Bir Kayığa Biner Geceleri

Tadını, yağmura duygulanmanın
Paylaşır kuşlarla biri gizlice
Gülmesini tutamamış bir sincap
Sallanır utanç bahçelerinde

Yalnız atlar yıkılır düzlerde suya özlemlerinden
Bir ben miyim yalnızlığa yenilen, sen, sen, sen

Uzun sokakların ucunda evleri
İlk denemelerden geri dönülmüştür
İtildikçe içe, durduğu bilinen
Bazı dostları yitirmeye gidilir

Yalnız atlar yıkılır düzlerde suya özlemlerinden
Bir ben miyim yalnızlığa yenilen, sen, sen, sen

Bir kayığa biner geceleri
Sığlıkta o kadın tek başına
Dua biçiminde inceltir korkuyu
Sunar içtenliksiz, tanrısına

Yalnız atlar yıkılır düzlerde suya özlemlerinden
Bir ben miyim yalnızlığa yenilen, sen, sen, sen

Gülten AKIN

gulten+akin Bir Kayığa Biner Geceleri

Şiir Bitti

Sihriydi tutkuların şiir bitti!
Solunarak süzülen tılsımı kalmadı gönlün…

Şiir bitti! Kurudu esin çağlayanı umudun
Dindi suların tendeki çılgın uğultusu
Öpüşlerin düşlerin filizleri yolundu
Kimse ağlamıyor özlerken…

Şiir bitti! Uçukladı dudakları sevginin
Bakışlar yapayalnız, yalnızlık çırılçıplak
gülüşler kıvılcımsız
Can bitkin, dil tutsak…

Şiir bitti!Bulandı yüreğin özgür sesi
Çığlığı duyulmuyor sevincin…

Şiir bitti! Bozuldu ışıktan büyüsü duyguların
Korkunun da ucuzları türedi coşkununda
Erdem sığlaşıp özüne yabancılaştı
dal kuru, dalga uysal
Herkes her şeyin sahtesine alışkın

Şiir bitti! Dindi rüzgarın tükenmez gücü
Ağıtlar yetim,türküler öksüz.

Şiir bitti! Soldu içli sesin beslediği tomurcuk
Alaycı çalgılar dökülüyor şarkılardan
Hüzün sürgün aşk yılışık…

Sokakta sabrın tiryakisi ruhsuz bir kalabalık…
Tek umut ki yaşam bitti demeye varmıyor dilim
O da çocukların sesleri…

Nihat BEHRAM

siir+bitti Şiir Bitti

Eski Nine

Ölümün ve göçün dokunmadığı tek nesne
var mıdır
ölüm yok eder göç değiştirir
kendisi kalamaz kimse
sarp ve suskun ninelerden başka
onlar kimi zaman sırtlarında
kimi zaman sımsıkı kucak
hala evin bebelerini avutmada

kimse kendi gibi kamamıştır
o seven sevilen amca
döner birgün apansız, bırakılan kente
herkesin doğduğu evi haraç mezat
açmıştır izinsiz eski sandığı
artık başkasının olan evin avlusunda
tüccarı değildir bilemez nesi kaç para
sedef nalın, oyma kutu
fildişi tahta kehribar
tarak toka
mum bebeği kızın, armağan çıngırak, ilk elbise
(naylon girmemişti daha saf hayatımıza)

sonra görülecektir
birinin evinde mor fanussuz lamba
ötekinde mor fanus (ah yağma)
arar lambayı fanus fanusu lamba
uzağında sahibinin
kirlenir porselen kırılır sırça

mor ipekten kenarıydı bir kırlentin
moru solmuş ipek ezilme derdinde
anılarından utanan çocuk
yaşlanınca şaşar kendine
sözcükler dizerek barışır diliyle
söyler, anlaşılır

Gülten Akın
eski+nine Eski Nine

Korkak kadınlar şiiri

Onlar için pazarlar, erkekler
sevda ile sıkıntı arasında
bir gider bir gelirler

gencömrü aşmak, bir dağı aşmak
sırtta çocuklar
sonra da genç sanmaları kendilerini
ol sebeptendir.

saati sormadan korkuları vardır
yitirmek tek yılgı
sevdikleri sevmedikleri de olmuşsa zamanla
şakırlar sevdiklerini de
ötekini nevroza dönüştürüp saklarlar.

