Yang Guifei

İncili perde yukarıya doğru yuvarlanıp açıldı, güzel kadın

Kaşlarını kaldırdı, katsaçları gibi.
Yüzünde yaşlarının bıraktığı izleri görebildim.
Ama kime kızdığını bilemedim.

Li Po
Yang+Guifei Yang Guifei

yedi işaret

Nehir -aktı
Ay -döküldü
Ay ışımayı unuttu -ben de unuttum kendimi
Orada öyle otururken.
Şarap içerken kuşlar uzak,
Şarkı uzaktı.
Ve hiç kimse yoktu.

Li Po (Li Bai)
li+po+li+bai yedi işaret

Kalbimin yetim kayığı

Kalbimin yetim kayığı
Geçmeye çalışıyor oynak, dalgalı
Zaman deryasını

Ping Hsin

kalbimin+yetim+kay%C4%B1g%C4%B1 Kalbimin yetim kayığı

su birikintisi

Sıradan bir su birikintisi
Yansıtıyor kımıltısız güneşi
Ve altın bir deniz oluyor birden.

Ping Hsin

su+birikintisi su birikintisi

Bir Gülümseme

Güvenmiyorum kazıbilimcilere-

Binlerce yıl geçtikten sonra,
Ayak izi olmayan kıyılarda,
Eskiden koşuşturmayla dolu yıkıntılarda,
Bir kuru kemik parçası bulacak biri
-Bir kuru kemik, bedenimden.
Nereden bilecek bu kuru kemik parçasının
Yanmışlığını, kavrulmuşluğunu yirminci yüzyılda?

Ve yeryüzü katmanlarındaki hangi insan
Bulabilir kurbanların gözyaşlarını
İşkence görmüş kurbanların?
O gözyaşları
Kilitlendi bin demir parmaklık arasına,
Tek bir anahtarla
Böyle bir hapishane kapısını açacak.
Ama bu anahtarı almaya çalışan sayısız cesur insanın
Öldürüldü hepsi, düştüler
Silahları ve kılıçlarıyla gardiyanların.

Alabilseydim o gözyaşlarının bir tanesini
Yastığımın yanına koymak için,
Bin kulaç derinde bulunmuş inciden daha değerli,
Parlayacak hep ve hep,
Işıyacak tüm zamanlarda, uzamlarda!
Biz de hepimiz
Kendi çağımızda
Çarmıha gerilmedik mi?
Ve bu çarmıha gerilme
Daha az acı veren bir şey değil kesinlikle
Nasıra halkının çarmıha gerişinden.

Düşmanımızın eliyle,
Dikenden bir taç konuldu başımıza,
Ölümcülcesine solgun ve yırtılmış alnımızdan,
Dökülüyor kan damlaları, kırmızı,
Ama bu bile imleyemiyor
Kalbimizdeki kederi!
Doğrudur
Boş umutlar taşımamalıyız,
Ama umarız bir gün,
Bizi düşündüğünde insanlar,
Birinin çok önce olanları düşünmesi gibi,
Tarihöncesi canavarlarla boğuşan ataları,
Bir gülümseme geçecek hızla, yüzlerinde,
Hem sakin hem cömert bir gülümseme –
Birazcık da yüz veren –
Ah, ne çok istek duyuyorum,
Vermek için ömrümü, böyle bir gülümsemeye!

8 Mayıs 1937
Ai Çing (1910-1996)

Çeviren: Ulaş Başar Gezgin

g%C3%BCl%C3%BCmseme Bir Gülümseme

Acımadı ki!

Bunca kalp kırıklığına rağmen
küçüklüğümde yaptığım gibi rüzgarı arkama alıp
bağırmak istiyorum hayata:
“Acımadı ki!”

Sunay Akın

ac%C4%B1mad%C4%B1+ki Acımadı ki!

