görünür olma isteği

Gelincik açılmadan önce, kapalı çanak yaprakları badem kabuğu gibi serttir. Bir gün bu kabuk çatlayıverir. Üç çanak yaprağı toprağa düşer. Bu kabuğu açan şey balta değildir, sadece zar gibi incecik, tortop olmuş yapraklardır. Çiçek açıldıkça neon pembesi yapraklar kırlarda görebileceğiniz en arsız kızıla dönüşür. Sanki çiçeğin çanağını çatlatan güç, bu kırmızının kendini gösterme, görünür olma isteğidir.

John Berger

blogger-image--592278173 görünür olma isteği

Nirvana

Geleceği pek parlak değildi.
Sebepsiz dolanıyordu.
Kuzey Carolina civarında
Otobüsle bir yerlere giden
Genç bir adamdı işte
Kar yağmaya başlamıştı
Dağlarda küçük bir kafede
Mola verdiler
Genç adam tezgahta oturdu
Bir şeyler ısmarladı
Gelen yemek harikaydı
Kahve de.
Garson kız tanıdığı
Başka kadınlara hiç benzemiyordu
Bozulmamıştı.
Doğal bir mizah
Vardı her halinde
Aşçı deli deli konuşuyordu
İçerdeki bulaşıkçı gülüyordu
Temiz düzgün bir gülüşle
Genç adam camlardan kara baktı
Bu yerde sonsuza kadar
Kalmak istedi canı
İçine tuhaf bir duygu yayıldı.
Burada herşey çok güzeldi
Ve sanki hep çok güzel kalacaktı.
Derken şöför molanız bitmiştir
Otobüste yerlerinizi alın diye bağırdı
Genç adam ben kalayım
Dedi kendi kendine
Ben burada kalayım
Ama sonra kalktı
Diğer yolcuların ardından
Otobüse bindi
Koltuğunu buldu
Otobüsün penceresinden
Küçük kafeye baktı
Sonra otobüs kalktı
Bir virajı döndü
Ve dağlardan aşağı yöneldi
Genç adam diğer yolcuların
Sohbetini dinledi
Bazısı okuyor, bazısı uyuyordu
Hiç kimse
O yerin büyüsünü
Fark etmemişti
Genç adam başını yana yasladı
Gözlerini yumdu, uyur gibi yaptı
Yapacak bir şey yoktu
Motorun, karda tekerleklerin
Sesini dinlemekten başka.

Nirvana – Bukowski – Tom Waits
Çeviren: Ümit Ünal

blogger-image--472572723 Nirvana

Bilmiyorum

Geldim, nereden bilmiyorum, fakat geldim,
Önümde bir yol gördüm ve yürüdüm,
İstesem de istemesem de devam edeceğim yürümeye,
Nasıl geldim, yolumu nasıl gِördüm?
Bilmiyorum!

Bu varlık aleminde yeni miyim eski mi?
Özgür müyüm yoksa bağlarda esir mi?
Kendim mi yِönlendiriyorum hayatımı yoksa yِönlendirilen miyim?
Bilmek istiyorum, fakat…
Bilmiyorum!

Acaba bu şeklimle bir insan olmadan ِönce
Bir yokluk ve hayal miydim yoksa bir şey mi?
Var mı bu bilmecenin bir cevabı, yoksa kalacak mı sonsuza dek? Bilmiyorum,
Ve niçin bilmiyorum?

Bilmiyorum!

Sordum bir gün denize: “Ey deniz, ben senden miyim?
Doğru mu bazılarının hakkımızda sِyledikleri?
Yoksa yalan, düzmece ve iftira mı dedikleri?”
Dalgaları bana güldü ve dedi ki:
Bilmiyorum! 

Ey deniz, biliyor musun üstünden kaç bin yıl geçtiğini?
Hatırlar mı sahiller, ِönünde diz çِöktüğünü?
Biliyor mu nehirler senden doğup sana dِöndüklerini?
Ne dedi kِöpürdüğünde dalgalar?
Bilmiyorum!

Leyla gibi kaç genç kız; Mecnun gibi kaç delikanlı
Kıyında geçirdiler nice saatleri, Leyla şikayet edip Mecnun açıklayarak,
Dinler, her ne konuşsa Mecnun, Leyla sِöylediğinde o kendinden geçer,
Yoksa dalgaların sesi bir sır mıdır kaybettikleri?
Bilmiyorum!

Ey zorba deniz, sende de benim gibi sedefler ve kum var,
Sen gölgesizsin, benimse yeryüzünde gِlgem var,
Sen akılsızsın ey deniz, benimse aklım var,
Buna rağmen niçin ben faniyim, sen bakisin?
Bilmiyorum!

Ey deniz, bilsen ne acayip sırlar var içimde,
İndi bu sırların üstüne bir perde, o perde benim,
Bunun için daha da uzaklaşıyorum her yaklaştığımda,
Ve her bilecek zannettiğimde kendimi…
Bilmiyorum!

