Aşk Şiir

senin portakal saçın dünyanın boşluğunda
ellerimin senden yansılar arayıp durduğu karanlıkla
ve sessizlikle ağır camların boşluğunda

yüreğinin biçimi düşsel
ve yitmiş isteğime benziyor sevgin
ey amber iç çekişler, düşler, bakışlar

ama hep yanımda olmadın sen. belleğim
hala karanlıktır gidip gelişlerini görmekten
senin. zaman aşk gibi kullanıyor sözcükleri

bir kartal, bir kayanın üstünden, seyrediyor dingin ufku. bir kartal savunuyor kürelerin devinimini. iyilikseverliğin tatlı renkleri, üzüntü, kuru ağaçların tepesindeki ölgün ışıklar, örümcek yıldızı biçiminde lir, bütün gökler altında benzeşen insanlar yerde de kafasız göktekileyin. ve bir bıçak sürükleyen kimse yüksek otların içinden, gözlerimin otlarından, saçlarımın ve düşlerimin, kollarında gölgenin bütün simgelerini taşıyan kimse, gök rengiyle benek benek, düştü üzerine dört renkli çiçeklerin.

aşk bitmemiş insandır

anlamayı, bilmeyi istemiyor hiçbir zaman
gülüyor saklamak için kendinden duyduğu korkuyu
yürüdü her zaman gecenin kemerleri altında
ve bıraktı
geçtiği her yerde
damgasını kırık şeylerin

uygun düşen bir yüz olsaydı
bütün adlarına dünyanın

Görmek anlamaktır; yargılamak, bozup değiştirmek, unutmak ya da unutulmaktır, var olmak ya da yok olmak.

omuzlarının üstünde başı olandan sakın
yürüyüşünü fırtınalarınkine bakarak düzenle
hiçbir gece kuşunu öldürme
sağduyuya zarar vermeyen şeyi üstünde saklama
cehenneme yolla saf olanı, saflık sende cehennemliktir

iğrenmesine iğrenirim ya kentsoyluların egemenliğinden
polislerin papazların egemenliğinden
daha bir öğrenti verir bana iğrenmeyen adam
benim gibi
kendi güçlerinden

Büyük yayılmalar gösterir gece. Usavurmanın bir “değeri” yoktur bundan yararlanmıyorsa. İyi anlarında bu yayılmalardan kurtulur. Şiir bunları eritir. Aydınlıkların sanatıdır o.

insan oldum taş oldum
insanda taş oldum taşta insan
havada kuş oldum kuşta gök boşluğu
ayazda çiçek oldum güneşte ırmak
çiy tanesinde yakut
kardeşçe yalnız kardeşçe özgür

umut bir tarlayı süren bir öküzdür
ve bakışı süren bir meşale

kırabildiğimi sandım derinliği sonsuzluğu
değinimsiz yankısız çırçıplak acımla
kapıları insan eli bilmemiş zindanıma uzandım
öleceğini bilmiş akıllı bir ölü gibi
yokluğundan başka taç giymemiş bir ölü
anlamsız dalgalarına uzandım
kül tutkusuyla emilmiş zehirin
kandan daha canlı göründü yalnızlık bana

Özü dile getirmek için az sözcük gerekir bize;
bunu gerçekleştirmek içinse bütün sözcükler gerekir.

bozup dağıtmak isterdim yaşamı
bölüştürmek isterdim ölümü ölümle
vermek yüreğimi boşluğa ve boşluğu yaşama
silmek her şeyi ne cam ne buğu kalıncaya dek
ne önde ne arkada bütün hiçbir şey
çıkarıp attım birleşmiş ellerdeki buzu
çıkarıp attım kemikleşmiş kışını
yürürlükten kalkan yaşama dileğinin

ama aşkın her zaman pek duyarlı kenarları vardır
umudun güçlerinin sığındığı kenarlar
kurtulmak için yükten

Yanlışlarla, güzel kokularla yaşayın.

Paul Eluard
Çevirmen: Sait Maden

blogger-image--1042613832 Aşk Şiir

Sevilen

Yaşama dönen her ölü şey acı verir.

Bir erkek, kahrolası bir balta değildir. Günün her kahrolası anında kesen, yontan, parçalayan, kahrolası bir balta. Etkilenir. Duygulanır. Bazı şeyleri kesip atamaz; çünkü içeridedir.

Hiçbir şey hiçbir zaman ölmez.

Neyi ne kadar bildiğin önemlidir; ama en önemlisi, ne zaman duracağını bilmektir.

Canlılara kötü davranan biri asla başarıya ulaşamaz.

Bir ağaç kovuğunda bulduğun, üzeri kabartma çivili, içi mücevherle dolu bir kutuyu açmadan önce evirip çevirmeli, okşamalısın. Kilidi paslanmış ya da kopmuş olabilir. Yine de, üzerindeki çivilerin başlarına dokunmalı, ağırlığını tartmalısın. Onu bunca zamandır gizlendiği mezardan özenle çıkartmadan, bir baltayla parçalamak olmaz. Bu gerçek mucizenin karşısında, şaşkınlıktan donup kalmazsın; çünkü asıl sihir, onun orada, onca zamandır seni beklediği gerçeğinde yatar.

Adil olanın illa da doğru olması gerekmez.

