Abelard ve Heloise Mektuplar

I. MEKTUP
Heloise’den Abelard’a

Elin… Elin değmiş bu mektuba.
Teşekkür ederim; bana yazmamışsın ama..
Elbette tanıdım yazını; değişmemiş hiç.
Değişen bir şey olmadı zaten, acı bile aynı acı.
Bana gönderilmemiş ama, mektubu ben okudum
Utanmadım, kimseye de ihanet etmedim.
Suskun geçen bunca yıldan sonra, hesap verecek değildim.
Şimdi de vermeyeceğim.
Elin değmiş bu mektuba!
Aşık olduğum elin. O aşka susamışım.
Hakkım var o elin yazdığı mektubu açmaya.
Merakım cezasını buldu işte.
Nerden bilirdim her satırda adımı okuyacağımı?
Uzun bahtsızlığımızın kısa hikayesini yazdığını nasıl tahmin ederdim?
Düşünüyordum, hatta korkuyordum,
uzun süren suskunluğun ya benden çalınmış huzursa,
ya beni unutacak kadar güçlenmişsen…
Oysa ancak anılara teslim olmayacak kadardı benim gücüm.
On yıldır dökemediğim gözyaşlarımdır delilim.
Nasıl bilebilirdim,
senin de hala acı çektiğini, tıpkı benim gibi?
Erkeksin sen, akıllı, nitelikli.
Tüm hristiyanlık birleşse, dolduramaz yerini.
Kendimi avutuyordum o bir erkek diyordum.
Senden beklememeliydim, bendeki duygusallığı.
Biliyor musun, başım göğe ererdi sana bakarken.
Sanki bende olmayan her şey sende vardı.
Sanıyordum ki, tüm acıları geride bırakacak kadar güçlüsün.
Yanılmışım… Zayıflıktan değil acıların.
Öylesine güçlüsün ki, göz göze yaşıyorsun acılarla.
Sakınmıyorsun, gözlerini kaçırmıyorsun onlardan.

Istırabın duruyor önümde satır satır, hem de el yazınla.
– Ah, Abelard! Dokunuşlarını bana taşıyan
o kağıdı, o mürekkebi nasıl seviyorum…-
O kör yıllar boyunca sakladığım acı
çıkıyor yüreğimden,
karşıma dikiliyor; bakıyorum:
Aynı yaşlardayız onunla, boyumuz bosumuz aynı.
Tepeden tırnağa ben’im bu acı.
Artık saklayamıyorsam onu kendimden,
nasıl saklarım, bir zamanlar bütün varlığımla
teslim olduğum senden?
– Bir zamanlar… nasıl iç burkuyor bu sözler…-
Bir zamanlar, gövdesini gövdeme kattığım birine,
rol mü yapayım, ketum mu davranayım?
Gecenin doruklarında dört nala koşturmuştuk bedenlerimizi,
daha da doruklara çıkmıştık doğan güneşlerle.

Biliyorum böyle yazmasa gerek benim gibi bir rahibe.
Özür diliyorum, ama yazan rahibe değil.
Örtüldük tepeden tırnağa, ama kadınız biz.
Bu örtünün altındaki de Heloise, her dişiden daha fazla dişi.
Ve aşk… Ona bir Abelard öğretisi.
Yalnızca kendime acımıyorum;
Tüm varlığım acıdan kıvransa da, merhametim biraz da sana.

Hiç bir şey unutturamaz bana yazıların yüzünden çektiklerini.
Nasıl da zalim bu anılar…
Unutamıyorum dehanın nasıl ödüllendirildiğini?
Hasetle ve kötülükle!
Unutamıyorum çalışmalarının lanetlenişini, yakılarak alevler içinde…
Mısralarının kafasız kafalarca nasıl aşağılandığını,
nasıl da kafir denildiğini sana… unutabilir miyim?
Sonunda fırlatıp attılar seni dünyanın dışına.
Küçücük bir manastır kurdun kadınlara, adını “Sığınak” koydun.
Ne iğrenç lekeler sürdüler amacına…
Huzur ararken kendin de manastıra kapanınca,
nasıl attılar seni aralarından, kardeş deyip bağrına
Atarlar elbette!
Sıradan olduklarını hatırlıyorlardı seni gördüklerinde.
Mektubun bütün bunları bir daha yaşattı bana.
Okurken gözyaşları döktüm senin için.
Ah, keşke hiç yazmasaydın…
Nicedir içimde topladığım bir damlacık güç kayboldu işte.
Her yazdığını bizi tüketen ağıraksak ölümü yaşayarak okudum.
Sevdalılar gözleriyle tadarlar ısıtırapları.
Ben de gözlerimle kavramıştım acını.
Dayım yok ettirdikten sonra erkekliğini, hani, çekip gittin ya…
Peşine taktım gözlerimi.
Beni burada bıraktığında da öyle.
Şimdi aynı gözlerle satır satır acını okuyorum.
O gözlerin yaş dökmesi garip mi?
Yanılma, merhamet değil istediğim.
Belki yazarsın bana diye yazıyorum yalnızca.
Zulmetme bana, reddetme beni.
Senden başka kimselerin veremeyeceği dermanı yolla:
Bir mektup… Bu kez senden bana.
Bırak, sana ait her şeye, sadakatle üzüleyim.
Bahtsızlıkta olsa, herşeyi bileyim.
İç çekişlerim karışırsa seninkilere,
Belki ikimizinde acısı hafifleyecektir, Ne dersin?
İçimden hiç gelmiyor ama, sen istersen,
mektubumu şöyle de bitirebilirim:
Sonsuza kadar, elveda…

ABELARD ve HELOİSE

II. MEKTUP

Abelard’dan Heloise’e
Keşke hiç yazmasaydın.
Keşke ölüp gitseydi aşkın.
Ölüp gitseydi de zaman alıp götürseydi benimkini de birlikte.
Biricik umudumuz bu.
Ne beyhude, ne nafile arar dururlar aşkı, erkeklerle kadınlar.
Sanırlar ki, huzura kavuşacaklar,
mutlu olacaklar bulduklarında, ya da haz duyacaklar.
Oysa biz bulmuştuk onu, yakaladık; ama nasıl da farklıyız
Sen de biliyorsun, ben de: Böyle bir aşk kaynağıdır acılarımızın.
Böylesine yaşanmazsa aşk, aşk değildir.
Öykünmedir, özentidir.
Yapay bir güldür ancak.
Öylece yaşayıp gider çoğu.
Belki yaşayabilmelerinin tek yolu bu…
Zira bizim aşk diye bildiğimiz aşk,çekilmesi çok zor bir acı.
Peki, amacı ne?
Bazen düşünüyorum da, aşk varlığımızın doğum sancısı
değil mi?
Ağına düşürdüğü biz sefil yaratıklar,
ya da insana olan aşkımızı Tanrı’ya yönelteceğiz.
Az kişiye nasip olmuş bir yeniden doğuş bu.
Böyle doğmak isterdim,
çünki aşkım ölümüm oldu benim.
Şairlik taslamıyorum.Gerçek bu: Sen olmayan herşey için ölüyüm ben.
Halini anlat diyorsun.
İşte anlattım.
Aslında biliyorum neyi merak ettiğini.
Nerede yaşıyorum? Çalışıyor muyum? Yazıyor muyum?
Artık Aziz Gildas Manastırının başrahibi diyorlar bana.
Biliyorsun manastır yalçın kayalıklarda.
Hücremden dalgalar görünüyor, bakarsam.
Bakıyorum, ama görmüyorum.
Boğalar gibi saldırıyor azgın dalgalar,
serpintileri kadirşinas kumsala vuruyor.
Güneş doğudan yükseliyor umutsuzca
ve boynu bükük, çekip gidiyor batıdan.
Bulamıyorum… Güzellik canımı sıkıyor.
Doğa avutmayı beceremiyor.
Okurken seni düşünüyorum.
Yalnızken sana dalıyor düşüncelerim.
Dualarda bile aklım sende kalıyor.
İşte halim böyle. Öyle abes ki, saklıyorum herkesten.
Sen açığa çıkardın işte.
Sebebi sen olduğuna göre,
Başka kime dökecektim içimi?
Düşmanımsın; kaçıyorum senden.
And içtim unutacağım seni.
Bu aşkın sonunu getiremeyeceğiz, anladım.
Bu denli değerli bir şey solup gideceğine ellerimde,
en iyisi kestirip atmak dedim kendi kendime.
Birbirimize veremediğimiz teselliyi,
felsefede, dinde arıyorum şimdi.
Sana duyarlı olan yüreğimi yatıştırmaktı niyetim.
Ama beceremedim.
Tam tersi oldu: ayrılık, boşluk, sofuluk,
tutkuya daha da yaklaştırdı beni.
Hergün seni unutacağım diye yeminler ediyorum,
sonra seni düşünürken kendime yakalanıyorum.
Zaaflarıma kızıp köpürüyorum,
sonra iyi ki zayıfım diye şükürler ediyorum.
Aşkımın mayalandığı yerin bir erdem yuvası olması,
ne amansız bir çelişki değil mi?

