Güzel Ayrılık

Hani bir dal vardır, gövdeden çıkan,
sonra bir dal daha o daldan çıkan,
sonra bir dal daha, bir dal daha,
en son dalda güzel palamut duruyor.

Palamutun şekli şapkası güzel,
bıraksın meşeyi, dala tutunmasın,
düşsün yere şapkasıyla beraber,
tabii, şapkası onu meşeye bağlıyor.

Bırak kendini öyle gövdesiz, dalsız,
orada asılı huzur bulman imkansız,
düşeceğin yer de meşenin gölgesi,
güzel ayrılık orada bizi bekliyor.

Ahmet Güntan

g%25C3%25BCzel+ayr%25C4%25B1l%25C4%25B1k Güzel Ayrılık

Güzel İkizler

Güzel ikizim, ne kadar acayip değil mi,
bu kadar saf bir insanın yorgun görünmesi,
iyi bir kalbin alıp başını gitmesi,
ne acayip, evet, çok acayip.

Ben de biliyorum yollar bozuk, değil mi,
arı masum, iğne tuzak değil mi,
böyle dönüp dolaşma, kalbinden uzaklaşma,
biz sabah olunca uyanacağız.

Ben de senin gibiyim, hiç aldatmadım,
ama sonra kaderle başbaşa kaldım,
meşenin altında bir yatak hazırladım,
gel, her şey herkese anlatılmıyor.

Ahmet Güntan
Ahmet+G%C3%BCntan Güzel İkizler

Simurg’un Peşinde

Hiçbir şiir son mısraında bitmez.
Sözün Simurgu, sözcüklere değil,
Kendi tüylerine bölünür çünkü,
Rüyalara ve hayatlara dağılır
Her gün, sabah akşam yeniden.

Senin, her şiirle daha büyük,
Daha uzak ve sarhoş uçuşlar için
Sözcüklerle tırmanmak istediğin
En yüce doruklardan toz kaldırıyor
O’nun kanadının rüzgârı çünkü;

Mısralarla ölçebilir misin, o zaman,
Sen ey fukara ozan,
Kanat genişliğini, onun?

Söz bitti sanılan yerde yol bitmiyor ki;
Turna katarı, yaban kazları, kırlangıç sürüsü…
Süzülürken bir vadiden,
Uzak mı uzak bir başka vadiye,
Tünüyorlar, bir gölün kıyısına,
Yahut bir gönlün kıyısına,
Kısa bir mola için;

Kısa bir mola için, sularla, ağaçlarla,
Bört böcek yârenle toplu bir âyin için…
Hepsi bu kadar ve seni yanıltan bu,
“Şimdi dokundum en güzele,
Şimdi dokundum en güzele!” dedirterek
Böyle açtıran yumduran
Kanatçıklarını sana.

Yoksa yol biter mi hiç, biter mi yol?
Bitiyorsa, yol denebilir mi ona?
Biten şeylere var denebilir mi hiç!

İşte bunu aklında tutarsan sen de,
Simurg’un peşinde, bak, gör,
Senin de kalbinin her vuruşu
Ayrı bir kuşun dilinde,
Ayrı bir terennüm olmayı becerecektir,
Ayrı bir aksi seda…

Cahit Koytak
Simurg%E2%80%99un+Pe%C5%9Finde Simurg’un Peşinde

İyi Günler İlerde Anneanne

iyi günler ilerde anneanne
iyi günler ilerde
bense yirmidört saatlik
günlerdeyim anneanne

rüyalarında senin ne kıyamet kopuyor
ne de bir gül düşüyor dalından
sen böyle istersin bilirim
gülümseyerek anneanne

oysa ne sarışın kızlar
göz kırpıyor esmer delikanlılara
ne de ortadoğu
bir gül bahçesi oluyor

yine de iyi günler
ilerde anneanne
esmerliğimiz
kıyamet herkese

halime bakıp üzülme anneanne
bir bakarsın dayımla beraber
ortak bir iş kurar
belki bir süpermarket açarız

ne dersin, kasada da
muzaffer durur, gülümseyerek
yok yok olur, dandy, pop-corn
ve kalve çorba satarız.