İnsanların, bütün insanların yaşamı kutsaldır.

Bir erkek yalnızca bir erkektir. Ama bir oğul? Bak, işte o apayrı bir konu.

Zihninle dost olan bir kadın bulmak harika bir şey.

Bir bebek gibi sallanabilen bir yalnızlık var. Kollar kavuşmuş, dizler karna çekilmiş, bir gelininkine benzemeyen bu devinimi sürdürmek, sürdürmek, sallayanı yatıştırır, denetler. Bu, içedönük bir yalnızlık -insanı bir deri gibi, sımsıkı saran türden. Bir de, dolaşıp duran bir yalnızlık var. Hiçbir sallama onu yatıştıramaz. O canlıdır, dik başlıdır. Kuru, yayılan bir şeydir; insana kendi ayak seslerini çok uzaklardan geliyormuş gibi hissettirir.

Ona ne dendiğini herkes biliyor; ama yeryüzündeki hiç kimse onun adını bilmiyor. Anımsanmayan, hesaba katılmayan biri kaybolmuş sayılamaz; çünkü kimse onu aramıyordur; arasalar bile, adını bilmedikleri bir kıza nasıl seslenecekler? Onun istekleri var; ama o istenmiyor. Sevilmeyi bekleyen kız, uzun otların ikiye ayrıldığı yerde; hıçkırıklar, utanç bedenini parçalıyor, onu çiğneyip yutacak olan kahkahanın işini kolaylaştırıyor.

Anlatılacak bir öykü değildi bu.

Toni Morrison
Çevirmen: Püren Özgören

guvercin+gerdanligi Sevilen

Papaz Efendi

Evimiz kilisenin karşısındaydı. Bu, akşamüstleri lacivert kesilen gökyüzüne, neftileşen çamlara kırmızı tuğladan vücudu ile yaslanan, çan kulesi olmadığı için tepesine her zaman bir karga yahut da şair bir martı konan haçı ile Bizans’tan beri Rum kalfanın Ortodoks ve cahil kafasından restore edilmiş, kiliseden çok bir Bizans derebeyinin evine benzeyen bir binadır. Bir tek kubbesi vardır. Bina çirkin değildir. Ama güzel de değildir. Küçük kubbelerin bulunması lazım gelen yerlerde mazgala, burca benzeyen delikler, çıkıntılar vardır. Gündüzün kalın, -daha doğrusu görüle görüle bıkılmış haliyle-akşam olunca neftinin, koyu mavinin, elle tutulması kabil hale gelen renklerin içine kiremit rengiyle yapışıp kaldığı zaman, tepesindeki haçından tutup, kuşu bile kaçırtmadan, bir çıkartma gibi ıslatıp defterin koyu mavi zemini üzerine çıkarır da duvara asabilirseniz seyrine doyamazsınız.

Galiba kilise mayıs akşamlarında bu hale gelirdi. Ben de mayıs akşamlarında çıkartma çıkaran bir çocuk, belki de ressam olmadığıma hayıflanırdım. Kilisenin çan kulesi, ön taraftaki boş arsadaydı. -Buna çan kulesi demek de doğru değil a !-İki tane çanı vardı. Biri merasimle ölü günlerinde çalan büyük çan, ötekisi her günkü dua ve vapur vaktini köye haber veren küçük çan. Çanların biraz gerisindeki iki çam ağacı arasına konmuş kalasın üstünde o gün ilk defa papaz efendiyi gördüm. İki simsiyah gözü, simsiyah bir sakalı vardı. Ayak ayak üstüne atmıştı. Siyah şapkasını dizlerinin üstüne koymuştu. Sırtında elle dokunulmadan giyilmiş gibi sadakor bir gömlek parlıyordu. Yağlı saçları, çok beyaz, geniş alnının üstüne haşarı bir çocuğun ki gibi dökülmüştü.

-Merhaba, bey, dedi.

-Merhaba, papaz efendi.

-Nasılsınız efendim? Komşuyuz galiba?

-Komşuyuz.

İki sıra, sadakor gömleği gibi beyaz dişi, siyah sakalının arasından parlayıverince yüzünden o Bizanslı, Ortodoks mana uçuvermişti. Yemek yiyen bir amele kadar güzeldi şimdi. Bütün kilise havasını bir maske gibi çıkarıp atmıştı sanki.

-Sizin valideye söyler misiniz, dedi bu kış bahçeye ben bakayım.

-Söylerim, dedim.

Söyledim. Ertesi gün sabah sabah onu bahçede buldum. Elinde bel vardı. Uzun pardösüsünü elma ağacına korkuluk gibi germişti. Bembeyaz kolları adaleli idi. Uzun, ince parmaklı ellerini kazmanın sapına dayayıp durdu. Bir avuç topraktan aldı ellerine:

-Severim toprağı. Bu sessiz, mütevazi, sakin, deli şeyi, dedi. Hayat bundandır işte. Biz canlı mıyız bunun yanında. Onun için bundan yapıldık, derler.

-Filozofsunuz galiba , papaz efendi?

-Hayır ! Ne papazım ne filozofum. İnsanım. Topraksız, evsiz, barksız, hem de dinsiz.

-Dinsiz mi?

