Ne zaman Mühürdar’a gelirsem Çin’den
Bir güzel susmak geliyor içimden
Bir kız sevmiştim gıllıgışlı
Yuvamı yapan bir kırlangıçtı
Aklımı kaçırıp kaçırıp kaçtı
Üç güzelden ikincisiydi cadı
Ne çektim bilir Hadi’yle Sadi
Karnımdaki geçmiş çocukmuş tepti
İşe bak, köşeyi dönerken şimdi
Karşıma çıkar diye kalbim hop etti
Ne zaman kendime gelirsem Çin’den
Bir güzel susmak geliyor içimden
Şub 23
Anı
Şub 23
Kayıp ilânı vermek istiyorum evlâdım!
Yaşlı adam, karakolun üç-beş basamaklık merdivenini birkaç kez dinlenerek çıktıktan sonra, ilk gördüğü memura yanaşarak:
– Kayıp ilânı vermek istiyorum evlâdım, dedi. Ne yapmam gerekiyor?
Polis memuru, her günkü raporlardan birini yazıyordu. Antika bir daktiloyu takırdatıp dururken:
– Hallederiz bey amca, dedi. Herhalde torun kayboldu değil mi?
Yaşlı adam, dudakları titrerken:
– Annemi on yıldan beri görmedim, dedi. Babamı da belki en az yirmi yıl…
Polis, yazmayı bırakıp adama döndü. Bu iş elbette ki normal değildi. İhtiyarın, susuzluktan çatlamış bir toprağı andıran ve bembeyaz sakallarla çevrelenen yüzü, en az seksen yaşında olduğuna delildi. Bu yüzden de elbette ki bunamış, anne ve babasının öldüğünü unutmuştu.
Yaşlı adam, yanındaki pencereden bakarken, parkın orta yerindeki ıhlamuru gösterip:
– En vefalı dostum bu ağaç, dedi. Aynı yaşta olmalıyız herhalde. Ne zaman dışarı çıksam gölgesinde dinlendim, kokusunu doya doya çektim içime. Ama o da benim gibi kuruyor şimdi.
– Peki!.. diye lâfını kesti polis. Yakınlarınız yok mu? Dostunuz, akrabanız?
– Yakınlarım, şimdi çok uzaklarda, dedi adam. Dayım, amcam, teyzem, halam kim varsa orda. Eşim de öyle. Sadece iki çocuğum hayatta. Onlar da bu ihtiyardan bıktılar tabi.
Polis memuru, böyle tuhaf bir olaya ilk defa rastlıyordu. Herhalde en çıkar yol, bir ilân verir gibi görünüyor olmaktı. Zaten bu ihtiyarcık, karakoldan çıkar çıkmaz her şeyi unuturdu. Masadan bir kâğıt kalem alarak:
– Peki dedecim, dedi. Sen ne istiyorsan öyle yapalım. “Annem ve babam kayboldu” yazıyoruz değil mi?
Yaşlı adam, küçük bir çocuk gibi hıçkırırken:
– Yok be evlâdım!.. dedi. Kaybolan benim. Annem ve babam bu ilânı görürlerse, belki beni alırlar yanlarına.
Cüneyd Suavi

Şub 23
ey esir kuş
Şub 23
Kafes ve Kış
Ey esir kuş!
Ali Şeriati – Yalnızlık Sözleri I
Şub 23
Düştüğümde İnmiyorsam Kalbimi
Geldi deniz
Ve güneşteki suskunluğum oldu yakamozu.
Melodi, dalgalar,gemiler,ıslanan güneş
Ve içimin ırmakları aynı notadalar
Martıların düşümdeki kanatları…
Yine önce sende geldi akşam yalnızlığıma
Sanırsam yosunlarda biriken bir kayayım
Dalgalar senden habersiz vurur ölümüme.
Saklamışsam cebimde zamanın dişlerini
Bu denizin ölçeklerini ben unutursam
Sanırsın böyle bitecek olmadanlığım,
Evet inan,aynı öylece bitecek
Dinlemediğin bu türkü.
