Sana O Derin Denizden Söz Edeceğim

Sana o derin denizden söz edeceğim
dalgalarının beyaz köpüklerinde yüzdüğüm.
Sana o büyük kederden söz edeceğim,
Seni sevemediğim günlerden.

Sana göklerin uzaklığını anlatacağım
beyaz bir bulutun havada soytarılık ettiği,
sıradan ahlak kurallarını unuttuğum,
senin için çıldırdığım, mucize eseri soluduğum.
Sana o uzak yıldızdan söz edeceğim,
o beyaz yıldızdan. Tek başına. Zalim.

Nigar Hasanzade

Sana+o+derin+denizden+s%C3%B6z+edece%C4%9Fim Sana O Derin Denizden Söz Edeceğim

Avucunu Uzat

Avucunu uzat, ateş koyacağım içine,
ruhumu yakan,
ama ısıtmayan ateşi.
Onu sakla, bağrına bas,
Sen ve ben aynı yolda değiliz.
Belki yarının rüzgârlarıyla paylaşırım ben
uslanma bilmeyen kalbimi.

Nigar Hasanzade
Çeviri : Cevat Çapan

Sen+ve+ben Avucunu Uzat

Kum Gibi Akıyor Hayat

Kum gibi akıyor hayat parmaklar arasından.
Telaşlanma… son damla nasılsa sarhoş olacak.

Anların içindedir sonsuzluk,
son ve gizli sınırsızlık anların içinde!
Donmuş bir mührü vardır aldırışsızlığın,
yitik isteklerin aynanın kırık parçasında,
o acımasız ‘Belki’si ve boş vaatlerin
masallarıyla işkence altındaki isteklerin.

Eylemlerin haklılığını ararız bağışlamada,
acı çekmeden arınmayı umarız günahlardan,
istemeden duruşmalar başlatır

ve cezalar yaratırız yeniden.

Nigar Hasanzade
Çeviren: Cevat Çapan

an%C4%B1lar%C4%B1n+i%C3%A7inden Kum Gibi Akıyor Hayat

Şehir Kelebeği

Beton şehrin içinde
halen beyaz bir kelebek yasıyor.
İnsan kalabalığı ve arabaların
bulanık akıntısı üstünde
kanatları -sanki
beyaz bayrak –
titreşiyor.
Savaş kaybedildi.
Bugün umut
bir tek umutta kaldı.

Fedya Filkova
Çeviri Hüseyin Mevsim

sehir+kelebegi Şehir Kelebeği

Yaşlılık

Giderek azalınca kaygıların,
Bir an gelip adın yaşlı olur,
Yaşlılığa teslim olma yine de,
Kale ol fethedilemeyen.

Kale ol, diren hastalığa, vereme,
Dokuzcanlı ol ve dokuz kilitli kapı,
Ağarmış saçlarını beyaz bayrak sanmasınlar
Korkuyla kaleye çekilen.

Şota Nişnianidze
Çeviren: Fahrettin Çiloğlu

%C5%9Eota+Ni%C5%9Fnianidze Yaşlılık

Oranj

Seni ilk gördüğüm gün, sonbaharın yabanıl
kahverengi geyiği benim için olduğunu
anlamıştım. boynuzların iletken elektrodlar
gibi, tuzumsu bir karla kaplanmıştı.
ağaçların etrafında yavaşça dolaşan
buğuların ve serpiştiren buzdan iğnelerin
arasında mor’u tanıdım.

Omurganda yanan ışıkla oryantal ikonların
karanlık gölgeleri ardında kırmızı ve
maviyi karıştırıp moru elde ediyordun:
gizin rengini.

Beni ilk gördüğün gün senin için
olduğumu anlamış mıydın? bal peteklerinden
bir yağmur yağıyordu. defne ormanlarının
arasında oranj’ı tanıdın. ikimiz de
duruyorduk öyle kolera çarpmış gibi
sersemlemiş, büyülenmiş, buğuların üstünde.
hiçbir şey değişmedi yine de çünkü “aşk
likid korku dolu bir kadehtir.”

Budist rahiplerin safran giysileri
yanıyordu havada. birisi yerde
mor giysisiyle yatıyordu. sana
yalan söylemek istemiyordum. oranj
olmadığımı, mor olduğumu benim de,
hatta hileli bir “deeper blue”
olduğumu… birbirine zıt iki renk…
anlamıyordun… kadın yogilerin
cinselliğini arttırdığı söylenen
mor bir ışıkta beni oranj sanıyordun.

