Son Yaprak

New York’un düşük kiraları yüzünden sanatçılarla dolu olan Greenwich Village’ında üç katlı bir binanın en üst katındaydı Sue ve Johnsy’nin stüdyoları. Amerika’nın iki ayrı ucundan gelen kızlar bir lokantada tanışmış ve ortak sanat zevkleri olduğunu anlayınca ortak bir ev tutmaya karar vermişlerdi. Bu olay Mayıs ayındaydı. Kasım ayında ise bölgeye doktorların zatürree adını verdiği soğuk bir yabancı gelip buz gibi parmaklarıyla orayı burayı yoklamaya başlamıştı. California rüzgârlarıyla kanı sulanmış ufak tefek, ince yapılı bir kızcağız olan Johnsy’yi de yatağa sermişti. Zavallı kızcağız demir karyolasına yatmış, yandaki evin tuğla duvarlarını seyrederek kıpırdamadan yatıyordu doktor geldiğinde. Doktor kır kaşlarını sağa sola oynatarak Sue’yu koridora çağırdı.

“Kurtulması için onda bir olasılık var,” dedi. “O da içinde yaşama isteği varsa. Doğrusunu istersen mezarcının tarafını tutan insanlar tibbî komik duruma düşürüyor. Sizin arkadaşınız da kendini iyileşmeyeceğine inandırmış. Aklına takılan bir şey mi var acaba?” Napoli körfezinin resmini yapmak isterdi” dedi Sue.

“Hayatımda böyle saçma şey duymadım. Sarmaşık yapraklarıyla iyileşmenin ne ilgisi var? Aptallaşma lütfen. Sen eskiden o sarmaşığı ne çok severdin unuttun mu? Doktor bu sabah iyileşmen için tam onda bir olasılık olduğunu söyledi. New York’ta yürürken bile bu kadar şansımız yoktur. Şimdi sen çorbanı iç. Ben de resmimi bitireyim. Resmi satınca sana şarap, kendime ise pirzola alacağım.”

Johnsy cevap vermedi. Dünyanın en kimsesiz şeyi esrarlı yolculuğa hazırlık yapan ruhtur. Kendisini dünyaya ve arkadaşlığa bağlayan bağlar birer birer gevşeyip koptukça kızın hayal gücü daha da kuvvetleniyordu. Gün sonu yaklaşmıştı. Alacakaranlıkta bile o tek sarmaşık yaprağının dalına sımsıkı yapışık olduğunu görüyorlardı. Geceyle birlikte Kuzey rüzgârı ve yağmur yeniden başladı. Sabahın ilk ışıklarıyla Johnsy acımasızca perdenin açılmasını istedi yine. Sarmaşık yaprağı hala oradaydı. Johnsy uzun uzun baktı yaprağa. Sonra gaz ocağının üzerinde çorba kaynatan Sue’ya seslendi.

“Ben çok kötü bir kızım Sue. Benim ne kadar kötü olduğumu göstermek için bir güç o son yaprağı orada bıraktı. Ölümü istemek günahtır. Bana biraz çorba ile süt ve şarap getirebilirsin şimdi. Ama hayır, hayır… Önce bir ayna getir, arkama da birkaç yastık yerleştir de senin yemek hazırlamanı seyredeyim.” Bir saat sonra “Sue bir gün gidip Napoli körfezinin resmini yapacağım,” dedi.

Doktor öğleden sonraki muayenesini bitirip çıkarken Sue da bir bahane uydurup ardından yürüdü. Doktor Sue’nun titreyen elini sıktı.”Yüzde elli olasılık var. İyi bakarsanız siz kazanırsınız. Şimdi aşağıda yeni bir hastayı görmeye gidiyorum. Behrman diye biri. Ressam sanırım. O da zatürreeye tutulmuş. Zayıf ve yaşlı bir adam, hastalığı da çok şiddetli. Hiç umut yok ama biraz rahat etmesi için hastaneye kaldıracağız.” Doktor ertesi gün, “Artık tehlike kalmadı, siz kazandınız,” dedi. “Şimdi beslenme ve dinlenme gerek…. Hepsi o kadar.”

Sue öğleden sonra yatakta mavi yünden gereksiz bir şal ören Johnsy’nin yanına oturdu. “Beyaz farem benim, sana bir şey söylemek istiyorum. Bay Behrman bugün zatüreden öldü. Hastalığı yalnızca iki gün sürdü. Kapıcı ilk günün sabahı onu sancıdan kıvranırken bulmuş. Üstü başı ve ayakkabıları sırılsıklammış. Öylesine korkunç bir fırtınada nereye çıkmış olabileceğine akıl erdirememişler. Sonra henüz yanan bir fener, yerinden çıkarılmış bir merdiven, birkaç fırça ve üzerinde yeşil ve sarı boyalar olan bir palet bulmuşlar. Pencereden bak şekerim, son sarmaşık yaprağını görüyor musun? Rüzgâr estiği zaman neden sallanmadığını merak etmedin mi hiç? Bu Behrman’in bahsettiği şaheseri işte! Son yaprağın düştüğü gece yapmış.”

Sue kızın yanağını kendininkine yapıştırarak, “Kendini düşünmüyorsan beni düşün, ben sensiz ne yaparım?” dedi.
Johnsy gözlerini pencereden ayırmadan, “Şarap almana gerek yok. İşte bak bir tane daha düştü. Hayır çorba da istemem. Dört tane kaldı şimdi. Karanlık basmadan sonuncusunun da düşüşünü görmek istiyorum.O zaman ölebilirim artık.”

“Öteki odada çizemez misin?” diye soğukça sordu Johnsy.”Senin yanında oturmak istiyorum. Ayrıca o yapraklara da bakmanı istemiyorum”
Johnsy gözlerini kapatarak yıkılmış bir heykel gibi bembeyaz ve kıpırtısız yattı. “Bitirir bitirmez haber ver ama. Sonuncu yaprağın düştüğünü görmek istiyorum. Beklemekten bıktım artık. Düşünmekten de. Her şeyden kurtulup o zavallı yapraklar gibi döne döne boşluğa uçmak istiyorum.”
“Uyumaya çalış. Ben yaşlı Behrman’ı modellik yapması için çağırmaya gidiyorum. Hemen gelirim. Ben dönene kadar sakın kıpırdama yerinden.”
En alt katta oturan Behrman altmışını aşmış, kırk yıldır resim yapmasına rağmen başarının eteğine dahi ulaşamamıştı. Her zaman bir başyapıta başlayacağını söylese de, henüz ortalarda böyle bir şey yoktu. Reklam ve afişlerle geçinmekteydi. Profesyonel model tutmaya paraları yetmeyen genç ressamlar için modellik yapardı.
Sue adamı loş stüdyosunda buldu. Adama Johnsy’yi, gerçekten bir yaprak kadar zayıf ve güçsüz olan kızı dünyaya bağlayan bağların gittikçe inceldiğini anlatırken, yaşlı adam gözünden yaşlar boşanarak, “Hala böyle budalalar varmış bu dünyada,” diye söylenmeye başladı.
Yukarı çıktıklarında Johnsy uyuyordu. Sue perdeyi indirip Behrman’a yan odaya geçmesini işaret etti. Oradan korku ile sarmaşığa baktılar. Karla karışık soğuğa bir de yağmur eklenmişti.
Sue ertesi sabah bir saatlik bir uykudan uyanınca Johnsy’nin kapalı yeşil perdeye bakmakta olduğunu gördü. “Aç görmek istiyorum.” dedi Johnsy. Sue bitkin bir halde arkadaşının emrine uydu. Hayret bütün gece yağan yağmura rağmen sarmaşığın üzerinde bir tek yaprak kalmıştı. Kenarları çürümüş, sararmış yaprak hala yeşil olan sapıyla yerden beş altı metre yüksekte bir dalın ucunda sallanıyordu. “Sonuncu,” dedi Johnsy.
“Dün gece nasıl olsa düşer demiştim. Rüzgâr çok şiddetli esiyordu. Ama bugün düşecek, ben de aynı anda öleceğim.”

