Sarı ve kırmızı pullu
mektubunun
zarfını ektim
saksıya
Sularsam onu
hergün
büyür bana
mektupların
Güzel
ve hüzünlü mektuplar
ve mektuplar
senin kokunu taşıyan
Yılın bu geç zamanında
değil de
daha önce
yapmış olsaydım keşke
Şub 23
Şub 23
Şub 23
Ay doğdu!
Parıldıyor, küçücük altın gibi yıldızlar;
Duru gökyüzünde.
Orman karanlık ve sessiz;
Çayırlardan yükseliyor,
Beyaz mucizevi bir sis.
Ne kadar durgun dünya,
Alacakaranlığın perdesi ardında.
Dingin bir oda gibi,
Rahat ve huzurlu.
Uykuya dalıp unutmalı,
Gün boyu depreşen acıları!
Ayı görüyor musun gökte,
Nasıl da kusursuz ve güzel;
Yüzünün yarısını gizlediği halde.
Bakmasını bilmediğimiz için, göremediğimiz
Birçok başka şeyle birlikte;
Gözümüzden kaçan bir ece işte!
Biz gururlu insanoğulları,
Nasıl da kibirliyiz, zavallı günahkarlarız!
Hiçbir şey bildiğimiz yok aslında,
Hiçlik eğiriyoruz sürekli!
Türlü boş işlerle, sanatla oyalanıyoruz;
Oysa, giderek asıl amacımızdan uzaklaşıyoruz.
Tanrım, bize kurtuluşa giden yolu göster!
Ölümlü olana kanmasın, kapılmasın ruhlarımız,
Kibir olmasın kıvancımız!
Sıradan insanlar olalım
Ve şu dünyada, senin huzurunda;
Çocuklar gibi inançlı ve şen kalalım!
Sonunda acısız,
Tatlı bir ölümün kollarında;
Al bizi yanına!
Yanına vardığımızdaysa,
Yerimiz cennet olsun;
Sen ki, efendimiz ve Tanrımız değil misin?
O halde yatın kardeşler;
Tanrı aşkına, yatın haydi!
Esirge bizi Tanrım,
Huzur içinde uyuyalım;
Hasta yatağındaki komşumuz da öyle!
Şub 23
Elveda, elveda aşkım;
Gitmeliyim bugün!
Bir öpücük, tek bir öpücük ver bana;
Çünkü, sonsuza dek ayrılıyorum senden.
Elveda, elveda aşkım sana!
Bir çiçek, tek bir çiçek kopar bana;
Bahçedeki ağaçtan!
Meyva mı, hayır istemem meyva;
Bekleyemem senden bu kadarını da.
Elveda, elveda aşkım sana!
Şub 23
Ne zaman dışarı çıksam,
O çayır yoluna;
Yolun kıyısındaki kameriyeden,
Bakıyor o kız bana.
Sormadık hiç neden diye,
Öylesine gelişiyor her şey işte.
Nasıl oldu bilmiyorum ama,
Uzun süredir öpüşüyoruz.
Sormuyorum hiç ona; o da,
Evet de demiyor, hayır da.
Dudaklar hoşlanmışsa birbirinden,
Engel olmuyoruz onlara;
Hem, hoşumuza da gidiyor sonra.
Gülle oynaşırken meltem,
“Seviyor musun beni?” diye sormaz ona.
Şebnem ürpertir çimenleri,
“Yapma!” demezler ona.
Seviyorum onu, o da beni ama;
“Seni seviyorum” demiyoruz, birbirimize asla.
Şub 23
İşittim ki, benim için ağlıyormuşsun,
Hala adım düşmüyormuş dudaklarından!
Geçenlerde bir yolcudan beni sormuşsun,
Metruk, ıssız bir manastır gibiymiş odan!
Çamlıklarda tek başına geziyormuşsun,
Gözyaşların anıyormuş eski günleri…
Ümidini siyah ufuklarda yormuşsun,
Sanmışsın ki, giden günler gelecek geri!
Artık ela gözlerinin altı çürümüş,
Bahçemdeki kuşlar gibi susmuş kahkahan!
Kalbin bir dal mevsimin hüznü bürümüş…
Akşamları son yolcular geçerken kırdan
Nazarların dalıyormuş, yıllardan beri
Bir seyyahın bekleniyor gibi haberi!
Şub 23
Göğsümün yelkenini şişirecek bir rüzgâr
Suratıma çarpılacak bir kapı bulmalıyım
Dışlanmak nasıl bir şey, öğrenmek için
Ruh halini metale yenik düşen ahşabın
Katliamdan kıl payı kurtulan günün sonunda
Payımdan çoğunu almak muhteşen ayıplardan
Öpen dudaklar ahşap, okşanan metal ise
Sevişmeyi ayıp saymak mümkündür kaptan
Tekne şizofren öyle mi, kayalara yöneliyor
İlk celsede berrat ettiriliyor deniz
Soru metal, yanıt ahşap; asılan bir sokağa
Cadde adını verecek kadar incelikliyiz
Midye çıkarma konusunda usta olsam ne çıkar
İnci bulamadıktan, inci bulamadıktan…
Zıtların birliği çok can yakıcı tanrım!