Münzevi bir hayatın edebî çilekeşi

İnsanın kendini mahkûm ettiği hayat bir tercih gibi görünse de bazen zorunlu ve sessiz bir sürgün olduğunu sadece kendisi bilir. Kadere tevekkülle rıza göstermekle, hakikati keşfetmek için cevabı olmayan sorularla düşünmenin incecik benzerliği hissedebilmek kıymetlidir. Sorular bazılarını huzursuz eder, bazılarını da büsbütün genişletir. İnsan olmanın mucizevî sırrı onca insanı birbirinden ayıran bu farklılıklarda saklı değil midir zaten. Kimileri için hayatın gölgeli, loş alanlarıyla hiç bitmeyen bir çile yolu gibidir. Kimileriyse bundan muazzam bir heyecan duyar. Kaotik duygularla esnettikleri iç dünyaları sayesinde başkalarını da anlama fırsatı yakaladıkları için hayatı derinleştiren katmanları daha iyi görebilirler.

Malum, hepimiz önceden bizim için yazılmış hikâyelerin birer uzantısı olarak bu dünyaya geliyoruz. Eğer hayatı sonu henüz yazılmamış, sadece bizim kurgulayabileceğimiz bir romana benzetecek olursak, onu arzularımız, hayallerimiz, tutkularımız doğrultusunda değiştirebileceğimizi maalesef ancak yarısını geçtikten sonra fark edebiliyoruz genellikle. Evet, bu romanın sonunu yazabilecek kudretimiz yok belki ama o yolculuğu ıstıraplarına rağmen daha zengin kılamaz mıyız? Eğer hikâyeler durağan değilse, hayat da değildir çünkü. Pekâlâ değişebilir, öyle değil mi? Büyürken ailemizden ödünç aldığımız alışkanlıklar, seçmediğimiz halde içinde kaybolduğumuz inanç sistemleri, bizi peşi sıra sürükleyen zor koşullar, zehrini usul usul ruhumuza sızdırıp mutsuz etmek için zihnimizde nöbet tutan anılar, her biri aslında kendimizi çıplak gözlerle görmemizi engelliyor…

A. Esra Yalazan
g%C3%BCvercin+gerdanl%C4%B1g%C4%B1 Münzevi bir hayatın edebî çilekeşi

Eylül Sabahı

Her şeb bu sevahilde, bu yerlerde bütün gün
Dildar-ı tefekkürle geçer vakt-i hazinim

Kalb-i gamimim
Pek ona düşkün

Ettikçe şu eylül sabahındaki o rikkat
Hem kalbimi, hem fikrimi, hem ruhumu tehyic

Hep bu taravet
Aşkımı tervih

Eyler gibi ondan bana her lahzada bir hu
Bir bu-yi muhabbet getirir mühtez-ü perran

Gönlüme darü
Nefha yi canan

Vaktaki dalar ruhunu tedkike hayalim
Bir neş’e-yi pür-hüzn ile ser-mest olurum ben

Ol dem i melalim
Kalbi eder şen

Dil umk-i nigahında arar şiddet-i sevda
Düşkün, mütereddid, müteellim, mütehassir

Hatır-ı Şeyda
Pek müteessir

Ver kalbe sükünet.. Yetiş yer yar-ı dil-ara
Ey salib-i aram-ı dil, ey neşve-yi hatır

Et beni ihya
Kalbimi şatır!

Nigar Hanım 
nigar+han%C4%B1m Eylül Sabahı

Nigar Hanım’dan Mısralar

Söndürdü bürudetin nihayet
Kalbimde de kalmadı hararet
**
Bir hissi latif etmede kim kalbimi imla
Tüyler ile okşar gibi her uzvumu güya
**
Sevdiğim bil ki Nigar’ın bu şiirlerle heman
Sana ahvalini arz eylemedir hep emeli
**
Aşk… o hunhar… o cellad-ı kaza
Yalınız öldürür etmez ihya
**
Feryad ki feryadıma imdad edecek yok
Enfus ki gamdan beni azad edecek yok
**
Ne sevenim var ne kimseyi seviyorum.
Ne sevmek ihtimalim kaldı.
Boş dimağ, boş kalp, boş bir hayat…
**
Ben bu ömr-i elimi böyle hazin
Kimsesiz neşesiz melul u gamin
Geçirip sonra mevte mahkûmum
**