-Bir bakıma elbet dinsizim. Ama sanırım ki Allah varsa bizi yaşamak için yaratmış. Böyle olunca kabul.

-Vazgeçelim, dönelim toprağa, dedi.

-Kaç yaşındasınız papaz efendi?

-Altmış Üç

-Ne ?…

Dimdik dikildi. Bir dirhem kötü eti, kötü yağı yoktu. Ahenkle dimdik duran vücudunda fazla hiçbir şey yoktu.

-Maşallah ! Olur şey değil ! Kırk yaşından fazla görünmüyorsunuz.

-Yaşamak için yerim. Bulursam bol şarap içerim. Sigarayı ağzımdan düşürmem. Yaprak yerim. Kuş yerim. Daha olmazsa toprak yerim. Ama insan eti yemem. Hep mideden. Sağlam bir midem var. Çok yemem. Makineyi döndürecek kadar yerim. Fazla istemem. Keyifle yerim. Keyifle içerim. Bu gençlik ondan. Hiçbir şeye aldırmam. Papaz rakı içiyor, sarhoş oluyor, papaz kızlara bakıyor, papaz gülüyor derler. Desinler, vız gelir. Hayatta bir şey yapmak istediğim halde yapamadım. Kumar oynamadım. O kadarına elim varmadı. Yoksa insanların yaptığı her şeyi yapmak isterim. Gençliğimde kuru ekmekle soğan yerdim. Ama genç kızları görünce tay gibi kişnerdim.

-Ne diyorsunuz papaz efendi?

-Öyleydim efendim. Neden? Papazım diye mi yapmayacağım. Güzel şeylere bayılırım. Güzel kızlara, iyi şaraplara, otlara, ağaçlara, çiçeklere, kuşlara…Güzel olan her şeye.

Güzel de Türkçe konuşuyordu.

-Sonra yine görüşeceğiz, müsaade, dedi.

Ayağını belin üstüne hırsla vurdu. Kırmızı toprak, yumuşak bir sesle hafifçe nemli, yana döküldü.
Papaz:

-İşte bakın dedi. Bir avuç altından farkı ne? Altın neymiş sanki? İki büklüm vaziyette bir ayrık otunu çekerken kafasını bana doğru kaldırdı. O sapasağlam dişlerini gösterdi.

-Altınımız olmadığı için, toprağı sevdiğimiz, onu yediğimiz için dişlerimiz sağlam, dedi. İyi ki, altınımız olmadı. Onun yüzünden belki de ölürdük, şimdiye kadar pis yağdan, kara ciğerden…

Papaz efendinin küçük bahçemizle giriştiği kavga sona erdiği zaman, erkekle kadın arasındaki aşk muharebesinde galip çıkan erkeğin, hem mağrur hem müşfik hali papaz efendi de, kadının o çiçekli, o güzel, o pırıltılı -bir nevi galibiyetten başka bir şey olmayan- dişi mağlubiyeti de toprakta idi. Ne ağaçlarda fazla bir dal, ne de yerde zararlı bir ayrık otu kalmıştı. Domates fideleri boy atmıştı. Sarı sarı açmış kabak, hıyar çiçekleri ortasındaki bahçeye bakarak sigara içişi, kazanılmış, hak edilmiş bir sigara içişti.

Ben evin penceresindeydim. O, küçücük çekirdeklerin kabuklarını yırtıp koca toprağı iterek havaya fırlayışına keyifle bakıyordu. Bir taşın üstüne oturmuştu. Bir mayıs sonu ikindisi, göğe buğular halinde şimşekli, ağır bulutlar yığmıştı. Papaz efendi, beni pencerede gördü. Etrafına bakındı. Bahçeyi gösterdi:

-Nasıl? Dedi.

Bende etrafa bir göz attım.

-Güzel oldu. Muharebeyi kazandınız papaz efendi dedim.

Bir dakika düşündü.

-Tohum gibi askerim, toprak gibi cephanem olduktan sonra, dedi, kazanmasam ayıp olurdu. Aşağıya inin aşağıya. Aşağıya inince onu yine Kitabı Mukaddes çobanı gibi dimdik, bele dayanmış buldum.

-Galip bir generale benziyorsunuz, dedim.

Güldü.

-Evet, dedi. Paşa papaz Aleksandros !

Yine toprağı eline aldı. Kırmızı, nemli bir topraktı. Sakalına sürdü.

-İçinde bunun demin, manganez, fosfor, kireç, her şey var, dedi. Ben tohumu anlıyorum. Bir nevi ambar. Bir nevi yumurta. Ama bu toprak denilen şeyi anlayamıyorum. Kimyacı tahlil eder. İçinde şu, şu var, der. Ama bir tohum içine girince yalnız ona lazım olan şeyleri cömertçe vermesi ne demek? Kokuyu, rengi, madenleri, vitaminleri, çeliği, fosforu, arseniği, şekeri, bilmem ki daha neyi?

-Ama yalnız o mu? Ya su? Ya güneş?

