Uzun Yıllardan Sonra

Mahzun, yarı kırık yüreklerimiz
Yıllarca uzak kalmak üzere
O gün, ayrıldığımızda ikimiz
Sessiz ve gözyaşları içinde;
Solduğunda, soğuduğunda yanağın
Öpücüklerin buz tuttuğunda…

Çoktan çalmıştı saati acıların…
Sabahın o serin, ürperten çiyi
Alnımda donuvermişti,
O çiyler belki bu hüzünlerimin
Gözyaşlarımın işaretiydi.
Ettiğin yeminler bir bir bozuldu
Gölge düştü güvenilirliğine;
Paylaştığım yalnızca acı oldu
Senin adını işittiğimde…

Gizlice buluşmuştuk seninle…
Sessiz, hüzünlenirim şimdi
Çünkü ruhun aldattı ruhumu
Yüreğin unuttu yüreğimi.
Eğer bir gün, uzun yıllardan sonra

Karşılaşırsak ikimiz yine
Nasıl bakabilirim, nasıl sana
Sessizce ve gözyaşları içinde

LORD BYRON

Uzun yıllardan sonra
Sana bir daha rastlarsam
Seni nasıl selamlamalıyım
Susarak mı, ağlayarak mı?
seni+nas%C4%B1l+selamlamal%C4%B1y%C4%B1m Uzun Yıllardan Sonra

Sükût İçindeyim

Tutunduğum pervanenin kanadını incitiyorum.

Zaman bir kum gibi akıyor ayaklarımın altından.
Kalbim bir saat gibi işliyor.
Aşk takatiyle çok yorgunluğa talibim.
Her çileden nasibimi arıyorum.
Her yaranın hissedarıyım.
Her acıdan pay alıyor, her ağlayışa gönüllü oluyorum.

Sükût İçindeyim.

Münire Daniş
S%C3%BCk%C3%BBt+%C4%B0%C3%A7indeyim Sükût İçindeyim

Gitmek biraz ölmektir

Biliyorum gideceksin. Bir eylül ayında ve günün herhangi bir vakti gideceksin. Ne eski bir şarkı engelleyebilecek gitmeni ne de yalnızca gözlerimde sakladığım aşkım. Usul usul ve ağır başlı adımlarla gideceksin. Her adımda gitmenin acısı yankılanacak sokakta. Bir törendeymişçesine göze batan bir yürüyüşle gideceksin ve ben çocuklar gibi bakacağım ardından. Sen geriye dönüp bakmayacaksın.

Gideceksin…

Yalnızca gözlerimde sakladığım aşkımı sukuta kurban vereceğim. ‘Keşke’ diyeceğim sonra ve sonraları da ve her zaman ‘keşke’ diyeceğim. Söylenmemiş sözlerin ateşi yakacak tüm bedenimi. Engizisyonlarda kurban edileceğim her gün. Geç kalmış infazın korkusu kemirecek beynimi. Duvarlara bakıp hayıflanacağım.

Biliyorum gideceksin…

Puslu bir eylül ayında gideceksin. Gözlerinle birlikte, saçlarınla birlikte gideceksin. Geride seni hatırlatan bir tek kelebekler kalacaklar. Bir tek kelebeklerin kanatlarına bakacağım özlemle. İlan edilmemiş bir aşkın hüznünü bırakacaksın bir de. Taşımayacak kadar yorgun olacağım sen yokken. Sonra yaşamak dediğimiz saltanatın soytarılığı kalacak üzerime. Sihirli sözlerin avutulucuğuna salacağım boyalı yüzümü. Kimse fark etmeyecek seni. Seni en kuytu bakışlarımda saklayacağım. Seni uykusuz gece yarılarımda saklayacağım. Başlayıp da bitiremediğim yazılarımda. Bir radyo istasyonunda çalınan Ortadoğu şarkısında.