kahrolsun amerika deriz sonra
kahrolsun fransa için ve mançurya
kahrolur biz böyle deyince
devr-i daim düzeniyle dönen dünya

mançurya da kahrolur
niye kahrolacaksa

anneanne, müzmin
başağrılarım artıyor
işte yaşamak bu deyip dostlar
müttefiklere gülümsediğinde

anneanne, ah anneanne
çıkış yok ve bu tereke
rahmetli dedemin yüreğinden
daha eski bir mesele

yüreğimiz bölüştürülemez
iyi günler ilerde

sade ekmeği bildiğimiz
günler geçmişte
ve güzeldi anneanne
şimdi ekmek dile gelse
boğazımızdan geçişine
utandığını söylerdi

iyi günler yok!
iyi günler yok anneanne

kıyamet bize
kıyamet bize
kıyamet bize

kıyam/et bize

Hüseyin Atlansoy

%C4%B0yi+G%C3%BCnler+%C4%B0lerde+Anneanne İyi Günler İlerde Anneanne

Alçıda

Asla kurtulamayacağım bundan! Şimdi benden iki tane var:
Bu yeni büsbütün beyaz kişi ve o eski sarı olanı,
Ve beyaz kişi kesinlikle daha üstün olandır.
Yiyeceğe gereksinim duymaz, gerçek azizelerden biridir.
Başlangıçta nefret etmiştim O’ndan, kişiliği yoktu –
Ölü bir beden gibi benimle yatmıştı yatakta
Ve korkuyordum, çünkü biçimi tıpkı benim gibiydi.

Sadece daha fazla beyaz ve kırılamaz ve şikayetsiz.
Bir hafta uyuyamamıştım, kendisi öyle sakindi ki.
Her şeyle suçladım kendisini, fakat cevap vermedi O.
Anlayamamıştım O’nun aptalca davranışını!
O’na vurduğumda sessiz durmuştu, gerçek bir barışsever misali.
Sonra farkına vardım ki istediği şey sevilmekti:
Canlanmaya başladı, ve O’nun faydalarını gördüm.

Bensiz var olamazdı, yani tabii ki bana minnettardı.
O’na bir ruh verdim, çiçeklendirdim O’nu
Çok değerli olmayan bir porselendeki gülün açması misali,
Ve bendim herkesin ilgisini çeken,
Başta sandığım gibi O’nun beyazlığı ve güzelliği değildi.
Biraz himaye ettim O’nu, ve yalayarak içti bunu –
Handiyse hemencecik bir köle zihniyeti taşıdığı söylenebilir.

Beni beklemesine bir itirazım yok, ve O çılgınca seviyordu bunu.
Sabahları erken kaldırırdı beni, yansıtarak güneşi
Şaşırtıcı derecedeki beyaz gövdesiyle, ve ben fark ediyordum
O’nun paklığını ve dinginliğini ve sabrını:
En iyi hemşireler gibi huyuna suyuna gidiyordu zayıflığımın,
Doğru dürüst iyileşsin diye, kemiklerimi yerinde tutarak.
Zamanla ilişkimiz daha bir gerginleşti.

Bana aldırmaz olmaya başladı ve soğuk görünüyordu.
İçten içe beni kınadığını hissettim,
Sanki alışkanlıklarım bir şekilde O’nunkileri gocunduruyordu.
Akışına bıraktı her şeyi ve giderek daha dalgın oldu.
Ve derim kaşınıyordu ve yumuşak parçalar halinde dökülüyordu
Bakımımı oldukça kötü yapmasıydı sadece bunun nedeni.
Sonra anladım sorunun ne olduğunu: ölümsüz olduğunu düşünüyordu.

Beni terk etmek istiyordu, daha üstün olduğunu düşünüyordu,
Ve kendisini bilgilendirmiyordum, ve kızgındı –
Günlerini heba ediyordu yarı bir cesedin üstünde!
Ve benim ölmüş olmamı umuyordu içten içe.
O vakit ağzımı ve gözlerimi örtebilirdi, beni tümüyle örtebilirdi,
Ve boyalı yüzümü taşıyabilirdi tıpkı bir mumya tabutunun
Taşıdığı gibi bir firavunun yüzünü, çamur ve sudan yapılmış olsa bile.

O’ndan kurtulabilecek bir konumda değildim.
Uzun bir zamandır beni desteklediğinden handiyse felç olmuştum –
Nasıl yüründüğünü ve oturulduğunu unutmuştum,
Yani O’nu herhangi bir şekilde kızdırmamak için dikkatliydim
Ya da zamanından önce O’ndan nasıl öç alacağımı göstermemeliydim.
O’nunla birlikte yaşamak tabutumla birlikte yaşamak gibiydi:
Gene de bağımlıydım O’na, bu durumdan pişmanlık duysam bile.

