yoksulluğunu ülkemin
Alışmak toza toprağa bulanmış karanlıklarına serin sokakların.,,
Biliyorum, hüzün akşamlarında dökülüyor bütün sırlarım usta
Kalbe değen yıldırımlar yazıyor aklıma kara sevdalı bulutlar
Işıktan sesleriyle ölüyor kuşatılmış bahçelerdeki çiçekler
Küskün zambaklar sığınıyor gecemin üşüyen dar kapılarına
Kapanmış pazarların titreyen meydanlarında düşüyorum sayımdan
Elimde eli sevgilinin ve içimde uçamayan kuşların sessizliği
Bahçeye koşan kokusundan tanıyorum nefesini eylülün…
Ben ölürsem, kim taşıyacak onca gök gürültüsünü usta
Kim toplayacak uçarı hüzün şimşeklerini çocukların kalbinden
Kıyılarına vura vura ancak ben yürürüm lodoslu dalgaların
Sarhoş sokakların ruhunu ben döndürürüm boynu bükük yaprağa
Lezzetli güz sofralarında kalan sevinçlerini bilirim çocukların
Ateşler içinde yanan güller bana anlatır sırlarını
Herkes adına toplarım hüzün soluyan kuşları o serin sokaklardan
Ölüp ölüp dirildim usta, yağmurla yıkadılar cesedimi
Sağnak yemiş caddelerinde kayboldum güngörmüş kentlerin
Unutup sonbaharı, poyraz bakışında ısındım sevgilinin
Gözlerinin limanına demirledim intihar yüklü bulutları
Ellerimle topladım cüretkâr gözyaşlarını yazıklı şarkılardan
Sessizce ağladım, alnıma koyarak sıcaklığını gülücük çukurunun
Küçüldükçe gözlerim tanıdım eylülün sarışın mahzunluğunu
Bir hüzzam şarkı söyle, dinsin içimin melali usta
Yarı uçuk kentlerde zaten ağlıyorum bütün yoksullukları
Eylülün aynasında bir ben, bir de poyraz bakışı sevgilinin
Ve küçük bir çocuğun destan okuyan gözlerini bırakıyorum
Çamur bakışlı sokaklar kaçıyor adımlarımın uğultusundan
İşte sana usta, söylediğin o hüzzam şarkıyı bırakıyorum
Hüzün mü? Hâlâ mümkün! Ben çekip gidiyorum…

Özcan ÜNLÜ
ben+gidiyorum Güz Yorumcusu