Uzun, ıssız saatlerde sesleniyorsun bana.
O yalnızlık, yapayalnızlık, seni tuttuğu gibi yanıbaşıma getiriyor.
Diyorum sana; düşmanımsın!
Gaddarlığına sığındığım, merhametsiz düşmanım…
Nefret ediyorum senden, sana aşığım.
Senden soğumak için bütün yakarışlarım.
Çünki biliyorum ki aşkımız için umut kalmadı.
Oysa aşabiliriz tutkularımızı.
Tanrı’ya yöneltebiliriz umutlarımızı.
Nasılda cılız, ahlaksız, üstelik budalayız,
sevdamızı adayamazsak inancımıza.
Yalnız o inanç koruyabilir bizi.
Biz ki, sıradan bir yazgının -ve insanoğlunun-
bir darbesiyle savrulmuşuz, kopmuşuz,
inançtan başka kim birleştirebilir ikimizi?
Şimdi iki efendin var oysa.
Bense ne kadar teslim olduysam da sana,
anılar bırakmıyor peşimi, senin kadar sadık metres gibi

“Efendim” diyordun bana.
Kafanın içini işe yaramaz laflarla,
lüzumsuz sayılarla doldurduğum,
o saatleri hatırlıyormusun?
Ne söylediklerimi dinledin,
ne ben hissettiklerimi söyledim.
Nasıl öğrettin öğretmenine gözlerinle dersini,
nasıl da hızlı öğrendi öğrencin, dudaklarınla birleşmeyi.
Sen saflığınla, bense özgürlüğümle,
ödedik işte o derslerin bedelini,
benden intikam alınca dayın.
Ha… Dayın diyorsam da gerçekten dayın mı bilmem.
Ama bana öyle geliyor ki, kıskançlığı kan bağından değildi.
Elde etmek istiyordu seni.

Şu aşkın kudreti kaybolsa birden,
vuslatın tadını ansızın kaybettiğim gibi.
Nasıl bir huzur, nasıl bir sükun olurdu,
o kasabın bana bağışladığı.
Gel gör ki, iktidarsızlığım ihtirasımı kamçılayıp duruyor.
Gövdem reddediyor arzularımı,
aklımsa hiçbir işe yaramıyor.
Yalnızca işkence ediyor anılarınla.
Hele bana ilk teslim oluşunu hatırladığımda,
mahvoluyorum…
Giyindiğim, kuşandığım, takındığım, taşıdığım,
herşey maskaralık!
Biliyorum; Tanrı da şahidimdir:
De ki, kendimizi de başkalarını da aldattık,
Tanrı’yı nasıl kandırırız? Miserere Nobis…
Bitmişim ben!
Merhametine sığınıyoruz.

III. MEKTUP
Yanıtlamadım mektubunu.
Yapamadım. Öyle perişandım ki…
Perişanlık değil de, utanç içindeydim.
Fark ettim ki , duygularımı açmasaydım sana, bırakmayacaktın kendini.
Her zaman üstündün benden, hele duygularda…
Istırabının da böyle olacağını düşünmeliydim.
Sana yazmakla, yazmanı istemekle hata ettim.
Kabahatliyim.

Hala da mektubuna yanıt değil bu yazdıklarım.
Mektup denemezdi ki ona,
Bir hıçkırıktı. Erkek kadının karşısında ağladığında,
babası, kardeşi, sevgilisi…. Kim olursa olsun,
çocuğu gibi oluverir kadının gözünde.
Ah! Seni rahatlatmak için ne yapabilirim?
Yüreğimdeki acı kalktı bağrıma çöreklendi.
Utanç içindeyim,
asla yok olmayacağını bildiğim bir utanç.
Beni bağışlamanı dileyemem senden.
Sevdana kuşkunun gölgesi düşer, istemem.
Bir haftadır, yedi gündür, mektubunu yanımda taşıyorum,
her götürdüğüm yerde suçluyor beni,
sanki sensin taşıdığım.
Artık yazmamak gerek diye düşünmüştüm.
Şimdi diyorum ki, gaddarlıktır, aptallıktır bu.
Olan oldu ikimizi de.
Açtığımız gibi iyileştirelim yaralarımızı. Mektup yazalım.
Seni böyle rahatlatırım ancak.
Beni böyle rahatlatırsın ancak.
Elimizde kalan azıcık mutluluğu yitirmeyelim.
Hayatımızı mahvettiler,
ama karışamazlar mektuplarımıza, onlara dokunamazlar.
Satırlarında kocam olduğunu okuyacağım,
karın olarak sesleneceğim sana.
Kağıt üzerinde daha da yakınlaşırız,
daha yumuşak, daha sıcak sesleniriz birbirimize.
Mutluymuş gibi yaşayan,
önce teklifsizleşen, ardından gaddarlaşan, sonunda kayıtsız kalan.

İnkar etme beni, kendini, ya da bizi.
Yaz bana, gizli düşüncelerini öğreneyim.
Yanında gezdireyim mektuplarını,
onları seni öptüğüm gibi öpeyim.
Kıskanmaya gücün varsa,
tek rakibin, öptüğüm mektupları kıskan.
Özensizce, düşünmeden, çekinmeden yaz bana.
Beynini değil yüreğini dinlemek istiyorum. kadınca…
Beni sevdiğini duymadan yaşayamam artık.
Aşkın can damarı oldu hayatımın.

Küçücük bir kuş gibiyim.
Havam sensin, es üstüme.
Küçücük bir balık gibiyim.
Suyum sensin, ak üstüme.
Suskunluğun çöl olur bana.
Suskunluğunda boğulurum.

Görevimin başına dönüyorum şimdi.
İçim rahat gidiyorum, sayende.
Buraya sen gönderdin beni.
Bana ‘ana’ diyorlar.
Senin ana olamam ki.
Karım demelisin bana.
Ben senin karınım.

HELOISE

IV. Mektuptan (Abélard’ dan Héloise’e)
Ayrılık, sevdanın türbesidir derler.

Derler ki, uzun ayrılıklarda ölür gidermiş sevdanın sıcaklığı.

Madem öyle, neden azalmadı aşkımız, bir nebze bile ?

X. Mektuptan (Héloise’den Abélard’a)

Öldün diye sana olan sevgimin azalacağını düşünecek kadar saf mısın ?

Ölümlü bir erkek olduğunu bilmediğimi mi sanıyorsun?

Solucanlar göz çukurlarında yuvalansa da, dilin dişlerinin arasından çıkıp sallansa da, tiksinmeyeceğim senden, vazgeçmeyeceğim! Etin kemiğin ne ilgisi var bizimle? Bir parçanı kesip alan o kasap, sana olan aşkımı biraz olsun azaltabildi mi?

Taptığım, özüne indirgese de seni, ölüm bile azaltamaz sevgimi.