Bir şey hatırlamıyorum geçmiş hayatımdan
Bilmiyorum bir şey gelecek yaşantımdan
Bir ِözüm var, ancak bilgim yok mahiyetinden
Ne zaman bilir ِözüm aslını ِözümün?
Bilmiyorum! 
İliyya Ebû Mâdî
iliyya+ebu+madi Bilmiyorum

Yaşamak mı zor çince mi

bıraksalar anlatacağım merak ettiğim neydi
açlar, sevdalılar ve canı sıkılanlarla
büyük büyük merak ederken çocuklar
neyi

hakkımda yanlış bilgi sahibi halk
ve ikide bir savaş çıkaran insanlık
sözlüğe bakarak anlayamaz beni
klasik yöntemlerle konuşmadığım için
ama bıraksalar anlatacağım
tüm yeteneğimi kullanarak

aramızda tartışıyoruz
yaşamak mı zor çince mi
bilinçlerde sürünüp dururken umutsuzluk
ben neden ölümü hatırlatan süflörüm

açız, sevdalıyız, canımız sıkılıyor
türlü sevinçler kiralayacak paramız yok
uyusam
birileri gelip çekmecelerimi ve kafamı karıştırıyor
çeşmeleri açık bıraksam mı; dünya temizlenir
kurtarıcıya giderim haftasonları
ve hep onu çarmıha gerenleri bulurum

kimliğime insan yazdırmalıyım
kızınca aniden ortayaşlı çocuklar
ambalajını yırtarak bedenimin
beni de öldürmesin

Osman Konuk

yasamak+m%C4%B1+zor+cince+mi Yaşamak mı zor çince mi

Beyaz Savunma

// göz kamaştırmayan bir adamın tedirginlikleriydi beyaz //

-enis akın-

karşılama / sera

ne dokunaklı bir adın var ne de varsın
doğmamış kızımın adı konmamış kızımın
daha bir ebeveyn projesi olmamış
sadece bir beyazlık fikri, hafiflik, karışıklık
kızının yürüyüşünde devam eder bir anne
-şimdi hangisini esas alalım-
bir var doğmamış kızlar yürür rahminde
bir var adı konmamış –ona bir an sera diyelim-tavırların
sadece bir beyazlık fikri, hafiflik, karışıklık

büyümek

bugün siyah, üzgün bir parsla konuştum; dişi
otel odasında, pençelerine çoraplarını giyip
komidindeki incil’e bakıyordu
onu öpmeliyim dedim içimden
onu savunmalıyım
kitap’ta bunun bir tarifi olmalı
büyüdüğünü böyle şeylerle anlıyorsun biraz da

büyürken
normalde elbiselerin yırtılması düğmelerin kopmasıgerekir
sihirliymiş gibi elbiseler de büyüyor
ne yapacağını bilemiyorsun
sadece beyaz, hafif bir düşünce
siyah, üzgün bir parsı görünce hissediyorsun
onu savunmalıyım

elbiseleri yırtarak düğmeleri kopararak büyünmezmiş
çocuk resimlerindeki okul hiç tatile girmezmiş

aklımda bir resim var
beyaz gömlekli, büyümemiş, akşamdan yakşıklı
görmedim beyazın dışına çıktığını aklım da görmedi
tanrı borsayı korumasın başka şeyleri korusun
kaçak bir huzurevinde cinayet işlenmiş
hangi tepkiyle bileceğimi bilemedim
beni korusun

bir ölüden daha cool olabilir misin
ölüler beni serinliğe yakıştıramaz
yakıştırır: olamazsýn
neyi tartışıyoruz o halde; en baştan başlayalım
bazı güzel gözleri oluyor, gözlerini terk ediyorlar
bir gün buluşalım, gözlerimiz olmasın
üzülürken saçların hızlı hızlı uzuyor olsun
asıl sorun kendimiz olurken çıkan patırtı
kulaklarımız da olmasın

bir daha düşündüm de
kendimiz konusunda şaka yapmamalıyız
aramızda kalsın ama hiçbir şey aramızda kalmayacak
aramız diye bir yer yok
bunu bir adres tarifinde kullanamazsın
halklar dev kulaklarıyla her şeyi
istediğin kadar fısıldayarak konuş
hangi tepkiyle bileceğimi bilemedimadı su parası olan bir ödeme var
veznede bir su perisi olacağını umuyorum
sıra beklemezsen periyi görebiliyorsun
yirmi lira yetmiş beş kuruş
bu yirmi bu da yetmiş beş
veznedar gizli gizli kimseye benzemiyordu
nedense fazla şüpheciyim böyle konularda
sorular tek elle cevaplar iki elle yapılır
neden ama

sonuç

şiire sonuç yazacak kadar
bir yüzyıl daha yetecek kadar iyiyim
peşin, nakit, dekontuyla
bir çizgi filmdeymişim, kendinden desenli, sevinçli
düşünürken böyle böyle
kütahya yolunda yaşlı bir adam gördüm
otostop yapan bir imparatorluğa benziyordu

Osman Konuk
beyaz+savunma Beyaz Savunma

Aşırı Belki

daha fazla beklenemez aşırıya kaçmak için
patilerin gürültüsünden ibarettir kediler; çünkü…
çiçeğimizi ve pastamızı alıp müsaitseniz biraz
öldürülmeye, bu akşam size…

ya da söyleyin derinin dışına çıkınca
edip cansever derisinin dışına çıkmadan yaşadı mesela

kollar boşalınca eski bir sarılmadan,
belki değil; iyice ama
her belki aşırı demokrat, aşırı simetrik, aşırı belki…
çünkü
beğendiği idam mangasına peşin ödemeyle kazanılmış esmerlikte
zaten biliyorum beni bir tek o sevdi
arabasının güneşliğinde saklanır mutsuzluk akseptansı
“öpülürken ve öldürülürken sessiz kalacağıma söz
veriyorum”
durduk yere sting sevenler cemaatinden değil
aynı nedenden sağ kalmışız; raslantıya bakınız
seni belki sevmişimdir aşırı belki

kahvaltısını yarım bırakmış bir hastabakıcının sedyeyi
kavrayışındaki sinirlilik; seni taşıyan
beni bir tek o sevdi cümlesinde geçen seni
bana portakal aç diyen Türkçenin sahibi
ben hiç şair değilim, buna hiç şaşırmadım.