Birlikte mutlu bir çift olacağımızı düşünmüştüm başlangıçta –
Fakat sonuçta, bir çeşit evlilikti bizimkisi, böylesine yakın olmak.
Şimdi anlıyorum ya birimiz ya da öbürümüz olacak.
Biz azize olabilir O, ve ben çirkin ve kıllı olabilirim,
Fakat yakında anlayacak bunların önemli olmadığını.
Gücümü toparlıyorum; bir gün O’nsuz yapabileceğim,
Ve o vakit telef olacak O yoklukla, ve beni özlemeye başlayacak.

[1961]

Sylvia Plath

Çeviri: İsmail Haydar Aksoy
siir+antolojisi Alçıda

Konuş Çocuğum

Yüzünü ufkuma tut çocuğum
Ben buradan gideceğim
Yüreğim kaldırmıyor artık bu yükü
Evler ağırlığımı taşımıyor
Yılların ağından toplayıp düşlerimi
Ömrümü bir u gibi yollara dökeceğim.
Kimseler anlamak istemeyecek biliyorum
Bunalmış bulutların bu sırasız sığınağını
Bir sen varsın güvenebileceğim
Bilen anlayan bağışlayan
Gökyüzü kadar engin
Elini alnıma koy çocuğum.

Yıllarca yankısız aynalara
Düşmekten aşındı yüzümün çizgileri
Sesim yitirdi sevincini
Örselendi dilimin inceliği
Yanlış yüreklere söz düşürmekten.
Odalar odalar odalar…
Emdi ömrümün ışığını, köreltti
Tedirgin bir gölgeye dönderdi beni
Yüzünü yoluma tut çocuğum
Ben buradan gideceğim
Dağıtsın sesinin duru rüzgarı
Dünyayı daraltan bu yapışkan sisi
Üfle soluğunu yüreğime
Konuş çocuğum.
Susan bir türküyüm nicedir
Evler çarşılar içinde
Duruşum gurbet yürüyüşüm el
Gülüşüm hayat kırgını, kapalı, yarım
Kederim uzak insanlara…
Yaşamak bu iğdiş göklerde buruşuk
Yağmuru alınmış bir güz bulutu
Al, rüzgarının mavi kanatlarına
Beni ülkene götür çocuğum.
1985
Şükrü Erbaş
konus+cocugum+sukru+erbas Konuş Çocuğum

Yelkensiz Gemi

‘Kal’ deseydin, kalırdım. Demedin oysa…
Kuru bir ‘Bitmesin’den başka hiçbir şey demedin.
Öyle kuru, öyle soğuk, öyle uzaktı ki, ondaki anlam!
Bu kadar kolay mıydı her şey, bu kadar yakın mıydık uçuruma?
Savunmayacak mıydın sevgimizi?
‘Kal’ diye haykırmayacak mıydın ardımdan?

Düşündüğüm bu değildi…
Hayal ettiklerim, beklediklerim başkaydı senden,
Mücadele beklemiştim oysa…
Yelkensiz olan gemimizi kıyıya ulaştırırız sanmıştım…
Kıyıya ulaştırırsın sanmıştım…
Oysa, onu denizin ortasında savunmasız bırakmama göz yumdun…
Bu kadar yıpratıcı olamazsın…
Oysa, bir anlam olmalıydı yaşadıklarımızda!
Paylaşılan duyguların bir anlamı olmalıydı.
Yüreğimdeki martıların bir anlamı olmalıydı.
Beynimizdeki melodilerin, aramızdaki çekimin,
Geçen akşamki sohbetin bir anlamı olmalıydı.
Duygularımızın bir anlamı olmalıydı.

Yüreğimdeki tüm martıları uçurdun şimdi…
Hangi yöne gittiler bilmiyorum,
Geri dönerler mi bilmiyorum.
Dünya boşaldı mı ne!
Neden bu kadar sessizleşti birden yaşam,
Neden artık parlamıyor yakamozlar gözlerimde?
Neden artık rüzgar esmiyor,
Her şey seninle mi kaldı yoksa?
Mantığım… Mantığımı bana bırak lütfen, ona ihtiyacım var.
Bazı şeyleri anlamak için ona ihtiyacım var!
Evet! Ben istedim ayrılığı, çıkmaz yollara yönelen bendim,
Kucağında bir yığın noktayla karşına çıkan bendim…
Kahretsin! Bunu neden yaptığımı bilmiyorum.
Ve senin buna nasıl göz yumduğunu…
Tıpkı balkondaki akasyaları sularken,
Fazla sudan dolayı sararacaklarını bilmediğim gibi…
Su, onun için hayat olmalıydı oysa…
Ve… Sen de benim tutunacak dalım!