Pierre Abeilard

abelard+ve+heloise+mektuplar Abelard ve Heloise Mektuplar

Wang-Fo Nasıl Kurtarıldı?

Yaşlı ressam Wang-Fo’yla çırağı Ling Han Krallığı’nın yollarında ilerliyorlardı.

Yavaş yol alıyorlardı, çünkü Wang-Fo geceleri gezegenleri, gündüzleriyse kızböceklerini seyretmek için duraklıyordu. Yükleri hafifti; çünkü Wang-Fo eşyaların kendilerini değil, imgelerini severdi ve dünyada, fırçaların, çini mürekkeplerinin, lake boya kutularının dışında hiçbir şeyin sahiplenilecek kadar değerli olmadığını söylerdi. Yoksuldular, çünkü Wang-Fo resimlerini bir tas arpa çorbasıyla takas eder, gümüş paraları küçümserdi. Sırtındaki eskiz dolu torbanın ağırlığı altında ezilen çırağı Ling, gökkubbeyi taşırmışçasına saygıdan iki büklüm olurduyeşim taşı tüccarının tek kızıydı. Dedesi erkek evlat sahibi olamayınca, beddua ederek bütün malını mülkünü anasına bırakmıştı. Ling, zenginliğin rastlantılara fırsat vermediği bir evde yetişmişti. Bu pamuk kozasındaki hayat çekingen yapmıştı onu: Böceklerden, gök gürültüsünden, ölülerin yüzlerinden korkardı. On beş yaşını doldurunca babası bir eş buldu Ling’e; en güzel kızı aldı ona. Çünkü oğluna bu mutluluğu sağlamakla gecelerin sadece uyumaya yaradığı yaşa gelmiş olduğunu unutuyor, teselli buluyordu. Ling’in karısı, bir saz kadar narin, süt kadar çocuksu, gözyaşları kadar tuzlu, ıslak bir öpücük kadar tatlıydı. Düğünden sonra, Ling’in ailesi oğullarına gösterdikleri inceliği ölüme kadar vardırmışlardı. Ling, kızıla boyalı evinde, hiç durmadan gülen karısı ve her bahar pembe çiçekler açan erik ağacıyla baş başa kalmıştı. Ling, pırıl pırıl yürekli bu kadını hiç kararmayacak bir ayna gibi, koruyucu bir tılsım gibi sevdi. Zamanın âdetlerine uyup akşamları çayevlerine gidiyor, akrobat ve dansözlere elinden geldiğince yardım ediyordu.

Bir gece meyhanelerden birinde Wang-Fo’yla aynı masayı paylaştılar. İhtiyar Wang-Fo, bir sarhoşun resmini yapabilmek için epeyce içmiş, eliyle içki fincanının arasındaki uzaklığı ölçmeye çalıştığından olacak, başı yana kaykılmıştı. Pirinç rakısı, bu ağırbaşlı, somurtkan zanaatçının dilini çözerdi. O gece Wang, sessizlik bir duvar, kelimelerse duvarın çıplaklığını örtmek için seçilen renklermişçesine konuşuyordu. Onun sayesinde Ling, sıcak içkilerin dumanıyla tütsülenen içkicilerin yüz güzelliğini, ateşin koca diliyle binbir türlü yaladığı etlerin parlak kızıllığını, örtülerin üzerine solgun taçyaprakları gibi serpilmiş şarap lekelerinin benzersiz pembeliğini gördü. Pencere ansızın kuvvetli bir rüzgârla açılmış, içeri yağmur girmeye başlamıştı. Wang-Fo, Ling’e şimşeğin parlak harelerini göstermek için eğilmiş ve Ling harelerin göz kamaştırıcı güzelliğini görerek fırtınadan korkmaz olmuştu.

Sonra Ling ihtiyar ressamın hesabını ödedi. Wang-Fo evsiz barksız ve parasız olduğundan barınacağı bir yer gösterdi. Birlikte yürüdüler, Ling’in elinde bir fener vardı. Işığı su birikintilerine beklenmedik alevler yansıtıyordu. O gece Ling, evinin duvarlarının sandığı gibi kırmızı olmadığını, gerçekte, çürümeye yüz tutmuş bir portakal renginde olduğunu farketti. Avluda o zamana kadar kimsenin dikkatini çekmemiş olan bir çalı bulunduğunu gördü ve bunu saçlarını kurutan genç bir kadına benzetti. Geçitte, duvarın çatlağındaki bir karıncanın ürkek yürüyüşünü seyretti ve bu hayvancıklara duyduğu tiksintinin ansızın silindiğini hissetti. O zaman Ling, Wang-Fo’nun kendisine yepyeni bir algıyla yeni bir ruh armağan ettiğini anlayarak, ihtiyara, annesiyle babasının öldükleri odayı açtı.

Wang-Fo yıllardır söğüt ağacı altında lavta çalan bir masal prensesinin portresini yapmayı düşler dururdu. Ama kendisine modellik yapacak ölçüde gerçekdışı bir kadın bulamamıştı. Ling kadın olmadığına göre ona modellik yapabilirdi. Sonra Wang-Fo, yüce bir servinin altında ok atan genç bir prensin portresinden söz açacak oldu. Ama şimdilerde, kendisine modellik yapacak ölçüde bir delikanlı ne gezerdi! Onun için Ling, karısına bahçedeki erik ağacının altında modellik yaptırdı. Sonra Wang-Fo onu melek kılığında, günbatımının bulutları arasında çizdi. Ve genç kadın ağladı, çünkü ölüm demekti bu. Ling’in Wang-Fo’nun yaptığı portreleri ona yeğlediğini gördükçe, genç kadının yüzü, yaz yağmurlarına ve sıcak rüzgârlara hedef olan çiçekler gibi günden güne soluyordu. Bir sabah onu bahçedeki erik dallarına asılı buldular; boynunu boğan başörtüsünün uçları saçlarına dolanmış salınıyordu. Geçmiş zamanların şairlerince yüceltilen güzeller kadar saftı. Wang-Fo son bir kez resmini yaptı, çünkü ölü yüzlerdeki bu yeşil rengi severdi. Çırağı Ling renkleri karıştırdı. Üstün çaba ve titizlik gerektiren bu iş, ona gözyaşı dökmeyi unutturmuştu.

Ling, ustasına Batı’dan gelen lal rengi mürekkeplerden alabilmek için, sırasıyla, kölelerini, yeşim taşlarını ve havuzundaki balıkları elden çıkardı. Geride satılacak bir şey kalmayınca çekip gittiler. Ling geçmişinin kapısını örttü ardından. Wang-Fo, yüzlerin kendisine çirkinlik ya da güzelliğe dair hiçbir sır vermediği bu şehirden usanmıştı. Ustayla çırak birlikte Han Krallığı’nın yolunu tuttular.

Ünleri köyden köye yayılıyordu. Kale kapılarından, alacakaranlıkta önü ziyaretçilerle dolup taşan tapınak girişlerine kadar her yerde, herkes onları tanıyordu. Wang-Fo’nun son bir fırça darbesiyle resimlerine can verdiği söyleniyordu. Çiftçiler bir çoban köpeği resmi yapması için ayaklarına kapanıyor, senyörler asker resimleri istiyorlardı. Rahipler ona bir bilgeymişçesine saygı gösteriyor, halk ondan bir büyücüymüşçesine korkuyordu. Wang-Fo çevresindeki yüzlerde, saygınlık, korku, yüceltme ifadelerini inceleme fırsatını buluyor, kendisi hakkındaki bu görüş ayrılıklarından hoşlanıyordu.

Ling, yiyecek içecek dileniyor, ustasının uykusuna dikkat etmesini sağlıyor, dalıp gittiği vakitleri fırsat bilip ayaklarını ovuyordu. Gün doğarken ihtiyar uyanmadan kalkıp, sazlıkların arasına saklanmış mahçup görünümler aramaya gidiyordu. Akşamları, ustası yapmak istediği resmi beceremeyip de fırçalarını usançla yere attığında eğilip bir bir topluyordu. Neşelenip şakalar yapmaya kalkışınca, önünde saygıyla eğilerek dinler görünüyordu.