Osman Konuk

as%C4%B1r%C4%B1+belki Aşırı Belki

kahvaltıdaki risk

bir tuzluk kan kaybedebilir mi? tuz kaybeder. ama bir de
kanamaya başlarsa başka hiçbir şey o kadar kanayamaz.
kahvaltıdasın, tuzluk beyaz peynire doğru kanamaya
başlıyor. kan masaya yayılıyor.
-tuzluğu uzatır mısın
-uzatırım ama kanıyor
-olsun sen uzat

Osman Konuk
kahvalt%C4%B1daki+risk kahvaltıdaki risk

Seyidimin Şarkısı

Seyit’in Sürgünlüğü

Gözlerinden boşanarak gözyaşları ne şiddetle,
çevirdi başını ve şöyle yokladı bi’.
Gördü açık kapıyı ve kırılmış kilidi,
ve tahtayı tutmayan, o paslı çivileri,
ve şahinsiz ve atmacasız, tüy değiştiren.
İç çekti Seyidim, öyle büyük bir keder var onda.
İyice anlattı Seyidim ve ihtiyatla:
“şükürler olsun ulu babaya, yücesin sen!
“Hain düşmanlarım yaptı bunu bana”. Orada davrandılar yulara, gevşettiler dizginleri.
Vivar çıkışında, o kuzgun vardı sağ ellerinde,
ve Burgos’a girerken, sol ellerindeydi.
Omuz silkti Seyidim ve başını salladı:
“İyi haber, Alvar Fanyez, sürgünüz ülkemizden!
“ama büyük onurla döneceğiz Kastilya’ya.”

Seyidim Roy Diaz, girdi Burgos’a,
altmış sancak eşliğinde;
çıktılar görmek için, kadınlar ve erkekler,
Burgoslu erkekler, kadınlar, pencerelerdeydiler,
gözyaşına boğularak, ne büyüdü o keder.
Bir fikir var idi hepsinin ağızında:
“Tanrım, ne iyi efendi, iyi bir beyi de var!”

Heveslilerdi karşılamaya onu, ama cesaret edemedi kimse, bir şey yapmaya
Don Alfonso korkusundan, öfkesinden Kral’ın.
Akşam olmadan daha, fermanı geldi Burgos’a,
büyük bir dikkatle getirdiler onu ve mühürlenmişti iyice:
evine almasın kimse, Seyidim Roy Diaz’ı,
kim alırsa evine, bilin, başı belada
herşeyini yitirecek, gözlerini yüzündeki,
gerisini de, ruhunu da, ve bir de bedenini.
Büyük acı çektiler, ah, o Hıristiyanlar;
belli etmediler ona, birazcık olsun bile.

Terketti mekanını, Seyidim, Kampeador
ama vardığında kapıya, kilitlediler onu,
Alfonso korkusundan yaptı onlar bu işi;
ve zorlamadı kapıyı Seyit, ne kötü ne de iyi
çağırdı adamlarını yüksek sesle, Seyidim.
ses gelmedi içer’den, bir sescik, yanıt diye.
Vardı kapıya Seyit, hızla ilerleyerek
Çekti ayağını üzengiden, vurdu bir kez kapıya
Açılmadı o kapı, ki’tlenmişti iyice.
Dokuz yaşında bir kız, söz söyledi sonunda:
“Bağlamışsın Kampeador, kılıcını, kayışına!
“Buyurmuş bulundu Kral, ferman geldi dün gece,
“özenle getirdiler onu, özenle mühürlenmişti.
“Açmaz kapı kimse sana, selam vermez sana kimse;
“yitirmek var bize yoksa, toprağı ve evleri,
“ve üstelik, bu da yetmez, bir de gözlerimizi.
“Bu perişanlığımızla, yararımız olmaz sana;
“ama seninle olsun Tanrı, derin ısdırabında.”
Böyle dedi kızcağız ve döndü o, evine.
Seyit şimdi anladı ki, Kral, değil ondan yana.


Seyit’in Duası

Bu sözleri söylediler, o çadır toplanmıştı.
Seyidim ve eşlikçileri, sürdüler atlarını.
Atın, Seyit, başını, Meryem Ana’ya çevirdi,
Haç çıkardı sağ eliyle, Seyit ki şöyle söyledi:
“Şükür olsun sana Tanrı, yerin ve göğün hakimi;
“Sağlığımdan yana ol sen, Meryem, ey şanlı azize!
“Terkediyorum Kastilya’yı, arıyorum Kral’ı kinle;
“Bilmem ne zaman yeniden geleceğim bilmem ki.
“Yandaşlığın bana olsun, ey sen Şanlı, sürgünümde
“Yardım et, imdada yetiş, gece gündüz, gündüz gece!
Yardım edersen ve yazgı, durursa benden yana
“Güzel bağışlar, adaklar gönderirim sunağına;
“Mesler okurum sana, mesler sana binlerce.”


Himena ve kızları, sürgünün huzuruna varır

Ve işte Himena hanım, varmakta iki kızla;
Bekler nedimeleri, her bir kızın ardında.
Diz çöktü o, Kampeador huzurunda.
Yaş akarak gözünden, öpmek istedi elini:
“Lütuf, Kampeador, vakti iyi tutturdun!
“İftiralar yüzünden, toprağından kovuldun.

