Rüyada Bir Düğün Gördüm

                   Valentina Serova’ya

Rüyada bir düğün gördüm
Ve sanırım gelin sendin.
Sen gelin, ben dilenci
Verandada – o gerçekleşebilir belki!

İzin ver gördüğüm gibi olsun rüyada!
Yalnız söz ver bana, dururken ayakta
Verandada, insaniyet hatırına –
Sadaka koymayacağına benim avcuma!

Konstantin M. Simonov

Çeviren: Vehbi Taşar
r%C3%BCyada+bir+d%C3%BCg%C3%BCn+g%C3%B6rd%C3%BCm Rüyada Bir Düğün Gördüm

Yoksa Ben Ölmek Yerine Durum Şiirleri mi Yazsam

1
Ihanetler silsilesinden geçtim
Ne aşk, ne arabesk sevgilim
Ben gerçekten kederdeyim

2
Mart yine soğuk geçti, uzadı sakallarım
Düşman gibi bilinen tarafların ortasında şaşırıp
kaldım
(Eski yoldaşlarım,
Yargısız infaz timleri,
Ve bir de kirletilen doğanın sayrılık melekleri
Üçlü bir ölüm çaprazına aldılar beni…)

3
Ne zaman düşünsem aynı
Ne zaman üşürsem yağmur yağar
Yoksullar koşar sokakta,
Şimşek üstüne yıldırım,
Yıldırım üstüne şimşek iner başıma

4
Sokaklar umutsuz dolaşılmıyor
Şiir desen işsiz ve aç yazılmıyor
(Bozkırda da öyleydi
Yalnız kaldığımda
Iki dağ arasında aç ve umarsız
Sular beni çekerdi
Orda; kille yıkanırdım başıboş akan kül nehrinde
Dorukları kimin için boyardım şehvetin kızıllığına
Belli değil sevgilim;
Ben neleri sevmişim, kimlere bağlanmışım bilir miyim
Şimdi ama, tek şey varsa bildiğim;
Ormandaki kuşlarına aşıktım,
Tıpkı tutkunlara edilen ihanetler gibi,
Baharlarına doyamadan ayrıldım
Bütün ömrüm
Ufkun o tatlı renkleri altında geçecek sanmıştım…)

5
Uzun yıllar bu şehirde
Işsizlikle iş arasında gidip geldim,
Cebim para görmedi,
Hangi sofraya baktıysam,
Gözüme emeğin teri kaçtı, yememe gerek kalmadı
Hangi özneye bağlandıysam
Sonunda öteki eliyle beni tokatladı,
Açtığım musluklar
Yüzüme çarpacak bir yudum su akıtmadı…
(Geçtiği yollardan sadece toz çıkarırdı araçlar
Şimdi yağmurda bile koku var;
Mıncıdı çöp, mıncıdı toprak, mıncıdı beton yığınlar)
Evler sokaklar küçüldükçe insanlar iyice domuzlaştı
Okullar paralandıkça medreseler mantar gibi çoğaldı
Işportaya düşmüş bir mal gibi
Caddelere serer oldum kıldığım bütün namazları

6
Dedim ya şiir
Umutsuzken yazılmıyor sevgilim
(Kitaplara bakarken Beyoğlu sahaflarında
Müslüman bir matbaacı
Abi gel hele, gel otur dedi
Sanki benden yüz yıl önce doğmuş gibi;
Biz seni tanırız, yetmedi mi kitaba verdiğin para
Sen işçi değil efendi olacak adamdın ama…
Madem ehli Islamız
Madem birbirimize yardım için varız, dedi,
Ve benzeri bir sürü kocakarı öğüdünden sonra;
Sigortasız bir şapka geçirdi başıma.
Aslında şapka mıydı geçirdiği, kazık mı belli değil,
Belli olan tek şey varsa sevgilim, geceyi gündüze kararacağım
Ve örtüldüğüm bu çöplüğün altında
Sonuna kadar senin için çırpınacağım…)

Sevgilim,
Ah benim yanlışlarım yüzünden, asyada
Ölümünü bile örgütleyip öyle örten sevgilim
Keşke ölmeseydin, keşke ölmeseydin
Sevgilim bu yaştan sonra gulyabani
Bukalemun ve hayalet gibi
Nasıl gezersin bu şehri, nasıl gezerim…