Bir gün günbatımında, imparatorluk merkezinin varoşlarına vardılar. Ling, Wang-Fo’ya geceyi geçirebileceği bir yer aradı. İhtiyar lime lime olmuş çullara sarılıp sarmalandı. Ling, onu ısıtabilmek için onun yanına yatıp göğsüne sokuldu, çünkü baharlar yeni açmıştı ve yerdeki toprak buz tutmuştu. Şafak sökerken hanın geçitleri sert adımlarla yankılanmaya başladı. Hancının korkuyla fısıldadığı, sonra da anlaşılamayan bir dilde, birilerinin bağıra çağıra emirler yağdırdığı duyuldu. Ling, akşam ustasının yemeği için pirinç rakısı çaldığını hatırlayarak irkildi. Kendisini tutuklamaya geldiklerinden emin olduğu için, bundan sonraki ırmağın geçit yerinde Wang-Fo’ya kimin yardım edeceğini düşündü kara kara.

Askerler ellerinde fenerlerle girdiler içeri. Fenerlerin telli kâğıtlarından alevler yansıyor, askerlerin bakır miğferlerinin üzerine kırmızılı mavili ışık lekeleri vuruyordu. Yaylarının ipi omuzlarında titreşiyor ve içlerinden en yırtıcı olanları sebepsiz yere çığlıklar atıyordu. Elleriyle Wang-Fo’nun boynuna çullandılar. Wang, kol yenlerinin üzerlerindeki giysilerin rengine uymadığını görmezlikten gelemedi.

Wang, çırağının koluna abanarak dolambaçlı yollarda tökezleye tökezleye askerleri takip etti. Gelip geçenler halka halka toplanıyor, hiç kuşkusuz kafaları uçurulmaya götürülen bu iki suçluya bakarak kıs kıs gülüyorlardı. Askerler Wang’ın sorduğu sorulara sadece acımasızca sırıtarak karşılık veriyorlardı. Sımsıkı kenetlenmiş elleri acıyor, Ling umutsuzlukla gülümseyerek ustasına bakıyordu: Bu gülümseme, daha yumuşak, daha tatlı bir ağlama biçimiydi Ling’e göre.

Eflatun duvarların gün ortasında, günbatımında bir saçak gibi yükseldiği imparatorluk sarayının kapısına vardılar. Askerler , Wang-Fo’yu kare ve çember biçiminde sayısız odalardan geçirdiler. Biçimleri, dişi ve erkeği, uzun ömrü, dört yönü ve iktidarın ayrıcalıklarını simgeliyordu. Kapılar bir müzik sesi vererek kendi eksenleri etrafında dönüyorlardı. Öyle ayarlanmışlardı ki, insan, sarayı doğudan batıya doğru katederken bir gamın üzerinde yürür gibi oluyordu. Her şey, insanüstü bir güç ve incelik fikriyle uyum sağlamak için ayarlanmıştı sanki. Kişi burada, en basit buyrukların bile ataların bilgeliği gibi kesin, korkunç ve acımasız olduğunu sezinliyordu. Sonunda hava daraldı, işkence altındaki bir insanın bile bağırmaya cesaret edemeyeceği bir sessizlik sardı çevreyi. Bir hadım halayık kumaş perdeyi kaldırdı. Askerler kadınlar gibi titrediler; sonra peş peşe “Göğün Oğlu”nun hüküm sürdüğü odaya girdiler.

Duvarları olmayan, mavi taştan sütunlarla desteklenmiş bir odaydı bu. Mermer sütunların ötesinde bir bahçe uzanıyordu; tarhlarının her birindeki her bir çiçek okyanus ötesinden getirilmiş nadir türlerden oluşuyordu. Ama Gökler Ejderhası düşüncelerinde güzel kokulardan rahatsız olur korkusundan hiçbirinin kokusu yoktu. Düşüncelerini saran sessizliğe duyulan saygıdan, bu kutsal yere kuşlar kabul edilmemişti, hatta arılar bile kovulmuştu. Savaş meydanlarındaki ölü köpeklerin ve cesetlerin üzerinden geçen rüzgâr imparatorun kol yenine dokunmasın diye, bahçe, dünyanın geri kalan bölümünden dev bir duvarla ayrılmıştı.

“Gökler Üstadı” yeşim taşından bir taht üzerine oturmuştu. Elleri, –daha henüz yirmi yaşında olmasına karşın– bir ihtiyarınkiler gibi kırış kırıştı. Giysisi, kışı göstermek için mavi, baharı anımsatmak için yeşildi. Yüzü güzeldi. Ancak, göğü ve gezegenleri yansıtmak için fazlaca yukarı yerleştirilmiş bir ayna gibi acımasız ve kayıtsızdı. Sağında “Eksiksiz Zevkler Bakanı”, solunda ise “Yasal Acılar Danışmanı” duruyordu. Kolonların altına dizilmiş saray erkânı ağzından çıkacak en basit lafı bile akılda tutmak için kulak kesildiklerinden, alçak sesle konuşmayı âdet edinmişti. Ayaklarına kapanıp,

“Gökler Ejderhası,” dedi Wang-Fo. “Yaşlıyım, yoksulum, zayıfım. Sen yaz gibisin, ben kış gibi. Senin on bin hayatın, benim ise tek hayatım var. Ne yaptım sana? Sana hiç kötülük etmemiş olan şu ellerimi bağladılar.”

“Bana ne yaptığını mı soruyorsun?” dedi İmparator. Sesi öylesine ahenkliydi ki insanın ağlayası geliyordu. Yeşim taşlarının yansımasında bir deniz dibi bitkisi gibi tirşeye çalan sağ elini kaldırdı. İnce, uzun parmaklarının güzelliğine büyülenmişçesine bakan Wang-Fo, İmparator’un ya da ailesinin kötü bir portresini yapıp yapmadığını hatırlamaya, ölümü hak edip etmediğini tartmaya çalıştı. Oysa Wang-Fo’nun imparatorluk sarayına girip çıkmışlığı yoktu; çiftçilerin kulübelerini, kibar yosmaların varoşlarını, hamalların kavga ettikleri kıyı meyhanelerini yeğlemişti. İnce uzun boynunu kendisini dinleyen adama doğru uzatarak,