Sue hastanın üzerine eğildi. “Johnsy, ben su işimi bitirinceye kadar gözünü kapatıp, dışarı bakmayacağına söz verir misin? Yarın bu resimleri teslim etmek zorundayım. Işığa ihtiyacım olmasaydı perdeyi çoktan indirirdim.”
“Altı,” diye fısıldadı Johnsy. “Şimdi daha hızlı dökülüyorlar artık. Üç gün önce yüz taneydiler. Sayarken başım dönüyordu. Ama şimdi iş kolaylaştı. İşte bir tane daha gitti. Beş tane kaldı.”
“Beş tane kalan ne Johnsy?”

“Yaprak. Sarmaşığın yaprakları. Sonuncu da düşünce ben öleceğim. Üç gündür biliyorum bunu. Doktor sana söylemedi mi?”
Sue meraklanarak dışarı baktı. Ortada sayılacak ne vardı ki.? Çıplak ve iç kapayıcı bir avlu ve beş metre ilerdeki evin dümdüz tuğla duvarı. Kökleri çürümüş yaşlı bir sarmaşık duvarın yarısına kadar anca tırmanabilmişti. Sonbaharın soğuk soluğu ile yaprakları dökülen bitki yıkılmak üzere olan duvara iskeletiyle tutunuyordu sanki. “Ne var canım?”
“On iki,” dedi, biraz sonra, “On bir,” sonra sıra ile “dokuz, sekiz, yedi.”
“O halde zayıf düştü demek. Bilimin bana verebileceği her şeyi yapacağım. Ama hastalarım cenazelerine gelecek arabaları saymaya başladı mı umudumu yüzde elli keserim. Eğer ona kış modası konusunda bir soru sordurtabilirseniz şansı yüzde yirmiye yükseltiriz.”
Sue eve dönünce bir süre doya doya ağladıktan sonra resim tahtasını kolunun altına yerleştirdi ve ıslık çalarak Johnsy’nin odasına girdi. Johnsy yüzünü pencereye çevirmiş hiç kımıldamadan yatıyordu. Sue arkadaşının uyuduğunu sanarak ıslığı kesti. Sonra bir dergide yayınlanacak hikâye için resim yapmaya başladı. Biraz sonra duyduğu bir mırıldanma ile yatağın başına koştu. Johnsy’nin gözleri pencereden dışarı bakıyor ve geriye doğru sayıyordu.
“Ben bir erkeği kastetmiştim.”

“Erkek mi? Yo hayır doktor, erkek falan yok.”

O’Henry

SON+YAPRAK Son Yaprak

Bahis

Karanlık bir sonbahar gecesiydi. Yaşlı banker, çalışma odasında bir ileri, bir geri yürüyor, on beş sene önce yine bir sonbahar akşamı verdiği bir partiyi hatırlıyordu. Partide pek çok zeki insan vardı ve bu insanların arasında ilginç konuşmalar geçiyordu. Konuşulan şeylerin başında ölüm cezası geliyordu.
Aralarında gazetecilerin ve entelektüellerin de bulunduğu misafirlerin büyük çoğunluğu, ölüm cezasını tasvip etmiyordu. Böyle bir cezayı modası geçmiş, ahlâka aykırı ve Hıristiyan devletler için yakışıksız buluyorlardı.
İçlerinden bazılarına göre ölüm cezasının yerini müebbet hapis almalıydı. Bunun üzerine ev sahibi banker: “Sizinle aynı fikirde değilim.” dedi. “Ne ölüm cezasını ne de müebbet hapsi denedim; ama birine öncelik tanısaydım, müebbet hapisten daha ahlakî ve daha insancıl olan ölüm cezasını tercih ederdim. Ölüm cezası adamı bir seferde öldürür; fakat müebbet hapis yavaş yavaş öldürür. Hangi cellat daha insancıldır? Sizi birkaç dakika içinde öldüren mi, yoksa canınızı uzun seneler içinde alan mı?”

Misafirlerden birisi: “Her ikisi de aynı gayeyi -hayatı almak- güttüğü için, eşit derecede ahlâka aykırıdır, diyerek görüşünü belirtti: “Devlet, Allah değildir. İstediği zaman eski haline getiremeyeceği bir şeyi alma hakkı yoktur.”
Misafirler arasında yirmi beş yaşlarında genç bir avukat da vardı. Kendisinin fikri sorulduğunda:
“Ölüm cezası da, müebbet hapis de aynı derecede ahlâka aykırıdır; ama ikisi arasında bir seçim yapmak zorunda kalsaydım, kesinlikle ikincisini seçerdim. İyi veya kötü bir şekilde yaşamak, hiç yaşamamaktan daha iyidir.” şeklinde konuştu. Hararetli bir tartışma başlamıştı. O günlerde şimdikinden daha genç ve sinirli olan banker, birden heyecandan coştu. Yumruğunu masaya vurdu ve genç adama bağırarak: “Doğru değil! İki milyonuna bahse girerim ki, sen hapiste tek başına beş sene bile kalamazsın.” dedi. Genç adam ise: “Sözlerinde ciddîysen, bahsi kabul ediyorum; ama beş değil 15 sene hapiste kalacağım.” diyerek karşılık verdi. “On beş mi? Kabul!” diye haykırdı banker. “Ortaya iki mil- yon koyuyorum, beyefendi.”

“Anlaştık. Sen milyonlarını ben de özgürlüğü mü ortaya koyuyorum.”
Böylece bu delice ve abes bahse girildi. Sayılamayacak kadar milyonları olan şımarık ve havalı banker bahisten memnundu. Akşam yemeğinde genç adamla alay etmekten kendini alamamıştı: “Hey genç adam! Vakit varken iyi düşün. Benim için iki milyonun bir önemi yok; ama sen hayatının en güzel üç-dört senesini kaybedeceksin. Üç-dört diyorum; çünkü daha fazla kalamayacaksın. Seni mutsuz adam! Şunu da unutma ki; gönüllü hapis, mecburî hapisten çok daha zordur. İstediğin zaman özgürlüğüne kavuşabilme hakkının olduğunu bilmen, hapis hayatını zehir edecektir. Senin adına üzülüyorum.”
Bulunduğu yerde bir ileri bir geri yürüyen banker, şimdi bütün bunları tüm canlılığıyla hatırlayarak kendi kendine: “Bu bahsin amacı neydi? Bu adamın hayatından 15 sene kaybetmesinin ve “be- nim iki milyonumu çarçur etmemin iyi yanı ne ki? Bu bahis, ölüm cezasının, müebbet hapisten daha iyi veya daha kötü olduğunu kanıtlayabilir mi? Hayır, hayır. Bütün bunlar saçma ve anlamsız. Benim açımdan, şımarık bir adamın kaprisi; onun açısındansa, paraya karşı duyulan açgözlülükten başka bir şey değil…”

Sonra da bunu takiben olanları hatırladı. Genç adamın, hapis yıllarını bankerin evinin bahçesindeki kulübelerden birinde sıkı nezaret altında tutularak geçirmesi kararlaştırılmıştı. Genç adamın, 15 sene boyunca kulübenin eşiğinden dışarı bir adım bile atmaması, insanları görmemesi, insan sesi duymaması ve ne mektup ne de gazete okuması temel şartlar olarak belirlendi. Bir müzik aleti ve okuyacak kitapları olabilecek, mektup yazmak isterse yazabilecek, ve yine isterse içki ve sigara içebilecekti. Genç adam dış dünyayla olan tek bağlantısını, sırf bu amaç için açılacak olan küçük bir pencere vasıtasıyla sağlayacaktı. Siparişlerini notlar halinde yazarak istediği her şeyi -kitap, müzik, içki vb. dilediği miktarda alacaktı; ama bunları sadece belirlenen bu küçük pencereden temin edebilecekti. Anlaşmada, genç adamı hapiste son derece münzevî bir hâle sokmak için her ayrıntı ve bu durumla ilgili sayılabilecek nerdeyse her türlü ıvır zıvır şey şart koşulmuştu ve süre 14 Kasım 1885’te saat 12’de bitecek şekilde kararlaştırıldı. Genç adamın orada tamı tamına on beş sene kalması en temel mecburiyetti. Sürenin dolmasına iki dakika bile bu şartların çiğnenmesi anlamına gelebilecek en ufak bir teşebbüs, bankerin iki milyon ödemekten kurtulmasını sağlayacaktı.
Hapsin ilk yılında genç adamın aldığı kısa notlardan anlaşıldığı üzere, kendisinin yalnızlık ile bundan kaynaklanan kimi bunalımlardan epeyce çektiği belliydi. Kulübeden gece gündüz piyano sesi duyuluyordu.
Mahpusumuz, içki ve sigara istemiyordu. İçkinin arzuları canlandırdığını, arzuların da, bir mahpusun en büyük düşmanı olduğunu ve bunun yanında, hiçbir şeyin iyi bir içki içip de hiç kimseyi görmemekten daha üzücü olmadığını yazmıştı. Sigara ise, odanın havasını bozuyordu. İlk senesinde getirdiği kitaplar, çoğunlukla hafif nitelikli, karmaşık bir konuya sahip aşk romanları, heyecan dolu ve hayal ürünü hikayeler, v.b türden şeylerdi.
İkinci senesinde artık kulübeden piyano sesi gelmez oldu ve mahpusumuz da okumak üzere sadece dünya klasiklerini sipariş etti.
Beşinci sene müzik sesi yeniden duyuluyordu ve mahpusumuz içki istiyordu. Pencereden seyredenler, genç adamın bir sene boyunca, yemek, içmek, yatmak ve sıklıkla esneyip kendi kendine konuşmaktan başka bir şey yapmadığını söylediler. Kitap okumuyordu. Bazen, geceleri bir şeyler yazmaya koyuluyor, saatlerce yazıyor ve sabahleyin de yazdıklarını yırtıyordu. Kulübeden pek çok defa ağlama sesleri duyuluyordu.