Sen gideceksin… 

Ve aslında gitmelisinde..
Hem de bir eylül ayında gitmelisin.
Şehrin gece lambalarında dans etmeli veda bakışların.
Korkularımla yüzüstü kalakalmalıyım öylece basık bir kenar mahalle kahvehanesinde. Aşkınla demlenmiş sıcak bir çay içmeliyim. Küfürler saçıp etrafa, belalara bulaştırmalıyım ağrılı başımı.
Yokluğuna alışmamalıyım.
Alışamamalıyım…

Tarık Tufan

biliyorum+gideceksin Gitmek biraz ölmektir

İlişmek

Birilerinin beni aşkın, sevginin, sevdanın, adı ne ise, bunun olmadığına ikna etmesi çok zor. Bunun iyimserlikle ilgisi yok. Ben bir aşk çocuğuyum çünkü, nedeni bu. Babam anneme, annem de babama âşıktı. 1960’larda milliyetçi ve yaralı bir Ermeni adam, yetim bir Çerkes kadınına neden tutulsun ki! Annem yıllar sonra, “Aslında Markar” demişti, “Aklımın köşesinden bile geçmezdi bir Ermeni ile hayatımı birleştireceğim.” Öyle basit bir mücadeleden bahsetmiyorum. Burada ayrıntılarına da girmek istemiyorum. Sadece akrabasız büyüdüğümüzü söylemem yeterli olacaktır.

Son bir sahne hatırlıyorum…

Daha doğrusu sadece o sahne kazınmış görsel hafızama. Babam ilk felcini geçirmiş. Osmanbey’deki büyük evdeyiz. Yıl 1994 olsun. Annem babamı bebekler gibi giydirmiş, salonda, o eskiden oturup saatlerce kahve içip sohbet ettikleri berjerlerindeler yine, karşılıklı… Ben salonu gören Amerikan mutfakta çay dolduruyorum. İşe gitmek üzereyim. Gözüm onlara takılıyor bir an. Babam hâlâ çekici. Erkekliğinin şıklığından hiç taviz vermiyor. Bunu bildiğim için dükkâna gelen özel berberini eve getirtmeye devam ediyorum.

Annem ile babam göz gözeler, görüyorum.

Beni fark etmeleri mümkün değil. Mahcup da olsam birkaç dakika onları izliyorum. Kocaman adam olmuşum. Yine de bu muhabbetleri bana huzur veriyor. Kendimi çok, nasıl derler, “iyi” hissediyorum. Kahvelerini içiyorlar. Babamın suratında muzip bir gülümseme var. Ona hep öyle bakar. Annem ona bir şeyler söylüyor ara ara. O da onun söylediklerini ne kadar önemsediğini belli etmek için (konuşamıyor ve doktorlarından biliyorum ki aslında anlamıyor da) sanki duyduklarına çok şaşırıyormuş gibi başını aşağı yukarı sallarken, “hmm, hmm” diye sesler çıkarıyor.

Biliyorum ki, şimdi, anlamasına da gerek yok. Annem de çok önemli şeyler söylemiyor zaten. Tonton (babamın anneme hitap şekli, hiç romantik değil bence) onunla konuşmak, onu seyretmek istiyor sadece. Babam bunu biliyor. Beyine giden ana damarın tıkanması, babamın annemi sevdiğini “bilmesine” engel değil. Öyle saatlerce oturacaklar. Annem tüm telkinlere rağmen onu hastaneye yatırmayacak. Son gününe kadar “evinde” bakacak ona. Gittiği için ona hep kızacak. Kendi gidişine az kala, “Nefret ediyorum babandan!” diye bağırıp bana, onun resmini duvardan indirecek kadar kızgın, ona.

Pembe bir tablodan bahsetmiyorum. Evlilikleri kolay geçmedi. Evlilikler, ilişkiler öyle kolay geçmez. İlişkiler kolay değildir. Hiçbir şey kolay değildir. Evrende çürüme prensibi vardır çünkü. Varoluşun ilk ânı çürümenin başladığı andır da. Bu nedenle canlı kalmak için emek vermek mecburidir. Zor’un birlikte iyi edilmesinden hayat bulur sevgi. Gerisi tek kişilik oyunlardır. Sizin olması ile zor olması arasında doğrudan bir bağ vardır. Bu iyi bir haberdir.