7
Çekin üstümden, bütün ışıkları çekin
Yönümü saptayamıyorum öğle vaktinde bile
Güneş değil batışa sürüklenen benim
Karanlık bir hücreye hapsedin beni
Orda
Işıkla gölgeyi karıştırıp
Resimle yapmalıyım bir zaman
Karda izi okunmayan giz’li bir ceren
Ve sokak fırtınalarında uçmayacak kadar
(Belki bir yer altı kayası gibi) ağır olmalı resimdeki kadınım
Olmazsa simler çekmeliyim üstüme
Bütün aşıklar öldü, bütün aşklar kirlendi madem
Aşksız ve kadınsız
Gebermeliyim bu şehirde

Sabah şebnemi kadar kısa olmalı hikayem
Kürdistan’da kirletilen masum aşiret kızı
Ve dağda düşmüş bir gerillanın kesilmiş hızı gibi
Benliğinizi sarıp, iliklerinize kadar titretmeli sizi

Su istedi, toprak istedi deyin, kurumuş çiçeklerine
Bir kuyu açabilseydi,
Bir kova, çıkrık olabilseydi
Sorabilseydi kuyunun başına gelen herkese
Sorabilseydi
Mutluluk taşırdı onu bizlere…

8
Ne kadar düşünsem aynı
Ne zaman üşürsem yağmur yağar
Yolum değilse bile sevgilim
Benim sonum belli
Sevginin ince tülüyle sarmadıkça ben seni (sen beni)
Yine kana düşerim hiç yoktan
Yine davalar açılır aleyhimde…

Soysal Ekinci

blogger-image-570454924 Yoksa Ben Ölmek Yerine Durum Şiirleri mi Yazsam

Mutluluğun Resmi

Kokusu buram buram tüten
Limanda simit satan çocuklar
Martıların telaşı bambaşka
İşçiler gözler yolunu.
İnebilseydin o vapurdan
Ayağında Varnanın tozu
Yüreğinde ince bir sızı.
Mavi gözlerinde yanıp tutuşan
hasretle kucaklayabilseydim
seninle, bir daha.
Davullar çalsa, zurnalar söyleseydi
Bağrımıza bassaydık seni Nazım,
Yapardım mutluluğun resmini
Başında delikanlı şapkan,
kolların sıvalı, kavgaya hazır
Bahriyeli adımlarla düşüp yola
Gidebilseydik Meserret Kahvesine,
İlk karşılaştığımız yere
Ve bir acı kahvemi içseydin.
Anlatsaydık
o günlerden, geçmişten, gelecekten,
Ne günler biterdi,
Ne geceler…
Dinerdi tüm acılar seninle
Bir düş olurdu ayrılığımız,
anılarda kalan.
Ve dolaşsaydık Türkiyeyi
bir baştan bir başa.
Yattığımız yerler müze olmuş,
Sürgün şehirler cennet.

İşte o zaman Nazım,
Yapardım mutluluğun resmini
Buna da ne tual yeterdi;
ne boya…

Abidin Dino

blogger-image-746828859 Mutluluğun Resmi

İnsanı kalbinden tutamadınız mı…

İnsanın en çok kalbi temiz olmalıdır.
Tüm organlarımıza buyuran bir güç var onda.
Anlatmaya, yorumlamaya gücümüzün yetmediği bir giz birikimi bu.
İnsanı kalbinden tutamadınız mı, görün nasıl kayıp gidecek elinizden!
Kaygan, yabancı madde dolu bir şey olup çıkacak sonunda.
Kalbin gereksinimlerine dikkat edilmedi mi emek de, ekmek de yitiriverir anlamını.
Ne emek, ne ekmek; önce kalbimiz bozuluyor çünkü.

Nuri Pakdil

insan%C4%B1+kalbinden+tutamad%C4%B1n%C4%B1z+m%C4%B1 İnsanı kalbinden tutamadınız mı...