Altıncı yılın ikinci yarısında mahpusumuz, istekli bir şekilde dünya dilleri, felsefe ve tarih üzerine çalışmaya başladı. Kendisini ateşli bir şekilde bu çalışmalara adadı, O kadar ki, bankerin sipariş edilen kitapları getirmekten canı çıkmıştı. Genç adamın isteği üzerine, dört senelik zaman diliminde 600 küsur cilt kitap getirtildi. İşte bu dönemde banker, genç adamdan aşağıdaki mektubu aldı: “Sevgili Gardiyanım, Bu mektubu sana altı dilde yazıyorum. Bu dilleri bilen insanlara gösterin. Onlara okutun. Eğer bir tane bile yanlış bulmazlarsa, bahçede havaya ateş açmanızı rica ediyorum. Bu ateş, emeklerimin boşa gitmediğini gösterecektir. Bütün çağların ve ülkelerin dâhileri farklı dilleri konuşur; ama hepsinin içindeki ateş aynıdır. Ah keşke, ruhumun onları anlayabilmekten duyduğu o korkunç hazzı bilebilseydiniz.” Mahpusumuzun arzusu yerine gelmişti. Banker, bahçede iki el ateş ettirdi.

On senenin ardından genç adam masada hareket etmeden oturuyor ve İncil haricinde bir şey okumuyordu. Dört yılda 600 ciltlik kitabın hakkın- dan gelmiş bir adamın, anlaması kolay ince bir kitap üzerinde neredeyse bir senesini sarf etmesi bankere tuhaf geliyordu. İncil’i, teoloji ve dinler tarihî üzerine kitaplar takip etti.

Hapis hayatının son iki yılında mahpusumuz fark gözetmeksizin çok miktarda kitap okudu. Kimi zaman doğal bilimlerle meşgul oluyor, bazen de Byron’un veya Shakspeare’in eserlerini istiyordu. Kimya, tıp kılavuzu, roman, felsefe ve teoloji üzerine sipariş edilen bu kitaplarda bazı notlar vardı. Adamın okumaları, denizde kendi gemisinin enkazı arasında yüzen ve kendi hayatını kurtarmak için bütün hırsıyla bir direğe tutunmaya çalışan bir kişinin hâlini hatıra getiriyordu.

Yaşlı banker bütün bunları bir bir hatırlayarak şöyle düşündü: “Yarın saat 12’de adam yeniden özgürlüğüne kavuşacak. Anlaşmamıza göre ona iki milyon ödemem lazım. Bu parayı ödeyecek olursam benim için her şey biter. Tamamen iflas bayrağını çekerim.” On beş sene önce bankerin sayılmayacak kadar çok parası vardı. Şimdi ise, servetinin mi yoksa borçlarının mı daha fazla olduğunu kendisine sormaktan korkuyordu. Borsada tehlikeli işlere atılması, riski yüksek spekülasyonlarda bulunması ve sonraki yıllarda bile atlatamadığı kolayca heyecana kapılma huyu; yavaş yavaş talihinin kötüye gitmesine ve onurlu, korkusuz, kendine güvenen milyoner bir bankerden; orta çaplı ve borsanın her iniş-çıkışında tir tir titreyen birine dönüşmesine sebep olmuştu. Başını ümitsizlikle ellerinin arasına alan banker: “Lanet olası bahis! Şu adam niye ölmez ki? Daha 40 yaşında. Yakında, son kuruşumu bile elimden alacak; sonra evlenecek; hayatını yaşayıp, borsaya yatırım yaparken, ben de ona bir dilenci gibi kıskançlıkla bakıp ondan her gün aynı cümleleri işiteceğim: “Hayatımdan duyduğum mutluluktan ötürü sana minnettarım. Bırak da sana yardım edeyim.” “Hayır hayır, bu kadarı da çok fazla. İflastan ve rezillikten kurtulmamın tek çaresi bu adamın ölmesi olacak.’” diye homurdandı.
Saat üçü vurduğunda banker etrafı dinlemeye koyuldu. Evde herkes uyuyordu ve dışarıda titreyen ağaçların hışırtısından başka bir şey duyulmuyordu. Gürültü çıkarmamaya çalışan banker, ateşe dayanıklı kasadan, 15 senedir kapısı açılmamış odanın anahtarını aldı, paltosunu giydi ve evden dışarı çıktı. Bahçe soğuk ve karanlıktı. Yağmur yağıyordu. Nemli, soğuk bir rüzgâr esiyor, hayır esmiyor uğulduyor ve ağaçlara rahat vermiyordu. Banker gözlerini iyice kıstı; fakat ne toprağı, ne beyaz heykelleri, ne kulübeyi ne de ağaçları net olarak görebiliyordu. Kulübenin bulunduğu noktaya giderek iki kez bekçiye seslendi. Cevap yoktu. Belli ki, bekçi soğuktan korunmak için kendine bir barınak aramış ve şimdi de mutfakta veya serada bir yerlerde uyuyakalmıştı. Yaşlı banker: “Amacımı gerçekleştirmek için cesaret edersem, nasıl olsa öncelikle bekçiden şüphelenirler.” dedi. Karanlıkta basamakları ve kapıyı fark etti ve kulübenin girişine doğru ilerledi. Sonra el yordamıyla yolunu bulmaya çalışarak ufak bir koridora girdi, bir kibrit yaktı. Kimsecikler yoktu. Odada üzerinde yatak olmayan bir yatma yeri, köşede ise dökme demirden yapılmış soba vardı. Kapıda karşılaştığı hemen her şey, mahpusun odasının nerdeyse hiç bozulmamış olduğunu gösteriyordu. Kibrit söndüğünde, heyecandan titre-yen yaşlı adam, küçük pencereyi gözetlemeye başladı. Mahpusun odasındaki mum etrafa loş bir ışık veriyordu. Mahpus sandalyede oturuyordu. Sırtı, saçları ve elleri dışında bir şeyi görünmüyordu. Masada, iki koltukta ve masanın yanındaki halıda, pek çok kitap saçılmış, açık vaziyette duruyorlardı.