Bir de neden kolay değildir biliyor musunuz? İki insan karşı karşıya geldiğinde, iki küçük evren karşılaşır, ya teğet değip geçerler, ya da çarpışmaya karar verirler. Çarpışmaya karar verirlerse, kaos ortaya çıkar. Kaos kötü bir şey değildir. Korkutucudur sadece. Birbirlerinin hikâyesini hiç bilmezler çünkü bu kararı verirken. İki kişiye ait iki kocaman yabancı- belirsiz geçmiş, çarpışır. Ne büyülü bir şey değil mi? Bu bir duygudur sadece, bir his. Bilimsel açıklamaları, feromonları, böbrek üstü bezlerini, Freud’u, Schopenhauer’in tezlerini biliyorum. Bunlar başlangıç sermayesidir belki. İlişki, bundan öte bir “şey” gerektirir. Birlikte sermaye yaratmayı. Tanımadığın o insana zarafetle zaman, mekân tanımayı. Birbirinin önünde ruhunu yavaş yavaş soymayı, çıplak kalmayı gerektirir. Bu bir taviz, iyilik veya ödün değildir. Öyle ilişkiler de çok. Bağlanmak ile bağımlı olmanın birbirine karıştırıldığı. Bağımlı olmak, adı üstünde, bir hastalıktır. Onun adı ilişki değil, çelişkidir. Çünkü insan ancak özgür iradeyle çarpışmaya engel olmadığında âşık olabilir, bağlanabilir. İhtiyaçlar, mantık, korku aşk üretmez. Mönüden balık seçip, “neden et yiyemiyorum” diye şikâyet edemezsiniz.

İnsanlar, karşılarına çıkan bir insana, yani yepyeni koca bir evrene, bir ayakkabının eskimesine tanıdıkları zamanı bile ayırmıyorlar değil mi? Ayırsalar bile, o kişiye kendi projeleri olarak bakıyorlar, değil mi? Oysa, büyük teminatlar vermeden, hayal yığması yapmadan, sadece yan yana durmak gerekirdi, belki. Yan yana durmak ve hayatın üzerinizden geçmesine izin vermek. Bakalım neler olacak? Dalgalar vurup geri çekildiğinde, geriye ne kalacak? İki kişi kalıyorsa, buna güvenebilirsiniz. Güvendiğiniz şey, o değil, siz’sinizdir çünkü.

İki kişiye, bir kişiden daha fazla güvenebilirsiniz. Basit bir matematik meselesi.

Markar ESAYAN
markar+esayan İlişmek

Son Bûse

Bu son buseydi anlıma koyduğun
…Ve…
benim sana son seslenişim anne
Kalk üzerimden
topla düşürdüğün incileri
…bedenim henüz sıcakken nefesinle
Yıka beni gözlerindeki hüzünle

Yıka beni sözlerindeki ağıtla

?

son+buse Son Bûse

uzanacağım ve ağlayacağım

Felâketimizi başka biriyle taksim etmek saadettir, fakat annelerle değil, annelerle değil. Annelere anlatılan kederler taksim değil, zarbedilmiş olur: Çocuklarının felâketini iki kat şiddetle hisseden anneler, bu ıstıraplarım
çocuklarına fazlasiyle iade ederler; böylece keder anadan çocuğa ve çocuktan anaya her intikal edişinde büyüdükçe büyür.

Birbirine ufunetli adaleler gibi geçmiş, yaslanmış tahta evler. Her yağmurda, her küçük fırtınada sancılanan ve biraz daha eğrilip büğrülen bu evlerin önünden her geçişimde, çoğunun ayrı ayrı maceralarını takip ederdim. Kiminin kaplamaları biraz daha kararmıştır, kiminin şahnişini biraz daha yumrulmuştur, kimi biraz daha öne eğilmiş, kimi biraz daha çömelmiştir; ve hepsi hastadır, onları seviyorum; çünkü onlarda kendimi buluyorum; ve hepsi iki üç senede bir ameliyat olmadıkça yaşayamazlar, onları çok seviyorum; ve hepsi, rüzgârdan sancılandıkça ne kadar inilderler ve içlerinde ne aziz şeyler saklarlar, onları çok… çok seviyorum. Eşiklerinde soluk yüzlü, çıplak ayaklı, ürkek ve sessiz çocukların, ellerinde ekmek kabuğiyle ve çerden çöpden yapılmış oyuncaklarla, ağır ağır, düşünerek ve gülmeden oynadıkları bu evlerin arasında kendi evimi ararım ve âdeta güç bulurum, çünkü bunların hepsi benim evim gibidirler.