“Lütuf ey Seyit, ki sakalı zarifçe!
“ben ve kızların senin, diz bükmüşüz önünde:
“Gün görmüş değiller pek, çocuklar henüz daha,
“nedimeler, bunlar da; hizmet etmek için bana
“şimdi görüyorum ki, gitmen gerekli senin.
“bir meram eyle bize, Meryem’in aşkı için!”
Uzattı ellerini, soylu sakal, uzattı,
ve Seyit, kızlarını, kollarında kaldırdı,
bastırdı yüreğine, çok büyük idi aşkı.
Gözyaşları dökülür, iç çekerken güçlüce:
“Ah, Himena Hanımım, karım benim, zarifçe,
“ruhum gibisin ruhum, öyle severim seni.
“Gördüğün gibi senin, ayrılmak var yaşamda,
“ben gidiyorum ve siz, kalın bur’da ardımda.
“O’na emanet olun, Tanrı’ya ve Meryem’e,
“evereyim kızlarımı, sonra, kendi, ellerimle,
“kalır biraz talihim, birkaç günüm ömrümde,
“bırak hizmet edeyim, bir kez daha sana ben!”


Vedalaşma

Dua da bitti şimdi, tamamlandı o mes de,
çıktılar kiliseden, binmeye atlarına.
sarıldılar öylece, Himena Hanım, Seyit’le;
öptü Himena hanım, Seyit’in ellerini,
gözde yaş, bilemedi, şimdi edeceğini.
Ve döndü kızlarına, baktı o onlara bi’:
“emanet ettim sizi, Tanrı’ya, Kutsal Ruh’a;
Tanrı bilir ne zaman, görüşmek mümkün yine.”
Gözünde yaş, çekmemişti, böyle acı daha önce,
Tırnaktan ayrılır ya et, ayrıldılar aynen öyle.
Atına atladı Seyit, yanında beyleriyle,
Bekler iken onları, çevirdi başını bi’,
Minaya Albar Fanyez, bir çeşniyle dedi ki:
“Ner’den bu yiğitliğin? İyi günde doğdun sen:
“yolumuza bakalım biz; boş durmak, yaptığımız:
“Yetti bunca acılar, dönelim neşe ile;
“Yanımızda olacaktır, bize dün ruh üfleyen.”


Köyde şafak sökümü

Söküyor şimdi şafak, sabah geliyor şimdi,
yükseliyor güneş, Tanrım, parlıyor ne şirince!
Giyinik kuşanıktı Kastehon’da hepisi,
açtılar tüm kapıları, fırlayarak dışar’dan,
görmeye çiftliklerini, tarlaların hepsini.
açık kaldı o kapılar, çıkmıştı artık hepsi
Az insan kaldı geriye, Kastehon’da o zaman.


Ailenin Balensya’ya varışı

İndi attan Seyidim, bütün işler bitince,
seğirtti, karısı için, seğirtti, kızları için;
ayağına kapandı, Donya Himena, görünce:
“Lütuf bu, Kampeador, zamanında yetiştin!
“Kurtardın beni dertten, boğazıma dek gelen;
“bak bi’ bana şöyle bey, kızlarına bak bi’ de,
“Tanrı’nın yardımıyla, soylular onlar böyle.”

Sarıldı o sıkıca, kızlara, karısına,
öyle mesut oldular ki gözlerinden yaşlar aktı.
Mızrakladı askerleri, Kral’ın adamlarını
Duydular ne denildi, kılıç kuşanmış olanlar:
“ah be benim Himena’m, aziz karım, şerefli,
“ve kızlarım, kalbimde, ruhumda yaşayanlar,
“benimle gelin hadi, Balensya’ya hem şimdi,
evimize, sizin için, geri aldığım, bileğimle.”
Anne ve kızları, öptüler ellerini.
Büyük şeref vererek, girdiler onlar şehre.

Ve Seyidim Onlarla, istihkama seğirtti,
ve çıkardı onları, or’da en yüksek yere.
Her yere baktılar bi’, o soylu gözleriyle,
şöyle göz gezdirdiler, uzanır şehir nasıl,
ve bir başka taraftan, gördü onlar denizi,
kocaman çayırları, kocaman ve ekili,
adil pay edilmişti, bundan öte, gerisi;
şükran duyup Tanrı’ya, açtılar ellerini,
bu kazanç, bu baht için, kocaman ve de iyi.

Pedro Salinas
Onikinci yüzyıl İspanyolcası’ndan çeviren:
Ulaş Başar Gezgin

seyidimin+sark%C4%B1s%C4%B1 Seyidimin Şarkısı

Biz kaybettik, aşk da kazanmadı

biz kaybettik, aşk da kazanmadı hiçbir şey
çünkü sen aşksın ey aşk, nazlı bir çocuksun!
kırıyorsun göğün biricik kapısını,
söylemediğimiz tüm sözleri! çekip gidiyorsun

nice gülleri göremedik bugün. zincirlenmiş yüreğin sıkıntılarını
yıkıp geçemedi nice caddeler!
yaşları bizi gafil avlayan nice kızlar
yürüyorlar göremediğimiz bir yöne… kişnemeye!
uyurken nice marşlar nazil oldu içimizi
süzülüp indi ince hilaller
dinlensin diye yastıkta. nice öpücükler çaldı kapımızı
evimizden uzaktayken bizler
kayalıklarda ekmeğimizi ararken, çalışırken
kayboldu uykumuzdan nice düşler!
nice kuşlar kanat çırptı camlarımızda
ertelenmiş bir günde, oynaşırken prangalarımızla
kaybettik durmadan, aşk da kazanmadı hiçbir şey
çünkü sen nazlı bir çocuksun ey aşk!