Beş dakika geçmiş ve mahpus bu süre içerisinde bir kere bile kımıldamamıştı. Belli ki, on beş senelik hapis hayatı ona uzun süre kımıldamadan oturmayı öğretmişti. Banker, eliyle pencereye hafifçe vurdu; ama mahpustan bir karşılık gelmedi. Bunun üzerine banker kapının mührünü dikkatlice söktü ve anahtarı deliğe soktu. Paslı kilit kulak tırmalayıcı bir ses çıkardı ve kapı gıcırdadı. Banker hemen bir ayak sesi ve şaşkınlık çığlığı bekliyordu; ancak üç dakika geçmesine rağmen oda aynı sessizliğini muhafaza ediyordu. Artık içeri girmeye karar verdi. Masada normal insanların aksine, bir adam hareketsiz bir şekilde oturuyordu. Saçları bir kadınınki kadar kıvır kıvır olmuş ve sakalı dağınık bir hâl almıştı; adam adeta bir deri bir kemik kalmıştı ve bu hâliyle bir iskeleti hatırlatıyordu. Yüzü toprak renginde sarı, yanakları çukur, sırtı uzun ve dar, kıllarla kaplı başını dayadığı elleri o kadar zayıf ve narindi ki, bu manzaraya sadece bakmak bile insana ürkütücü geliyordu. Saçlarına pek çok ak düşmüştü ve bir deri bir kemik ve ihtiyar görünümlü hâlini gören hiç kimse bu adamın henüz kırkında olduğuna inanmazdı. Uyuyordu. Eğilmiş başının önünde masada, güzel bir el yazısıyla bir şeyler yazılmış bir tomar kağıt vardı. Banker: “Zavallı yaratık! Uyuyor ve büyük ihtimalle yakında kavuşacağı milyonların hayalini kuruyor olmalı. Yapmam gereken tek şey, bu yarı ölü adamı tutup yatağa atıp yastıkla boğmak. Böylece en dikkatli uzman bile, herhangi bir cinayet emaresi bulamayacaktır.” diye düşündü. “Ama önce buraya ne yazmış onu okuyalım. “Banker masada duran kâğıdı alarak okumaya başladı: “Yarın saat 12’de özgürlüğüme kavuşup diğer insanlarla arkadaşlık edebileceğim; ama bu odadan ayrılıp güneş ışığı görmeden önce sana birkaç şey söylemem gerek. Her zamanki gibi beni şu anda da gören Allah’ın huzurunda sana gönül rahatlığıyla şunu söyleyebilirim ki; özgürlüğü, hayatı, sağlığı ve kitaplarında yer alan dünyanın güzel şeylerinin hepsi artık ayaklarımın altında, onları hor görüyorum. “On beş senedir cîddî ciddî maddî hayat üzerine inceleme yapıyorum. Ne dünyayı ne de insanları görüyorum; ama gönderdiğin kitaplarda güzel kokulu içecekler içtim, şarkılar söyledim, ormanlarda geyik ve ceylanlar avladım, kadınları sevdim. Şâirlerinin ve dâhilerinin büyüsünün meydana getirdiği ve bulutlar kadar uçuk güzellikler, geceleri beni ziyaret etti ve kulağıma, aklımı fırıl fırıl döndüren muhteşem hikâyeler fısıldadı. Kitaplarında Ebruz ve Mont Blanc dağlarının zirvelerine tırmandım ve oradan güneşin doğuşunu ve akşamları altın sarısı ve kızıl renklerle gökyüzünü, okyanusları ve dağların zirvelerini kaplamasını gördüm. Orada başımın üstünde çakan ve fırtına bulutlarını yaran şimşekleri seyrettim. Yemyeşil ormanları, tarlaları, denizleri, gölleri, şehirleri gördüm. Sirenlerin çıkardığı sesleri, çobanların kavallarının ezgilerini işittim. Benimle Yaratıcı hakkında konuşmak için yere inen güzel meleklerin kanatlarına dokundum. Kitaplarda, kendimi dipsiz kuyulara, gerçekleşen mucizelere, vahşi ölümlere, yakılıp yıkılmış şehirlere, yeni dinlere, fethedilen krallıklara doğru savurdum. Gönderdiğin kitaplar bana bilgelik verdi. İnsanoğlunun, çağlar boyunca ürettiği dur durak bilmeyen düşünceler, zihnimde adeta küçük bir pusulanın içine sıkıştı. Şimdi senin sahip olduğun her şeyden daha bilgili olduğumu biliyorum.

Netice itibarıyla kitapları, bilgeliği ve bu dünyanın sunmayı vaad ettiği bütün lütufları küçümsüyorum. Hepsi bir serap gibi değersiz, kısa, aldatıcı ve yanıltıcı. Onurlu, bilge ve ince biri olabilirsin; ama ölüm seni yeryüzünden silerken, senin de yer altında gezinen fareden farkın olmayacak ve senin neslin, tarihin, ölümsüz dehâların; maddi dünyayla birlikte yanacak veya donacak. Sen aklını kaybettin ve yanlış yolu seçtin. Yalanları doğru, çirkinliği güzel kabul ettin. Sen ancak, elma ve portakal ağaçlarında bu meyveler yerine kurbağa ve kertenkele yetişirse veya güller, terli at gibi kokmaya başlarsa şaşırırsın. Bu nedenle dünyayı cennete değişen sana ve senin gibilere şaşırıyorum. Seni anlamak istemiyorum. Senin birlikte yaşadığın şeyleri küçümsediğimi iyice anlaman için, bir zamanlar cennet gibi bir hayatın başlangıcı olarak gördüğüm iki milyondan vazgeçiyorum. Kendimi parayı alma hakkından mahrum etmek için, kararlaştırdığımız vakitten beş dakika önce buradan çıkacağım ve böylelikle anlaşmamızı ihlâl edeceğim; sen de bana herhangi bir şey ödemek durumunda kalmayacaksın.”
Banker, kâğıdı yavaşça masaya bıraktı; bu tuhaf adamı başından öptü ve ağlayarak kulübeden çıktı. Başka hiçbir zaman, hatta borsada çok ciddî bir kayba uğradığında bile kendisini bu kadar aşağılık hissetmemişti. Evine döndüğünde yatağına yattı; fakat gözyaşları ve o içinde bulunduğu hissiyat uyumasına mani oluyordu.
Ertesi sabah bekçi, soluk bir yüzle bankerin yanına koştu ve kulübede yaşayan adamın pencereye tırmanarak bahçeye atladığını, oradan da kapıdan dışarı çıkarak kaybolduğunu gördüğünü söyledi. Banker hemen hizmetçileriyle birlikte kulübeye gitti ve adamın kaçtığından emin olmak istedi. Meydana gelebilecek lüzumsuz konuşmaları önlemek amacıyla, içinde milyonlardan feragat edildiğinin yazılı olduğu kâğıdı masadan aldı ve eve ulaşır ulaşmaz ateşe dayanıklı kasasına kilitledi.
Öylesine bir macera ve çekişmeli bir inat duygusuyla başlayan bir bahisten hayatın ve hayat sonrasının hakikatine ulaşmış, erdemli bir bilge doğmuştu.

Anton Çehov

bahis+anton+cehov Bahis

Benim Babam

Ardıç kokuludur babam. Tezek kokuludur. Onurludur. Kıt kanaat geçinir, geçindirir; ama asla el açmaz. İhtiyacını belli etmez. Her eksiği giderilmiş gibi davranır. Neden böyledir babam? Böyle terbiye görmüş, böyle öğrenmiştir. Ali okulu mezunudur.

Okuma yazmayı askerde çözmüştür. Ama el yazısı benimkinden güzeldir.

Babam, iyi kalbli babam.

Alnında kırışmadık nokta kalmamış. Diken diken olmuş çehresinin her kırışığı; çizgisi bir çilenin, bir bitkinliğin, yorgunluğun izini taşır ama sen onu dünyanın en zengin insanı bulursun. Öylesine cömerttir.

Ardıç köküne yaslanıp ovayı yalpıyıp gelen bakışları asırlık çilenin tahlilidir. Elinde dâima bir çakı bulunur. Fidanları tımarlar, sebzelerin diplerine birer çöp dikiverir. Ağaçların fazla gelen dallarını temizler.

Babam, çalışmaktan yorulmaz.

Namazını ne pahasına olursa olsun, kılar. Namaz onun olmazsa olmazı. Bu şuuru okumuşlarımız bile gösteremiyor. “Nerden kazandı toprağın adamı bunu?” diyeceksiniz. “Atalarından tevarüs ettiği iman şuuru ve nasihat kültürü her zaman yazılı gelenekten güçlü olmuştur da ondan.” derim.

Babam, çalışmanın fiilî dua olduğunu asla unutmaz. Her varlığın bir dille yaratıldığını benden çok daha iyi kavrar. Ağaçlarla, koyunlarla, tarlalarla, çapayla, orakla, tırpanla, kötenle, kayısıyla, dut ağacıyla konuşur. Onların ne dediğini anlar. Acıkmışlarsa gübre, susamışlarsa su verir.

Her yaprağın sesini, sözünü dinleyen, anlayan babam.

Bölünmez bir huzur içinde yaşar tarlalarda. Ağaçlardan nasibine selâmet düşmüştür.