“Bana ne yaptığını mı soruyorsun,” dedi İmparator. “Söyleyeceğim. Ancak bilindiği gibi, başkalarının zehri, yalnızca bedenimizin dokuz deliğinden akabilir içimize. İşte bunun için ben de seni belleğimin geçitlerinde gezindirip sana bütün hayatımı anlatmalıyım. Babamın, sarayın titizlikle gizli tutulan bir odasında senin tablolarından oluşan bir koleksiyonu vardı; çünkü tablolarındaki kişilerin değer bilmez cahillerin gözlerinden ırak tutulması gerektiğine inanırdı; çünkü ona göre böyleleri, bir baktılar mı, gözlerini bir daha öne eğemez olurlardı artık. İşte ben o odalarda eğitildim Wang-Fo; çevreme özenle düzenlenmiş yalnızlıklar ördüler, büyüyüp serpileyim diye. İnsan ruhunun çamuru saflığıma bulaşmasın diye, beni ileride tebam olacak kalabalığın hırçın karmaşasından uzak tuttular ve gölgeleri bana kadar ulaşır düşüncesiyle, odanın eşiğinden kimsenin geçmesine izin verilmedi. Hizmetimdeki az sayıda uşak, mümkün olduğu kadar seyrek uğrardı yanıma; saatler saatleri kovalar, resimlerindeki renkler gün ağarırken canlanır, gün batarken solardı. Geceleri uyku tutmayınca tablolarına bakardım; on yıla yakın bir süre, her gece baktım onlara. Gündüzleri motiflerini ezbere bildiğim halımın üstüne oturup, ellerimi ipeksi dizlerime koyup geleceğin getireceği sevinçleri hayal ederdim. Dünyayla ortasındaki Han Krallığı, –etrafında çepeçevre deniz, deniz canavarlarının doğduğu yer ve daha da ötede göğü destekleyen dağlarla birlikte– Beş Nehirler’in kaderci çizgiler çizdiği elimde oyuk ve tekdüze bir ova olarak canlanırdı. Bunları gözlerimde yaşatabilmek için senin resimlerinden yararlanırdım. Bana, denizin, tuvallerine yayılan o engin sulardan yapılma örtülere benzediğini söyledin; maviliği öylesineydi ki, ona değen herhangi bir taş bile ansızın safire dönüşürdü. Kadınların, senin bahçelerinin tarhları arasında rüzgârın sürüklediği yaratıkları andıran çiçekler olduklarını, onlar gibi açılıp kapandıklarını söyledin. Sınır kapılarında uykusuz, sabahı bekleyen genç askerlerin, insanın kalbini delip geçen oklar olduklarını söyledin. On altı yaşımda, beni dünyadan ayıran kapıların açıldıklarını gördüm: Bulutlara bakmaya sarayın taraçasına çıktım; ama senin günbatımlarındaki bulutlar kadar güzel değildiler. Tahtırevanımı istettim: Ne çamurlu, ne de çakıllı olduklarını bildiğim yollara revan oldum, içim dışıma çıktı. İmparatorluğun dört bir yanını dolaştım. Senin ateşböceğine benzediğini söylediğin kadınlardan eser yoktu bahçelerde; senin, bedenleri başlı başına birer bahçeyi andıran kadınlarını bulamadım. Sahillerin çakıllarını gördükçe okyanuslardan tiksinti geldi. Köylerdeki börtü böcek, pirinç tarlalarının güzelliğini görmemi önlüyor. İşkence altındakilerin kanı, tuvalllerine çizdiğin nar kadar kırmızı değil. O canlı kadınlarının teni, kasap çengellerinden sarkan etler gibi iğrendiriyor beni ve askerlerimin kaba gülüşleri midemi bulandırıyor. Bana yalan söyledin Wang-Fo, koca sahtekâr. Dünya, çılgın bir ressamın boşluğa fırlattığı birtakım karmaşık lekeler yığınından, durmadan bizim gözyaşlarımızla silinen lekeler yığınından başka bir şey değil… Han Krallığı, krallıkların en güzeli değil, ve ben, imparator değilim. Hüküm sürmeye değer tek imparatorluk, senin Bin Renk ve Bin Eğri yollarından geçerek, kapılarından içeri girip hükmettiğin yerdir. Erimesi imkânsız olan karların örttüğü dağlarda ve ölümsüz nergis çiçeği tarlalarında ancak sen hüküm sürebilirsin. İşte bunun için hangi işkenceyi çekmen gerektiğini tasarladım Wang-Fo. Büyücülükleriyle beni elde ettiklerimden tiksindiren ve hiçbir zaman elde edemeyeceğim şeylere öykündüren senin gibi birine ne biçimde azap çektirmem gerektiğini araştırdım ve bir daha içinden çıkamayacağını iyi bildiğim o zindana kapatmaya karar verdim seni: Gözlerinin dağlanmasına karar verdim. Çünkü gözlerin Wang-Fo, senin krallığına varan yolda iki büyülü kapıdır. Ellerin de seni imparatorluğunun merkezine götüren on geçitli iki yol olduğuna göre, ellerinin de kesilmesine karar verdim. İyice anladın mı beni koca Wang-Fo?”

Bu kararı işitince, çırağı Ling, kemerinden kör bıçağını çekip İmparator’un üzerine atladı. İki nöbetçi kıskıvrak yakaladılar onu. Göğün Oğlu gülümsedi ve iç geçirerek devam etti.

“Senden nefret etmemin bir sebebi de kendini sevdirebilmiş olman. Öldürün şu köpeği.”

Ling, kanı ustasının giysisini lekelemesin düşüncesiyle bir sıçrayışta ileri seyirtti. Askerlerden biri kılıcını kaldırdı ve ansızın Ling’in başı tıpkı koparılan bir çiçek gibi ayrıldı boynundan. Uşaklar Ling’ten geri kalanları alıp götürdüler. Wang-Fo, çırağının yeşil taşlıktaki kan lekelerine, umutsuzlukla, hayranlıkla bakakaldı.

İmparator’un bir el hareketiyle iki hadım halayık belirerek Wang-Fo’nun gözlerini sildiler. İmparator, “Dinle ihtiyar Wang-Fo,” dedi; “Ve ağlamayı bırak, ağlamanın sırası değil şimdi. Gözlerin açık kalmalı. Zaten ışıktan nasibin olan vakit sayılı, onu da ağlayarak bulandırayım deme. Çünkü, sırf senden öc almak için ölmeni istemiyorum; sırf zalimliğimden değil acı çekmeni istemem. Başka düşüncelerim var Wang-Fo. Senin yapıtlarından oluşan koleksiyonumda, dağların, haliçlerin ve denizlerin iç içe yansıdıkları bir resim var. Bu resimde her şey, sonsuza kadar küçültülmüş sanki; ama nesneler, sırça bir küreye yansıyan şekiller gibi gerçekte olduklarından bile daha belirgin. Fakat bu resim yarım kalmış Wang-Fo. Başyapıtını başlamış, bitirmemişsin. Fırça elinde resim yaptığın sırada, hiç kuşkusuz ya oralardan geçen bir kuş, ya da kuşun peşi sıra giden bir çocuk görmüş, kuşun gagasına, çocuğun yanaklarına bakayım derken dalgaların mavi gözkapaklarını unutmuş olacaksın. Ne denizi saran giysinin saçaklarını ne de kayalıkların yosundan saçlarını tamamlamışsın. Işıkla geçireceğin şu azıcık vakti, bu resmi bitirmeye harcamanı istiyorum. Böylelikle bir ömür boyu biriktirmiş olduğun gizleri de bu resme katmış olacaksın. Eminim ki, ölürken ellerin iki yanına düşmeden önce ipek tuvalin üstünde titremeyecek ve sonsuzluk, yapıtına çiziktirdiğin bedbaht kırışıklıklardan girecek. Ve gözlerin yok olmaya bunca yakınken insan duyularının sınırlarını zorlayamayacaklar, bundan da eminim. İşte tasarılarım bunlar, koca Wang-Fo. Seni bunları yerine getirmeye zorlayacak kadar güçlüyüm. Eğer reddedersen, gözlerini kör etmeden, ne kadar yapıtın varsa yaktırırım, gelecek nesillere ulaşma umutlarını yitirmiş, oğulları katledilmiş bir babaya benzersin. Ama istersen bu son buyruğumu iyiliğimin bir belirtisi olarak al, çünkü şimdiye kadar okşamış olduğun tek sevgilinin tuvalin olduğunu biliyorum ve son saatinde oyalanman için sana fırçalar, boyalar ve mürekkebini sunarken, kendimi bir ölüm mahkûmuna sokak kadını armağan eder gibi hissediyorum.”

İmparator’un bir el hareketiyle, iki hadım halayık Wang-Fo’nun göğün ve denizin resmini çizmiş olduğu tamamlanmamış tabloyu getirdiler. Wang-Fo gözyaşlarını silerek gülümsedi, çünkü bu küçük eskiz ona gençliğini hatırlatıyordu. Wang-Fo’nun artık yitirmiş olduğu körpecik bir ruhun ifadesi yansıyordu eskizde; ama yine de bir şeyler eksikti. Çünkü Wang-Fo bu resmi yaptığı dönemde, dağları henüz yeterince seyretmemişti; karınları suyun yüzünde yüzen kayalıkları yeterince görmemişti, ve günbatımlarının hüznünü henüz yeterince sindirmemişti içine. Bir kölenin kendisine uzattığı fırçalardan seçerek, tamamlanmamış denize geniş ve durgun maviler sürmeye koyuldu. Ayaklarının dibine diz çökmüş olan bir hadım halayık renkleri karıştırıyordu, ama pek üstesinden gelemiyordu bu işin; Wang, çırağı Ling’in eksikliğini büsbütün hisseder oldu.