-Onun kadar mütevazi olmadıkları için bana ikinci derecede imiş gibi geliyorlar. Yağmur, dua, rica bekliyor sanki yağmur. Şarıl şarıl toprağa aktığı zaman seviniyor, “Allah’ım, çok şükür !” diyoruz. Ne de güneş gibi pırıl pırıl parlayarak “Hepinize bir şeyler veriyorum, ben olmasam işiniz dumandır, ben olmasam yaşayamazsınız.” der toprak. O sessizce çamur, balçık halinde ayaklarımın altında bütün kış, potinlerimizi, üstümüzü kirleterek cansız, kara kırmızı, sarı kül rengi simsiyah yatar. Sonra baharla beraber içinizdeki sevinci boşaltıverir. Hiç durmadan bol bol dağıtarak bize bir bayram gösterir. Çayırlar yoncalarla, bayırlar gelinciklerle, papatyalarla dolar. Çalı süpürgeleri bile gülerler. Karşılığı için hiçbir şey istemeden veriyor o. Cömerttir, cömert ! Sonra vakti gelince, bize yeter dereceye kadar bir bayram gösterdikten sonra, yine kır kurağına, çürütür, doğurur. Erkekler değil ama kadınlar muhakkak topraktan çıktı. Toprak ana ! Toprak ana ! Her mahlûkum dişisinde bir topraklık var. Biz erkek kısmı güneşin, havanın, suyun çocuklarıyız belki ama kadınlar muhakkak topraktan.

Elindeki toprağı patlıcan fidelerinin üstüne savurdu. Birdenbire:

-Sen benim sesimi dinledin mi? dedi.

-Hayır.

-Benim sesim çok güzeldir, bir dinle, dedi. İsa’yı babasını düşünerek değil, toprağı severek okurum ilahilerimi. Dinlemelisin. Bizans havası korkunçtur, acıdır, hakikatten kaçar, yalanların alemini, sıkıntıları, hasetleri, şehvetleri, esirleri, bir nevi uslu deliliği söyler. Ama ben onu başka türlü söylerim. Toprağı düşünerek okudum mu iş değişir. İki güzel sesli insan var bu adada. Biri benim, buna kimsenin şüphesi yok. Öteki de balıkçı Antimos’tur. Dinledin mi hiç onu? -Hayır, onu da dinlemedim.

-Dinlemişsindir, ama duymamışsındır. Balık ağı örerken, ağları tamir ederken okur o. Yakından dinlersen bu sesin güzelliğinin farkına varamazsın. Bir iniltiden başka bir şey değildir. Öyle hafif söyler ki, ancak işitilir. Onu dinlemek istiyor musun? O, deniz kenarındaki kulübesinde şarkı söylerken sen bir sandala bineceksin. Şöyle bir on dakika kürek çekeceksin. Deniz ortasında duracaksın. İşte o zaman balıkçının sesini duyabilirsin. Yanında iken duyulmayan bu ses denizin ne tarafına gitsen, ne tarafına gitsen duyulur. Hem öylesine duyulur ki…Uzun uzun dinlemelisin. İçine evvela bir eziklik gelir, sinirlenirsin. Sandalı hızlı hızlı çek. Kıyıdan biraz daha açıl. Daha uzaklara git korkma ! Ses seni kovalayacaktır. İşitilmemeye başladığı yerden sese doğru kürek çekmeye başlayacağına kalıbımı basarım. Balık tutmaya çıkmışsın, denizin içini, balıkları, yakamozları, denizin çırpıntılarını avuç avuç etrafına sepilmiş göreceksin, bu ses insanoğlunundur. Allah şarkısı değildir bu. Balıkçı ona söylüyorum sanır ama, ona söylemiyor, denize söylüyor. O, tam seksen yaşında bir adamdır. Kimseye fena muamele etmemiştir. Ömrünü balık ağı ile örmüştür. O, denizden yiyeceğini çıkarmıştır. İki gün balığa çıkmasa aç kalır ama yetmiş senedir her gün balığa çıkar. Her gün tuttuğu balık, yarının ekmeğine yetişecek kadardır. O, öylece hazine bulmuştur ki, o defineden her gün aldığı şey o kadardır. Bu kadar almak da kimsenin hakkını yememektir. Onun denize söylediği sevda, şükran şarkısını beğenirim bilir misin? Bilmezsin. Ben de toprağa söylerim kilisede. Ama benimkisi toprağa bir günahkârın iniltisidir. Ben hayatımı insanları asırlardan beri aldatan ilaçlarla kazanıyorum. Ben uyuyamayanların afyoncusu ! Sırmalı elbiselerimle toprağa şarkı söylediğim zaman dinleyenler işin böyle olduğunu bilseler, ne yapmazlardı? Beni aç bırakırlardı, aç !

Yine bir avuç toprak aldı eline:

-Ben toprağa ilahi okuyorum. Beni dinle, dedi. Balıkçıyı da dinle. O da denizlerin dibine şarkı okuyor. O hakikati bilmeden bularak yaşamış mübarek adam ! Ben, akıllı günahkâr. Ben dünyada balıkçıları, toprakla uğraşan rençberleri severim. Yalnız onları…O kadar…

Papaz efendiyi bir ayin esnasında dinledim. Balıkçıyı hem yakından hem uzaktan işittim. Bizans havalarının sırrına eremedim ama, günlerce içimi bir kara kurt halinde bu sesler kemirdi.

Kulaklarıma her zaman bu iki ses gelmiştir. Bu sesleri uyku tutmadığı geceler açık bir pencerenin önünde dinlerken o kadar kendime eğilmişimdir ki, kanımın damarlarının içinden akışının sesini duyar gibi olurdum.