İnfaz

mahcup bir cellat gizli bende
her gün yağlar durur ipini
vakti yok infazların
kendi infazda vakitlerin
hızarlara gelemem gayrı
hizalara da
çürütülmüş bir köküm şurda burda

seni düşlemeye gün yetmiyor artık
günler bende bakırçalığı
serin rüzgarlarda saçların
yapraklarda sesin
bin yıldızlı gök yaptım gözlerinden
sevgilim demek için geceme

zor yollardayım
önüm ardım cinnet mahyaları
cam kırıkları dökülüyor ıslıklardan
gül değil yalnızlık bu elden ele
kıyamet habercisi çarşılarda

Arif Ay

seni+d%C3%BC%C5%9Flemeye+g%C3%BCn+yetmiyor+art%C4%B1k İnfaz

Gelişin Erguvan Baharıydı

1.
sağanak bir yağmurdu zaman
bardaktan boşanırcasına
yağıyorduk ki biz
diz dize göz göze
sığıntı bir beraberlikte
kendimizden gitmişiz
eylül yağmurlarında
sızıp kaldı gün
şırıl şırıl ıhlamur ağaçları
biz sırılsıklam

yerin dibine girdik
yerin dibine batsın ayrılık

2.
ayrılığın bağbozumu
ellerimde titreyen dokunuşun
avuçlarım tutuştu
gözlerime konuşlanan bakışın
bir baktı pir aktı
ki
alkımına kapıldık
gelip çattı zamansızlık
bırakıp kaçtı bizi
gün akşama iniyordu
gök ekin biçiyordu gözlerin
saçların sırılsıklam bir eylül
o gün içime çöktüğün gündü
mevsim hüzündü

yerin dibine girdik
yerin dibine batsın ayrılık

gelişin erguvan baharıydı
kuşandım
gidişin zemheriydi
uzadıkça kışladım

Ali Ekber Ataş

blogger-image--1003993952 Gelişin Erguvan Baharıydı

Ayrılış

Hoşça kal havuz, bütün güvercinlerim,
İnce bakışlarınız, yuvarlak uçuşunuz,
Onları unutmadım, yumuşak tüyleri de,
Hoşça kal havuz.

Hoşça kal evim, mavi çatılar siz de
Eşin dostun kurduğu hep görüşelim
Hiç ayrılmayalım diye mevsimler boyu,
Hoşça kal evim.

Hoşça kal çamaşırım, çite serili,
Çanın ordaki çite (kaç kere boyamıştım).
Sen artık kendi malın bilirdin onu,
Hoşça kal çamaşırım.

Hoşça kal badana, bir sürü camlı kapı
Ayna gibi muşambalar, duvarlar arasında;
Ak, demir parmaklıklar, alacalı renkler,
Hoşça kal badana,

Hoşça kal bahçe, mahzenler, döşemeler,
Havuzda giden yelkenlimiz yel üfürdükçe,
Sen de o ak saçlarına özenen hizmetçimiz,
Hoşça kal bahçe.

Hoşça kal dağ, cici ağaçlarım,
Hoşça kal duru ırmağım sen de,
Benim başkentim sizlersiniz,
Kim demiş Paris diye.

Max Jacop
Çeviri: Ülkü Tamer

blogger-image-1562455420 Ayrılış

Çengelköy’de Yaz Düşüncesi

Gündüzle ölçüyoruz eski limandaki düşünceyi
Bir şeyi anlatmak ister gibi rüzgar
Masamızdaki peçeteleri karıştırıyor
Ölmüş bir yakınımıza benziyor bulut kümesi
Ezan sesi geliyor yalıların arasından
Büyük bir şilep sessizce uzaklaşıyor
Denizin uykusunu kaçırmak istemeyen misafir gibi.

Senin yapraklarınla dolmuş bir havuzum
Akşam kurbağalarının gürültüsüyle avunan.

Gece yıkıntısıyla karşılaşıyoruz orda
Bir ağaç yalvarışlarıyla hüzünlendiriyor bahçeyi
Biz biliyoruz kışın gümüş sokaklarını
Hangi kar örter düş kırıklığını
Alır ellerimizden bizden olanı
Dağ tarafından gelen haberlerle susuyoruz
Kurban bayramındaki kanla kirlenmiş bıçak gibi.

Senin dallarında kapanmış bir patikayım
Sabah oğlaklarının çanlarıyla uyanan.