Dağın üstüne konmuş gibi duran bir bulutun kanat ucunu pembeye boyamaya koyuldu. Sonra denizin üstüne, içini saran huzur duygusunu gitgide derinleştiren küçük kırışıklıklar ekledi. Yeşim taşlık giderek nemlenmeye başlıyordu ama, Wang-Fo resmine daldığından, çalışırken suyun ayak bileklerine kadar yükselmiş olduğunu hissetmiyordu.

Ressamın fırça darbeleriyle büyüyen narin kayık şimdi ipek rulonun ön planını boydan boya kaplamıştı. Birden uzaklığın içinden küreklerin düzenli, ritmik sesi yükseldi, kanat vuruşları gibi hızlı ve canlıydılar. Ses yakınlaştı, usulca doldurdu odayı, sonra kesildi. Kayıkçının küreklerinde hareketsiz damlacıklar titreşiyordu. Wang-Fo’nun gözlerini dağlamak için bekleyen kızgın demir soğuyalı epey zaman geçmişti. Saray erkânı omuzlarına varan suyun içinde protokol gereği hareketsiz kalarak parmak uçlarında yükseliyorlardı. Sonunda, su yüzeyi imparatorluk merkezine ulaştı. Bu derin sessizlikte akan gözyaşları bile olsa duyabilirdi insan.
Gelen Ling’ti. Üstünde her günkü giysisi vardı. Sağ kol yeninde, sabah, askerler gelmeden önce örmeye vakit bulamadığı yırtığın izleri duruyordu hâlâ; ama boynuna kırmızı, garip bir yemeni sarmıştı.

Resim yapmayı sürdürerek usulca, “Seni öldü biliyordum,” dedi Wang.

“Siz hayattayken ben nasıl ölebilirdim?” dedi Ling, saygıyla.
Ve ustasının kayığa binmesine yardım etti. Yeşim taşı tavan, Ling bir mağaranın içinden geçiyormuşça suya yansıyordu. Suyun yüzünde, saray erkânının saç örgüleri yılanlar gibi kıpır kıpırdı. İmparator’un renksiz başı bir lotus gibi kımıldanıyordu.

“Bak çırak,” dedi hüzünle Wang-Fo; “Bu bedbahtlar yok olup gidecekler, belki de şimdiden yok oldular bile. Denizde bir imparatoru boğacak kadar suyun bulunabileceğini hiç düşünmemiştim. Ne yapmalı dersin?”

“Tasalanma usta,” diye fısıldadı çırak. “Az sonra kupkuru kalacaklar ve kol yenlerinin ıslandığını dahi hatırlamakta güçlük çekecekler. Sadece imparatorun yüreğinde denizin o buruk acısı kalacak o kadar. Bunlar bir resmin içinde yitecek cinsten insanlar değil.” Sonra ekledi:

“Deniz güzel, rüzgâr kıvamında, denizin kuşları yuva kuruyor. Suların ötesindeki ülkeye gidelim üstadım.”

“Gidelim,” dedi ihtiyar ressam.

Wang-Fo dümene geçti, Ling kürekleri çekmek için eğildi. Küreklerin düzenli sesi yeniden odayı kapladı. Bir yürek sesi gibi düzenli ve tok, sardı. Su belli belirsiz alçaldıkça dikey kayalıklar sütunlara dönüştüler. Az sonra yeşim taşı döşemenin üzerinde sadece pırıl pırıl yanan birkaç su birikintisi kaldı. Saray erkânının giysileri kurumuştu, ama imparatorun eteklerinde yumak yumak olmuş biraz köpük duruyordu hâlâ.

Wang-Fo’nun tamamlamış olduğu pano, bir kumaş perde önüne yerleştirilmişti. Resmin ön planını boydan boya bir kayık kaplıyordu. Ardında hareketsiz denize kapaklanan incecik bir iz bırakarak gitgide uzaklaşıyordu. Kayığın içinde oturan iki adamın yüzü artık seçilmez olmuştu. Ama Ling’in kırmızı yemenisi hâlâ görülebiliyor ve Wang-Fo’nun sakalı rüzgârda dalgalanıyordu.

Küreklerin titreşimi azaldı, sonra bitti, uzakta silindi. İmparator öne doğru kaykılmış, elini gözlerine siper etmiş, gitgide uzaklaştıkça günbatımının uçuk renginde şimdi artık belirsiz bir lekeden başka bir şey olmayan kayığa bakıyordu. Altın rengi bir buğu yükseldi denizden, sonra yeniden denize düştü; ardından, kayık, açık denizin girişini örten kayalığın burnundan dönerek yön değiştirdi, üstüne bir yarın gölgesi vurdu, denizin ıssız yüzeyinde izi silindi ve ressam Wang-Fo’yla çırağı Ling, Wang’ın yaratmış olduğu bu mavi yeşim taşı rengi denizde bir daha hiç görünmemek üzere kayboldular.

Marguerite Yourcenar, “Wang-Fo Nasıl Kurtarıldı?”, s. 9-19
5539111-lg Wang-Fo Nasıl Kurtarıldı?

Düşler

üzülme diyorum kuşlar bir gün dönecek
bir gün umutla rüzgarı alıp terkilerine
dönecek kuşlar,sen de bana döneceksin.
bakacaksın pencerende bir ay çöreği
geceden birikmiş avuçlarında kokusu
özlediğin çiçeklerin,sen de bana döneceksin.
bir gün umutla kuşların terkilerinde
gurbetini getirip bırakacaksın öyle
gözlerimin rıhtımına…demirleyecek takalar;
ele avuca sığmayan sözcüklerim,
yelken açan pupa yelken umuda işte
onlar canımı acıtan yalnızlıklarım,
kalbimin yılkıya bıraktığı aşklar.

dün kumrular sokağından geçtim yine
kuşlar yoktu,ben kuşları hiç unutmadım
sen de arada bir anımsasan diyorum iyi olur.
iyi olur,kuşlar gitgide azaldı çünkü.
ağaçlar sağır,dal yaprak kör.
behçet’in kuşlara yazdığı şiirleri bir anımsa,
kuşları çok severdi behçet…unutma.
orhan gürayman’da severdi yaşarken.

belki bir gün behçet de döner bakarsın

gençliğimizin masalı,bir parmak gökyüzü
sızıyor alnından,boş çerçevenin asılı
olduğu eski bir duvarda oldukça kirli.
resim nerde? …bizim koğuşta çektirdiğimiz,
nerde hüzne açılan avlusu kalbimizin?
üzülme kuşlar bir gün dönecek,sen de
bana döneceksin,sırt
çantanda yağmurlar.

sabrın kestiği ırmak patlamaz kardeş,
denize hasret geçen bir ömür…dahası
yaprağı dalına hasret kalmış bir güz
olmaz asla senin hayatın,senin hayatın…

çocukların içtiği bir pınar gibi…
güz’ü severim bilirsin sapsarı
bir pencerede oturup akşamı beklemek,
takaları…onlar yoktular ancak
bir şiir biliyordum adı “takalar” olan.

herkes bir şeyleri bekler
nedense kimi
yitirdiklerini bekler ha babam kimi
deltası olmayı bir ırmağın yaşamınca
düşler yalancıdır oysa düşler…düşler;
kalbimin yılkıya bıraktığı aşklar.