Mahmud Derviş

Biz+kaybettik,+a%C5%9Fk+da+kazanmad%C4%B1 Biz kaybettik, aşk da kazanmadı

Cellat ve Ağlayan Yüz

“Gözyaşları içindeki bir erkek niye telâşlandırır bizi? Ağlayan, bir kadını, günlük hayatımızın sıradışı, ama duygulu ve acıklı bir parçası olarak görebilir, içtenlik ve sevgiyle benimseriz onu. Ağlayan bir erkek ise bir çaresizlik duygusuyla doldurur içimizi. Tıpkı dünyanın sonuna gelir gibi ya yapılabilecek şeylerin sonuna gelmiştir bu adam -bir sevdiğinin ölümünde olduğu gibi yada dünyasında bizimkiyle uyuşmayan bir yan vardır; huzursuz edici, hatta dehşet verici bir yan. yüz dediğimiz ve tanıdığımızı sandığımız haritada hiç tanımadığımız bir ülkeye rastgelmenin şaşkınlığını ve dehşetini hepimiz biliriz. Bu konuda, Naima’nın ‘Tarih’inin VI. cildinde ve Mehmet Halife’nin ‘Tarihi Gılmani’sinde anlatılan bir hikâyeye, Edirneli Kadri’nin ‘Cellâtlar Tarihi’nde de rastgeldim. Çok değil, üç yüzyıl önce bir bahar gecesi, dönemin en namlı cellâtı Kara Ömer, atıyla Erzurum Kalesi’ne yaklaşıyordu. On iki gün önce padişah kararı ve bostancıbaşı’nın görevlendirilmesiyle eline tutuşturulan bir fermanla Erzurum Kalesine hükmeden Abdi Paşa’yı idam etmeye yollanmıştı. O mevsimde sıradan bir yolcunun bir ayda alacağı İstanbul-Erzurum yolunu on iki günde aldığı için memnundu; bahar gecesinin serinliği içinde yorgunluğunu unutmuştu, ama gene de görev öncesi hissetmediği bir durgunluk vardı üzerinde: sanki işini hakkıyla ve yüzakıyla yapmasını engelleyecek bir lanetin gölgesini ya da bir kararsızlığın kuşkusunu hissediyordu. İşi zordu zor olmasına: hiç tanımadığı ve görmediği bir Paşa’nın adamlarıyla dolu konağına tek başına girecek, fermanı verecek, kendi sarsılmaz varlığı ve güveniyle paşa’ya ve çevresine padişahın kararına karşı çıkmanın boşluğunu hissettirecek, küçük bir ihtimal ama, paşa bu boşluğu hissetmekte gecikirse, hiç vakit geçirmeden ve çevresindekiler suça niyet etmeden onu hemen öldürecekti. Bu işte öylesine deneyimliydi ki, hissettiği kararsızlık bu yüzden olamazdı hiç: otuz yıllık meslek hayatında yirmiye yakın şehzade, iki sadrazam, altı vezir, yirmi üç paşa, hırlı hırsız, suçlu suçsuz, kadın, erkek, çocuk, ihtiyar, hıristiyan, müslüman altı yüzün üzerinde kişiyi idam etmiş, çıraklığından başlayarak bugüne kadar binlerce kişiyi işkenceden geçirmişti. Bahar sabahı, cellât şehre girmeden önce bir su kıyısında atından indi ve kuşların neşeli cıvıltıları arasında abdest aldı, namaz kıldı. İşlerinin yolunda gitmesini Allah’tan dilemek, dua etmek pek seyrek yaptığı bir işti. Ama her seferinde olduğu gibi Tanrı bu çalışkan kulunun duasını kabul etti. Böylece her şey yolunda gitti. Kuşağında yağlı kemendiyle ve usturayla kazılı kafasında kızıl keçeden külahıyla celldtı görür görmez tanıyan paşa, başına gelecekleri hemen anladı, ama kuraldışı denebilecek hiçbir zorluk çıkarmadı. Belki de suçunu bildiği için kaderine kendini çoktan hazırlamıştı.

Önce, fermanı, en azından on kere ve her seferinde aynı dikkatle okudu. (Kurallara bağlı olanlarda görülen bir özellik.) Okuduğu fermanı gösterişli bir edayla öpüp başına koydu. (Hâlâ çevresinde etki bırakmayı düşünebilenlerde görülen ve Kara Ömer’in budalaca bulduğu bir tepki.) Kur’an okumak, namaz kılmak istediğini söyledi. (Vakit kazanmak isteyenlerde ve gerçekten inananlarda görülen bir istek.) Namazını kıldıktan sonra, üzerindeki kıymetli taşlan, takıları, yüzükleri cellâtına kalmasın diye, “beni hatırlarsınız,” diyerek çevresindeki adamlarına dağıttı. (Dünyaya sıkı sıkı bağlı olanlar ve cellâtına kin duyabilecek kadar yüzeysel olanlarda görülen bir tepki.) Ve bu tepkilerin bir ya da birkaçını değil, ama hepsini gösterenlerin çoğu gibi, boynuna kement geçirilmeden önce, küfürler ederek boğuşmaya da kalktı. Ama çenesinin kenarına sıkı bir yumruk yedikten sonra çöktü ve ölümü beklemeye başladı. Ağlıyordu. Ağlamak da böyle durumlarda kurbanların gösterdiği sıradan tepkilerden biriydi, ama Paşa’nın ağlayan yüzünde öyle bir şey gördü ki cellât, otuz yıllık meslek hayatında ilk defa bir kararsızlık geçirdi. Böylece, hiç yapmadığı bir şeyi yaptı: Boğmadan önce kurbanının yüzüne bir kumaş örttü. Başka meslekdaşlarında gördüğü zaman eleştirdiği bir davranıştı bu; çünkü işini duraksamadan ve kusursuz yapabilmek için bir cellâdın kurbanının gözlerine sonuna kadar bakabilmesi gerektiğine inanırdı.