Kabaran kini oluyorsa hüznüm
Bu seni bilmeyen Marmara’nın gözleri
Ben ne yapabilirim
Bakmaktan öte yitirilen şafaklara…
Kurak vadilerime yanaşan bu serinlik
Ya içimden seni alacak
Ya bende boğulacak alnına sesim dokunan,
Bir akşam ansızın gelen bu metafor.
Alegoriler kırıldı mısralarımda
Bir şiirin elleri nerde yorulur bildim,
Bir aşkın onulmazı ne zaman yankılanır.
Bezirgan saltanatları da bitiyor.
Fuzuli’nin kulaklarında jaz ve opera.
Bende çöl seslerinden bir girdap,
Yüzüme kum kanlarını sürüyorum.
Acıysa bende serinlensin saraylara.
Semerkant yollarından düştüm bir sefer,
Bir akşam vaktiydi işte
Sabbah’ın beni kara kitabında okuması
Ve and içtiği şaha
İşte böyle dargın susuşların
Haykırdığı yalnızlıklar karanlığıydı.
Ebabiller de toprağa inmedeler
Yükselen bulutların ceplerinde
Bir yanım şen,bir yanım su buharı.
Dinlenen yağmurların gözlerinde uyanan ben,…
Bir lahutilikte bir sıradan seyirlerde
Kör etmişsem organlarımı,duyargalarımı
Ancak ölümü indirir
Bu kaygısız kalplerine,
Bütün şen aşkların, bu kıyılmışlık…
Şub 23
Kalan Günlerden Sonralar
Gideceksin biliyorum.
Kuşları da götüreceksin yanında,
Selvi boylarında yaz serinliklerimi.
Çölü boşaltacaksın damarlarımdan
Zağros dağlarını meşhedden öte bırakarak.
Gideceksin biliyorum.
Kudüsüm’ü Semerkant’ına yad edeceksin.
Gideceksin ve pınarları kuruyacak bu ateşin.
Sanıyorsun küller bir gün uçacak,
Hasım hasım dolacak sanıyorsun her yalnızlık.
Gideceksin ve bilmiyorum
Niye bulutların da senle gideceğini.
Kaldığını niçin anlamıyorum sevdiğim kuş seslerinin.
Gideceksin ve ebabil susacak her yanım.
Sağanak sağanak özlemi uçurarak maziye
Anlayacağını bilemiyorum kimsenin
Herkesin tanrısı niçin kendisine çalışır.
İşte gideceksin öylece.
En büyük vurgunun da
Uzaklaştıkça kalbimde büyüyen gerçeğin olacak.
Her rüyanın köşesinde
Tak tak yorgun adımlarının izleği,
Düşümde bir kabus olup
Düşümde bir kabus olup,
Her sabah kendimin sayhasında
Beni kendine uyandıracaksın.
Gideceksin ve öylece gelecek sesin
Sallanarak bir martının düşlerinin altında.
Ve ben gelemeyeceğim hiçbir zaman sana
Çünkü sen benden gitmiyorsun.
Giderken sen, ben kayıyorum ateş çukurunun kenarından.
Azımsadıkça seni bir ozanın dingin defterinde
Öylece çoğalıyorsun kalemlerimde.
Ne zaman kendimi yazmak istedimse
Hep sen konuştun çağın tanıklığına.
Nedendir bilmiyorum
Çocukken seni konuşmak isterken,
Nedendir bilmiyorum
Kendimi dinliyordum hep.