Koray Feyiz

Koray+Feyiz Düşler

Herkes ve Birkaç Kişi

yağmur herkese yağar
güneş ısıtır herkesi
mevsimler herkes içindir
yalnız çığ altında kalan
sele kapılan her zaman birkaç kişi

herkes içindir aşk da ayrılık da
yalnızca birkaç kişi ölür acıdan
eskiden ölümle tartılırdı ayrılık
kiminin hayatı yalnızca unutkanlıktan

her şey, herkes için değildir oysa
kimi hiçbirşey ögrenmez karanlıktan
yalnızlığı kullanmayı bilmez kimi
kimi ayrılamaz karanlıktan

yağmur herkese yağar
ama çok az insan tutar yağmurun ellerini
onca şarkı onca film onca roman
ama sevmeye yetmez herkesin kalbi

çığ altında kalan sele kapılan
aşktan ve acıdan ölen
birkaç kişi dünyayı başka bir yer yapmaya yeter
aslında onların hikayesidir anlatılan
diğerleri dinler, seyreder, geçer gider
geçer gider herkes
hikayelerdir geriye kalan.

Murathan Mungan

where_they_live_pheasants_by_tomsumartin-d4dwyxa Herkes ve Birkaç Kişi

Daha İyi Bir Dünya Bilmiyorum

Kim daha iyi bir dünya biliyorsa, bir adım öndedir.
Yalnızdır,
bu salyayı kurutmadan
onu çehresinde taşıyarak
cesaretten uzak
ecrini almış
ve taç giymeye gider gibi
şaraba, ekmeğe
ve de yoldaşlarına sığınır.
Mecalsiz bir adatavşanı
Ya da bir sıçan
hâsılı buraya düşen herkes,
bir korkuyla,
yuvaya dönüşü düşler!
Rüyada silahlanmayı
rüyada ocağa dönüşü düşler!
Yıl dönünceye kadar,
ona artık gelmiyorsun der insan.
Oysa o sadece
başka bir gecede gelir.

Kafamdaki,
sahici ve vahşi suçlanmalarla
daha da uzaklaşıp,
başkalarının kuklası alçak adamın
saygısını kazanmak zorunda olmakla
daha fazla meşgul olmadan,
savaşı reddedene karşı ne savaşıyorsa,
artık görmezden geleceğim!
Sahip olmadığında
benden sana dikilen yüreğinle
artık meşgul olmayacağım!

Ben sana bir yürek diktim,
bazen coşkulu bir ibadeti
nazik yumruklarına sürükledim.

Ben sana dostluğumu,
gülümseyişimi,
ve de ham hayâlimi ekledim.
Çoraklıkta hasat edilmiş bir sîne gibi,
vahşiler gibi sevdim,
her günümden ve de aşktan coştum.
Taptım,
kökleri yakılmış her şarlatanlığı,
bir şenliğe sundum,
her söylenen kelimeyi tekrar ettim
ve benliğimi unuttum.
Çoktandır ben bende değilim.

Ve şimdi
ateş yiyen bir hokkabazla olan,
artık güvenmeyen,
kalbi artık çarpmayan
ben, kimim !
Ne olacak sonunda?
Acılarımla sızılarımla
daha fazla kalamasaydım yaşamda
sıkıcı ve ağır,
ve de ruhsuz olurdum.

Sonunda,
her gürûhta
bitkin ve işe yaramaz,
Sonunda,
uyanıkken görülen düşten
ve hâtıradan
bir baslangıç,
ve böylece
olmaması gereken olurdum sonunda,
bu olurdu sonunda.

Ingeborg Bachmann 

 Türkçesi: Mehmet Sabri Genç
daha+iyi+bir+dunya+bilmiyorum Daha İyi Bir Dünya Bilmiyorum

Yol’a Çıkış..

Nasıl gidiyor?
Kalbin nasıl?
Bilmiyorum, sınıra dayandım.
İçimde hangi atam konuşuyor?
Hem aklımda hem de bedenimde…
Aynı anda ayrılamam.
Bu yüzden tek kişi olamıyorum.
Kendimi aynı anda sayısız şey olarak hissedebiliyorum.
Fazla büyük usta kalmadı.
Zamanımızın gerçek kötülüğü budur.
Kalbin yolları gölgelerle kaplanmış.
Yararsız görünen seslere kulak vermeliyiz.
Okul duvarları, asfalt ve refah reklâmlarının
Uzun kanalizasyon boruları ile dolu beyinlere…
Böceklerin vızıltıları girmeli.

Her birimizin gözlerini ve kulaklarını…
Büyük bir rüyanın başlangıcı olan şeylerle doldurmalıyız.
Birisi piramitleri yapacağımızı haykırmalı.
Yapmamamızın bir önemi yok!
O isteği beslemeliyiz…
Ve ruhun köşelerini esnetmeliyiz…
Sınırsız bir çarşaf gibi.
Dünyanın ilerlemesini istiyorsanız…
El ele vermeliyiz.
Sözüm ona sağlıklıları…
Sözüm ona hastalarla karıştırmalıyız.

Siz sağlıklı olanlar!
Sağlığınız ne anlama gelir?
İnsanoğlunun bütün gözleri, içine…
Daldığımız çukura bakıyor.
Özgürlük faydasızdır…
Eğer gözlerimizin içine bakmaya…
Yemeye, içmeye ve…
Bizimle yatmaya cesaretiniz yoksa!
Dünyayı yıkıntının eşiğine getirenler…
Sözüm ona sağlıklı olanlardır.

İnsanoğlu dinle!
Senin içinde su, ateş…
Ve sonra kül…
Ve külün içindeki kemikler.
Kemikler ve küller!
Gerçekliğin içinde veya…
Hayalimde değilken, ben neredeyim?
İşte yeni anlaşmam:
Geceleri güneşli olmalı…
Ve Ağustos da karlı.
Büyük şeyler sona erer…
Küçük şeyler baki kalır.
Toplum böylesine parçalanmaktansa…
Yeniden bir araya gelmeli.
Sadece doğaya bak
Hayatın ne kadar basit olduğunu göreceksin.
Bir zamanlar olduğumuz yere dönmeliyiz…
Yanlış tarafa döndüğümüz noktaya.
Hayatın ana temellerine geri dönmeliyiz…
Suları kirletmeden…

Deli bir adam size…
Kendinizden utanmanızı söylüyorsa…
Ne biçim bir dünyadır burası!

Şimdi müzik
Müzik!

Ah… Anne!

Başının etrafında dolaşan…
Ve sen güldükçe berraklaşan…
O hafif şey havaymış.

Andrei Tarkovsky/Nostalghia

Andrei+Tarkovsky Yol'a Çıkış..

Elden Geldiğince

Dilediğin gibi kuramıyorsan hayatını
hiç olmazsa şunu dene
elden geldiğince: Rezil etme onu
kalabalığın sürtüşmelerinde
koşuşturmalarda, gevezeliklerde.

Rezil etme onu sürükleyerek,
dolaştırarak, teşhir ederek öyle,
yabancı bir yüke dönüşünceye kadar
o gündelik budalalıklarında
ilişkilerin ve alışverişlerin.

Konstantinos Kavafis
Çeviri: H.Millas-Ö.İnce
Elden+Geldigince Elden Geldiğince

Yaşama İsteği

Yaşamak isterse eğer bir gün halk
Kaçınılmazdır cevap vermesi kaderin
Kaçınılmazdır gecenin bitmesi
Kırılacaktır bağlar da elbet.
Yaşam arzusunun sarmalamadığı kişi
Buharlaşıp yok olur yaşamın atmosferinde
Vay haline yaşamın hoşnut kılmadığı kişinin
Ezici yokluğun tokatından.
Böyle söyledi bana varlıklar
Ve konuştu benimle gizli ruhu

Ve fısıldadı rüzgar vadiler arasında
Dağların tepesinde ve ağaçların altında:
“Elde etmek istediğimde bir şeyi
Atılırım tehlikelere ve unuturum tehlikeyi
Korkmam uçurumların ürkütücülüğünden
Ve de yanan alev yumağından.
Dağlara tırmanmayı sevmeyenler
Yaşarlar sonsuza dek çukurlar arasında”
Yüreğimde coştu gençlik kanı
Ve uğuldadı göğsümde rüzgarlar
Düşündüm kulak vererek
şimşeğin çakışına, rüzgarların uğultusuna
Ve yağmurun yağışına

Sordum yeryüzüne:
“İnsanlardan nefret mi ediyorsun anne?”
Dedi ki:
“Severim insanların arzulu olanlarını
Ve tehlikeye atılmaktan hoşlananı
Lanet ederim zamanla yarışmayandan
Ve razı olandan, taş gibi yaşamaya
Canlıdır evren, yaşamı sever,
Ve küçümser ölüyü, ne kadar büyük de olsa,
Ufuk kucağını açmaz ölü kuşa
Arı da öpmez ölü çiçeği
Anneliği olmasaydı şefkatli yüreğimin
Almazdı ölüyü içine şu çukurlar.
Vay haline yaşamın hoşnut kılmadığı kişinin
Ezici yokluğun lanetinden.