 

Evde kimse yoktu; kapıyı anahtarımla açtım, girdim ve her zamanki âdetimle alt kat sofada epeyce durarak, hareketsiz etrafıma bakındım. Bu sofa yaşlı bir insan yüzü gibidir: Evimizin bütün ruhu, kederleri ve neş’esi orada görünür, her günün hâdiseleri tavana, duvarlara, döşemeye bir leke, bir çizgi, bir buruşuk ve bazan da ancak bizim görebileceğimiz gizli bir işaret ilâve eder. Bu sofa canlıdır: Bizimle beraber kımıldar, değişir, bizimle beraber dağılır, toplanır, bizimle beraber uyur uyanır; bu sofa aramızda sanki üçüncü bir simadır ve güldüğü, ağladığı bile olur. Bu sofa dört köşedir: Ortada sokak kapısı, iki yanında birer pencere. Pencerenin
yanında bir ot minderi. Minderin yanında yemek masası. Masanın yanında iki sandalye. Bu sofada oturulur, yemek yenir, misafir kabul edilir. Benim her girişimde, orada, hareketsiz duruşum, beni bana gösteren bu çehreye bakmak içindir.

 

Ve baktım: Minderde üstüste konmuş iki yastık. (Demek annem biraz rahatsızlanmış ve buraya uzanmış.) Masanın yanında rafın önüne çekilmiş bir sandalye. (Demek annem en üst raftan bir ilâç şişesi almış). Ha… İşte masanın üstünde bir şişe: Kordiyal. (Demek annem bir fenalık geçirmiş.) Minderin üstünde ıslak, buruşuk
bir mendil. (Demek annem ağlamış.)

Benim de bu şişeye, iki yastığa ve bir mendile ihtiyacım var, ben de Kordiyal alacağım, uzanacağım ve ağlayacağım.

Peyami Safa

9 uncu Hariciye Koğuşu

peyami-safa-dokuzuncu-hariciye-kogusu-1024x678 uzanacağım ve ağlayacağım

Kadere yenik düşen zaaflar

Son âna kadar beklersek mutlaka gerçekleşeceğine inandığımız mucizenin, ruhumuzun kuytusunda taşıdığımız umudun kaybolup gitmesine müsaade etmeyen ışığın özü nerede saklı? Ya da aynı soruyu gündelik hayatın diliyle şöyle mi sormak lazım acaba. İnsan nasıl olur da bir işe, insana, tutkuya, bir hayale tutunup ondan asla vazgeçemeyeceğine inanmaya başlar. Onu hayatın yaşamaya değer olduğuna inandıran sadece ‘hayali’ bir gücün kör tutsaklığı olabilir mi? Bu zaafını fark ettiğinde kıpırdayamama çaresizliğine nasıl dayanır? Geriye dönüp baktığında üstüne kapanan zamanın tahrip eden gücü müdür onu istediği gibi yaşamaktan alıkoyan? “Bir gün başaracağım; istediğim gibi bir işe, aşığa, aileye, hayale, hayata kavuşacağım” arzusunu saplantı haline getirenler aslında tam olarak neden korkuyorlar?

Bu ürpertici soruları hatırlatan Teğmen Drago’yu ben çok sevdim. Onun kimilerine acıklı bir ‘hayal’ gibi görünen hayatına eşlik etmek, hiç azalmayan umudunu, hayal kırıklığını, yalnızlığını paylaşmak beni epey heyecanlandırdı. Buzatti’nin ikinci dünya savaşı sırasında askerlik yaparken yazdığı Tatar Çölü’nün kahramanıyla daha gençken tanışmak ister miydim, bilmiyorum doğrusu. Hani bazı kitaplar kaderine boyun eğip, o deliyle buluşmak için ‘doğru zamanı’ bekler, denir ya, işte tam da böyle bir kaza oldu galiba.