Oranj değilim ben, yasın belirtisiyim,
morum, safranım belki ama oranj
değilim. mutluluk çıkmaz benden.
benim turunçgillerim yapraklarını ağlar.
yine de senin için tuhaf şövalyem,
incelikli zulmün için, kalbimin
morluklarını unutup oranj olmayı deneyebilirim.

“o, omega, gözlerinin mor ışığı.”…

Lale Müldür
lale+m%C3%BCld%C3%BCr Oranj

Kadife Şairler

ölüyor kadife şairler…
pazarların tozunda ve kulenin sisinde gömülü

gün geceye akıyor…gece güne…
ölüm yaşama akıyor yaşam bilince…

bilinç de akar/daha karar vermediler
gitse odalarından/gitse odalarından birileri…

Yalnızlık ve melankoli…

heryerdeydiler…
dönecek yerleri yok şimdi…

Lale Müldür

Yaln%C4%B1zl%C4%B1k+ve+melankoli Kadife Şairler

Manolya

Bana biraz gökyüzü getir
Tek bir kelime bile konuşmadan
Suyun kıyısında durup
Işaret ver kalbime
Gözlerin hangi çiçekten renk almışsa
Mecaz duruşuyla o dalga
Beni de içine çağırsın
Konuştukça azalıyor güzelliğim
Dalından düşen bir yaprağın kaderini yaşıyorum
Aynalar kırılınca
Fotoğraflar da düşüyor suya
Muğlak bir cümlenin peşine düşüp
Üşüyorum
Rüzgâra açık bir yanında oluyorum hayatın
Merhametin, o ılık rüzgâr değmese yüzüme
Elbet benim de kıyametim olacak
Bedenimdeki dünya kokusu
Kendime sapladığım bu bıçak bu ağrı
Dışımdaki kalabalık içimdeki tenhalık
Ne çok şey buluyor beni sen olmayınca…
Bana kehanetler üzerine sorular sorma şimdi
Sesim ki bir gölgenin rengine bürünüp
Sana varlığını sunuyor
Manolya! Yüz yıllık adresim
Beni bana bırakma
Bak, daracık merdivenlerinden çıkıyorum sarayına
Düşebilirim sen olmasan
Derin kuyulara
Yeryüzü korkularına
Ey bir yazın rüyasında
Bir kere daha açan çiçek
Her gölge varlığının esîridir
Âşikâr kıl kendini
Demli bir çay, biraz melâl
Yetmiyor bu hayatı anlamaya
Istersen çocuk olur
Defne ağaçlarını düşünürüm
Meleklerin yaprakları altında
Gizli duruşlarıyla oldukları yerde
Beni kimseler bulamaz
Uyurum suların serin yatağında
Istersen yolcu olurum dağlarında
Kapında akşamları bürünüp sabahı beklerim
Ey ay ışığı! Gökten bana bakan sûret
Mürekkebi kurumadan şiirimin
Bana bak
Yeni açılmış bir güle benzesin yüzüm

 Mustafa Özçelik

Bana+biraz+g%C3%B6ky%C3%BCz%C3%BC+getir Manolya

Ellerimde Bir Demet Karanfil

Her sabah
Hayatın alışkanlıklarına karşı durarak
En yakın ve uzak mesafeleri
Birlikte tarayarak
Başlarız güne

Aşk ve ölüm iki yanımızda durur
birlikte ve iç içe yürürler hayatın yokuşlarında
Biri sonsuza kadar alıngan
Diğeri cesur

Sen meydanlarda büyümüş çocuk
caddelerde ve sokaklarda
her söze açık
Bir yapraktın belki
Esen rüzgarlarca kımıldayan
Hava kararır ve gökyüzü
Bütün yükünü boşaltırken üstümüze
Unutulmuş bir zamandan
Sesler ve sözler hatırlatan ellerinle
Dikkatli ve tedirgin basıyorsun hayatın tuşlarına

Sen hangi aşkları içinde taşıdın da
Şimdi ölümün
Yorgun tayını gözlüyorsun

Kalabalıklardaydın sen
Dudaklarında
Başkaları için
Sana ait olmayan
Tebessüm provaları yaparken
Ben seni
Meydanlardan kitaplara çağırdım
Antenler telefonlar zincirler tükenip biterken
Toplu sesler çıkardım içimden
Dağlarda yankılandı
Meydanlarda uğuldadı da
Sen duymadın

Sanki biz göçebeydik
O insan bu insan
Hepsinin içinden geçtik
Duymadılar

Şimdi bize sunulan yırtık resimler
Ve parçalanmış binlerce hayat
Çok alıngan bir çocuk oluyor gökyüzü
Dokunsan ağlayacak
Kadınların
Bir mendilde kalıyor gözyaşları