Çardağa oturdu mu, gözleriyle kirazlarını, dutlarını, incirlerini, elmalarını, cevizlerini sever babam. Dinlenmek için namaz vakitlerini seçer babam.

Çocukluğumun kahramanı, gençliğimin cahili, bugünümün ise her şeyi babam. Meğer babamın varlıkla bağı ne kadar da güçlüymüş, ne kadar çok dil biliyormuş; meğer babam ne büyükmüş ve ben ona ne kadar muhtaçmışım!

Babasız geçen günlerime hayıflanmamın bir mânâsı yok. Geçen; geçti, gitti. Biz şimdiye bakalım.

Her aradığımda neden camiye gitmiş oluyor babam?

Babamın saati namaza göre. “Anne babam nasıl, ne yapıyor?” diye her sorduğumda:
“Baban camiye gitti.” “Baban camiden yeni geldi.” “Baban camiye hazırlanıyor.”
İnsan camiyle ancak bu kadar hemhâl olur! Tatil günlerinde sılaya vardığımızda da, durum aynı. Sofra kurulur, tereyağlı bulgur pilavı buğu buğu kokar, naneli cacık iştahımızı açar. “Babam nerde?” “Camiden daha gelmedi.” Bekleriz. Babam camiden gelir, elini yıkar, kurular; sofranın bir köşesine ilişir, ev sahibi değil de, eve yeni gelmiş utangaç bir misafir gibi âdeta. İnsan da dünyada hep misafir değil midir?!.. Pilav soğumuştur. Çocukların ağzı yanmaz. Çay gelir. Bir bardak. O da yarım. Çayı sevmez. Ona soğuk, içinde buzlar çalkanan ayran getirilir. Kocaman tasla.

Babam işte. Her şeyi farklı.

Toprak adamı. Tarlaya vardı mı, toprağa öyle bir bakışı vardır ki, onu anlamak, okumak biz mürekkep yalamışlar için zor. Kendisinin de, geldiği o toprağa döneceğinin farkındadır her an.
Dertlerini, acılarını açmaz bize. Kendi kendine hesaplaşır hayatla, acıyla. İster ki, çocukları sadece huzurlu yaşasınlar. İnsanların derdine ortak olmak, derman olmak için çırpınır; ama asla lâf taşımaz.

Bunca rüyadan, bunca hatıradan sonra babam tek ve yalnız, yolcu etti bizi tek tek. Kendi kaldı o uçsuz bucaksız ovalarda, bitmez tükenmez işin içinde. Bizden mutlu haberler bekleyerek vuruyor kazmasını ağaçların diplerine. İçin için gözyaşı döküyor gidişimize. Öğle yemeğini bir dutun gölgesinde yerken çakısını çıkarıp usulca kesiyor soğanını. Bir çoban mı olur, yoksa bir yolcu mu, veya bir işçi mi; ayırt etmeksizin ortak ediyor azığına. Babam ki asla tek başına yemez yemeğini. “Halil İbrahim sofrasıdır” demişler zamanında kulağına. O da onu kanun bellemiş, sofraya yalnız oturmamış bugüne kadar.

Biz şehir ahâlîsi bir ceset gibi sürüklenirken şehirden şehre, semtten semte, mahalleden mahalleye, babam hayatın hâfızıdır şimdi tarlalarda. Biz uyurken, o ümitlerini ve insan sevgisini çoğaltıyor.

Biz dine mesafeli dururken, babam dini bir yorgan gibi sardı kendine; Anadolu’nun bütün babaları gibi. Kainât sarayında uçurtma uçuran çocuk gibi mesut hayaller kurdu babam. Âdem Nebi (as) onun pîri oldu. Su, toprak ve dua; bu üç kelime onu özetler.

Saman doldururken harara, ot biçerken ineğe, odun kırarken sobaya ve su verirken pamuğa, dünyanın en metin insanıdır o. Dünyaya hak ettiği kadar değer verir, ama buradaki varlığını ve imtihanını ciddiye alır, nasibini de unutmaz. Namaza dururken dünyayı terk ediyormuş gibidir. Onun her namazı son namazı gibidir. Uzun, sıhhatli, tadil-i erkâna uygundur.

Ahşap merdivendir babama dünya. Bir gün çürür düşer. Onun dünyadaki aşkı Kâbe’dir. Ne gün gideceğini hesap edememenin acısıyla kıvranır durur. Helâlinden kazanıp da o yolun tozuna belenmeyi düşler.

Kuşlardan önce başlar hayata babam. Kuşlarla çekilir evine. Güneş doğmaz onun üzerine. Her şafak ayaktadır, her gün güneşi merhabayla karşılar. Fatiha bir bahardır babama, sabahtır. Yasin gün ortası, V’el Asr ise akşamın işaretçisidir. Gün döndü mü ikindiye, çalışması hızlanır, yirmi dört saatini derleyip toparlar ikindi duasıyla günün hesabını sunar Varlığın Sahibi’ne.

Aramızda bir şeyler hep yarım kalmıştır. Aramızda bir mesafe hep açık kalmıştır. Varlığına varlığımdan daha çok itimat ederim. Günün belli saatlerinde evde, belli saatlerinde tarlada, geri kalanında ise camidedir. Kendi evine asla sessizce girmez, ya birini çağırır veya öksürür ki, geldiği anlaşılsın, uygunsuz vaziyette görünmesin kimse. Kendi evine bile misafirlik hâliyle girer. Mahcup babam. Annemin evdeki ağırlığı karşısında hiç rahatsızlık duymadığı gibi, memnuniyetini de belli etmekten kaçınmaz. Kolay kolay kızmaz, her hâdiseye sesini çıkarmaz. Sorulursa fikrini beyan eder.

Gün kızıla döndü mü oturur çardağa, abdestini tazeler, hocanın sesini bekler. Allahu ekber. Babam akşamın alacasında salâvatla yürür gülşefdeli yemenisini ayağına geçirip. Kutlu Nebi’nin (sas): “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz.” sözünü düstur edinmiştir. Güzel yaşayıp güzel ölmek ister. Rabb’inin huzuruna ak alınla çıkmak ister.

Recep Şükrü Güngör

babam Benim Babam

Bıldırcın

Şimdi size anlatacağım olay başımdan geçtiği zaman on yaşında kadar vardım.

Olay yazın geçmişti. O zaman Rusya’nın güneyinde bir çiftlikte oturuyorduk. Çiftliğin çevresinde birkaç fersah ötelere kadar bozkırlar uzayıp gidiyordu. Yakınlarda ne bir orman, ne de bir dere vardı. Pek derin olmayan, fundalıklarla kaplı sel yatakları, dümdüz bozkırı yeşil yılanlar gibi kesiyordu. Bu sel yataklarının dibinde küçük derecikler sızıyordu. Ötede beride en sarp tepelerde gözyaşı kadar berrak sularıyla kaynaklar görünüyordu. Çiğnenmiş keçi yolları oraya gidiyor, suyun önündeki cıvık çamurda kuşlarla öteki küçük hayvancıkların ayak izleri birbirini kesiyordu. İyi su, insanlar kadar onlara da lazımdı.

Babam, ava düşkün bir insandı. Çiftlik işleriyle uğraşmadığı, hava da güzel olduğu zaman tüfeğini alır, av çantasını boynuna asar, ihtiyar köpeği Trezor’u çağırır, keklik ve bıldırcın vurmaya giderdi. Tavşanları avdan saymazdı, onları zağar avcılarına bırakırdı, bu avcılara da tazıcılar derdi. Bizim taraflarda bunlardan başka av hayvanı bulunmazdı. Ama mesela güzün çullukların da geldiği olurdu. Ama keklik ve bıldırcın, hele keklik çoktu. Sel yataklarının kenarlarında ikide bir onların eşinerek çizdiği tozdan yuvarlaklara rastlanırdı. İhtiyar Trezor hemen ferma yapar, bu sırada kuyruğu titremeye, alnının derisi kırışmaya başlardı. Babamın da yüzü sararır, bu sırada usulcacık tüfeğin horozunu kaldırırdı.
Babam beni sık sık yanına alırdı. Bu, benim için büyük bir zevkti. Pantolonumun paçalarını çizmelerimin konçuna sokar, matarayı boynuma takar kendimin de bir avcı olduğumu sanırdım. Vücudum ter içinde kalır, ufak taşlar çizmelerimin içine girerdi; ama yorgunluk nedir bilmezdim, babamdan da bir adım geri kalmazdım. Tüfek patlayıp kuş yere düşünce her zaman yerimde sıçrar, hatta bağırırdım; öyle neşelenirdim ki!.. Yaralı kuş otlar arasında yahut Trezor’un dişleri arasında kanlar içinde çırpınırken ben yine de neşelenir, hiç acıma duymazdım. Kendim tüfekle ateş edebilmek, keklik yahut bıldırcın vurmak için neler vermezdim!.. Ama babam on iki yaşıma basmadan önce tüfeğim olmayacağını, o zaman bile tek namlulu tüfek vereceğini ve yalnız toygarları vurabileceğimi söylemişti.