Öldüğüne emin olduktan sonra, hiç vakit kaybetmeden ölünün başını gövdesinden ‘şifre’ denilen özel usturayla ayırdı ve yanında getirdiği içi balla dolu kıldan bir torbanın içine sıcağı sıcağına daldırdı. görevini başarıyla yaptığını kanıtlayabilmesi için, İstanbul’da onu teşhis edeceklere kurbanının kellesini hiç bozulmadan götürmeliydi çünkü. İçi balla dolu kıldan torbaya dikkatlice yerleştirirken, Paşa’nın yüzündeki o ağlayan bakışı, o anlaşılmaz ve dehşet verici ifadeyi bir daha, hayretle gördü ve ömrünün pek de uzak olmayan sonuna kadar hiç unutamadı. Hemen atına binip şehirden çıktı. Kurbanının gövdesi gözyaşlarıyla ve iç bayıltacak kadar acıklı bir cenaze töreniyle gömülürken, cellât atının terkisindeki kelleyle, olay yerinden en azından iki günlük uzaklıkta olmayı isterdi hep. Böylece, bir buçuk gün süren sürekli bir yolculuktan sonra, Kemah Kalesi’ne vardı. Kervansarayda karnını doyurdu, torbasıyla hücresine çekildi ve uzun bir uykuya yattı. Yarım gün süren deliksiz bir uykudan uyanırken, rüyasında çocukluğunun Edirnesinde görüyordu kendini: annesinin, kaynata kaynata yalnız bütün evi ve bahçeyi değil, bütün mahalleyi mayhoş bir incir kokusuyla kokutarak yaptığı incir reçeliyle dolu, koskoca bir kavanoza yaklaştığı zaman, incir diye gördüğü o küçük yeşil yuvarlakların ağlayan bir kellenin gözleri olduğunu anlıyordu önce; sonra yasak bir şey yapmaktan çok ağlayan yüzdeki o anlaşılmaz dehşete tanık olmanın suçluluk duygusuyla kavanozun kapağını açıyor ve içinden ağlayan yetişkin bir erkeğin hıçkırıkları gelmeye başlayınca, elini kolunu bağlayan bir çaresizlikle donuyordu. Ertesi gece, bir başka kervansarayda bir başka yataktaki uykusunun orta yerinde kendini ilk gençliğinin akşamüstlerinden birinde buldu: hava kararmadan az önce, Edirne’nin içinde, ara sokakların birindeydi. Kim olduğunu çıkaramadığı için bir arkadaşının uyarısı üzerine, göğün bir ucunda batan güneşi, öbür ucunda yükselen soluk dolunayın beyaz yüzünü görüyordu. Daha sonra, güneş battıkça ve hava karardıkça ayın yusyuvarlak yüzü aydınlanarak belirginleşiyor ve çok da geçmeden ışıl ışıl parlayan bu yüzün bir insan yüzü, ağlayan bir yüz olduğu anlaşılıyordu. Hayır, Edirne sokaklarını başka bir kentin, huzursuzluk verici, anlaşılmaz sokaklarına dönüştüren şey, ayın yüzünün ağlayan bir yüze dönüşmesindeki acıklı yan değil, anlaşılmaz yandı. Ertesi sabah, cellât uykusunun orta yerinde keşfettiği bu gerçeğin kendi anılarıyla uyuştuğunu düşündü. Meslek hayatı boyunca, binlerce erkeğin ağlayan yüzünü görmüştü, ama o yüzlerin hiçbiri bir acımasızlık, korku ya da suçluluk duygusuna sürüklememişti onu. Sanılanın tersine, kurbanları için üzülür kederlenirdi, ama bu duygu bir adalet, bir zorunluluk, bir geri dönülmezlik mantığıyla dengelenirdi hemen. Kafalarını kestiği, boğduğu, boyunlarını kırdığı kurbanlarının kendilerini ölüme götüren nedenler zinciri konusunda cellâtlarından her zaman daha bilgili olduklarını bilirdi çünkü. Gözyaşlarıyla çırpınarak, sümükler içinde yalvararak, hıçkırarak, katılarak ölüme giden bir erkeğin görüntüsünde dayanılmayacak, katlanılamayacak hiçbir şey yoktu…

İdamlıklardan tarihe, efsanelere geçecek gösterişli tavırlar, cesur sözler bekleyen bazı budalalar gibi, cellât ne küçümserdi ağlayan erkekleri, ne de hayatın rastlantısal ve geri dönülmez acımasızlığını hiç mi hiç anlayamamış başka çeşit budalaların yaptıkları gibi, elini kolunu bağlayan bir acıma duygusuna kapılırdı onlar karşısında. Rüyalarında elini kolunu bağlayan şey neydi peki? Güneşli ve pırıl pırıl bir sabah, atının terkisinde kıldan torba, kayalarla kaplı derin uçurumlar arasından geçerken, cellât, elini kolunu bağlayan tutukluğun Erzurum’a girmeden önce duyduğu kararsızlıkla, ruhunda gölgesini hissettiği belli belirsiz o lanet duygusuyla ilgili olduğunu düşündü: boğmadan önce bir aba parçasını kurbanının yüzüne örtmeye kendini zorlayan bir esrarı görmüştü kurbanının unutulması gereken yüzünde. Uzun gün boyunca cellât, şaşırtıcı biçimleri olan sarp kayalıklar (tencere gövdeli bir yelkenli, başı yerine bir incir yerleşmiş bir aslan) her zamankinden daha yabancı ve daha şaşırtıcı çam ve kayın ağaçlan ve buz gibi derelerin kıyılarındaki tuhaf, ne tuhaf, çakıltaşları arasından atını sürerken, terkisinde taşıdığı yüzün ifadesini bir daha hiç düşünmedi. Daha şaşırtıcı olan dünyaydı artık; yeniden keşfettiği, ilk defa farkettiği yeni bir dünya.