Bazı şeyler vardı aramızda biliyorsun,
Olmaması gereken ama daima var olan.
Farklı uçlardaydık seninle,
Farklı mevsimleri seviyorduk, farklı zamanlarda….
Sen büyük fırtınalara vardın, bense lodostan bile ürküyordum..
Oysa başardığımız şeyler vardı her şeye rağmen,
Daha doğrusu öyle sanıyordum…
Binlerce yıldız arasında,
Ayın güzelliğini gösterebilmekti tek amacım…
Yıldızları söndürmekti… Sorunları yok etmekti…
‘Bitti’ deyişim öylesine bir şeydi, öylesine, sıradan, şakacıktan…
‘Hayır’ demeliydin!
Hatta kıyametler koparmalıydın yüreğimde,
Hendekler açmalıydın yoluma gidemeyeyim diye.
Sahip çıkmalıydın gözlerimdeki ay’a sevgimiz diye…
Beni yolumdan alıkoymalıydın…
‘kal’ demeliydin… Defalarca ‘kal’ demeliydin…
Oysa, demedin…

Belki de senin çiçeklerin çoktan solmuştu ve ben
Akasyaları kışın yaşatmaya çalışmakla hata etmiştim…
Belki böylesi daha iyi oldu…
‘Kal’ deseydin kalırdım… Hem de seve seve kalırdım.
Martılarla kalırdım. Yakamozlarla kalırdım.
Demedin oysa!
Bilir misin?
Kaç çığlık olup yıkıldı yüreğim giderken…
Bilir misin?
Nasıl bir cana hasretti yüreğim, yolumdan döndürecek…
Bilir misin?
Nasıl zor oldu ardıma bakmadan çekip gitmek…
‘KAL’ desen kalacaktım…
DEMEDİN OYSA! !

Fatoş Yıldız

Yelkensiz+Gemi Yelkensiz Gemi

İtiraf

Yalan söyleyemem: Hep aklımdasın,
Hep düşünüyorum seni, diyemem.
Fakat bir şeyden emin olabilirsin:
Ara sıra düşünüyorum seni.
Ve seni düşünmelerim yopyoğun.

Hiçbir şeye çalışmıyorum: Ne seni unutmaya
Ne de seni anımsamaya.
Seni düşünmelerim tıpkı imgeler gibi
Birdenbire çıkagelir.
İstesem de istemesem de.

Hiçbir kötülüğün sana ulaşamayacağı
Yüreğimde taşırım seni.
Gene de ara sıra benimlesin,
Damarlarımda dolaşmana izin verdiğimde.
Sonra dönersin yüreğime yeniden.

Aklımdasın gecenin karanlığında,
Çimendeki şebnem gibi.
Anımsıyorum ılgıt ılgıt öpüşlerini
Yıldızlı gök altında itiraf ediyorum:
Seni seviyorum.

İsmail Haydar Aksoy

itiraf İtiraf

Alışılmadı!

Avuçlarımda dağılan kar gibiydi yüzün
Ve semazenler dönüyordu hüznün çevresinde
Geçtin ansızın öte yakasına ölümün
Yaşamaktan usanmış
Nereye gidersin böyle
Alıp başını giderek

Gözlerin
Mistik bir anlatım aracıdır artık

Nereye gidersin böyle
Alıp başını giderek
Yaşamaktan usanmış

Alışılır ölümlere de demiştin
Siyahlara bile alışılır
Günün birinde demiştin

Alışılmadı!

İsmail Haydar Aksoy

ismail+haydar+aksoy Alışılmadı!

Gılgameş Destanı

Onuncu Tablet

Sâkiye Siduri, denizin ıssız bir köşesine yerleşmiştir.
O tahtında oturuyor.
Sâkiye için ağaçtan ayaklar yapılmıştır.
Bu ayaklar üzerine altından yapılmış şıra fıçıları konmuştur.
Tanrıça sık bir duvak örtünmüştür. Yüzü görünmemektedir.
Gılgamış koşup onun yanına geldi.
Kirle örtülüdür. Bir posta bürünmüştür.
Bedeninde tanrı eti vardır.
Gönlü üzgündü. Yüzü uzun yolculuk yapan bir yolcunun yüzüne benziyordu.