Ölürsem kalsın aksin gözlerimde

Nigar Hanım
nigar+han%C4%B1m+siirleri Nigar Hanım'dan Mısralar

Kürk Mantolu Madonna

Sonra, bir şey arıyormuş gibi gözlerini yüzümde gezdirerek:
“Berlin’de yalnızsınız değil mi?” dedi. “Ne gibi?”
“Yani… Yalnız işte… Kimsesiz… Ruhen yalnız… Nasıl söyleyeyim…
Öyle bir haliniz var ki…”
“Anlıyorum, anlıyorum… Tamamen yalnızım… Ama Berlin’de değil…
Bütün dünyada yalnızım… Küçükten beri… “
“Ben de yalnızım… ” dedi. Bu sefer benim ellerimi kendi avuçlarının
içine alarak: “Boğulacak kadar yalnızım… ” diye devam etti, “hasta bir
köpek kadar yalnız… “
Parmaklarımı adamakıllı sıkarak biraz yukarı kaldırdı ve sonra
masanın üstüne vurdu:
“Sizinle arkadaş olabiliriz!” dedi. “Siz beni yeni tanıyorsunuz, fakat
ben sizi on beş yirmi gün tetkik ettim… Herkese benzemeyen bir
haliniz var… Evet, sizinle gayet iyi arkadaş olabiliriz…
Garip garip yüzüne baktım. Ne demek istiyordu? Bir kadın, bir erkeğe
bu şekilde ne teklif edebilirdi? Hiçbir şey bilmiyordum. Hiç tecrübem
yoktu ve insanları hiç tanımıyordum.
O bunu fark etmişti. Yüzünde, fazla ileri gitmiş olmaktan, yanlış
anlaşılmaktan korkan bir insanın endişesiyle:
“Sakın siz de başka erkekler gibi düşünmeyin… ” dedi. “Sözlerime
başka manalar vermeye kalkmayın… Ben hep böyle apaçık
konuşurum… Bir erkek gibi… Zaten birçok taraflarım erkeklere
benzer… Belki de bunun için yalnızım… “
Beni baştan aşağı uzun zaman süzdü. Birdenbire:
“Sizde de biraz kadınlık var…” dedi. “Şimdi farkına varıyorum… Belki
de bunun için ilk gördüğüm andan itibaren sizde hoşuma giden bir şey
bulduğuma hükmettim… Sizde genç kızlara mahsus bir hal var… “
Annemden ve babamdan çok dinlediğim bu lafı böyle ilk defa
konuştuğum bir insandan duymak beni şaşırttı ve üzdü…
O sözüne devam ederek:
“Dün akşamki halinizi unutamayacağım!” dedi. “Bütün
gece aklıma geldikçe güldüm…
Namusunu müdafaa etmek isteyen masum bir genç kız gibi çırpıyordunuz.”

***

“Sözlerime gücenmeyin!” dedi. “İlerde arkadaşlığımızı bulandırması
ihtimali olan şeyleri açıkça konuşmaktan çekinmemeliyiz. Bu gibi
meselelerde korkaklık zararlıdır… Ne olur? Anlaşamayacağımızı
anlarsak veda eder ayrılırız… Bu o kadar mühim bir felaket mi?
Hayatta yalnız kalmanın esas olduğunu hâlâ kabul edemiyor musunuz?
Bütün yakınlaşmalar, bütün birleşmeler yalancıdır. İnsanlar ancak
muayyen bir hadde kadar birbirlerine sokulabilirler, üst tarafını
uydururlar; ve günün birinde hatalarını anlayınca, yeislerinden her şeyi
bırakıp kaçarlar. Halbuki mümkün olanla kanaat etseler, hayallerindekini hakikat
zannetmekten vazgeçseler bu böyle olmaz. Herkes tabii olanı kabul eder,
ortada ne hayal sukutu, ne inkisar kalır… Bu halimizle
hepimiz acınmaya layıkız; ama kendi kendimize acımalıyız. Başkasına
merhamet etmek, ondan daha kuvvetli olduğunu zannetmektir ki, ne
kendimizi bu kadar büyük, ne de başkalarını bizden daha zavallı
görmeye hakkımız yoktur…

