Yitirilmiş bir ormanın suskunluğunda dolanacaktım ömür boyu, var olabileceğim tek yerin sınırlarında. Defalarca kendimi aramaya gidecek, bulduğumda ardımsıra bırakmak zorunda kalacaktım, geriye dönebilmek için.
…
Aniden saplanan bir sancı gibi şiddetlidir duyduğun özlem. En suskun anında bile diğer sesleri unutturan çağrısı gibi tenin…
…
İnsan yüreği bir aynadır derlerdi eskiden. Sonsuza dek tutmak isteyeceği görüntüyü arayan taşla yaşıt bir ayna. Elmas sertliğinde, sırları dökülmüş. Aynı çamurdan biçimlendirilmiş, dünyanın yüreğiyle… Belki bu yüzden, yürek rengi bir resim dünya… Boşluğun umursamaz elinde.
…
Kentin acımasız, sağır, granit profiline, benim imgem karışıyor, kurşuni denize akan bir yeraltı ırmağı gibi. Hatlarını, ayrıntılarını, ifadelerini yitirmiş, bir insanın ovalliğinden başka hiçbir şeyin seçilemediği, lekeler içindeki hikayesiz yüzüm…
Daha yalın, yoksul ve sığ mı gerçek dünya, bütün bu yansımalardan: imgelerden, sözcüklerden, ışıkla dansından gölgelerin? Yoksa daha derin, karmaşık ve gizemli mi?
…
Irmağın ortasını çoktan geçtim, geri dönemeyeceğim kadar uzaklaştım dünün kıyılarından. En soğuk, dipsiz, anaforlu yerindeyim zamanın, akıntıya kapılmış, ağır ağır sürükleniyorum, yarın diyeceğim – henüz değil, daha sonra yarın diyeceğim- şimdilik ufuktaki bir kırbaç izini andıran kızıllığa doğru…
…
Gölgeler gibi sürükleniriz günden geceye, geceden güne, konaklayabileceğimiz düşlerin peşinde…
…
Gidilmemiş yerlerin, okunmamış kitapların, yerine getirilmemiş sözlerin, dilimin ucuna takılıp kalmış cümlelerin pişmanlığını duyuyorum en çok.
…
Bir insanın sevgisini kaybetmek, zorlukla ulaşılmış bir doruktan aşağı yuvarlanmaktadır.
…
Bazen bir düşten uyanır gibi hayatımdan uyanmayı bekliyorum, ama inan, sözünü ettiğim ölüm değil gene.
…
O zamanlar masumdum, çünkü canım acıyor ama bir suçlu aramıyordum…
…
Tek bir sözcük için bile sonsuz bir bakış gerekir… Ben diyebilmek için sonsuz bir bakışla bakmak gerekiyor dünyaya…
…
Dünyayla savaşa kalkışacaksan onun tarafını tutmalısın, kendini değil.
…
Reçetelerim yok ne kendim, ne toplum, ne de hayat için.
…
Pazar günleri çarçur edilmek içindir… çünkü aslında diğer günleri çarçur ettiğimizi ancak böyle unutabiliriz.
…
İnsanlar. Sabırlı, neşeli, temkinli, dertli, aceleci, yorgun… Gün için gereken yüz ifadelerini daha sabahtan takınmış, çatışmalara, pazarlıklara hazırlar. İnsan hep dünyayı henüz paylaşımı yapılmamış bir arazi sanmak, başkalarının oyunlarında rol kapmak için çabalamak zorunda galiba.
…
Kırmızı artık aynı kırmızı değil, kız çocuk kırmızısı değil. Kan rengi, utanç rengi, tokat rengi, çok lekeli.
…
El sözcüğünün bir anlamının yabancı oluşu, el ve beden arasındaki kopukluğa işaret ediyor olabilir mi?
…
Yalnızca çöle bakmayı bilenler, hiçliği bu denli derinleştirebilenlerdi.
…
Taş gibi hızla batarken, halka halka kıyıya vurmayı başarman gerekiyor, en uzak sınırlara doğru açılmayı.