Papaz efendiyi toprakla uğraşırken görmeliydi. Bu görülebilecek bir şeydi. Zevkle çalışırdı. Sakalından başka hiçbir şey papazlığını hatırlatmazdı. O sakal da ilk insanların en gencinin sakalı gibi siyahtı. Papaz efendiyi köylü sevmezdi. Papaz ise köylüye düşman değildi. Herkesle tatlı tatlı, dobra dobra konuşurdu: Hakkında yapılan dedikodulara aldırış etmez, kahvede:

-Kim demiş beni kadınlardan pek hoşlanır, diye geçen gün? diye sorardı.

Kimse cevap vermeyince, dedikoduyu çıkaranın gözünün içine bakarak:

-Kadınlardan pek hoşlanmak, nefes almaktır, nefes almayınca yaşanır mı çocuklarım, derdi.

Onu bir mehtaplı gecede adanın en yüksek tepesinde kızartılmış bir kuzunun başında bir takım genç Rumlarla beraber kadınlı, erkekli bir alemde buzlu rakılar çekerken gördüm. Siyah sof kumaştan setresinin ayda parlayan eteklerini beline sokmuş, eline bir peçete almış. Dolgun bir Rum kızıyla şakır şakır kasap oynamıştı. Rakı kadehi bir elindeydi. Öteki elinde genç kızın ufacık eli, bir de bembeyaz sakız gibi bir mendil vardı. Bu mendille ara sıra kızın alnındaki terleri siliyordu.

Kışın bazı cumartesileri Ada’ya gittiğim zaman, onu bahçede bulurdum. Ispanakları, soğanları gösterir:

-Yalnız gelmemeli bunların arasına, derdi. Havalar soğuk. Salatayı yapacak birisi lazım sana. Yalnız gitmediğim günler, pencerede bir kadın hayali gördüğü zaman, yazın öğle denize vurmuş güneş gibi parlak dişleri gülerdi.

Papaz efendi geçen yaz öldü. Hem de karaciğer hastalığından. Karnı Hüt dağı gibi şişmişti.

-Hastalığım sirozmuş, dedi. Bu hastalık bana gelmemeliydi. Hastalık diye bir şey yoktur. Bu dert de insanların yaptığından.

-Ne oldu papaz efendi? Bir şeyler duydum ben.

-Aldırma, dedi. Ben aldırmadım da gidiyorum. Namussuz köylü, dedi. İftira attı. Yalan olduğuna sen inanmalısın. Ama belki de ölmem. Ben bunu da atlatırım.

Atlatamadı, öldü. Papaz efendinin bütün kabahati aptal bir kızı kandırmış olmasıydı. Ölmeden üç gün evvel bir kır kahvesinde gördüm. Yüzü, bembeyazdı. Sakalının arasından çiçek bozuğu yüzünü o gün farkettim. Ama hala genç, hala güzeldi. Yalnız fena zayıflamıştı. Karnı da belli belirsiz şişmişti.

-Dün su aldılar, dedi. Koşan yanık bacaklı taze bir kız gösterdi:
-Şöyle birisi ile şu dedikoduyu çıkarsalardı yüreğim yanmazdı, dedi.

-Sana vız gelirdi hani böyle şeyler papaz efendi?

-Bu sefer koydu, oturdu içime, dedi. Niye insanlar birbirleriyle bu kadar uğraşırlar…Hem artık ölüm de kapıyı çalmıştı herhalde ki, insanların hakkımdaki lakırdıları beni bu kadar sarstı. Yoksa aldırır mıydım? Bilmez miyim hepsi kalleş, budala, hırsız, yalancı? Birbirinin ekmeğine, karısına, kızına, dükkanına göz diktiklerini bilmez miyim? Ben yaşayarak, gülerek toprak anamızı, güzel kızları seyredip severek üç gün sonra öleceğim.

Üç gün sonra papaz efendi öldü.

(Varlık Dergisi, Ekim 1947)

Sait Faik

Roman+Vishniac Papaz Efendi

Çevirmen

Bu özelliğimi ilk kez, çocukken fark ettim. Evimizin avluya bakan ikinci kat odasının penceresi önünde oturmuş, garip bir olayı izliyordum. Avluda, çiçekten meyveye dönüşmek üzere olan bir zerdali ağacı vardı. Meyveleri serçelerden korumak için dallarına örümcek ağı gibi ince bir iplik ağı geçirilmişti. Ama gene de çok sayıda serçe vardı ağaçta. İçlerinden bir bölüğü, iplere ve dallara çarparak kalkıyor, yüksek avlu duvarının ortasındaki bir deliğe doğru uçuyor, delik çevresinde bir süre çırpındıktan sonra yeniden ağaca konuyordu. Tam o sırada pat diye bir tüfek patlıyordu yanı başımdan Ağaçtaki serçelerden birinin cansız yere düştüğünü görüyordum. Ağacın yanında, elinde porselen bir tabakla, Ticaret Mahkemesinin yaşlı odacısı duruyordu. Düşen serçeyi alıp, usulca tabağa koyuyordu. Tabak ölü serçelerle doluydu. Karşıda, kullanılmayan ahırın karanlık kapısı önünde, elleri ceplerinde öylece duran küçük erkek kardeşim dikkatle odacıyı izliyordu. Gökyüzü, ikindi güneşiyle aydınlık, avlu gölgeliydi. Küçük kuşların ölümü için epeyce elverişli bir saat.