Şimdi gidiyorsun ya;hiç kimseyi duyacak sesim kalmadı…
Şub 23
İbrahim’in Kuşları
Uzun zamandır bedeni parçalara ayrılmış ve dağınık halde her bir parçam bir dağın tepesinde ayrı ayrı hayatlar yaşıyorum. Sevgilim bana bunu İbrahim diye birinin yaptığını söyledi. Bir gün çağıracakmış beni tekrar. İster istemez kızmış sevgilim; insanlara, akbabalara, yırtıcı kuşlara ve sürüngenlere. Bir kartal gibi kalbimin kenarında nöbet tutuyor çiyanlara ve engereklere karşı. Benimle dertleşiyor her gün. Varlığında bin parçaya ayrılmış kendimi topluyor ve onda yeniden dirildiğimi hissediyorum. Bir süre sonra kanatlarım, bacaklarım, gövdem olmasa da, eğer o yanımdaysa mutlu bir şekilde hayatımı devam ettirebileceğime kanaat getirdim. Gölgesinde serinlenip Adem gelmeden önceki eski cennet hikayelerini anlata anlata güneş bile bazen kıskançlığından gitmek bilmiyordu. Hem zaten bu İbrahim’in de bizi artık çağıracağı yoktu. Allah, ne şekilde yaşatıyorsa o hal üzre de rızkımızı ve mutluluğumuzu veriyordu. Gerisi insanoğlunun aç gözlülüğü. Bu halde de ondan secdeyi eksik etmiyorduk zaten. Ne ben ne de sevgilim. Bu yüzden halimiz onun gözeticiliği altında tam takırdı. Uzun süreler geçti. Saymayı ve hesaplamayı bilmediğimden kesin bir rakam veremeyeceğim. Her şeyi unutmuşken, buraya beni kimin bıraktığını bu alemde ne yaptığımı dahi unutmuşken, birden Allah’ın adı ile çağırdı beni İbrahim. Allah’ın ölüleri nasıl diriltmeye gücü yettiğine ‘yakinen’ iman etmek istiyormuş. İbrahim’in o çelikten sesi ile her bir parçam sanki uzun bir uykudan uyanmış gibi homurdanarak farklı dağlardan kopup bir araya geldiler. Vay canına! Kaç parçaya ayrılmışım yeni anlıyorum. Her taraftan bir uzuv gelip ekleniyor üzerime. Sevgilim her seferinde rüzgar gibi uçup araya giriyor, kendisi de eklenmek istiyor ama sanki bir yama gibi dengesini yitirerek birden düşüyor aşağıya. Baştan ayağa tamamlanınca ona doğru uçmaya başladım. Konmam için asasını uzattı İbrahim, bir yandan da sevinerek hafifçe baktı gökyüzüne. Allah’ın ölüleri nasıl dirilttiğine yakinen iman etmişti. Oysa asasından inip yavaşça eline konduktan bir sure sonra bana garip garip baktığnı hissettim. Bir gariplik mi vardı halimde anlayamadım. Kanatlarım, ayaklarım, yerli yerindeydi. Gözlerim, uzun ve sivri gagam hepsi tam takır şakırdıyordu. Bir süre etrafıma bakındım. Gözlerim her tarafı görmesine rağmen kalbimin bulunduğu yeri göremediğimi fark ettim. Aşıklar orayı göremez demişlerdi bana. İbrahim donmuş bir şekilde oraya bakıyordu. Elini daldırdığında göğsümümün sol tarafının delik olduğunu anladım. O delikten içeriye bakmaya çalışıyordu İbrahim. Ve sonra utana sıkıla gökyüzüne dönerek: Rabbim bunun kalbi nerde? diye sitemde bulundu. Hemen başımı arkama çevirip İbrahim’in beni kestikten sonar parçalarımı bıraktığı dağlara baktım. Himalaya, Hindikuş, Ağrı, Tur, Hira, Erciyes… hiç birinde değildi kalbim. Çok sonra uzaklaşan sevgilimi gördüm bulutların arasından. onu hiç böyle uçar görmemiştim. En şiddetli rüzgar ve fırtınada bile dengesini korur hedefine en hızlı şekilde ulaşırdı. Hız yarışında da kimse onunla boy ölçüşemezdi zaten. Sürekli genç ve dinamikti. Şimdi ise ne olduysa kanatları onu taşıyamıyordu. Bedeni ağır geliyordu kanatlarına. Düşecek gibi olduğunda, birden fark ettim. Kalbim onun gagasındaydı. En yüksek sesimle seslendim ona. Beni duymuyordu. Nasıl