Bizim oralarda toygar kuşu pek çoktu; iyi, güneşli günlerde sürü halinde parlak gökyüzünde uçuşurken hep yukarı doğru yükselir ve yukarı yükseldikçe, sanki çıngırak çalarlardı. Onlara gelecekteki avım olarak bakar, omzumda tüfek yerine taşıdığım sopa ile onlara nişan alırdım. Yerden birkaç arşın yüksekte havada durup titreyerek süzülüp birdenbire otların arasına dalmadan onları vurmak pek kolaydı. Bazen kırda, uzakta, ekilmiş yerde yahut otlar arasında toy kuşları dururdu; işte insan böyle kocaman bir av vurursa, ondan sonra ölse de hiç gam yemezdi.
Onları babama gösterirdim; ama o, toy kuşunun her zaman pek dikkatli olduğunu ve insanı yakınına sokmadığını söylerdi. Bir defa yaralı olduğu için sürüden ayrılıp tek başına kaldığını sandığı bir toy kuşuna gizlice yaklaşmayı denedi. Trezor’a peşinden gelmesini, bana da hiç yerimden kımıldamamamı emretti; tüfeğini saçma ile doldurdu, tekrar Trezor’a döndü, hatta ona gözdağı verir gibi fısıltıyla seslendi: “Arrier!.. Arrier!..” Kendisi iki büklüm oldu, sonra toyun bulunduğu tarafa doğrudan doğruya değil de kenar kenar ilerlemeye başladı. Trezor, gerçi iki büklüm olmadı, ama o da pek tuhaf yürüyordu; topallıyormuş gibiydi, kuyruğunu arka ayaklan arasına kıstırmış, dudağını ısırmıştı. Dayanamadım, hemen hemen sürünerek babamın ve Trezor’un peşi sıra gittim. Ama toy bizi üç yüz adım bile yaklaştırmadı; önce koştu, sonra kanatlarını çırparak uçtu gitti. Babam ateş etti, ama sadece peşinden bakakaldı… Trezor da ileri atılıp havaya baktı. Ben de baktım… Hem öyle gücüme gitti ki!.. Kuş biraz bekleseydi ne olurdu sanki!.. Saçmalar mutlaka onu bulurdu…

İşte bir gün, tam Petrov günü arefesinde babamla ava gitmiştik. O zaman genç keklikler henüz küçük olduğu için babam onları vurmak istemiyordu. Küçük meşe kümelerine doğru yürüdü, çavdar tarlasının yanında daima bıldırcınlar bulunurdu. Orasını biçmek zor olduğu için otlar uzun zaman el değmeden dururdu. Orada çiçek de çoktu: tuna burçağı, yonca, çıngırak çiçekleri, mineler, kır karanfilleri. Oraya kız kardeşimle yahut hizmetçi kadınla gittiğim zaman kucak dolusu çiçek toplardım; ama babamla gittiğim zaman tek çiçek koparmazdım, böyle bir hareketi bir avcıya yakıştıramazdım.
Trezor birdenbire ferma yaptı; babam, “Pil!..” diye bağırdı, Trezor’un tam burnunun dibinden bir bıldırcın fırladı ve uçtu. Ama pek tuhaf uçuyordu. Havada yuvarlanıyor, ters dönüyor, yere düşecekmiş gibi yapıyordu. Trezor var kuvvetiyle onun arkasından… Oysa kuş intizamla uçtuğu zaman böyle yapmazdı. Babam, saçmaların sadece köpeğe isabet etmesinden korkarak ateş etmekten çekiniyordu. Baktım, Trezor birdenbire havaya zıpladı ve ham!.. Bıldırcını yakaladı, getirip babama verdi. Babam kuşu aldı, karıncığı yukarı gelmek üzere avucu-na koydu. Yaklaştım, “Ne o” dedim, “yaralı mıydı?” Babam, “Hayır!” diye cevap verdi. “Yaralı değildi; ama herhalde buralarda, yakın bir yerde yuvası var. O da köpeğin kendisini kolayca yakalayabileceğini sanması için böyle yaptı.” “ peki ama, niçinböyle yapıyor?” diye sordum. “Köpeği yavrularının yanından uzaklaştırmak için. Ondan sonra güzel güzel uçacaktı, Ama bu defa evdeki hesap çarşıya uymadı; pek fazla yapma- cık yaptı, Trezor da onu yakaladı.” Ben yine, “Demek ki yaralı değildi?” diye sordum. “Hayır… ama yaşamaz… Herhalde Trezor onu dişleriyle sıkmıştır.”

Bıldırcına iyice yaklaştım. Babamın avucunda başı sarkık yatıyor, ela gözüyle yan taraftan bana bakıyordu. Birdenbire ona öyle acıdım ki!.. Sanki bana bakıyor ve düşünüyordu: “Niçin ölüme mahkumum? Niçin? Ben sadece görevimi yaptım; küçük yavrularımı kurtarmaya, köpeği uzaklaştırmaya çalıştım ve işte yakalandım!.. Bir zavallıyım ben!.. Bir zavallı!.. Haksızlık bu!.. Haksızlık!..”
“Babacığım,” dedim, “belki de ölmez.” Sonra bıldırcının kafacığını okşamak istedim. Ama babam, “Hayır!.. İşte bak, şimdi onun ayacıkları gerilecek, bütün vücudu titreyecek, gözleri kapanacaktır.” Tıpkı öyle oldu. Kuşcağızın gözleri kapanır kapanmaz ağlamaya başladım. Babam, “Niye ağlıyorsun?” diye sordu ve güldü. “Ona acıyorum” dedim. “O, görevini yapıyordu, oysa onu öldürdü. Bu haksızlık!..” Babam, “Kurnazlık etmeye kalkıştı” diye cevap verdi. “Ama Trezor, ondan daha kurnaz çıktı.” “Zalim Trezor!..”-diye düşündüm… Hem bu defa, babam da bana iyi kalpli bir insan gibi görünmedi. Burada kurnazlığın yeri var mı? Burada kurnazlık değil, yavrularına karşı sevgi var!.. Yavrularını kurtarmak için yapmacık yapması emredilmişse, Trezor da onu yakalamamalıydı!..

Babam bıldırcını çantasına sokacak oldu; ama ben onu babamdan istedim, itina ile avucuma koydum, gözlerini açmaz mı diye üstüne hohladım. Ama kuşcağız kımıldamadı. Babam, “Boş, azizim,” dedi, “onu diriltemezsin. Bak, başcağızı nasıl sallanıyor.” Usulca gagasından tutup hafifçe kaldırdım; ama ben elimi çeker çekmez yine düştü, Babam, “ona hâlâ acıyor musun?” diye sordu. Ben de ona, “Ya küçükleri kim besleyecek?” diye sordum. Babam dikkatle yüzüme baktı, “Üzülme,” dedi, “erkek bıldırcın, babalan onları besler. Dur bakayım…” diye ilave etti. “Galiba Trezor yine ferma yapıyor… Burada yuva olmasın? Evet, işte yuva…”