…
Belki hayat dediğimiz budur yalnızca, bilmediğin bir şeyin peşinde koşadurmaktır, adlandıramadığın için çağıramadığın…
…
Peri masallarına kanmıyor artık. Karanlık sokaklarda tek başına yürüyebiliyor, yediği şamarlarla böbürlenmiyor.
…
Kendiliğinden bulacaksın yaşama giden yolu, bir körün evinin yolunu bulması gibi. Ağır ağır, el yordamıyla, alışkanlıkla…
…
İşte bu da benim hikayem… Doğumum, ölümüm ve ikisi arasındaki her şey.
Şub 23
Hayatın Sessizliğinde
Şub 23
Yalnızlığım Karanlığı İncitmesin
..kahır da yara’dır!
kalp yarası..
Sevgili dostum
Son günlerde tahminsiz gelişen tatsız şeyler oluyor. Bendeyse sürekli bir yakınma, devam eden bir isyan ve hiç bitmeyen gözyaşları var. Yeni yeni haykırışlar besteliyorum devrimime. Gücüm kesilince kalkıp yalnızım diyorum boyuna; sanki herkes kalabalıkmış gibi!
Yağmurdan arta kalan küçük su birikintilerine düşmeden karşıya geçmeye çalışıyorum; sanki biri eteğimdeki çamuru görecekmiş gibi tedirginim. Bazen utanıyor, bazen gururlanıyorum. Birçok duygu geçisi arasında dönüp duruyorum yine.
Geçen gün sesimi duydun; soğuktum, uzaktım ve eğer gerçekten kalbinle dinlediysen, seni çoktan unutmuş gibi yankılandığını da anlamış olman lazım.
Benden çok şey gitti, alamadıklarım oldu, ayıklayamadıklarım, ayıltamadığım uykulu sahipliklerim… Elimden kayıp hayatın alacasına saçılanlarsa çoktan bütünleşmişti o renk karmaşasıyla. Önce kaktüsler kurudu, sonra balıklar öldü. İkimiz seninle eş zamanlı terk ettik varolan düzeni. Sen gidince ölürüm sanmıştım. Ben gidince ölürsün sanmıştım. Bak yaşıyoruz. Bak! Her şeye alışıyor insan… Demek ki sevgimizi fazla büyütmüşüz gözümüzde…
Zamanla sevilmez, zamanla unutulur bilirsin. Biz birden sevdik ama zamanla unutmak istemedik. Bize eşlik etmesi gücümüze gitti zamanın. Zamanla aynı hızda ve aynı ritimde yürümek istedik. Görüyorsun ki zamana yeniliyor insan. İnsan dediğin balık mı ki hafızası tembel olsun derdim. Öyleymiş sevgili dostum. Zaman iyilikleri de, kötülükleri de unutturuyor insana. O öyle bir silici ki, geriye yalnızca birkaç zerre anıların tozu kalıyor. Sonra bir bakıyorsun bir dakikanı ayrı geçirmek istemediğin insan, Afrika’daki bir siyahi kadar uzağın oluyor. Ne aramak, ne sormak, ne cemalini görmek… Hepsi bir düş oluyor. Zaman iyileştirse de aynı ölçüde nankörleştiriyor bizleri. Unutkan, pervasız ve vefasız insanlar olup çıkıveriyoruz meydanlara.
Aslında sen de haklısın. Harflere basmaktan daha zor rakamlara dokunmak! Yazmak daha kolay, sesindeki buğuyu anlamaktan! Sanal bir sandaldayken suyun üzerine silinip giden harflere itimat etmek, sahibine nasılsa ulaşır diye gönül rahatlığıyla teslim etmek cümleleri… Ah kayboluyorlar oysa! Muhattabının gözüne bile değmeden. Zamane dostlukları bunlar. Dokunmaya, görmeye, sesini duymaya ne hacet!