Sâkiye, onu uzaktan görünce içinden düşünerek kendi kendisine şöyle söylendi:
“Her halde bu adam bir yabanıl hayvan öldürücüsüdür;
Ama yolu neden buraya düştü?”
Sâkiye onu görünce, kapıyı dışardan ve içerden sürgüledi.
Ancak Gılgamış onun ne yaptığına iyice dikkat etti.
O, çenesini kaldırıp bağırmaya başladı.
Gılgamış ona, Sâkiye’ye seslendi:
“Sâkiye, ne gördün de kapını sürgüledin?
Kapını sürgüleyip, sürgü üstüne sürgü vurdun.
Senin iç kapını döverim ve sürgüsünü kırarım!”
(Bundan sonraki boşlukta, olasıdır ki, Şamaş’ın günlük dönüşü
sırasında Sâkiye Siduri’ye uğradığı zaman Siduri’nin Gılgamış hakkında
Şamaş’a verdiği bilgi anlatılmıştır).

“O, yabanıl hayvanları avlayıp postlarını giyiyor ve etlerini yiyor.
Gılgamış şimdiye dek hiç kimsenin varamadığı hedefe ne zaman varacaktır?
Ne zaman uygun yeli izleyecektir?
Şamaş düş kırıklığına uğrayarak ona dönüp, Gılgamış’a dedi:
“Gılgamış, nereye koşuyorsun?
Sen aradığın yaşamı bulamayacaksın!”
Gılgamış ona, yiğit Şamaş’a dedi:
“Kırlarda şuraya buraya koştuktan ve dolaştıktan sonra,
Yerin altında başımı dayayıp bütün yıl uyuyacak mıyım?
Hayır! Gözlerim güneşi görmek istiyor.
Kendimi güneşin aydınlığına kandırmak istiyorum.
Benim için karanlık, aydınlık kadar uzaktır.
Fakat ölüm, ne zaman güneşin ışığını görebilmiştir?
(Bundan sonraki boşlukta, Şamaş’ın Gılgamış’a avutucu bir yanıt verip
vermediği pek belli değildir. Bu arada Şamaş gittikten sonra Gılgamış,
Sâkiye Siduri’yle yine başbaşa kalmıştır).

Gılgamış ona, Sâkiye’ye dedi:
“Ben gökyüzünden aşağıya inen boğayı yakalayıp yok ettim.
Ben katran ormanının bekçisini vurdum.
Katran ormanında oturan Humbaba’yı öldürdüm.
Dağların geçidindeki aslanları öldürdüm.”

Sâkiye ona, Gılgamış’a dedi:
“Eğer sen bekçiyi vuran,
Katran ormanında oturan Humbaba’yı öldüren,
Dağların geçidindeki aslanları öldüren,
Gökyüzünden aşağı inen boğayı yakalayıp yok eden Gılgamış’san,
Ne diye yanakların erimiş?
Ne diye yüzün çarpılmış? Ne diye gönlün hoş değil?
Ne diye yüzün arıklamış? Ne diye gönlünde üzünç var?
Ne diye yüzün uzun yolculuk yapan bir yolcunun yüzüne dönmüş?
Ne diye yüzün ayazdan ve güneşin sıcağından çökmüş?
Ne diye krallığı unutup kırlarda dolaşıyorsun?”

Gılgamış ona, Sâkiye’ye dedi:
“Benimle birlikte bütün güçlüklere katlanan, aşırı sevdiğim arkadaşım,
Benimle birlikte bütün güçlüklere katlanan, aşırı sevdiğim Engidu,
İnsanlığın yazgısına kavuştu.
Onun için gece ve gündüz ağladım.
Onun gömülmesine razı olmadım.
Acaba arkadaşım sesime uyanacak mı diye.
Yedi gün yedi gece böyle yaptım.
Burnundan kurtlar düşünceye kadar.
O, oraya gitti gideli yaşamı bulamadım.
Bir haydut gibi kırların ortasında dolaşıyorum.
Sâkiye, şimdi senin yüzüne bakıyorum.
Sonsuz derdim olan ölümü görmeyim diye!”