Gülten Akın
Korkak+kad%C4%B1nlar+siiri Korkak kadınlar şiiri

Ayrılar Gemisi

Bunlar en mutlu günleri ayrılığımızın

Yanaşmadan özleminin limanlarına

Bir uzun hava içinde kendimiz kendimizin

Uzasın dönmenin saçları, çağırma uzasın

Gülten Akın
Ayr%C4%B1lar+gemisi Ayrılar Gemisi

Ey Deniz!

Yorulmadın mı?
Bir ileri salınıyorsun, bir geri,
ne istiyorsun?
Nereye gidiyorsun, dur durak bilmeden?
Sanki sen de benim gibi
iki kalplisin; köle ve özgür.
Biri kaçmak istiyor diğerinden,
ama kaçmak imkansız!
Söyle ey deniz!
Sende hem iyilik
hem de kötülük mü var?

Sükunetinde güven mi var?
Dalgalarında ürkeklik mi?
Yayılışın kolay; çekilişin zor mu?
Alçalışın zillet, yükselişin övünç mü?
Sessizliğinde hüzün, coşkunda müjde mi var ?
Söyle ey deniz!
Sende hem iyilik,
hem de kötülük mü var?

Durdum, gece kapkaranlık.
Deniz, bir ileri, bir geri.
Ne deniz verdi bana yanıt,
ne toprak.
Gece ağarmaya başladığında
ve tan ufku sürmelediğinde,
bir ırmağı işittim mırıldanan;
Kainat, dürülme ve açılmadır.
İnsanlar içinde iyiler de var, kötüler de,
denizde de med ve cezir!

Mihail Nuayme
( 1889 – 1988 )

Mihail+Nuayme Ey Deniz!

Kara sessiz gemiler geçiyor geceden

kara sessiz gemiler geçiyor gecenin üzerinden, ağır ağır…
göğün alnacında yaşıyorum nicedir yapayalnız bir korkuluk gibi.
çok süredir bakmıyorum aynalara, bilmiyorum, çok süredir nasıl görünüyorum acaba?
neremden tutuşturmaya başlamış beni bu hızla büyüyen yangın?
sıcağın tenimde çığırından çıktığı o ilk anı unuttum
sıcağın teminde geciktiğini görüyorum
nasıl duruyorum mezar mezar hatıralarımla yüklü
karşısında birbirine yaslanmış onlarca konteynerin?
kendimin dayandığı çürük bir asa
gibiyim, sanki öldüğümü bir ağaç kurdu haber verecek dünyaya.

gemiler geçiyor, kara sessiz, ağır ağır gemiler…
kulaklarım tanıma gelebilecek bütün kalıntılardan uzak,
uzak beni çeperlerimden dışarı zerk edebilecek bir yağmur sesinden bile!
halbuki ayın kendini gizlediği bulutlardan rahmet boşansa bir
boşansa göğsümü kilitleyen bu kalın zincirlerden halkalar…
niçin bütün yıldızları kaçıran bir korkuluk görevi verildi bana?
neden gökte bir korkuluktan kaçan değilim?
ay tutuk, yüzleşmemi ister gibi kapatmış kendini bana,
yüzleşmemi ister gibi geçmiş günlerimi bütün göklerime bağlayan ateşli bir uçurtmayla!
bakınca bir tuhaf oluyorum dünyaya ve ona giydirdiğim bütün bu renkli zarlara

bir kuyu, asamdan düşersem içine alacak beni; zifiri!
korkuyla bağladığım dizlerim çözülmesin ya rabbim, dudaklarım tozlanmasın asfaltla
gülümser çehreler geriyorum beni güneşlerden ayrı koyacak bir branda,
bir çit, bir duvar gibi duruyorum, mesafeli ve çoğu zaman küskünüm kendim olmakla!
işte itirafa zorlar gibi soğuk bir namlu dondurmuş beni,
soğuk, ensemden sırtıma ve sokumuma akıttığım ter de!
işte nereye dokunsam orada beni bulan yalanların o gümrah sesi
hemen her gece uyandırıyor beni derin uykularımdan.
“ben değilim!” diyorum bu, “ben değilim!”; yeminle, antla, imanla,
ben değilim okunaklı bir anlamla dükkanların önünden iç rahatlığıyla yürüyebilen
niyeyse korkuyla kendinin peşinde koşturan o zavallı titrek kişiyim ben!