Bütün ağaçların uykusuz gecelerde hatıralarının arasında kıpırdanan karanlık gölgelere benzediğini yeni farkediyordu. Yeşeren yamaçlarda koyun sürülerini otlatan günahsız çobanların omuzlarının üstünde başlarını, bir başkasının eşyasını taşır gibi taşıdıklarını ilk defa seziyordu. Dağ eteklerinde kurulmuş on evlik küçük köylerin, cami kapılarında sıra sıra dizilen boş ayakkabıları hatırlattığını ilk defa anlıyordu.Yarım gün sonra aralarından geçeceği batıdaki mor dağların ve onların tam üstündeki, minyatürlerden çıkma bulutların, dünyanın çıplak, çırılçıplak bir yer olduğuna işaret ettiğini yeni görüyordu. Bütün bitkilerin, nesnelerin, ürkek hayvanların hatıralar kadar eski, çaresizlik kadar yalın ve kâbuslar kadar korkutucu bir âlemin işaretleri olduğunu şimdi kavrıyordu. Batıya doğru ilerledikçe ve uzayan gölgeler anlam değiştirdikçe, cellât, çatlayan bir çömlekten sızan kan gibi, çevresine esrarını çözemediği işaretlerin, belirtilerin sızdığını hissetti. Karandık çökerken girdiği kervansarayda, karnını doyurdu, ama torbayla bir hücreye kapanıp uyuyamayacağını anladı. Uykusunun orta yerinde, patlayan bir yaradan akacak irin gibi, ağır ağır yayılacak korkulu rüyaya; bu rüyada her gece, bir başka anının kıyafetlerine bürünerek ağlayacak o çaresiz yüze katlanamayacağını biliyordu. Kervansaray kalabalığı içindeki insan yüzlerine hayretle bakarak bir süre dinlendi ve yoluna devam etti. Gece soğuk ve sessizdi; rüzgar yoktu, tek dal kıpırdamıyordu ve yorgun atı da kendi yolunu kendi buluyordu. Uzun bir süre hiçbir şey görmeden ve eski mutlu günlerinde olduğu gibi, kafasını tedirgin edici hiçbir soruyla kurcalamadan yoluna devam etti: daha sonraları, karanlık yüzünden diye düşünecekti. Çünkü bulutlar arasından ay belirince ağaçlar, gölgeler, kayalar ağır ağır çözülmez bir esrarın işaretlerine dönüştüler. Korkutucu olan ne mezarlıklardaki acıklı taşlardı, ne yapayalnız serviler, ne de ıssız gecedeki kurt ulumaları. Dünyayı korkulacak kadar şaşırtıcı yapan şey, sanki bir hikâye anlatmaya kalkmasıydı onun. Dünya, cellâta sanki bir şey söylemek istiyor, bir anlamı işaret ediyor, ama bir rüyadaki gibi bu söz dumanlı bir belirsizlik içinde kayboluyordu.

Sabaha doğru cellât kulaklarının dibinde hıçkırık seslerini işitmeye başladı. Gün ağarırken, hıçkırık seslerinin, yeni çıkan rüzgârın dallarda oynadığı bir oyun olduğunu düşündü, daha sonra, yorgunluk ve uykusuzluğun sonucu olduğuna hükmetti. Öğleye doğru terkisindeki torbadan gelen hıçkırık sesleri öyle belirginleşti ki, tıpkı, bir gece yarısı iyi kapanmamış bir pencerenin sinir bozucu gıcırtısını kesmek için sıcak yatağından çıkan biri gibi, atından indi,torbayı terkiye bağlayan ipleri gere gere iyice sıkıştırdı. Ama daha sonra, acımasızca yağan yağmurun altında yalnızca hıçkırıkları duymak değil, ağlayan yüzün gözyaşlarını da hissedecekti teninin üzerinde. Güneş yeniden açtığında dünyanın esrarının ağlayan yüzün ifadesindeki bir sırla ilişkili olduğunu anladı. sanki eskiden, o pek bildik ve tanıdık gelen anlaşılabilir dünyayı, yüzlerin üzerindeki sıradan bir anlam, sıradan bir ifade ayakta tutuyordu da, tıpkı tılsımlı bir kasenin, şangırdayarak kırılmasından, sihirli ve billur bir sürahinin çatlamasından sonra, her şeyin altüst olması gibi, ağlayan yüzün üzerinde o tuhaf ifadenin belirmesinden sonra, âlemin anlamı da, cellâdı korkulu bir yalnızlığa bırakarak kaybolmuştu. Üzerindeki ıslak elbiseleri güneşte kururken, her şeyin eski düzenine dönebilmesi için, torbadaki başın yüzünde bir maske gibi taşıdığı ifadeyi değiştirmesi gerektiğini anladı. Öte yandan, meslek ahlâkı, kestikten sonra sıcağı sıcağına bal dolu torbaya bastırdığı başı İstanbul’a hiç bozmadan, olduğu gibi getirmesini de ona buyuruyordu.