Sevgili dostum. Bak sonunda bu da oldu. Artık seni özlemiyorum. Sendeki ve bendeki iki yüreği yanyana getirdim ve anladım ki birimizinki yalnızca kan pıhtısından ibaret. Hani diyor ya şair, herkesin kalbi var sanılmasın! Sanmıyorum artık idare et…
Sana delice bir öfkeyle kızdığım zamanlar oluyor. Öyle yorgunum ki daha iyisi gelmiyor elimden. Daha iyisi seni incitmek olurdu belki ama yapamam. Ben karşılığını alıyorum aynadaki aksimin. Özetle sevgili dostum, ben hata ektim, şimdi pişmanlık biçiyorum!
Bunca zaman senin hep diğer yarım olduğunu düşündüm durdum. Ayrılmaz yanım, dayanıklı yanım, görmeden sevebilecek kadar tahammüllü yarım.. Bunca boş dünya işi arasında beni es geçtiğinde anladım bir olmadığımızı. Hem senin kalbin benden bağımsız çarpıyordu. Belli ki bu şekilde atıyor olmasına belki sen, belki de ben müsaade etmiştim. Bizden başkası değildi suçlu. Belki benden başkası değildi. Ama ne olursa olsun ben hayatımın en zor günlerini yaşıyordum ve sen yoktun. Yaşadıklarım anlatamayacağım kadar ağır, taşıyamayacağım kadar büyüktü.. İhtiyacım olduğunda yanımda olmaman, bizim için eksik bir vefa veya ne bileyim tamamlanmamış bir duygu göstergesiydi. Bağlılık, güven, vefa zoraki olacak hisler değildi. Dost dediğin, çağırmadan gelendir. Anlatmadan, senin darda olduğunu hissedebilendir. Göze, söze gerek duymaz dostluk. Hislerle yol alır. Sen hissetmedin.. Şimdi düşününce sitem bile etmemi gerektirmeyecek kadar uzak olduğumuzu anladım. Öyle ya, insan hatrının geçtiği insana sitem eder, sevildiğini bildiği insana nazlanır. Ki sevmek artık hiçbir şeye yetmiyor. Görüyorum ki bizim sevgimiz yokluğa, vefasızlığa, zamansızlığa katlanacak güce sahip değil. Zorluklar paylaşıldığında azalır sanmıştım hep, ama zorlukların paylaşmadığında katmerlenmesi çok beterdi… Az önce bir konuşmada şöyle dedi telefondaki ses; ’Sesin kötü geliyor, ciddi bir şey yok değil mi?’ ’Ölümün olduğu bir dünyada daha ciddi ne olabilir ki!’..
Evet ölmediğimiz sürece her şey steril, her şey yolunda. Ama şunu unutma sevgili dost’um, ben ’gel’ dediğimde gelmediğinde bitti her şey. Sonrası uzatmaları oynamaktan başka bir şey değildi. Belki de çok uzun zaman önce kangren olduğunda dostluğumuzu kesip atmayı becerebilseydik, tüm ruhumuza yayılmayacaktı vurgun. Hayattan hep darbe aldığımı düşünürken nasıl da koca bir yanılgıda ömür tüketmişim meğer. Hayat değil, insanlarmış acı veren!