Gövdem metal, ruhum ise ahşaptan
Ağaç ile dar sözcüğü yer değişmiş, aldanma
Sallanan bedenlere bakınca göreceksin
Yoruldum, uykum geldi, sözlerim kapanıyor
Terzi ahşap, kumaş metal; kırılmış bir iğneyim
Tanrım! Bu orantısızlık beni çok korkutuyor
Şehrin elleri ne büyük, ne kadar küçük başı
Kanın sızdığını gördüm bir çivinin sesinden
Karıştırmak zorundayım metal ile ahşabı
Abdülkadir Budak
Şub 23
içimdeki kırık dökük camdan kule
yıkıldı, sokak aralarında kar tozuttu,
geçtim bir daha bu yollardan
yüreğim kederle dolu
ah! elimde olsa toplardım yine
içimdeki cam kulenin parçalarını
yeniden kurardım özleyerek
incelik taşıyan sözcükleri
geçti, ah geçti aşk duraklardan
suya kar taneleri düşüyordu
ben bir otobüsteydim
camlar buğulanıp üşüyordu
Ahmet Ada
Şub 23
Elveda, baba toprağından daha öte olan diyarım!
Aşkımın ve arkadaşlarımın yuvası, adieu!
Yabancı bir sahil uzanıyor yamacımda,
Ne kadar sıklıkla anımsayabilirim ki seni;
Mavi sularının üzerindeyken?
Bir iç çektim, ardımda bıraktıklarıma
Ve sevdiğim birkaçına;
Bana üzülenlere, benim de üzülmüş olduklarıma.
Ayrılıyoruz! Nasıl olursa olsun!
Söylenmemiş şeyler var,
Yüreğimizin derinlerinde;
Açığa çıkmamış, ama unutulmamış hazineler.
Neden beylik sözler söylüyorsun ki?
Ayrılıyoruz! Acıdan söylemiyorum bunları.
Ama, kim bilir nerede ve
Ne zaman göreceğim sevdiklerimi yine?
Belki aylar, belki yıllar sürebilir.
Ama hayır! İç sıkıntısıyla doldurmayacağım yüreğimi.
Belki, kalırım gözü yaşlı;
Kuşkulu haksızlıkları, düzeltmeye meraklı.
Hala dingin, alçakgönüllü birkaç kişi;
O bakışlar ve yürekler eskisi gibi.
İşte, zamanın eskitemediği sevgi odur;
Asla değişmeyecek olan gerçek budur!
Görebildiklerim, gördüklerim;
Sadece, onları daha çok yüceltmek için.
İyi dostlar, yiten umutlar, uçup giden zaman;
Hepsi tükenince, sadece söyleşi kalır geriye!
Elveda, yurdumdan daha öte olan sahilim;
Bulmayı umut etmeyecek ve aramayacağım.
Gittiğim yerde umarsızca dolaşacağım;
Acıyla anarak, geride bıraktıklarımı.
Richard Henry WILDE
Çeviren: Özlem Yaşayanlar
Şub 23
Biliyoruz sevgilim, şimdi
çevremizi saran şu görünüm
uyumuş gibi, ölmüş gibi;
ağaçların akıllarında bir şey kalmamış,
ve geceler çekip gitmiş unutuluşla,
kendilerini güzel kılan,
belki de ölümsüz kılan unutuluşla.
Ama eski mutluluğumuzu yaşamak için
bir yaprağın kıpırtısı bile yeter,
doldurmak için
bir zamanlar yalnız bizim olan o yeri
silinmiş bir yıldızın soluk alması yeter.
Boşuna değil yanımda uyanışın,
bugün yanımda uyanışın,
koruların dayanıklı yüreğiyle korunan
çitlenbik çalılarının arasında,
gizli böğürtlenlerin arasında.
Kırağıyla ıslanmış öpüşler var,
yatağını tazeleyen ince otlar,
saçlarını süsleyen peri kızları var
ve uykundaki dalların ufacık yeşilini
yağma eden esrarengiz sincaplar.
Hep mutlu ol yaprak, güz nedir bilme,
o kör, ışıklı yılların kokusunu
minicik kıpırtısıyla bana getiren yaprak.
Ve sen, yitik yıldızcık
gençlik gecelerimin bana
candaş pencerelerini açan,
hiç söndürme ışığını,
şafak sökerken uyuduğumuz
o yatak odalarının üstünden
hiç eksiltme ışığını
ay ışığındaki kitaplığın üstünden
tatlı bir düzensizlik içindeki
kitapların üstünden
ve dışarda bize şarkı söyleyen
uyanık dağların üstünden.
Rafael Alberti
Çev.: Ülkü Tamer