Sâkiye ona, Gılgamış’a dedi:
“Gılgamış nereye koşuyorsun?
Sen aradığın yaşamı bulamayacaksın.
Tanrılar insanları yarattığı zaman,
Onlar insanlara ölümü verip yaşamı kendi ellerinde tuttular.
Ey Gılgamış! Karnın dolu olsun, gece gündüz kendini eğlendir!
Her gün bir şenlik yap! Gece gündüz hora tepip oyna!
Üstün temiz olsun. Başın yıkansın. Suyla yıkanmış ol!
Elindeki küçüğe bak. Karın kucağında gününü görsün!”
(Küçük boşluk)

Gılgamış ona, Sâkiye’ye dedi:
“Şimdi, Sâkiye, Utnapiştim’e giden yol hangisidir?
Haydi bana onun simini  ver!
Bana simi versene!
Olursa denizi aşayım; olmazsa kırdan geçip gideyim!”

Sâkiye ona, Gılgamış’a dedi:
“Gılgamış, şimdiye dek böyle bir geçit yoktu.
Eskiden beri denizi hiç kimse aşmamıştır.
Denizi aşan yalnızca yiğit Şamaş’tır.
Şamaş’tan başka, öte geçeye kim gider?
Geçiş güçtür. Deniz yolu çetindir.
Bundan başka orada ölüm suyu da vardır.
Bu, denizin önünü kapar!
Gılgamış, şimdi denizi aşsan bile,
Ölüm suyuna varsan bile, yine ne yapacaksın?
Gılgamış orada bir Urşanabi var.
O, Utnapiştim’in gemicisidir.
Onunla birlikte Taştankiler  var.
Urşanabi, orman içinde kertenkeleyi toplar.
Onu sen kendin bulmalısın.
Olursa onunla birlikte aş; olmazsa geri dön!”

Gılgamış bunu duyar duymaz, satırını kaldırıp koluna astı
Ve kemerine takılı kılıcını kınından sıyırıp ormanın içine dalarak,
Taştankiler’in yanına indi ve bir ok gibi onların arasına düştü.
(Belki küçük bir boşluk)
O hırsla onları darmadağın etti.

Bu sırada Urşanabi geri dönüp Gılgamış’ın tepesine dikildi.
Ve onun gözlerine baktı.
Urşanabi ona, Gılgamış’a dedi:
“Söyle bakalım senin adın nedir?
Ben uzaktaki Utnapiştim’in kölesiyim!”

Gılgamış ona, Urşanabi’ye dedi:
“Benim adım Gılgamış’tır.
Ben, Anu’nun evi olan Uruk’tan gelenim.
Ben, dağlarda iz güdenim.
Uzun bir yoldan, güneşin çıktığı yoldan gelenim.
Urşanabi, şimdi seninle yüz yüzeyim.
Bana uzaktaki Utnapiştim’i göster!”

Urşanabi ona, Gılgamış’a dedi:
“Ne diye yanakların erimiş? Ne diye yüzün çarpılmış?
Ne diye gönlün hoş değil? Ne diye yüzün arıklamış?
Ne diye gönlün üzgün?
Ne diye yüzün uzun yolculuk yapan bir yolcunun yüzüne dönmüş?
Ne diye yüzün ayazdan ve güneşin sıcağından çökmüş?
Ne diye krallığı unutup kırlara düşüyorsun?”