Gerçekten de, otların arasında, Trezor’un burnundan iki adım ötede birbirine sıkı sıkıya sokulmuş dört yavru yatıyordu. Birbirlerine sokulmuş, boyunlarını uzatmış, öyle çabuk çabuk, tıpkı titrer gibi, hep beraber nefes alıp veriyorlardı… Artık tüylenmeye başlamışlardı; ama vücutlarında tüy yoktu;| yalnız incecik kuyrukları vardı. Avazım çıktığı kadar, “Baba!.. Baba!..” diye bağırdım. “Trezor’u geri çağır!.. Yoksa o, bunları da öldürür!..”
Babam, Trezor’u çağırdı ve biraz yana çekilerek, bir çalının altına oturup kahvaltı etmeye koyuldu. Bense yuvanın yanında kaldım, kahvaltı etmek istemiyordum. Temiz mendilimi çıkararak bıldırcını üstüne yatırdım. “Bakın,” demek istiyordum, “yetim yavrucaklar, işte anneniz!.. Sizin uğrunuza kendini feda etti!..” Yavrular eskisi gibi, çabuk çabuk bütün vücutlarıyla nefes alıyorlardı. Babama yaklaştım, “Bu bıldırcını bana hediye edebilir misin?” diye sordum. “Buyur. Ama onu ne yapmak istiyorsun?” “Gömmek istiyorum!..” “Gömmek mi!..” “Evet… Yuvasının yanına gömmek istiyorum. Çakını bana ver; ona bir mezar kazacağım.” Babam şaştı, “Çocukları mezarını ziyaret etsin diye mi?” “Hayır,” dedim, “öyle istiyorum. Burada yuvasının yanında yatmak hoşuna gider!..” Babam bir şey söylemeden çakısını çıkarıp verdi. Hemen bir çukur kazdım; bıldırcını göğsünden öptüm, çukura koydum ve üzerini toprakla örttüm. Sonra aynı çakı ile iki dal kestim, kabuklarını soydum, bir sazla çaprazlama bağladım, mezara diktim. Biraz sonra babamla oradan uzaklaştık; ama giderken hep dönüp dönüp arkama bakıyordum… İstavroz bembeyazdı ve ta uzaktan bile görünüyordu.
Gece bir rüya gördüm: Sanki gökyüzünde idim; hem ne dersiniz? Benim bıldırcıncık küçük bir bulutun üzerine konmuş, ama kendisi de tıpkı istavroz gibi bembeyaz. Başında altından küçük bir çelenk var; sanki bu ona çocukları uğruna fedakarlıkta bulunduğu için bir mükafat olarak verilmiş!…
Beş gün kadar sonra babamla yine aynı yere geldik. Sararmakla beraber, hâlâ yıkılmayan istavrozu da, mezarcığı da buldum. Ama yuva boştu, yavrular sırra kadem basmıştı. Babam, ihtiyarın, yani babalarının onları başka bir yere götürdüğünü söyledi; oradan birkaç adım öteden, çalılığın arasından büyük bir bıldırcın havalanınca, babam ona ateş etmedi. Ben de, “Hayır!.. Babam iyi kalpli!..” diye düşündüm.
Ama şaşılacak şey: O günden sonra avcılığa karşı duyduğum tutku kayboldu, artık babamın bana tüfek hediye edeceği günü düşünmüyordum!.. Ama büyüyünce ben de atış yapmaya başladım. Beni avcılıktan uzaklaştıran bir şey daha oldu. Bir gün arkadaşımla keklik avına çıkmıştık. Yuvalan bulduk. Ana keklik fırladı, ateş ettik ve isabet ettirdik, ama yere düşmedi, yavrularıyla beraber ileri doğru uçtu. Peşlerinden gidecek oldum; ama arkadaşım, “Burada oturup onları aldatarak çağırmak daha iyi olur… Şimdi hepsi buraya gelir.” dedi. Arkadaşım yavru keklikler gibi ötmesini pekiyi beceriyordu. Oturduk, arkadaşım ötmeye başladı. Gerçekten de, önce bir genç keklik cevap verdi, sonra başkası, baktık, sonra ana keklik ötmeye başladı, hem de öyle şefkatle ve yakın bir yerde ötüyordu ki!.. Başımı kaldırdım, baktım: Birbirine karışmış otların arasından bize doğru hızlı hızlı geliyor; oysa bütün göğsü kan içinde!.. Demek, ana kalbi dayanamamış!.. Orada kendi kendime öyle bir zalim göründüm ki… Ayağa kalktım ellerimi çırptım. Keklik hemen uçtu, yavruların da sesleri kesildi. Arkadaşım, “Deli!..” dedi… “Bütün avı berbat ettin…”

Ama o günden sonra öldürmek, kan dökmek, bana gittikçe daha ağır gelmeye başladı.

Ivan Turgenyev

sus Bıldırcın

Aşk

Sen varken kötü diye bir şey bilmiyorduk
Mutsuzluklar, bu karalar yaşamada yoktu.
Sensiz karanlığın çizgisine koymuşlar umudu
Sensiz esenliğimizin üstünü çizmişler
Nicedir bir percereden deniz güzel değil
Nicedir ışımıyan insanlığımız sensizliğimizden.

Sen gel bizi yeni vakitlere çıkar.

İlhan Berk

%C4%B0lhan+Berk Aşk

Otağ

Sevgilim, işte eylül
Ve işte senin usul usul seğiren yüzün.

Zaman ki sonsuzdur
Bitmemiş şiirler gibidir.

Bazı hüzünleri
Bazı nehirleri tutup anlatmak gibidir.

Biz ki zamanı tırnak içine alıp yaşadık
(İsteğin bulanık kıyısında).

Bundan değil midir bizim aşkımızda
Sürekli bir akşam hüznü vardır.

İlhan Berk

Sevgilim+i%C5%9Fte+eyl%C3%BCl Otağ

Şiir gibi yaşamak…

Hani deniz kenarında ellerini cebine sokup başın dik bir şekilde deniz ile gökyüzünün birleştiği çizgiye bakarak “bekle beni geleceğim” de demiştim ya … Evet evet o cümle işte o cümlede eksik kalan bir şeyler var sonradan fark ettim.

Mesela masanın üzerine bir kızıl karanfil koymak gibi, mesela bir tütsünün dumanında dalmak en derin olana ulaşmak gibi, mesela bir dere yatağının kenarına oturup suyun akışını seyretmek gibi, mesela yaşamak gibi. Mesele yaşamak. Yaşamak ise bir mesele.

Dün aradığım misketlerim ile bugün aradığım misketlerim arasında ki fark kadar yaşamak. Yani canımın hem ayva hem kiraz istemesi gibi bir şey. Yani dünü bugün arar gibi. Yani yiten bir öykünün sonunda iç çeker gibi. Yani uzanıp dokunamamak gibi.

Bir ihtilal gibi yaşamak, ansızın kesilmek sütten. Birden bire aşık olmak gibi. Yada sırtlamak gibi darağacını. Yada hissetmek soluğunu ölümün. Ama yaşamak. Tabutta uzanmak ellerin ensende yüzün güneşe dönük. Yani ehli keyif, bir sigaran eksik ağzında. Dostlar her zamankinden daha fazla. Yani ölümün huzuru gibi.

Gerçekten yorgun düşmek ne demektir. Yorulmak değil ama yorgun düşmek. Işte aradaki fark kadardır seninle benim aramda geçen zaman. Saatler durduğu zaman. Yani vakit tamam demek olmadan bir gün daha fazla yaşamak. Gerçi zamanın durduğu andır sevda kapıyı çaldığında. Oysa hiç kapı kapanmadı ki.

Mum ateşinden kısık gözle karşı tarafa bakar gibi. Gözlerinde büyümek. Sonra gölgelerinde büyümek zamanın derken erimek. Mesela bir zincirin gölgesinde duvarların dibinde yere çökmüş yarını düşleyen umut gibi. Mesela saçlarında gelin teli gibi parıldamaya başladığında aklar ve yapacak daha çok şeyin varken “vakit tamam” diyen tok bir ses gibi.

Mesela, bir mesele gibi düşünmek yarını, sanki elinde tutuyormuşsun da sanki başkasına vermek istemiyormuşsun gibi. Sanki bugün yarına artık gün olarak kalacakmış gibi. Sanki ütüldüğün misketleri geri alacakmış gibi. Sanki akan sümüklerini koluna silen çocuğun oyuna devam edip ütüldüklerini geri almak için dizlerini eskite eskite toprakta sürünmesi gibi.