Galiba umutsuzluk en beteri. Bu umutsuzluk bendeki bütün yaşama gücünü alıyor. Değer vermek ve değer görmekle ilgili sıkıntılar içerisindeydim. Nedir değer vermek? Bir insanı belki kendinden dahi fazla önemsemek veya öncelikler sıralamasında tutmak. Sırtında taşımak değil, yanında yürümek. Değer verdiğim için vazgeçtiklerim ve değer görmediğim için vazgeçilemeyenleri düşündüm. Değer vermekte, değer görmemekte aynı derecede can acıtıcı bir şeydi. Çünkü insan hep kendisinden ödün veriyor, değişiyor ve eksiliyordu. Birisi bana değer vermek nedir diye sorsa benim yaptıklarım derdim sanırım. Değer vermenin karşılığı ben olmalıydım. Literatürlerde bile böyle anılmalıydı değer vermek. Ben değişmiştim. Verdiğim değerler yüzünden eksile eksile ufacık kalmıştım. Birisine darda olduğunu bile bile ırak durmak değer vermek değildi. Ve darda olduğun ortadayken es geçilmek de değer görmemekti. Her ikisi de birbirinden beterdi. Sesler yükselir, insanlar kırılır, ruhlar incinir ama özündeki değer başkadır, değişmez. Doğru! Ne bu kadar hafife alınacak kadar yüzeysel, ne de abartılacak kadar zor değildi değer vermek. Yapılması gerekenler belliydi. Her şey ortadaydı. Sevilen insan önemsendiğini hissetmek istiyordu hepsi bu! Ona bunu hissettirmek bu kadar imkansız olamazdı. Eksilmekle aynı şeydi değersizlik. Verdiğinde de, almadığında da eksilmek söz konusuydu. Değer vermek, -sana değer veriyorum! demek değildi. İcraat etmekti. Fedakarlık yapmaktı. Lafta kalmayacak kadar mübarek, mübarek olduğu için de kutsal bir şeydi değer vermek. Ama nedense değer görmek için değer vermek yetmiyordu çoğu zaman…
Bendeki karanlık bile bir yara. Aydınlık gözlerimi kör ediyor. Yaram var, kanayan, hiç kapanmıyor, iyileşmiyor. Biliyor musun sevgili dostum, kahır da bir yaradır, adına kalp yarası denir! Ve bazı yaralar var ki, onları dostlar dahi iyileştiremiyor…
Şimdi sen beni uzaktan izliyorsun ya artık, böyle devam et.
Terk edilmiş ve bütün sokak lambaları sönmüş bir şehri seyre dalmış gibisin. Sende kalbimdeki ışıkları sönmüş ve terk edilmiş şehirde yaşamaktan umudu kesmiş ve fes edilmişsin artık sana olan düşkünlüğümden…
Oysa hala göremiyorsun. Bilmiyorsun çarmıhta gerilmişim ben, gerilmişim bir ok gibi ve bıçak gibi bir yaydan kopmak üzereyim. Yalnızlığım karanlığı da incitecek.
Ben sadece O’nu kaybetmedim ki! En temiz kalpli arkadaşımı, hiç büyümeyen çocuğumu, kaşları çatık babamı ve ömür boyu özleyeceğim bir adamı kaybettim..
Kaybetmekte hünerli biri olduğumu düşünürsek eğer, o gitti, o gidince herkes gitti ve ben her şeyimi kaybettim…
fulya/kasım2012
Şub 23
hayat hepimizden geniş ölüm her ömürden uzun
Ben hep gülümseyerek yaşadım dünyayı
Gülümseyerek ölüyorum her gün sizlerle
Baştan kendime basit bir yüz yakıştırdım
Rüzgârıyla haşır neşir çıplak bir tepe
Bir gök olsun istedim yüzümde, mavi, bulutsuz
Metin olmaktan başka şansı var mıydı yoksulların
Ben oldum işte, oldum ve öldüm
Sorduğum tek soru vardı kendime
(Öbürleri herkese ilişkindi)
şimdi gitsem benden ne kalır geriye?
Kaldı işte, ahdım kaldı dünyada
Yaralı bir alın
Gülümserken unuttuğum dudaklarım
Ve yurdumu dolaşan kanım kaldı sizlere
Kanım her yere bulaşıyor
Aşçının kepçesine, marangozun rendesine
silahın namlusuna, kalemin mürekkebine
yargıcın cübbesine, âşıkların neşesine
çocukların oyununa karışıyor
Dağılıyor, çoğalıyor, yalıyor sokakları
Habere çıkardım, dünyanın yaradılışını görmeye
Alevlerin, kurşunların arasından sekerdim
Ağaca bakar ağaç olurdum, köpeğe, göğe, serçelere
Yaprağa bakar yaprak olurdum, tırtıla, kuşa, yaşlı teyzelere
Umutsuzlara bakar iç çekerdim, hallaçlara, sütçülere, çerçilere
Bütün otobüsler giderdi benle, istanbul-hafik, istanbul-refahiye
Ev içlerine bakar ağlardım, buğday demetlerine, duvardaki ali’ye.