Gılgamış ona, gemici Urşanabi’ye dedi:
“Urşanabi, yanaklarım erimesin mi, yüzüm çarpılmasın mı?
Gönlüm üzgün olmasın mı?
Yüzüm uzun yolculuk yapan bir yolcunun yüzüne dönmesin mi?
Yüzüm ayazdan ve güneşin sıcağından çökmesin mi?
Krallığı unutup kırlara düşmeyim mi?
Benim dostum,
Dağlarda tek başına gezen yaban eşeğini kovalayan katırcığım!
Ey çölün parsı! Dostum Engidu! Yoldaşım!
Dağlarda tek başına dolaşan yaban eşeğini kovalayan katırcığım!
Biz isteğimize kavuşmuş, dağlara tırmanmıştık.
Gökyüzünün boğasını yakalamış ve onu öldürmüştük.
Kimsenin girmediği yere girmiş, Humbaba’yı yok etmiştik.
Dağların yolaklarında aslanlar vurmuştuk!
Benimle birlikte bütün güçlüklere katlanan, aşırı sevdiğim arkadaşım;
Benimle birlikte bütün güçlüklere katlanan aşırı sevdiğim Engidu’yu,
İnsanlığın yazgısı yakaladı.
Onun için altı gün yedi gece ağladım.
Onun gömülmesine razı olmadım, burnundan kurtlar düşünceye kadar.
Arkadaşımın başına gelenler, benim de başıma gelecek diye korktum.
Ölümden korktuğumdan kırlara düştüm.
Arkadaşımı düşünmek beni daha çok sıktığından,
Kırlarda uzun yolculuk yapıyorum.
Engidu’yu düşünmek beni daha çok sıktığından,
Kırlarda uzun yollar yürüyorum!
Ah, nasıl susayım? Ah, nasıl susayım?
Kırlarda şuraya buraya koştuktan sonra,
Yerin altına başımı dayayıp bütün yıl uyuyacak mıyım?
Hayır! Gözlerim güneşi görmek istiyor.
Kendimi güneşin aydınlığına kandırmak istiyorum.
Benim için karanlık, aydınlık kadar uzaktır.
Ama ölü, ne zaman güneşin ışığını görmüştür?”

Gılgamış ona, gemici Urşanabi’ye dedi:
“Şimdi, Urşanabi, Utnapiştim’e giden yol hangisidir?
Haydi bana onun simini ver!
Bana simi versene!
Olursa denizi aşayım; olmazsa kırdan geçip gideyim!”

Urşanabi ona, Gılgamış’a dedi:
“Ey Gılgamış, kendi ellerin geçişe engel oldular!
Sen Taştankiler’i darmadağın ettin… sen kürekçileri yok ettin.
Taştankiler darmadağın oldukları için geçit yoktur!
Gılgamış, baltayı eline al!
Hemen aşağı ormana geri git, karşına çıkacak olan
Beş kez on iki endaze uzunluğundaki yüz yirmi küreği kes,
Ve sonra onlara meme biçiminde ayna  yapıp bana getir!”

Gılgamış, bunu duyar duymaz baltayı eline aldı
Ve belinden kılıcı sıyırıp aşağı, ormana geri gitti.
Beş kez on iki endaze uzunluğunda gördüğü yüz yirmi küreği kesti.
Ve onlara meme biçiminde ayna yapıp Urşanabi’ye getirdi.
Gılgamış ve Urşanabi gemiye bindiler.
Gemiyi dalgaların üzerine oturtup denize açıldılar.
Bir ay on beş günlük yol üç günde kestirildi.
Urşanabi, böylece ölüm suyuna dek vardı.
Urşanabi ona, Gılgamış’a dedi:
“Sakın Gılgamış! Bir kürek al!
Ölüm suyu eline değmesin.
Gılgamış ikinci küreği, üçüncü ve dördüncü küreği al!
Gılgamış, beşinci küreği al! Altıncı ve yedinci küreği al!
Gılgamış, sekizinci, dokuzuncu ve onuncu küreği al!
Gılgamış, on birinci küreği, on ikinci küreği al!”

Gılgamış, böylece bu yüz yirmi küreği kullanmıştı.
O, bu sırada kemerini çözdü…
Gılgamış, üstündeki giysiyi çıkarıp,
Geminin anbarını (sintine) pençesiyle boşaltarak gemiyi yukarı kaldırdı.

Utnapiştim, onu uzaktan görünce, içinden kendi kendine şöylece söylendi:
“Geminin Taştankiler’i niçin kırılmış?
Geminin sahibi olmayan biri niçin gemiye bindi?
Buraya gelen benim adamlarımdan biri değildir.”
(Üç satır eksik)
“…gönlün benden ne diliyor?”
(20 satırlık boşluk… Gılgamış Utnapiştim’e vardı:)

Utnapiştim ona, Gılgamış’a dedi:
“Ne diye yanakların erimiş? Ne diye yüzün çarpılmış?
Ne diye gönlün hoş değil? Ne diye yüzün arıklamış?
Ne diye gönlün üzgün?
Ne diye yüzün, uzun yolculuk yapan bir yolcunun yüzüne dönmüş?
Ne diye yüzün ayazdan ve güneşin sıcağından çökmüş?
Ne diye krallığı bırakıp kırlara düşüyorsun?”