***

İçinde sevme kabiliyeti olan bir insan hiçbir zaman bu sevgiyi bir kişiye vermez ve kimseden de böyle yapmasını bekleyemez. Ne kadar çok insanı seversek, asıl sevdiğimiz bir kişiyi de o kadar çok ve kuvvetli severiz. Aşk, dağıldıkça azalan bir şey değildir.

**

Kaybedilen en kıymetli eşyanın, servetin, her türlü dünya saadetinin acısı zamanla unutuluyor. Yalnız kaçırılan fırsatlar asla akıldan çıkmıyor ve her hatırlayışta insanın içini sızlatıyor. Bunun sebebi herhalde, ‘bu böyle olmayabilirdi’ düşüncesi, yoksa insan mukadder telakki ettiği şeyleri kabulle her zaman hazırdır.

**

Pek alelade hiç bir hususiyeti olmayan, her gün etrafımızda yüzlercesini görüp de bakmadan geçtiğimiz insanlardan biriydi. Hayatının bildiğimiz ve bilmediğimiz taraflarında insana merak verecek bir cihet olmadığı muhakkaktı. Böyle kimseleri gördüğümüz zaman çok kere kendi kendimize sorarız: “Acaba bunlar neden yaşıyorlar? Yaşamakta ne buluyorlar? Hangi mantık hangi hikmet bunların yeryüzünde dolaşıp nefes almalarını emrediyor?” Fakat bunu düşünürken yalnız o adamların dışlarına bakarız; onların da birer kafaları, bunun içinde, isteseler de istemeseler de işlemeye mahkum birer dimağları bulunduğunu, bunun neticesi olarak kendilerine göre bir iç alemleri olacağını hiç aklımıza getirmeyiz. Bu alemin tezahürlerini dışarı vermediklerine bakıp onların manen yaşamadıklarına hükmedecek yerde, en basit bir beşer tecessüsü ile, bu meçhul alemi merak etsek, belki hiç ummadığımız şeyler görmemiz beklemediğimiz zenginliklerle karşılaşmamız mümkün olur. Fakat insanlar nedense daha ziyade ne bulacaklarını tahmin ettikleri şeyleri araştırmayı tercih ediyorlar. Dibinde bir ejderhanın yaşadığı bilinen bir kuyuya inecek bir kahraman bulmak, muhakkak ki, dibinde ne olduğu hiç bilinmeyen bir kuyuya inme cesaretini gösterecek bir insan bulmaktan daha kolaydır.

**
şimdi ben gidiyorum fakat ne zaman çağırırsan gelirim… dedi. evvela ne demek istediğini anlamadım… o da bi an durdu ve ilave etti:
nereye çağırırsan gelirim!

**
bütün basit insanlarda olduğu gibi, kederden sevince, heyecandan sükunete geçiyor ve bütün kadınlar gibi her şeyi çabucak unutuyordu…

**
ne olur? Anlaşamayacağımızı anlarsak veda eder ayrılırız.. Bu o kadar mühim bir felaket mi? hayatta yalnız kalmanın esas olduğunu hala kabul edemiyor musunuz? Bütün yakınlaşmalar, bütün birleşmeler yalancıdır.. İnsanlar ancak muayyen bir hadde kadar birbirlerine sokulabilirler, üst tarafını uydururlar; ve günün birinde hatalarını anlayınca, yeislerinden her şeyi bırakıp kaçarlar..