Cemlere, kahvelere, meydanlara bakardım
Herkes gibi çopur yüzlüydü hayat
Kibirliydi yoksullar, kibirli ve atak
Sözcükler hırçınlaştıkça dilsiz ve bataktılar
Böyle bir dünya dermiştim kendime
Hakikat gizlenmişti buralarda bir yere
Ne ölümler gördüm de yaşamak hırsızlık gibi geldi bana
Bulmalı derdim, bulmalı ölümün erken dilini
O da oldu. Gördüm celladımın gözlerini ve gülümsedim
Hepimize benziyordu, şaşırarak öldüm
Bir duvar dibiydi sanırım, ıssızdım ve soğuktu gece
Bir şey öğrendim ki söylemeliyim
Hayat hepimizden daha geniş
Ölüm her ömürden daha uzun sürermiş
Dağları düşündüm, sokakları, ev içlerini
Her şey yaşadığım gibiymiş, basit ve korkunç
Dil susunca kan konuşur, kan konuşurmuş
Kanım yurdumu dolaştıkça öğrendim.
Mahmut TEMİZYÜREK
Şub 23
Bana şiir gönder
Bana şiir gönder, diyorsun
Tersine yollar, yollar tersine
Kaldı en son, son bakışında
Göçmen kuşlar gibi inip kalkan kirpiklerin
kanat hızıyla benden alıp
saçtılar yer yüzüne
o şiiri
Bana şiir gönder, diyorsun
Ömrüm geçiyor aşkın ilmek yerlerinden
dişleyip çözmek için o kör düğümü, düğümü
kör dünya, gittin de dağıldı yel vurmuş un gibi
Ya beni hançerle…
…
Bana şiir gönder, diyorsun
Serin camdan geliyor sözün
Yüzünün harfinden ses, bir ses
işittim sandıkça, sanıdan bitkin duyularıma
güç ver, sözün ne renkse, hangi tonsa,
onu da ekle hiç değilse meyline
…Ya da gel bir bakıver yüzüme, bakışını kandil yapıp
gezineyim ben de şu yanar döner evrende
Şub 23
ecce emor!
Seçim benim
gönlüme kusursuz bir onay verdim
bastım ruhunun üstüne dudaklarımı
nefesimden can aktı onun nefesine
o ağız ki şakıyacak dünyaya
havayı kesmeden dörde beşe
hızını biçmeden rüzgârın
parmağı kırmadan şurda burda
duyuracak herkese.
Bir başlangıç ki hayret vadisinde buluşacak o gün atlar.
Aşka bedel varsa ayrılıktan öte
ödüyorum ödeyeceğim daha da
vurmak isteyene açtım sırtımı
yaban saymış olmalı içindeki beni
tükürmek heveslisine yüzüm açık
aynada tanır birgün elbet kendini
yolmak hırsına sakal bıraktım
hor bakana gülümsüyorum acıyla
koyun sessizliğinde yaşamaktayım
ağılım yolduğum otlardan örülü
duyuyorum ahalinin kan tutkusunu
hazırım bir kurban ya da meczup
gibi şu linç kalabalığını karşılamaya.
Dönüşüm yok aşk fısıldıyor bu vadi ha bire, ters akamam
ya o aşk denizine karışırım ya da yatağı belirsiz dip sulara.
Mahmut Temizyürek/yalangezen s.55
Şub 23
Güdümlü Papatya
Tekliyor kalbi tetiğe basınca
Gözleri dolmuş bir silah…
Sense kuş uçuran şairlerden ürkerek
Kalp masajı yaparken kelimelere,
Üstü açık bir zırhlı gibi
Hızla sürüyorum kendimi dünyaya
Bilirim; uçuşa yasak bölgedir kalbin,
Bir sınırı cetvelle çizer gibi gözlerin…
Oysa benden sana atılan papatya
Ne kadar güdümlüdür acaba…
Yine de şehir düşmüyorsa
Düşleniyordur, unutma!