Buzzati, 1940’da yayımlanan ilk romanını yazarken, kahramanı Giovanni Drogo gibi kaderine teslim olmuş. O sırada Corriera Della Sera gazetesi için savaş muhabirliği yapıyormuş. O yıllarda onu yazarlık serüvenine hazırlayan üç tutkusu olduğundan bahsediliyor: Dağ, resim ve şiir. Gerçekten de bu roman, onun tutkularının buluştuğu bir masal ülkesi gibi: Akşam saatlerinde moraran gölgeli dağlar, yeryüzü çöllerinde görülmeyen düşsel sarı ışıklarla parlayan eşsiz resimler ve umutlu bir ‘yalnızlığı’ anlatan destansı bir şiir.

Rahatsız etmek için yazılmış sanki!

Buzatti’nin romanını okurken, ‘karamsar’ hikâyeleri incelikle anlatabilen yazarların, hatırlayamadığımız rüyaları iyimserlikle bize fısıldadığını düşünüyordum. Bu acayip his, elle tutulamayan bir nesneyi tarif etmeye benziyor biraz. Şimdi ben size, bu roman, askerlik eğitimini tamamladıktan sonra hayallerindeki savaşçı kahramana dönüşmek için yola çıkan ama sonunda kimsenin gitmek istemediği bir kalede ömrünü tüketmeyi tercih eden askerin sıradan, tekdüze hayatını anlatıyor desem, büyük bir ihtimalle kasvetli bir iç çekişle yazıyı bırakacaksınız. Hikâyenin yalnız kahramanını pek merak etmeyeceksiniz. Yazar, okuru tam da bu düşünceden uzaklaştırmak, şaşırtmak, sarsmak hatta taammüden rahatsız etmek için yazmış sanki bu huzursuz kitabı.

Hep daha iyisini yapabileceğimize dair saf bir inançla yolunuzda yürürken, aslında artık fazla vaktinizin kalmadığına dair tuhaf değişimin ilk ürkütücü işaretini gördüğünüz ama görmüyormuş gibi yaptığınız o kırılgan ânı hatırlıyor musunuz ? Muhtemelen hayır. İnsan hızla akıp giden hayatın içinde durup böyle ayrıntıları düşünmez çünkü. Teğmen Drago, durduk yerde size bunu hatırlatıyor mesela. Ya da bazen, hiç gelmeyeceğini bildiğiniz o adamı, kadını bekleyebilme, telafisi mümkün olmayan bir hatayı düzeltebilme, gerçekleşmesi mümkün olmayacak bir hayale kavuşabilmek için ihtiyacınız olan o tuhaf, anlaşılmaz gücü nereden bulabildiğinizi merak ediyor musunuz? Böyle sinsi meraklarımızı hangi karanlık mezarla gömüyoruz? Tanıdık alışkanlıkların rehavetiyle, bu garip soruların cevabını ömrünü sadece bir mucizeyi bekleme uğruna tüketen roman kahramanları düşünür sanıyoruz. Mutlak gerçeğe inanan düşüncelerle yaşamak bizi yaralayan duyguların zehirli dikenlerinden koruyor çünkü.

Hiçbir şeyin boşuna olmadığını kendimize hatırlatmak için Teğmen Drago ve asker arkadaşları gibi kendimize olmayan düşmanlar yaratmıyoruz belki ama hayatımızı anlamlı kılacak bir beklentinin, umudun, hayalin esiri oluyoruz. Sanırım herkes o gizli esaretin bedelini farklı biçimlerde ödüyor. Sadece edebiyatta değil, hayatla kurduğum o müphem ilişkide de en çok ilgimi çeken çelişkilerden biri, insanın neden başka seçenekleri varken bir türlü hayaliyle örtüşmeyen bir hayattan çekip gidemediği. İnsan o paslı takıntıyı nasıl yaratıyor ve neden hayatını düzelteceğine inandığı saplantılarından kurtulamıyor?