Düzenli aralıklarla, serçelere, odacıya ve yanı başımda bir iskemleye ters oturmuş, bir tektüfeğin gez ve arpacığından dikkatle nişan alan aile dostumuz Ticaret Mahkemesi Yargıcı’na bakıyordum. Namluyu hafifçe oynatıyor, sonra bir noktaya gelince gözlerini kısarak tetiği çekiyordu. Pat!.. Bir serçe daha. Odacı, ölü serçeyi, olgunlaşarak düşmüş bir meyve gibi tabağa koyuyordu.

Anam kahve fincanlarını topluyordu. Sürekli hareket halindeydi. Bir yolculuğa çıkacakmış gibi. Oysa yolculuğa çıkacak olan babamdı. Onu akşam olmadan çiftliğe ulaştıracak olan at, kapıda sabırsız kişniyordu. Babam konuğun gitmesini bekliyordu. Sadece ablam, duygularını saklayamadı. On dört yaşındaydı. Tırnaklarını kemirirken birden bağırdı: “Vuracaksanız yılanı vurun. Serçeleri niçin vuruyorsunuz?” Yargıç gözlüklerini bir an alnına kaldırdı. Ablama baktı: “Bu yezitler yarın tek çağla bırakmaz ağaçta kızım…” dedi. Serçeleri vurmaya devam etti. Bu tuhaf düğümü çözme si için babama baktım. O, pencereden kardeşime seslendi, “Oğlum, ahırdan kolanı getir.” Kardeşim sızlanarak karşılık verdi: “Ben yılandan korkuyorum. Getiremem.” Annem, “Babanı duymadın mı?” diye seslendi kardeşime, “yola çıkacak.” Sonra Yargıç’..a döndü. “Yoruldunuz…” “Yok canım” diye karşılık verdi Yargıç, “Kalemi kırdık bir kere…” Yeniden nişan aldı. Pat. Bir serçe daha. Konuşmaları garip bir tedirginlikle dinliyordum. Bu insanların hepsi aynı dili konuşuyorlar ama birbirlerinin söylediklerini anlamıyorlardı. Sanki odada bir Japon, bir İngiliz, bir Macar, bir İspanyol vardı ve hiç biri ötekinin dilini bilmiyordu. Bir şey yapmalıydım. Çünkü serçeler ölüp duruyordu. Pencereye dayanmaktan uyuşan kolumu sallayarak odanın ortasına yürüdüm. Beni bile şaşırtan yüksek bir sesle konuşmaya başladım:

“Yani ablam diyor ki, serçeler duvardaki yuvalarına gizlenmiş yılandan korktukları için ağaca konuyorlar. Serçeleri vuracağınıza o yılanı vurun. Hem serçeler kurtulsun, hem de ağaç… Babam konuğuna git diyemediği için yola çıkamıyor. Atın kolanını istemesi bu yüzden. Belki konuk anlar diye… Küçük kardeşim kolanla yılanı karıştırıyor. Bu yüzden korkuyor. Hakkı da var. Çünkü geçenlerde babam, karanlıkta kolan sanıp bir yılanı tutan birinden söz etmişti. Şimdi unuttu herhalde bunu anlattığını… Annem konuğun yorulmadığını biliyor. Bunu söylerken, artık gitseniz demek istiyor. Yargıç amca ise serçeler için verdiği idam kararından dönmeyeceğini söylemek istiyor… Odacının da hiç sesi çıkmıyor, çünkü korkuyor…”

Rahatladım ve sustum. Herkesin ne demek istediğini söylemiştim. Ama odadakilerin yüzüne bakınca bir korku doldu içime. Anlaşılan ciddi bir pot kırmıştım. Babamın durumu kurtarmak için söylediği gönül alıcı cümlelere rağmen Yargıç izin isteyip gitti.

O anda, yaptığım işin sadece bir çeviri olduğunu, kimseyi kızdırmak istemediğimi elbette anlatamadım. Çünkü açıkçası, yaptığımın ne olduğunu da iyice bilmiyordum. Özelliğimi kavramam ve adlandırmam için yılların geçmesi gerekti.

Çevirmenlik, bilinen bir iştir. Güçlükleri olduğu doğrudur. Ama, eninde sonunda, yaptığımız iş, bir dilde yazılan ya da söyleneni bir başka dile aktarmaktır. Benimki ise bambaşka bir olaydı. Aynı dili konuşan insanların söylediklerini gene aynı dile çevirmek. Bana öyle geliyordu ki, evde büyüklerle küçüklerin, okulda öğretmenle öğrencilerin, sokakta köylülerle kentlilerin, ülkede yönetenlerle yönetilenlerin birbirlerini anlamaları için birinin çıkıp bir tür çeviri yapması gerekiyordu. Ve başka konularda olduğu gibi, bu konuda da sorumluluk duyuyor, hatta çoğu kez bu sorumluluğun altında eziliyordum. Gene de bir başkası üstlenmediğine göre, bu görevimi yerine getirmeliydim. Yılmak bilmez bir bağlılıkla işimi sürdürdüm.