Salih BOLAT

blogger-image--329929210 Çengelköy'de Yaz Düşüncesi

Seni Tanıdığımda

Seni tanıdığımda
Med zamanıydı, kanat alıştırıyordu ay
Bakışlarının kardeşi, zümrüt toprak
Çaresizliğin sesini tanımlıyordu saatin
Sana yakışan da buydu
Ve bana, umutsuzca biliyorduk

Uzun yağmurlardan sonraydı
Seni tanıdığımda
Öğle vakti çıkabilirdik kırlara
Yeşerebilirdi bileklerimiz, gözlerimizde
Çiçekler açabilirdi, kalsak biraz daha
Çekirgeler fışkırabilirdi saçlarımızdan kelebekler
Sonunda karışıp gidebilirdik otlara ve kuşlara.

Apansız bulutlar, ışıklı hüzün çiçekleri
Yoldan geçen bir avcının çantasından
Dökülür gibiydi sesin
Seni tanıdığımda
Uzaktaydı kent yasalar, plastik dünya
Bilinçli unutkanlıklar uzaktaydı.

Yağmurun tanığıydın, şu ellerinle
Şimşeği yuvasına zorluyordun
Seni tanıdığımda
Gülümsüyordun

Salih Bolat

Uzun+ya%C4%9Fmurlardan+sonra Seni Tanıdığımda

Yaprak Kasırgası

artık kalbim yürüyen bir yokuştur
her şeyin bir sessiz karşılığı vardır
annemi kaybetmenin sessiz karşılığı nedir

– gül denizinde diken fırtınası
– gök ağırlığında bir bulut
hayır hayır. kokusu uçmamış yastığının, soluğu uçmamış
elleri yumak olmuş, dağılmış saçları
herşey koca bir evin yorgunluğundan kalmış. eşyanın
yalnızlığında şimdi.
sanki gözleri bir açılıp bir kapanıyor
sanki temiz bir gömlek giymişim
yakalarımı düzeltiyor

annem annem
sıkıca sarılıyorum yastığına

annem annem
yastık mı sarılıyor bana

annem annem
alıp yastığı
koşturuyorum sulara

annem annem
çığlığım götürsün seni uzaklara
yeşilcik bir çocuktum, tıngırtılı mıngırtılı
güney kasabalarında. sınavlara ve sevdalara
her an hazırdım. orta halli memur çocuklarının
tarihlerinde yazılıdır bu.
babam, şarkılarla karışık
savaşlarını anlatırdı
karıncalarla hamamböceklerinin.
annem köşesine çekilmiş
pirinçlere yasin okurdu
sırtımı sıvazlamak için.
omuzlarıma nal düşecek
hayatı yoracaktım, yorulan
kır çiçeklerinin karşılığında

annem annem
karanlık adamlar karanlık yüklerini karanlık
ceplerime boşaltıyor
annem annem
ada vapurları, mastika’larla karşılanıp
enbüyükfener’lerle uğurlanıyor

annem annem
o aptal arabesk var ya o
aptal olduğu kadar egzos
egzos olduğu kadar klakson
kulaklarıma pamuk
pamuk dayanmıyor

annem annem
suadiye gençliği esrara yatıyor

bir sen misin oğul, bir sen misin
bu cehennemin iplerinde oynayan
kızgın harem gecesinin
suskun çanlarını çalan
bir sen misin oğul, bir sen misin
mürdüm eriklerini ağacından dağıtan
alnımızı nar yapıp çatlatan
ki o an, elektrikli tren
uçurum yanında yay gibi gerilmişti
yıldız kayıyor, dolar kuşatıyordu
on bin grostonluk tanker ise
petrol boşaltıyordu. yumruk oldum
indim aranıza, yani masanıza
yanalım dedim
pisipisine yanalım
aşağısı uçurum
uçurum aşağısı
annemde ilk yer sarsıntısı
yaprak kasırgası
annem annem, n’olur kızma
arkadaşların çoğu gitti azı kaldı
annem annem, n’olur kızma
kalanlar işsiz. kupon biriktiriyorlar
yüzbinde bir de olsa, asgari ücretle
iş bulacak çamaşır tozu
annem annem, n’olur kızma
kahvelerde oyun falan oynuyorlar
ellerindeki son kozu
sokaklarda alanlarda uygun adım
uygun adım
uygun

annem annem
tüm kapıları çivilemek geliyor içimden

Mehmet Müfit

blogger-image-87428202 Yaprak Kasırgası