Bir sonbahar gecesinde
Sıkıntı ve hüzünlerle yüklü
Sarhoş oldum ışığından yıldızların
Ve şarkı söyledim hüzne, sarhoş oluncaya dek hüzün,
Ve sordum karanlığa:
“Tekrar getirir mi yaşam
Soldurduğunu, ömrün baharına?”

Kıpırdamadı karanlığın dudakları
Ve hiç mırıldanmadı seherin bakireleri
Cevap verdi bana orman
Telin tınısı gibi hoş bir incelikle:
“Kış gelir, sisin kışı,
Karların kışı, yağmurun kışı,
Ve söner büyü, dalların büyüsü,
Çiçeklerin büyüsü, meyvenin büyüsü,
Hüzünlü ve sakin göğün büyüsü,
Göz kamaştırıcı, kokulu yamaçların büyüsü,
Eğilir dallar ve düşer yaprakları,
Solar o şen günlerin çiçekleri
Ve rüzgar oynar onlarla vadilerde
Ve sel gömer geçtiği her yerde,
Yok olur her şey, güzel bir düş gibi,
Zihinde parlayıp yok olan,
Ve tohumlar kalır
Giden güzel ömrün hazinesini
Mevsimlerin anısını, yaşamın rüyasını
Ve dünyanın hayallerini taşıyarak.
Yok olur her şey sarılarak
-Sisin altında
Karların altında
Ve çamurların altında-
Bıkılmayan hayatın hayaline
Ve kokulu yeşil baharın yüreğine;
Düşleyerek kuşların şarkılarını
Çiçeklerin kokusunu ve meyvenin tadını.

Geçer zaman, büyür dertler
Biri gider derdin gelir diğeri,
Uyanık kalır düşleri
Seherin gizemiyle örtünerek,
Sorar:
“Nerede sabahın sisi,
Akşamın büyüsü ve ayın ışığı?
Ve o alımlı kelebek sürüsü,
Ya vızıldayan arı, akıp giden bulut?
Nerede ışıklar ve kainat,
Nerede beklediıim yaşam?
Susadım dalların üstündeki ışığa!
Susadım ağacın altındaki gölgeye!
Pınarlara susadım
Vadiler arasında şarkı söyleyen
Ve çiçeklerin üstünde dans eden!
Susadım kuş cıvıltılarına
Meltemin fısıltısına ve yağmurun sesine!

Evrene susadım! Nerede varlık?
Nerede göreceğim beklenen alemi?
Evrendir bu, donukluğun uykusunun arkasında,
Ve büyük uyanışların ufkunda

Bir kanadın titreyişidir ancak
Büyür arzusu tohumun ve galip gelir
Çatlatır üstündeki toprağı
Ve görür evreni en güzel biçimiyle
Ve bahar gelir şarkılarıyla,
Düşleriyle, terü taze gençliğiyle
Ve bir öpücük kondurur tohuma
Giden gençliği geri getiren dudaklarla
Ve der ona:
“Yaşam verildi sana
Ve ebedileştirildin korunmuş soyunda
Kutsadı seni aydınlık, karşıla sen de
Yaşamın gençliğini ve ömrün bereketini.
Düşleri aydınlığa tapan kişiyi
Kutsar ışık, nerede doğarsa.
Senindir gökyüzü, senindir ışık,
Senindir düş dolu çiçekli yeryüzü,
Al tükenmez güzelliği
Senin olsun engin, terü taze varlık,
Büyüle –dilediıin gibi- kırların üstünde
Meyvelerin tadını ve çiçeklerin güzelliğini,
Fısıldaş meltemle, sohbet et bulutlarla
Konuş yıldızlarla ve ayla,
Fısıldaş yaşamla ve arzularıyla,
Ve bu alımlı varlığın tılsımıyla.

Ve gösterir karanlık, derin bir güzelliği,
Hayali alevlendiren ve düşünceyi tutuşturan,
Ve yayılır evrene ilginç bir büyü
Güçlü bir büyücünün yönlendirdiği
Ve aydınlatır saf yıldızların kandilleri
Ve kaybolur buhur, çiçeklerin buhuru.
Çırpar harika bir ruh
Ay ışığından kanatlarını
Ve çınlar düşlü, büyülenmiş bir tapınakta
Kutsal yaşamın ezgisi.
Ve ilan edilir evrende:
Ateşidir arzu, yaşamın
Ve ruhudur zaferin,
Yaşamı arzularsa ruhlar
Kaçınılmazdır cevap vermesi kaderin!

Ebu’l Kâsım Eş-Şâbbî

Çeviri: Kenan Demirayak

Yok+olur+her+%C5%9Fey+g%C3%BCzel+bir+d%C3%BC%C5%9F+gibi Yaşama İsteği

Aşk

Sürekli düşünüyorsun,inatçı ,saklı, gizli
Pencereye bakıyorsun, sıkıntı var gözlerinde
Her şeyden çok severdin beni hani ?
Kendin söylemiştin ya geçen sene

Gülüyorsun da, bir şeyler var bunun ardında
Gökyüzüne bakıyorsun bulutlardan heykellere
Hani ben gökyüzüydüm, dünyaydım ya ?
Kendin söylemiştin ya geçen sene.

Surowy jedwap 1932

Maria Pawlikowska

Maria+Pawlikowska Aşk

Tek Bir Yıldız Altında

Rastlantıdan, onu gereklilik olarak adlandırdığım için özür dilerim
Eğer yanılıyorsam, gereklilikten de özür dilerim
Mutluluk onu sanki benimmiş gibi aldığım için kızmasın bana
Ölüler anılarımda yanıp söndükleri için ne olur darılmasınlar
Zamandan, dünyanın bir saniye içinde gözden kaçırılan çokluğu adına özür dilerim
Eski aşkımdan yenisini ilk sandığım için özür dilerim
Uzak savaşlar, evime çiçek getirdiğim için bağışlayın beni.
Kanayan yaralar, parmağıma iğne battı, bağışlayın
Uçurumdan bağıranlar, menueti çaldığım plak için özür dilerim
İstasyondakiler, sabah beşteki uykum için özür dilerim
Kışkırtılan umut, bazen gülüyorum affet.
Çöller, bir kaşık suyla koşmuyorum diye affedin beni
Ve sen atmaca, hani yıllarca aynı
Hep aynı kafes içinde, devinimsiz aynı noktaya bakan
Doldurulmuş olsan bile hoş gör beni.
Kesilmiş ağaçtan masanın dört ayağı adına özür dilerim
Büyük sorulardan, küçük yanıtlar için özür dilerim
Gerçek, bana pek önem verme
Ağırbaşlılık, göster bana yüce ruhunu
Varlığın gizi, dayan eteğinin kuyruğundan ipleri yoluşuma
Ruhum, beni suçlama, sana ara sıra sahip olabildiğim için
Her şeyden, her yerde olamadığım için özür dilerim
Herkesten, herkes olamadığım için özür dilerim
Biliyorum aklamaz hiç bir şey beni yaşadığım sürece
Çünkü, kendim, yine kendim engelim.
Dilim, bana kızma acı sözleri ödünç alıyorum
Ve sonra onları daha yumuşak göstermek için çabalıyorum diye

Wisława Szymborska

Tek+Bir+Y%C4%B1ld%C4%B1z+Alt%C4%B1nda Tek Bir Yıldız Altında