bir kuyu, uykuya düşersem içine alacak beni; zifiri!
zekamı-olmuyor!-atamıyorum bir türlü yabana
bir türlü bırakamıyorum bakışlarımı üryan
nereye baksam orada bir gül bitirebilirim sanki, bir diken!
rabbim, rüyalarla bezeme benim gerçekliğe dayattığım bu amansız temsili!

küskün olmam bundan demek –evet, bunları da hatırlayabildim demek-
bir suç gibi utanıyorum her şeyden, bir günah gibi alçalınca yere basıyor çünkü ayaklarım
bana nazil olunmuş bir candır, sade bir can,
ötesi yok bunu hep kendime unutturuyorum bütün övgülerin sahibi!
ama sen bu hatıralarla yüklü günahları üzerinden çektim diyorsun, doğrulttum belini
yükselttim senin şanını, itibarını ve bana sevgiyle yönel diyerek göğsümdeki demiri
bir çırpıda söküp alıyorsun ah!, şükürler olsun, inşirah!

kara sessiz gemiler geçiyor ve halliceyim beni içine aldığın geceden
düşündüğünü görüyorum beni, izlediğini, sevdiğini sevdiğini sevdiğini
sen; rahman ve rahim! beni tepe tırnak iyice soy!
ayağımdan, dizimden, avcumdan,
alnımdan uzak koyma hiç zeminlerini!

“ahd ü misak!”, bana en yakışan sözsün, söze en yakışan sen!
uzağım uzağım uzağım sana yakın ve tıpatıp kendim olmaktan
zerre kadar fikrim yok acaba şeyhimin evi bana kaç vesait uzakta?
kimin köpeği olacaksam olayım, tasalanmam takılsın bana bir tasma!
o teslimiyet çadırında isterim ki alınsın elimden emir
emreden de sensin, fent eden de… hayır da şer de sendendir
işte bu gemilerin karşısında kıskıvrak yakalandığım gece
öncemden ayrı dursun beni bu izleğe kandıran demir!
biliyorum yük de değil türlü hileyle saklanmayacak olan bu delil
cehennemde müebbet kalacak kadar cürüm sahibi kıldın beni, sana milyonca teşekkür!

ah beni şiirlere gark ettiren karanlığım, hücremin izbe yalnızıyım
bu dünyada bedenime hapsolmuş bir ben ki; kavuşmam ancak ölümümledir
ölümledir sabrımı zamanın kıskacından hidayete vardıracak olan dehliz
bütün kilitleri denedim, hiçbir kilidi açmayan bir anahtar koleksiyoncusu çıktım!
denedim, diploma gölgelerinde bronzlaşmıyor tenim
bana gözümü gör edecek yakıcı bir güneş gerek ya rabbim!
isterim ki bu şiirle sana biraz olsun yakınlaşabileyim

sana uzak bana dert olan bu canımdan tek ses: “ah!”
sarakaya alınmış bir tefekkür -hamd olsun- dürtüyor beni
oruç olduğumu unutuyorum ramazan haricinde bazan
haz kavminde bezim yok desem ne de çok yalan olur
kara sessiz gemiler geçiyor geceden, benden, geçmişimden
elimdeki uçurtmayı bir yas bayrağı gibi taşımaya başladım
canımdaki cıva ısındı ısınacağı kadar, çatlatacak kalbimi artık
sonra sana dönüşecek senelerce biriktirdiğim kıraatim
kara sessiz gemiler geçiyor geceden, ağır ağır…
korkutuyor beni şimdi geçmişimi hep bilecekmişçesine âtim!

Alper Gencer
Alper+Gencer Kara sessiz gemiler geçiyor geceden

Amasya Mektupları

I.
nasıl tanınabilir yüzüm seninle
böyle bırakıp gittin ya beni
dalgın bir kuğuydum, oyalanmadın
sesinin rengine hapsettin beni.

ve şimdi bir büyük anısın sokaklarımda.

nasıl tanınabilir yüzxüm seninle
ıtır kokusu toprağındayım
kapılara paslı kilit vurmuşlar
sarıya boyamışlar evlerimizi
sanki güvercinsin, kanadındayım.

ve bir turuncu kandil kovalar beni.

nasıl tanınabilir yüzüm seninle
bir kış odasında vuruldum ağır
bu yaralar şu kalbime musallat
işte gidiyorum açıyor zakkum.

yüzüme baktıkça çağırıyorum seni.