Sokaklar
Bizden daha özgür ve telaşlı
Bense
Her şeye rağmen
Ve herkese aykırı
Ellerimde bir demet karanfil
Yine sana geliyorum

Mustafa ÖZÇELİK

Yine+sana+geliyorum Ellerimde Bir Demet Karanfil

Gecenin İplerini Çektim

gece sağanakları -ı-

gecenin iplerini çektim
artık barış taraftarı değilim
savaş baltamı çıkardım topraktan
depremleri yadırgamıyorum
sınır istiyor yorgun ellerim
yolum memleketlerden geçiyor
ırgatlar yollarda güneşi içiyorlar kızılca şerbeti
kesin bir yargı belirtmiyor gülüşleri

gecenin iplerini çektim
zehir içmek bir avuçtan yudum yudum
benim savaşı istemem
yüzümün mimiklerinden belli
sen bir yarısı aynada boğulan
kendinin uzağındasın diye
kaderin bir parçasına çizilmiş
en mahrem yanlarını tutuyorsun
kimse gülmüyor artık yüzüne
ben daha belalı bir savaşçıyım
bakma benim güzel gülüşlerime
aynadan okumuyorum tarihi
iskender ve dahi tüm kördüğümler
benim baltamın esiri
gecenin iplerini çektim
yadırgamıyorum tan vakitlerini

gece sağanakları -ıı-

sarkıtın ruhunuzu en derin kuyulara
elverdiğince oynayın
sizin olsun elleriniz
beni boşverin
ben kendi rüyasını kurutmuş
bir yeryüzü tabircisiyim
yoruldum başkalarının hülyalarını yorumlamaktan

hey ne yaman bir savaşım var geceyle
gece sağnakları üstümde alabora
en keskin bıçaklar bile
kanatmıyor artık kalbimi
delilik gömleğim üstümde renk değişti
satmayacağım artık intihar senaryolarımı
düştüm kalktım düştüm kalktım
kanatlarım yaralı
gecenin ipini çektim
yuvadan uçup gitti kuş

hürriyet kuşların diğer adı değil mi?

gece sağanakları -ııı-

gece bir dostun kendisiyle eş
inhiraf etmenin ve hesaplaşmanın
gece böğrümde melankolik ur
gece bir ölünün ardındaki sır
gece bir annenin şiir okuması
karnındaki cenine
gece ağlayan bir yetimin ayak sesi

gecenin ipini çektim
veremim artsın diye

beni bir daha vurur musun?

gece sağanakları -ıv-

ay dolunay kimliğiyle görünüyor
ağaçların sermayesi yapraklarını
haşarı bir çocuk gibi sallıyor rüzgar
yıldızlar silik bir tabloda
varla yok arasında gelgitlerde
sustukça konuşuyor benimle yakamozlar
çarpıyor yüreği denizlerin
şaklabanlık yok
gökyüzünü ağlatıyorum
keder üzerimden ağıyor bir bir
kim vurulursa geceye
bana bir minnet borcu olur.

yargıç kalemi kırmazsa küserim
savaşı başlatan benim yeniden
gecenin ipini çeken ben
ateşlerini çoğalttım ateşgedelerin
benimle konuşurken ey ruh
düğmelerini ilikle
teslim ol
benim ne yaman
ne savaşçı bir şair olduğumu
bil.

kimliğimi göstermedim diye
beni tanımıyor olabilirsin
herkül veya samson olmasam da
rüstem ya da ali olabilirim
yahut isimsiz bir kahraman
hiç duyulmayan
kır kalemi yargıç
yoksa küserim.

gece sağanakları -v-

gecenin iplerini çektim
hüznümü salıverdim anakaralara
yolumu uzatmak istemem
bir sevgilinin
bir aşığı rededişi
bir isyanı başlatabilir
kimbilir
bir halk ansızın bir sabah
özgürlük tadabilir
yaşasın derken yaşamanın
ne yaman bir çelişki olduğunu
ölümün bir çeşit galibiyet olduğunu
ansızın bir gece iplerin koptuğunu

gecenin iplerini çektim
yaşasın ölüm!
‘viva la morte! ‘

haziran-temmuz ’99
-her gecenin bir gündüzü, her gündüzün bir gecesi vardır.
hem gecemi hem gündüzümü benden çalanlara ithaf olunur-

Müştehir Karakaya
M%C3%BC%C5%9Ftehir+Karakaya Gecenin İplerini Çektim