**
Bilhassa tahammül edemediğim bir şey, kadının erkek karşısında her zaman pasif kalmaya mecbur oluşu… Neden? Niçin daima biz kaçacağız ve siz kovalayacaksınız? Niçin daima biz teslim olacağız ve siz teslim alacaksınız? Niçin sizin yalvarışlarınızda bile bir tahakküm, bizim reddedişlerimizde bile bir aciz bulunacak? Çocukluğumdan beri buna daima isyan ettim, bunu asla kabul edemedim. Niçin böyleyim, niçin diğer kadınların farkına bile varmadıkları bir nokta bana bu kadar ehemmiyetli görünüyor?

**
Şimdiye kadar zannettiğim gibi, kitleden ayrılmanın bir hususiyet, bir fazlalık değil, bir sakatlık olduğunu hissediyordum. Bu insanlar dünyada nasıl yaşamak lazımsa öyle yaşıyorlar, vazifelerini yapıyorlar, hayata bir şey ilave ediyorlardı. Ben neydim? Ruhum bir ağaç kurdu gibi beni kemirmekten başka ne yapıyordu?

**
“Bu kadar zaman arkadaşlık ettik, bana kendinize dair hiçbir şey söylemediniz… Sizi merak etmemi tabii bulmuyor musunuz? Bana karşı da bu kadar saklanmaya muhakkak lüzum görüyor musunuz? Dünyada benim için en kıymetli insansınız… Buna rağmen sizin gözünüzde herkes gibi bir hiç olduğumu söyleyerek mi beni bırakıp gitmek istiyorsunuz?”

Gözlerim yaşarmıştı.

**
Müthiş bir can sıkıntısına ve melankoliye düşmemek için ne kadar gayret gösterdiğimi görmüyor musun? Farz et ki biz, biz değiliz. Burayı dolduran bir sürü insandan biriyiz. Zaten onların da bakalım hepsi göründükleri gibi mi? İstemiyorum. Kendimi herkesin akıllısı veya duygulusu yerine koymak istemiyorum. İç gül!

**
Başkasına merhamet etmek, ondan daha kuvvetli olduğumuzu zannetmektir ki, ne kendimiz bu kadar büyük, ne de başkalarını bizden daha zavallı görmeye hakkımız yoktur.

**
Kendimi bildim bileli bütün günlerimi, haberim olmadan ve nefsime itiraf etmeden, bir insanı aramakla geçirmiş ve bu yüzden bütün diğer insanlardan kaçmıştım.

**
Kendisinden daha dün ayrılmış gibi taze bir hasret duydum.

**
Bir teklif ve bir kabul… Kısa münakaşasız ve hesapsız! Bundan daha güzel bir ayrılık olamazdı…

**
Yaşamak, tabiatın en küçük kımıldanışlarını sezerek, hayatın sarsılmaz bir mantık ile akıp gidişini seyrederek yaşamak; herkesten daha çok, daha kuvvetli yaşadığını, bir ana bir ömür kadar çok hayat doldurduğunu bilerek yaşamak… Ve bilhassa bütün bunları anlatacak bir insanın mevcut olduğunu düşünerek, onu bekleyerek yaşamak…

**
Bu yaşıma kadar mevcudiyetinden bile haberim olmayan bir insanın vücudu birdenbire benim için nasıl bir ihtiyaç olabilirdi? Fakat hep böyle değil midir? Birçok şeylere ihtiyacımızı ancak onları görüp tanıdıktan sonra keşfetmez miyiz?

**
İlk defa gördüğümüz bir peynirin evsafı hakkında söz söylemekten kaçtığımız halde ilk rast geldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatıyla öteye geçiveriyoruz?

**
Dibinde bir ejderhanın yaşadığı bilinen bir kuyuya inecek bir kahraman bulmak,muhakkak ki,dibinde ne olduğu hiç bilinmeyen bir kuyuya inmek cesaretini gösterecek bir insan bulmaktan daha kolaydır.