II.
her şey seninle şimdi, masum ve dilsiz
öyle çıkıyoruz yukarılara
ağzın, ötelerin şelalesidir
saçlarına kar değmemeiş daha ne?
ellerinden tutayım bırakma beni.

sesin okunuyor su çırpıntısından.

her şey seninle şimdi, karanlık kışla
gömleğime değen berrak bir türkü
al al götür beni akşamlarına
gideceğim adres yeni değil ki
oralarda selvi, bir kaç menekşe.

ihanet sıçrıyor ak gerdanından.

her şey dağılıyor seninle şimdi.
ah! künhüne vardığım sırlarım bitti
yüzünle sınandım, senin yüzünle
yalnız tasan kaldı bana, hafifliğinden
bir su kenarında akan gözlerim
ayrılık topluyor dudaklarından.

III.
derler ki imlası kırık kaderin
içinden geçermiş ferhatın kahrı
ya ben sana nasıl gelirim şirin
bulutun içinden rüzgar sesinden
ya ben sana nasıl gelirim ferhat
kalbimdeki ırmak sakinliğinden.

derler ki goncası açmaz bir aşkın
kapıları örtük olurmuş he mi?
mermere yazılan harfler kaybolur
yağmur düşer sızlanırmış karanfil
ben böyle bekliyorum yollarda, gülüm
imlası kırık kalbimle seni.

Cafer Turaç

imlas%C4%B1+k%C4%B1r%C4%B1k+kalbim Amasya Mektupları

Mürşidim Kocakarı

içinde sanki ömrün bütün pazarları,
koskoca ve dingin bir ev hayatı,
ılık ılık akan ve hayata dair alabildiğine şey gizlidir.
süte benzetirim bu şiiri, bir de güz öğledensonralarına.

i

kendimi çok ölü hissediyorum bugünlerde
bir güneş düşüyor bir yağmur damlıyor
kendini bıçaklıyor günler
çirkin bir kız güzel bir kızdan özür diliyor
kendimi katil hissediyorum

esmiyor diye hayıflanırdım fırtına var
yalnızım derdim insandan geçilmiyor
insandan geçilmiyor; yalnızım.
allahım hayretimi artır yok,
allah´ım hayret ver!
kendimi çok ölü hissediyorum

namaza durmalı, abdest de alınır
bir kızı öpmeli kahvaltı yapmalı
gazeteyi uzatır mısın? biraz yürüyelim mi? günaydın?
sigarayla oynarsın yakmadan önce ki
düşünmeli insan bazen kısa süreler
evet namaza durmalı bir kızı öperek uyandırmalı
insan çünkü düşünmemeli bazen

insan ellerini yüzünü yıkamalı
birlikte porselen bir çaydanlıktan
dışarıyı seyretmeli dışarıda pencereden yağmur
içerde, içerde olmanın sıcaklığı
içerde içeriyle evli kızlar dışarıda aşık
evet bir kız dışarıyı seyreder ama evde oturur
evet bir ev içeridedir dışarıda yağmur
yine de namaza durmalı
yine de bir kızı öperek uyandırmalı

insan evini bahşeder, dışarıyı da
öpüşünü bahşeder kendini bahşeder bahşı bahşeder
insan bahşetmeyi bilmeli cömertlik öğrenilir
insan ellerini yüzünü yıkamalı.

Eren Safi
Eren+Safi Mürşidim Kocakarı

Zamanın Kitabı

Zamanın uzun tünelinde nesin ki sen,

geçmişin yankısı, geleceğin sedasından gayrı? 
doğmadan önce yazılmıştı senin yazgın, 
öncesi ve sonrasıyla hayatın. 
Ne doyacak açlık vardır orada, ne uyuyacak ölüm, 
ne de doyuma ulaşacak aç gözlülük. 
İnsanlar sırlarıyla şaşkın, 
bilselerdi keşke onlarda varolan esrarı…

Mihail Nuayme

zaman%C4%B1n+kitabi Zamanın Kitabı