At üstünde uykusuz geçen ve torbadan gelen bitip tükenmeyen hıçkırıkların sinir bozucu bir müziğe dönüştüğü çıldırtıcı bir gecenin sabahında, cellât dünyayı o kadar değişmiş buldu ki, kendisinin kendisi olduğuna inanmakta zorluk çekti. Çınar ve çam ağaçları, çamurlu yollar, kendisini görenlerin dehşetle kaçıştıkları köy çeşmeleri, hiç tanımadığı, bilmediği bir dünyadan çıkmaydılar. Öğle vakti varlığını daha önce bilmediği bir kasabada hayvani bir içgüdüyle atıştırdığı yiyecekleri de tanımakta güçlük çekti. Kasaba dışında, atını dinlendirmek için bir ağacın altına uzandığında, bir zamanlar gökyüzü sandığı şeyin hiç bilmediği, hiç görmediği tuhaf ve mavi bir kubbe olduğunu anladı. Güneş batarken atına binip yoluna devam etti, ama daha altı günlük yol vardı önünde. Torbadaki hıçkırıkları dindirmezse, ağlayan yüzün ifadesini değiştirmezse, dünyasını o eski bildik dünyaya dönüştürecek o sihirli işlemi yapmazsa İstanbul’a hiç varamayacağını anlamıştı artık. Hava karardıktan sonra, havlayan köpeklerini işittiği bir köyün kıyısında bir kuyuya rastlayınca,atından indi. Atının terkisinden kıl torbayı indirdi, ağzını çözdü ve saçlarından dikkatle tuttuğu kelleyi balın içinden çıkardı. Kuyudan çektiği kova kova sularla, yeni doğmuş bir bebeği yıkar gibi, kafayı özenle yıkadı. Bir kumaş parçasıyla saçlarının içinden kulaklarının deliklerine varıncaya kadar kuruladıktan sonra, dolunayın ışığında yüzüne baktı: ağlıyordu; hiç bozulmamıştı, aynı dayanılmaz, unutulmaz,çaresizlik ifadesi vardı üzerinde. Kafayı kuyunun kenarına bıraktı, atının terkisinden meslek aletlerini, iki özel bıçağı, kenarları küt demir işkence çubuklarını alıp döndü. Önce, bıçaklarla ağzının kenarlarını, deriyi ve kemiği kanırtarak ağır ağır düzeltmeye girişti. uzun bir çabadan sonra dudakları iyice parçalamış, ama ağzı belli belirsiz ve yılık da olsa gülümsetmeyi başarmıştı. Sonra, daha ince bir işe girişip acıyla kasılmış gözleri açmaya başladı. Çok uzun ve yorucu bir çabadan sonra gülümseyişi bütün yüze yayabildiğinde, yorulmuş gevşemişti artık. Gene de, boğmadan önce Abdi Paşa’nın çenesinin kenarına indirdiği yumruğun mor izini derinin üstünde görünce sevindi. Her şeyi yoluna koyabilmenin çocuksu sevinciyle koşarak aletlerini atının terkisine yerleştirdi. Geri döndüğünde bıraktığı yerde baş yoktu. İlk anda, gülümseyen başın bir oyunu olarak gördü bunu. Kafanın kuyuya düştüğünü anlayınca, hiç kararsızlık geçirmeden, en yakın eve koştu, kapıyı vurarak içerdekileri uyandırdı. İhtiyar bir babayla, genç bir oğulun emirlerine korkuyla uymaları için, karşılarında cellâtı görmeleri yetti. Sabaha kadar, üçü birlikte, pek de derin olmayan kuyunun dibinden kelleyi çıkarmaya çalıştılar. Gün ışırken, boğma ipiyle belinden kuyuya sarkıttıkları oğul, saçlarından tuttuğu kelleyle ve dehşetle bağıra bağıra yeryüzüne döndü. Kafa parça parça olmuştu, ama ağlamıyordu artık. Cellât huzurla kafayı kuruladı, bal dolu torbaya bastırdı ve ellerine birkaç kuruş tutuşturduğu babayla oğlunun köyünden mutlulukla batıya uzaklaştı. Güneş doğarken, kuşlar açan bahar ağaçlan arasında cıvıldaşırken, cellât dünyanın yeniden o eski ve bildik dünya olduğunu, gökyüzü kadar geniş bir sevinç ve yaşama heyecanıyla anladı. Torbanın içinden hıçkırık sesleri duyulmuyordu artık. Öğle olmadan, çamla kaplı tepelerin arasındaki bir gölün kıyısında atından indi ve günlerdir beklediği derin ve deliksiz uykuya mutlulukla yattı.

Uyumadan önce, uzandığı yerden sevinçle kalkmış, göl kıyısına yürümüş ve suyun aynasında kendi yüzünü seyredip dünyanın yerli yerinde olduğunu bir kere daha anlamıştı. Beş gün sonra, İstanbul’da, Abdi Paşa’yı iyi tanıyan tanıklar, kıl torbadan çıkarılan kellenin onun kellesi olmadığını söylerlerken ve yüzün gülümseyen ifadesinin hiç de paşa’yı hatırlatmadığını anlatırlarken, cellât gölün aynasında huzurla seyrettiği kendi mutlu yüzünü hatırlayacaktı. Abdi Paşa’dan aldığı bir rüşvet karşılığında bir başka birinin, sözgelimi, katlettiği günahsız bir çobanın kellesini torbaya koyup getirdiği, sahtekârlığı anlaşılmasın diye de, yüzü hırpalayarak bozduğu yolundaki suçlamaları da hiçbir işe yaramayacağını bildiği için cevaplamadı. Çünkü kendi kellesini gövdesinden ayıracak cellâtın kapıdan girdiğini görmüştü bile. Abdi Paşa yerine günahsız bir çobanın kafasının kesildiği söylentisi ise çok çabuk yayıldı; öyle çabuk ki, Erzurum’a yollanan ikinci cellâdı, konağına kurulan Abdi Paşa karşıladı ve hemen idam ettirdi onu. Böylece, bazılarının yüzündeki harflere bakarak düzmece olduğunu söylediği Abdi Paşa’nın yirmi yıl süren ve altı bin beş yüz kelleye mal olan isyan hareketi başlamış oldu.”

Orhan Pamuk, “Kara Kitap”

cellat Cellat ve Ağlayan Yüz