Çevirmenlik görevim kimi zaman mutlu sonuçlar doğuruyordu. Beyazıt Kitaplığı’nın avlusunda, sevgilisi delikanlıya aşktan söz etmek isterken kimya formülleri anlatan genç kızın sözlerini Türkçe’ye çeviriyordum örneğin. Genç kız, mutluluktan bayılmış gözlerle bakıyordu bana. Ya da bir felsefe kitabını bir türlü anlayamayan arkadaşıma yeniden ve gene Türkçe anlatıyordum Eflatun’un dediklerini. Bu kez anlıyor ve çok sevdiği felsefe konularında ilerliyordu. Ama kimi zaman da kolayca tahmin edebileceğiniz gibi, inanılmaz karışıklıklara, kızgınlıklara neden oluyordum.

İnsanların konuşmalarındaki ikiyüzlülükten mi kaynaklanıyordu acaba benim bu mesleğim diye düşündüğüm çok olmuştur. Bir ölçüde doğrudur bu. Ama tümüyle değil. Söylediğinin tersini düşünen birinin yüzünden maskesini sıyırmak bu anlamda bir çeviridir elbette. Ama iki ayrı insanın, aynı sözcüğü, örneğin özgürlük ya da masa gibi biri soyut, öbürü somut iki sözcüğü tümüyle ayrı ayrı kavradıklarına da tanık oluyordum. Böyle durumlarda, elbette bir ikiyüzlülük söz konusu değildi. Ama gene de bir çeviri gerekiyordu.

Beni en çok şaşırtan olay, günün birinde, iki insanın sözlerini aynı dilde birbirine çevirirken, benim kullandığım sözlerle yeni ve üçüncü bir dil oluştuğunu görmem oldu. çünkü eninde sonunda iki taraf arasında bulunan ben de, bir dille konuşuyordum. Ve bu dil, öbür ikisinden farklıydı. İki insan, iki topluluk ya da yeryüzü ile insan arasında yeniden üretilen bir dil.

Şimdi kimi zaman düşünüyorum: Acaba edebiyat denen şey bu mu? Bu konuda bir yazı yazmayı da bu yüzden düşündüm.

Onat Kutlar

Werner+Bischof Çevirmen

Kişisel Bir Sorun

Kendini kandırma zehrini bir kez tadan insanlar, bir daha kendilerini asla kurtaramazlar.

Doğmamış olmaktansa, doğmuş olmanın iyi olup olmadığını anlayamadığımız bir devirdeyiz.

İnsan ölüm kalım yol ayrımına geldiğinde, ölümüyle birlikte bağının kalmayacağı uzayı ve yaşamını, dolayısıyla bağını sürdüreceği uzayı yan yana halde, hemen burnunun dibinde görüverir. Sonra da, ölü olarak varlığının sona ereceği uzayı, üzerindeki giysileri çıkarıp atarmış gibi arkasında bırakıp yaşamaya devam edeceği uzaya girer.

Korku duygusunu yenebilmek için, kaynağını net olarak sınırlaman ve o korku duygusunu yalıtman gerekir.

Her şey bir oyundu; ama oyuncuların hepsinin yalan repliklerinden başka bir şey dile getirmedikleri bir oyun.

Deneyimlerim bana, insanla ilişkili olduğu sürece tamamen yalnız bir sıkıntının olamayacağını söylüyor.

Karımın doğum yapmasıyla birlikte kafese kapanmış olacağımı (zaten evlendiğim anda kafesin içine girmiştim, ama kafesin henüz açık olan kapısını doğacak olan çocuk sımsıkı kapatacak), artık Afrika’ya tek başıma gitmemin mümkün olmayacağını anladım.

Sonra, gerçeklerden kaçmaya çalışan parçasına bir süre direndikten sonra, demir yürekli bir adammış gibi, hiçbir şey olmamışçasına, “‘Annesi iyi mi?’dedi, öyle bir sesin, aynı sözleri edişine binlerce kez şahit olduğu hissine kapılarak.

Çevremde tanımadığım insanlardan başka kimsenin olmayacağı, ucuz otellerden birinde mi kalsam acaba?

Kişisel sorunlar arasında, tek başına o sorunun mağarasında ilerledikçe, sonunda insanların tümünü ilgilendiren, geniş bir çıkışa ulaşıldığı da olur.
*
Üst üste gelen kötü eller sonrası bir kağıt oyununa ara verir gibi, bir süreliğine dünyaya ara verebilmeyi…

Kenzaburo Oe/Kişisel Bir Sorun

blogger-image-1335691454 Kişisel Bir Sorun

29

Hayatındaki 29 kişiden biriyim.
Bu bile yeterdi bana, 29. olmak bile.
Bu bile bilinçsiz bir isyan aslında imkansızlığına.
İmkansızlığımıza.
Yarattıklarımıza bir isyan aslında, yaratamadıklarımıza.
Kadehinde daha nefret edilecek ne kaldı sevgili?
Eteğinde dökülecek ne kaldı?
Kaç yolcu daha taşıyacaksın, ayakların…
Evet kirliyiz, sahteyiz, yanlışız.
Kesinlikle yanlışız sevgili.
Bu bile yeterdi
Beraber kirlenebilmek bile