İbrahim Sarışın
Şub 23
Umutsuzca üzgündü
O zaman yanıma gelip, kolunu omzuma doladı ve beni yavaşça kapıya yöneltti. “Çok hoşsun, kimi zaman da güzelsin. Duyarlısın, coşkulusun, dürüst olmaya çalışıyorsun, hem kendi yaşında, hem doğal olmaya çabalıyorsun ve aynı zamanda biraz burnu büyük, biraz da eski kafalısın. Hatta satrancı bile iyi oynuyor sayılırsın. Kızım olsaydı, sana benzesin isterdim. Belki de bu nedenle son aylarda seninle birlikte olmayı bu kadar çok arzu ettim.”
Yüzünü görmeyeyim diye beni önünde iterek kapıdan çıkardı.
“Böylesi şeyleri yüzüne bakarak söyleyemem. Ama yüzünü dönmemelisin, ne olursa olsun. Hadi, şimdi git artık.”
Bir an omuzlarımı sıktığını hissettim. Ve başımın arkasını öptü. Beni gitmem için itti. Durup geri bakmadan önce iki üç basamak indim. Gülümsüyordu, ama hüzünlü bir gülümsemeydi.
“Lütfen uzun sürmesin,” dedim.
Yalnızca başını salladı. “Hayır, çok uzun değil” mi, yoksa “Umutlanma, uzun sürmemesi olanaksız” mı demek anlamına geldiğini bilmiyorum. Belki kendi de bilmiyordu. Ama üzgün bakıyordu. Umutsuzca üzgündü.
Şub 23
Sonsuz Turne
İnsan kapalı bir mektup gibi sonsuza gider
üstünde nice kasabaların, akşamların pulu
bu postacı başka, mektubuyla birlikte alır insanı
aynı adrese götürür, aynı soğuk mührün vurulduğu
zarflar üst üste, ruhlar sessizlik gömleğinde
ne gecikir, ne postada kaybolur insan
bir mektuptur dönüşsüz ve yalnız ve sonsuz turnede
Haydar Ergülen
Zarf/Kırmızı Kedi Yayınları
Şub 23
Mektup Neresi
Şub 23
Gönül Mezarlığı
Siz mezarlıklara sadece şehirlerde mi rastlarsınız,
beton duvarlarla örülü ve servi ağaçlarıyla örtülü
bir alan mıdır bildiğiniz sonsuz uykuların döşeği…
Yada bir yol üzeri arabanızla seyrederken,
yol kenarında bir araya didişmiş köy mezarlıkları mıdır
her yolun sonunun oraya varacağını hatırlatan size… Nedir ki ölüm?
Dönüşü mümkün olmayan bir yolculuk mu,
kaybolacağın karanlıklar içine suskun dillerle…
Nedir ki ölü?
Daha çok girimleştirsin diye toprağın karasını,
beyazlara sarılı rengi solmuş bir ten mi çukurlar içinde… Peki ya kaç aşk ölüdür gönüllerinizde
Kaç kalp mezarlık matemindedir gizlice
Rastladınız mı hiç kalbinizde ki gömülü sevdalara
Zamanla örülü ve artık imkansızlıkla örtülü o aşklara
İlk kimi gömdünüz ki oraya lise aşkınızı mı? yoksa çocukluk mu?
Hangisi daha derine gömülüdür ki hatıranızda
Şu Azrail’e kızmamalı valla emir kuludur nasılsa
Bunca aşkın çıkarıp canını, gömebiliyorsak gönül mezarlığımıza
Hiç aramamalı hatırlamak için ölümü mezarlıklarda
Sen farklı mı düşünüyorsun bu konuda, unutma ki;
Her kalp bir mezarlıktır sevip de bitiyorsa bir aşk orada…
Sertaç ÖNER