Gılgamış ona, Utnapiştim’e dedi:
“Utnapiştim, yanaklarım erimesin mi, yüzüm arıklamasın mı?
Gönlüm üzgün olmasın mı?
Yüzüm uzun yolculuk yapan bir yolcunun yüzüne dönmesin mi?
Yüzüm ayazdan ve güneşin sıcağından çökmesin mi?
Krallığı unutup kırlara düşmeyim mi?
Benim dostum,
Dağlarda tek başına dolaşan yaban eşeğini kovalayan katırcığım!
Ey çölün parsı! Dostum Engidu! Yoldaşım!
Dağlarda tek başına dolaşan yaban eşeğini kovalayan katırcığım!
Biz, isteğimize kavuşmuş, dağlara tırmanmıştık.
Gökyüzünün boğasını yakalamış ve onu öldürmüştük.
Kimsenin girmediği yere girmiş, Humbaba’yı yok etmiştik!
Dağların yolaklarında aslanları vurmuştuk!
Benimle birlikte bütün güçlüklere katlanan, aşırı sevdiğim Engidu’yu,
İnsanlığın yazgısı yakaladı.
Onun için altı gün yedi gece ağladım.
Onun gömülmesine razı olmadım, burnundan kurtlar düşünceye kadar.
Arkadaşımın başına gelenler, benim de başıma gelecek diye korktum.
Ölümden korktuğumdan kırlara düştüm.
Arkadaşımı düşünmek, beni daha çok sıktığından,
Kırlarda uzun yolculuk yapıyorum!
Engidu’yu düşünmek, beni daha çok sıktığından,
Kırlarda uzun yollar yürüyorum!
Ah, nasıl susayım? Ah, nasıl susayım?
Sevdiğim arkadaşım toprak oldu!
Sevdiğim arkadaşım Engidu toprak oldu!
Ben de onun gibi yatmayacak mıyım
Ve onun gibi sonsuza dek uyumayacak mıyım?”

Gılgamış ona, Utnapiştim’e dedi:
“Hadi gidelim.
Herkesin ağzında dolaşan, uzaktaki Utnapiştim’i görmek istiyorum.
Bütün ülkeleri yürüyerek geçtim. Sarp dağlar aştım.
Bütün denizleri geçe geçe geldim. Gözlerim tatlı uykuya doymadı.
Her zaman gecelemeden özeğim tükendi. Organlarımı sızı kapladı.
Daha Sâkiye’nin evine varmadan üstüm başım paralandı.
Ayı, sırtlan, aslan, pars, kaplan, yağmurça ve dağ keçisi öldürdüm.
Bunların etlerini yiyip derilerini giyiyordum.
Çektiğim bu yıkım, artık önüme kapısını kapasın.
Zift ve katran bu kapıyı tıkalı tutsun.
Artık bana çocuk sevinci verilsin.”
(Bir satır anlaşılmamıştır)

Utnapiştim ona, Gılgamış’a dedi:
“Ey Gılgamış,
Sen bir tanrı çocuğu olduğun halde niçin yoksulluğa düştün?
Niçin tanrıların ve insanların alınyazılarına karşı geliyorsun?
Baban ve anan sana hep iyi şeyler gösterdi.
Ey Gılgamış, niçin aptala döndün?
(30 satırdan çok süren bir boşluktan sonra, Utnapiştim’in sözü
kesilmiyor gibi görünüyor:)
Kızgın ölüm, insanı sinsi sinsi hep arkadan izler.
Herhangi bir zamanda bir ev yaparız,
Herhangi bir zamanda bir belge damgalarız.
Herhangi bir zamanda kardeşler arasında miras pay ederler.
Herhangi bir günde bu kardeşler arasında kavga çıkar.
Herhangi bir günde ırmak taşar ve ülkeyi su basar.
Balıkçıl kuşları ırmak boyunca uçarlar.
Irmağın yüzü güneşin yüzüne bakar;
Ama, eskiden beri hiçbir şeyde kararlılık görülmez.
Çalınan da, ölen de birdir. Ölümün biçimi çizilmez!
Be hey insanoğlu! Be hey adam!
Beni kutsadıktan sonra,  büyük tanrılar olan Anunnaki  toplandı.
Yazgıyı oluşturan And  tanrıçası,
Onlarla birlikte alınyazısını belirledi.
Ölümü ve yaşamı onlarla birlikte saptadı;
Ama onlar ölümü bildirmediler.”

arad%C4%B1%C4%9F%C4%B1n+ya%C5%9Fam%C4%B1+bulamayacaks%C4%B1n Gılgameş Destanı