Uyuşturan alışkanlıklar…

Bu tuhaf soruların cevabı, biraz da güzelliği, gerçeği, inancı nerede görmek, hayatı nasıl tüketmek istediğimizde gizli sanırım. Yazar, hayatının başlangıcında iç karartıcı bir kalede istemeden yaşamayı tercih eden kahramanını şöyle anlatıyor: “Asker arkadaşları da bir alışkanlık haline gelmişti. Tüm bunlar ona aitti ve bunları terk etmek Drago’ya acı verecekti. Ama, aslında o bunu bilmiyordu, ne gitmesinin kendisine nasıl bir çaba gerektireceğinden, ne de kaledeki birbirinin tıpkısı olan günleri baş döndürücü bir hızla yutup gittiğinden haberdardı. Dünle evvelsi gün birbirinden farksızdı; üç gün önce olmuş bir şey de yirmi gün önce olmuş bir şey de sonuçta ona eskiden olup bitmiş bir şey olarak görünüyordu. Böylece o fark etmeden zaman akıp gidiyordu.

Buzzati’nin ‘Bastiani Kale’si, hiç el değmemiş, görkemli bir hazineye benzettiği yılları düşünmeden harcadığımızı göstermek için kullandığı şiirsel bir metafor elbette. Her gün tekrarlanan ritüellerin bizi nasıl kuşattığını tersten anlatan büyülü bir masal. Çok da mutlu etmeyen alışkanlıklardan kurtulmak acı verdiği için mi bu masala katlanıyoruz. Yoksa geri dönüp en baştan hayata başlamak ağır ve fazla geldiğinden mi o ‘umut’ yumağını söküp atamıyoruz içimizden?

Esas olan bu hayat değil mi?

Koskoca bir ömrü ıssız bir kalede tüketen adamı yazan Buzzati’nin, yirmi iki ayda bile neler olabileceğini anlattığı bölüm biraz yaralıyor okuyanı: “Yirmi iki ay yeni ailelerin kurulması, çocukların doğması hatta konuşmaya başlaması, otların olduğu yerde kocaman bir evin yükselmesi, güzel bir kadının yaşlanıp artık hiç kimse tarafından arzu edilemez hale gelmesi, bir hastalığın, uzun hastalıklardan biri dahi olsa, harekete geçmesi, bir süre duraklayıp iyileşme umudu vermesi, sonra daha da derinleşerek yeniden ortaya çıkması için yeterlidir.” Bu satırları okuduğumda, bana on beş senesini boşa harcadığını, çaresiz bir kabullenişle sıradan bir hadiseymiş gibi anlatan arkadaşımı hatırlayıp sıkıntılı bir acıyla gülümsedim…

İnsanlık hallerini, böyle yakıcı, dikenli cümlelerle okumak insanı tuhaf bir biçimde sağaltıyor aslında. İmkânsız olsa da ancak o ‘iyileşme’ umudunun olduğu yerde yazdığımız kadere inanarak huzura kavuşabileceğimizi biliyoruz çünkü. Sona doğru ilerlerken hala kaçan fırsatları yakalayabileceğine inanan Drago gibi esas olanın yaşadığımız ‘bu hayat’ olmadığına içtenlikle inanmak istiyoruz. Asıl önemli olanın şeyin, gerçek hayatımızın henüz başlamadığı fikrinde tuhaf bir biçimde inat ediyoruz. Bu şefkatli hislerle avunmak bizi diri tutuyor.

Sanırım insan gençken çok uzun, renkli ve istediği gibi olacağına inandığı bu yolculukta arzularını sürekli ertelemenin haklı kibriyle başına gelenleri biraz küçümsüyor ne de olsa. Ama kaçınılmaz olarak “Nasıl olsa daha vaktim var” diyerek sürdürdüğü hayatın sonunda, Drago’nunkine benzer bir yarayla “kendisi dışında, herkesin umutlanmak için öyle ya da böyle az aya da çok bir nedeni olduğunu” sanıyor bazen. O vakit, omuzları çöküyor ve haliyle biraz yoruluyor.