olduysa kapmış kalbimi bir ara. Kalbim ağzından düşmesin diye mi cevap vermiyordu yoksa sonsuza kadar bende bir boşluk kalsın diye mi anlamadım. Ama bildiğim o ki kalbim bana da ağır gelen bir şeyken çok sürmez onun de kanatlarını yoracak ve Adem’in bütün melekleri yeryüzüne indirdiği gibi onu da gökyüzünden koparıp bu kan dolu yeryüzüne vuracak…Bu ayrılık acısından sonra kalbimin boşluğundan ayaklarım ve kanatlarıma doğru bir yanma hissettim. Bir daha onu göremeyeceğimi biliyordum. İbrahim benim aşk derdinden yandığımı unutmuş. Dalgın bir şekilde bana bakarken hala Nemrut’a bir şeyi kanıtlamanın derdindeydi. Yavaş yavaş damarlarımdan kanın geriye doğru aktığını ve kalbimin boşluğundan çıkıp İbrahimin ellerine ve elbiselerine sıçradığını gördüm. Sevgilimin uçtuğu yöne doğru bakmaya çalıştım. Ufukta kaybolmak üzereydi ya da gözlerim karanlığın ufkuna vurmaya başlamıştı. Yavaş yavaş düşüyorum ellerinden İbrahim’in Dengemi ve sevgilimi kaybediyorum. tutmaya çalışıyor beni İbrahim ama başaramıyor… sonsuz bir hızla yuvarlanıyorum yere doğru…Birden Tanrı’nın gözlerini görüyorum, düştüğüm yerde, Sanki ‘Neden bıraktın kalbini başkasına diye soruyor?’. Utanıyorum. ‘Affet beni Allah’ım’ diyorum. ‘Senin yüzünü kara çıkardım’…’beni dirilt ne olursun! hak ettiğim cezamla’.
Ben öldükten sonra rivayete göre, yeryüzünde hali hazırda aşıklar dışında hiç kimse ölümden sonra dirilmeye ‘yakinen’ iman etmemiş. Ayrıca öyle anlatılır ki Mahşer günü mezardan kalkıp huzura getirilen ölülerden bazıları en büyük azab olan ‘sonsuz yaşamayı’ çeksinler diye yer yüzüne geri gönderilirmiş. İşte onlar, benim gibi kalblerini sevgililerinin kaçırdığı aşıklarmış. Emanete sahip çıkamadıkları için onlar kalbsiz bir şekilde Mecnun gibi dünyanın sokaklarında gezmektedirler. Nerde neyi dilendiğini bilmeyen birini görürseniz onun bunlardan biri olma hali yüksektir. Onlar sokak sokak, köy köy, sevgililerin ayak izlerinden yürüyerek, sürünerek kalplerini dilenirler. Ama nafile…
Gelelim rivayetin ikinci kısmına. Bu dünyanın öte yakasında ise Mahşer kapısında biri durmaktadır. İbrahim yaşlanmış, üzerinde hala kurumuş kanımın bulunduğu elbisesi ile dalgın dalgın beklemektedir. Arada bir asasını kaldırarak, çelikten bakıra dönmüş sesi ile bir şeyler haykırmaktadır. Belli ki hala bu dünyamızdan kalbi ve bedeni bütün kuşlar gelir diye umut beslemektedir. Peki bu fani dünyanın oyununda kaybolan sizlerden onun sesini duyan var mı?
Şub 23
Deniz Suyu Balladı
Çok uzaklardan bir deniz güldü,
Dişleri köpükten,
Dudakları mavi göktendi.
Ey sinesi çıplak acılı kız!
Sen ne satıyorsun öyle?
—Ben, denizlerin suyunu satıyorum efendim.
Ey zenci çocuk!
Kanında katışık halde başka ne var senin?
—Denizlerin suyundan başka bir şey yok efendim
Bu acı dolu gözyaşları nereden akıyor anne?
—Denizlerin suyunu ağlıyorum ben.
Bu sonsuz acı ve kalbim!
Kaynağınızı nereden alırsınız?
—Deniz suyu zor ve acıdır, efendim.
Çok uzaklardan bir deniz güldü,
Dişleri köpükten,
Dudakları mavi göktendi.
Şub 23
AH!
Feryat,
Bir servinin gölgesini düşürüyor
Rüzgâra.
( Bırakın bu ölüm geçidinde ağlayayım, bir başıma)
Bu cihanda her şey kırılmış diğeri içinde
Suskunluk dışında hiçbir şeyi kalmış insanın.
(Bir başıma ağlayayım bu ölüm geçidinde, bırakın)
Çarklar, Aydınlığını yitiren ufku
Öğütmüş dişleri arasında
(Size söyledim, bırakın ağlayayım bu ölüm geçidinde)