**
İnsanlara ne kadar çok muhtaç olursam onlardan kaçmak ihtiyacım da o kadar artıyordu.
**
Her şey, her şeyi olduğu gibi kabul etmekteydi. 
**
Nedense,hayatta bir müddet beraber yürüdüğümüz insanların başına bir felaket geldiğini,herhangi bir sıkıntıya düştüklerini görünce bu belaları kendi başımızdan savmış gibi ferahlık duyar ve o zavallılara, sanki bize de gelebilecek belaları kendi üstlerine çektikleri için,alaka ve merhamet göstermek isteriz.
**
İnsanları,kendi cinslerinden biri üzerinde kudret ve salahiyetlerini denemek kadar tatlı sarhoş eden ne vardır? 
**
Bütün teessürlerimiz, inkisarlarımız, hiddetlerimiz, karşımıza çıkan hadiselerin anlaşılmadık,beklenmedik taraflarınadır.
**
İnsanlar birbirlerini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için bu zahmetli işe teşebbüs etmektense,körler gibi rastgele dolaşmayı ve ancak çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercih ediyorlar.
**
Gerçi etrafları tarafından anlaşılmayan,haklarında daima yanlış hükümler verilen insanların zamanla bu yalnızlıklarından bir gurur ve acı bir zevk duymaya başladıklarını biliyordum, fakat hiçbir zaman etrafın bu hareketini haklı bulacaklarını tasavvur edemiyordum. 
**
İnsan tahammül edemeyeceğini zannettiği şeylere pek çabuk alışıyor ve katlanıyor. 
**
Zaten muhitimden uzak duruşumun, vahşiliğimin bir sebebi de kitaplarda tanıştığım ve benimsediğim insanları muhitimde bulamayışım değil miydi?
**
Dünyada bana hiçbir şey, tabiattan melül bir insanın zorla gülmeye çalışması kadar acı gelmemiştir.
**
Zaten küçüklüğümden beri saadeti israf etmekten korkar, bir kısmını ilerisi için saklamak isterdim…
**
“Elleriniz ne kadar soğuktu!” dedim.
Tereddütsüz cevap verdi:
“Isıtın!” Ve her ikisini birden uzattı. 
**
Muhakkak ki bütün insanların birer ruhu vardı, ama birçoğu bunun farkında değildi ve gene farkında olmadan geldikleri yere gideceklerdi.
**
Bütün yakınlaşmalar, bütün birleşmeler yalancıdır. İnsanlar ancak muayyen bir hadde kadar birbirlerine sokulabilirler, üst tarafını uydururlar; ve günün birinde hatalarını anlayınca, yeislerinden her şeyi bırakıp kaçarlar.
**
Hoş tutulan bir oyuncak olmak,onlara insan olmaktan daha kolay ve cazip geliyordu.
**
İçinde hakikaten sevmek kabiliyeti olan bir insan hiçbir zaman bu sevgiyi bir kişiye inhisar ettiremez ve kimseden de böyle yapmasını bekleyemez.Ne kadar çok insanı seversek,asıl sevdiğimiz bir tek kişiyi de o kadar çok ve kuvvetli severiz. Aşk dağıldıkça azalan bir şey değildir. 
**
Eğleniyorlardı.Yaşıyorlardı.Ve ben,kafamın içine ve yalnız kendi ruhuma kapanmakla onların üstünde değil,altında bulunduğumu anlıyordum. 
**
Bu akşam anladım ki, bir insan diğer bir insana bazen hayata bağlandığından çok daha kuvvetli bağlarla sarılabilirmiş
**
Bizim mantığımızla hayatın mantığı asla birbirine uymuyordu.
**
İnsanlar birbirinin maddi yardımlarına ve paralarına değil,sevgilerine ve alakalarına muhtaçtılar.Bu olmadıktan sonra,aile sahibi olmanın hakiki ismi,”birtakım yabancılar beslemek”ti. 
**
Hayat ancak bir kere oynanan bir kumardır,ben onu kaybettim.İkinci defa oynayamam…

Sabahattin Ali-Kürk Mantolu Madonna

k%C3%BCrk+mantolu+madonna Kürk Mantolu Madonna