Drago, romanın sonlarına doğru uykuya dalmış, hiç kıpırdamayan zarif ve masum bir bebekle karşılaşıyor ve bir zamanlar onun gibi olduğunu hatırlıyor. Ve belki kendini onda görebildiği için yılmıyor. Sonunu bir han odasında yalnız, mum ışığında, yenilmez bir savaşçı gibi karşılamaktan vazgeçmiyor. İçinde yeniden müthiş bir ümit doğuyor. “Kalenin tepelerindeki kuşkulu bekleyiş, kariyer konusundaki kaygılar, bekleyişle geçen uzun yıllar küçücük basit bir şeye dönüşüveriyor.” O karanlık ölüm eşiğini atlattıktan sonra yeniden gençliğinin tazeliğine bürüneceğine inanıyor.

O küçücük ‘basit şey’, sonsuz bir ‘son’ hissine dönüşüyor. Drago, yeniden umutlanıyor. Karanlıkta hiç kimsenin kendisini göremeyeceğini bilmesine rağmen son anlarında tekrar gülümsüyor…

A. Esra Yalazan
198467_10150126117821312_230806326311_6617956_2239044_n Kadere yenik düşen zaaflar

Hayat, teselli olmaktır

Hayat, teselli olmaktır. Kişi teselli bulduğu şeyle yaşar, onunla hayattadır… Dünyanın oyuncaklarıyla teselli olan kişi ‘dünya ile yaşayan’; Rabbinin zikri ve meşguliyeti ile teselli olan kişi ise ‘Mevla ile yaşayan’ insandır. Bu geçici yurtta, birbirimize en büyük vazifemiz tesellidir.

Yusuf Hemedâni- Rutbetu’l-Hayat

Hayat,+teselli+olmakt%C4%B1r Hayat, teselli olmaktır

Seni Arıyorum

Hasretim sana
Tam üç koca kış geçti aradan,
koskocaman üç asır.
Önca Aydın, Muğla, Balıkesir.
Önce bizim yiyemediğimiz bal gibi üzüm, incir.
Önce bizim yemeğimize girmeyen bal gibi zeytinyağı.
Sonra gene bir sıra dağ.
Sonra Konya ovası, Adana.
Sonra hiçbir vakit gülmemiş olan Orta Anadolu toprağı.

Bilmem, tanır mısın yanında olsam,
taş gibi sertleşti yüzüm,
bıyıklarım uzadı.

Hasretim sana.
Ilık bir su,
bir demet gül
ve bir lambanın ışığnı arar gibi arıyorum seni.
Bazen yüreğim kabarıyor,
sanki yüzünü bir daha hiç görmeyecekmişim.
Bir anda dünyadan çekilip,
bir nada yoksun kalmak düşünmekten,
geldiği yollardan insanın
bir daha geçememesi.
Elimin hiç dokunamaması eline.

Taze yaprak kokusu dolar genzime birdenbire.
Bakarım birdenbire karşımda başaklar insan boyu.
Ayağımın altında toprak boyanır çağla rengine.
Birdenbire çıkıyorum yalnızlıktan,
giriyorum birdenbire beraberliğe.

A.Kadir
seni+ar%C4%B1yorum Seni Arıyorum

Evvel Zamandı

Bir vardı bir yoktu
evvel zamandı
Alnı kınalı gelinlerin
duvağından sızardı ay ışığı

Aşk;
Tavan arası rutubetinde
Naftalin kokulu bir bohçada
El değmemiş, simli bir duaydı

Aşık;
Kirli şehrin sokak aralarında
hayatı tekmeleyen
cananın avuçlarına ömrünü akıtan
az yaşayıp çok ölendi

Hayat;
Gece ve gündüz kavgasında
serçeleri saklayan ,
Öksüz çocukların saçlarını okşayan
Mazlumun alnını öpen
Aşıkların duasıyla ağlayandı

Zaman/e ;
kadir kıymet bilmeyen
üstünde tepinirken
son nefesini veren aşığı
oldum olası hiç sevmeyendi.

EzHeR

3011q Evvel Zamandı