Nil Beyoğlu

Frances+Benjamin+Johnston 29

Eski Ormanlara Mektup

bir mektup göndersen de açıp okumasam

ben hangisiyim; sen demekten başka
sana ulaşamayan zarf efendilerinin,
aç beni, başka pulum yok, başka mektubum
yok, yoksul olduğum söylenecek yoksa sana
annemin bir gül olarak terkettiğinden beri
beni gönderdiğin mektuplar ormanına

şehri karıştırmıyorum, seni yanlış anlarlar
kendimi karıştırıyorum, uçmaktan yanayım
ruhunu parmaklarında dolaştıran perinin
tevekkül penceresine konduğu eski ormanlarda

hangi yüzüğünden düştüm bu yolculuğa;
bilseydim, sen gönderseydin, ben o mektuba
yazılacak kadar aransaydım dilinin ormanında
açmazdım yine, yine yüzükler kazanırdın;
bana suluboya bir orman göndereceğini bile bile,
`peri ve eşek’ mes’elini yazdığımı bile bile,
ormanlara dair Şiirler okumak için
ayrı ve birleşik Şehirler kurduğumuzu bile bile,
açmazdım bu sırlara layık olmayan Şehri
içinden çıkacak ormana

bana orman gönderme, içinden Şehir çıkar;
beni bir mektuba gönder, içinden birine
almamış gibi yaparım, vapura binmem,
yoluna inmem, ormanların sisi çökmeden önce
…sonra inanırım

mektupların perileri
perilerin ormanları biriktirdiğine
yüzüklerin parmaklarda sessizce eridiğine
inanırım, eski orman tadı sinmiştir
açılmayan mektuba

gönderilse de.

Haydar Ergülen

eski+ormanlara+mektup Eski Ormanlara Mektup

Terk

Yok’ umu arıyorum kimse bilmiyor
Gördüğümden beri
Rüyalar düşürdüğünü
Ay küfünün hendeklere
Yaşsız ölümler aldığını kiminin
Büyümüyorum.

Sonsuzluğun boynundaki kir
O akışkan hologram
Fosilleri ve bebekleri
Aynı suda yüzdürüyor

Ömür denkleri, sakarlıklar
Yorgun erkekler, kapı mercekleri
Hepsinde arızalı bir kahkaha,
İnziva kabuğunda çimleniyor

Saksıda sızmış çiçeklerin arasında
Tomurcuk kadın.
Çırpar gibi balkondan sofra bezini
Döküyor uykumu sokağa

Ah! Hayat mı, diyor
Hani şu rehinci dükkânı…

Serap Erdoğan

Jean+Dieuzaide Terk

Alpha

Nehirlere karışan zehirli atıklar gibi
ağır ağır akarak kanıma karışmakta
yokluğun!

Hiç sormadım, neydi başka elbiseler içinde bulduğun
aynı askıyla dolaba kaldırılan iki güzel yelektik biz
güveye benzer bir şey oldu suskunluğun!.. anladım ki:

aşk naftalinlenmiyormuş meğer, eğer kanıtlanmıyorsa suçun!

Küçük İskender

blogger-image-1451031322 Alpha

“Yaşadığı yeri terk etme arzusundaki insan mutsuz bir insandır.”

Bir olay kendisini hazırlayan rastlantıların sayısı oranında önemli, anlamlı ve dikkate değer değil midir?
*
Her iki tarafı da mutlu edecek tek ilişki, duygusallığa yer vermeyen ve sevgililerden ne birinin ne de ötekinin birbirlerinin yaşamı ve özgürlüğü üzerinde hak öne sürdüğü ilişki biçimidir.
*
Bir kez yaşanmış bir şey, hiç yaşanmamış sayılır. yaşanacak tek bir hayatımız varsa eğer, onu hiç yaşamamış da olabiliriz, fark etmez. (Einmal ist Keinmal)
*
Sadece gereklilik ağırdır ve sadece ağır olan şey değerlidir.
*
Ama güçlüler güçsüzleri incitemeyecek kadar güçsüz olunca, güçsüzler çekip gidecek kadar güçlü olmak zorundaydılar.
*
Mezarlık, kendini beğenmişliğin taşa dönüşmüş haliydi.
*
Bir kadınla sevişmek ve bir kadınla uyumak iki ayrı tutkudur, sadece farklı değil aynı zamanda da zıt tutkular. aşk çiftleşme arzusunda (sonsuz sayıda kadına kadar uzanabilecek bir tutku) duyurmaz kendini, uykuyu paylaşma arzusunda duyurur. (tek bir kadınla sınırlı olan bir arzu)
*
Beyinde, öyle anlaşılıyor ki, şiirsel bellek diyebileceğimiz ve bizi büyüleyen, bize dokunaklı gelen, hayatlarımızı güzelleştiren her şeyi kaydeden özel bir alan var.
*
Aşk bir eğretilmeyle başlar. Yani bu şu demektir ki, aşk, bir kadının dilindeki ilk sözcükle şiirsel belleğimize girmesiyle başlar.

Milan Kundera
Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği

Audrey+Hepburn_b “Yaşadığı yeri terk etme arzusundaki insan mutsuz bir insandır.”