Hani tutsak gecede bin defa gelmesi beklenen ölüm gibi. Yada seviyor olmak ölümüne. Minibüste dikiz aynasından seyredilen güzele çalan kasetten atfedilen şarkı gibi “Uslan artık gönül”. Oysa arabesk sevdalar ve bir o kadar şimdi ki gibi kapılmak günün kaçak sularına. Gecenin üç sularında gibi. Kazayla masanın üstünde duran su dolu bardağı devirmek gibi ve ekmeğin ıslanmasını engellemeye çalışmak gibi ve ardınca peçetelere sarılmak gibi. Ve suyun dökülüşünü seyretmek gibi çaresizce… Ve eski bir şarkıyı dinlemek gibi… Ve kaçırılan bir vapurun arkasından dumanını seyretmek gibi… Ve küfretmek gibi anasına avradına… Oysa yaşamak gibi. Yağmurda ıslanmak gibi…

Yani eksik kalan bir şeyler var sen gibi, yani martıların çoktan uçup gitmesi gibi…

Bekir Necati

siir+gibi+ya%C5%9Famak Şiir gibi yaşamak...

Tuhaf Duygu

Dolaşıyorum ne zamandır
kalbimde bir gül kesiği;

ıslak bir tülbent koy göğsüme
emsin büyüyen o siyah lekeyi;

çoktan döndüm gittiğim gurbetlerden
yine de
içimde kanayan bir sılanın sesi.

Ahmet Oktay

tuhaf+duygu Tuhaf Duygu

Bir Baba İçin

Odamın ışığı yanıyor bütün gece
Ellerimi dizlerime koyup, ikibüklüm
bir olağandışılık arayarak
Gördüğüm, duyduğum her şeyde
Öylece oturuyorum:
Güneş parmaklarını sürünceye dek
Koyu bir karanlığa
Bulanmış pencereme..

Bir gece kelebeği
Dolanıyor lambanın çevresinde
Usuldan bir rüzgar esiyor
Yaşlı incir ağacının dallarına yürüyen
Sütün sesini duyabiliyorum
Deniz az uzakta
İç geciriyor boyuna.

Seninle konuşurduk baba
Böyle gecelerde, iki bilge gibi
Karşılıklı bakışarak
Bazı şeyleri kavrayamasam da, dinlerdim
Belki sen de yeni bir şeyler bulurdun gecmişte
O dupduru yüreğini, yılların
Unutulmuş sularına bırakarak.

İşte bir minder daha koydum yanıma
Henüz sıcak
Sanki yeni kalkmışsın üstünden
Terliklerin şuracıkta, getireyim
Çayı da ocağa koyarım istersen.

Annemse haber bekliyor ruhlardan
Namaz kılarak, tesbih çekerek
Sen olsan
Gülerdin bıyık altından
-Ben gülemiyorum baba!
Ama bir insanı yüreğinde duymak için
Araya bazı kurallar
Koymaya ne gerek var
Anlayamıyorum, eğilip kalkmaya
Dualar okumaya?

II
Ağır aksak adımlarla yürüyen gece
Bana bir şeyleri anımsatıyor
Boynu uykudan arasıra düşerek
Pencerenin kanatlarına yaslanmış bir anne
Kuytu, karanlık bir yolda
Kocasının ayak seslerini arıyor
Bir çocuk, sedirin üstünde
yüzünü ders kitabına gömmüş
Saate bakıp, geceyi dinleyip
Kitabından bir yaprak çeviriyor.

Sessizliğin sığınaklarına gömülmüş evlerde
Yanan tek tük ışıklar var
Bekçi düdükleri
Birbirlerine selam yolluyor
O daracık sokakların ardından:
Bir vukuat yok
Asayiş berkemal!

Sokakta biri bağırsa
Sanki tavan çökecek
Kadınla çocuğun üstüne…

Bu sokak ne zaman çınlar
Belli belirsiz ayak sesleriyle?
Bu kapı ne zaman çalınır?
Anne, görevini yapmış biri gibi
Usul usul kalkar yerinden
Çocuk ne zaman sıçrar?

Açılır kapı, girersin içeri
Yüzünde sarhoşlara özgü
Tuhaf bir gülümseme
Kaldırıverirsin omzuna beni
Sorarım:Baba niye geç kaldın böyle?
Eski bir türküyle
Kesersin sözümü…

III

Pijamalarını giydirdik
Sigaralarını, çamaşırlarını, terliklerini
Doldurduk bir çantaya
Saate baktım:Sabah yedibuçuk
Gözlerini tavana dikmiş öylece duruyordun
Arasıra bakışların
Usulca kayıyordu bana
Ben henüz ögrenmemiştim
Hasta babayı üzmemek icin
Gülümser görünmeyi..
Kardeşlerimin ağlayışlarını duyuyordum
Yandaki odadan
-Sen de duyuyordun
Bir şeyler söylemek istedin, konuşamadın
Bir yudum su içtin
İskemlenin üstündeki bardaktan
Sonra sessizce devirdin başını yastığına
Göstermek istiyordun sanki
Çok önceden öldüğünü..

Az sonra anıiden patladı kapıda
Bir cankurtaran düdüğü…

Akşamdır. Güneş uyuklar evlerin çatılarında
Tasını tarağını toplayıp
Gitmeye hazırlanan
Bir gezgindir sanki
Hoşcakal demek için son bir kez uzanır
Gözlerini uzaklara baglayıp
Pencereden dışarı bakan çocuğa.

Akşamdır. Babalar ellerinde ekmeklerle
Yürürler kaldırımlarda.
Genç bir oğlan
Ağacın altında şiir okur sevgilisine
Camları titreterek
Bir kamyon geçer sokaktan.

Akşamdır. Çocuklar el ele tutuşup
Dönerler artık okullarından…

…Çalar kapı
Görünür annenin sapsarı yüzü
Binlerce kanadı kırık kuş o sıra
Uçmaya calışırlar kentin üstünde
Bağırırlar:
-Baba öldü!

V
Baba bana yürüdüğün
O yolları göster
Baba bana dünyanın
Yüreğine inen geçidi

Baba durursam azarla
Tökezlersem kaldır beni

Toprağa süre süre
Arıttım yüreğimi
Ellerim kanıyor bak
Isırganlar yolmaktan
Sesim nasıl da kısık
Nehirlerin kaynaığında
Durup da bagirmaktan

Baba bana yaşamın
Çekirdeğini göster
Baba bana bu yolun
Sonundaki çiçeği

Güneş giriyor koluma
Ömrüm çağırdı beni
Bu yolda yürürüm ben

Baba şarkılarıma küfret
Bir gün eğer dönersem

VI
Senin düşlerin baba, bende
Bir ad buluyor kendine
Birbiri ardına ekleniyor sözcükler
Nemli duvarlarında kentin
Deniz köpüğü ve tuzdan dilleriyle..

Senin bakışların baba, bende
Sürüyor, filizleri gibi mutsuzluğun
Uzaklara bakan binlerce göz
Ufkun ardını kolluyor boyuna
Güneşin vurulduğu yerde boynunun.

Senin ölümün baba, bende
Bir anafora kapılarak
Yeniden doğuma dönüşüyor
Köklerini toprak altında saklama
Baba, oğlun daha yaşıyor…

VII
Bu şiirleri toprağa gömeceğim
Sözcükleri tohum olacak
Çiçekler fışkıracak topraktan
Sevgilerin dal olacak baba
Uzanacaksın uzaktaki bir ışığı yakalamak için
Işık köklerine dolacak bir gün
Yorgunluğun o çiçekleri sulayan
Koca bir nehir olacak
Baba, acıların sürgün…

Ahmet ERHAN

bir+gece+kelebe%C4%9Fi Bir Baba İçin

Sevemedik Müzeleri

Saray illerine yürüdüm her hana asılmş resmim
Kapılarda biliniyorum adım ünleniyor çinilerde
Kadınlar geçiyor omuzlarında gözyaşı bezleriyle
Görünen ne !duvar yüzlerinde kemer taşlarda
Inen çıkan vinçler kayan ışıklar künkler
Toprağı bombalayan bent suları rüzgarlı yeleler
Derviş ayakların altında boy boy padişah bebeler
Güreş tutan vezirler ve bunlar körükeller
Ve incecik perçemler sanki çekme gözler
Meğer bir şehzade kılıç dönemeçlerinden geçiyor

Fenerler ki yakılıyor boşalıyor akşamı şehrin
Odalar dolusu çocuklar okşanmak için bekliyor
Son yağları bitiriyor fitiller
Yaşlı saray eşyaları yalnızlıktan eskiyor
Koşumlu iri atlar sert kaslar o eski soluklar
Nefes nefese kişnemeler yatak odalarına dalıyor
Ağır atlar örtülere
Çarpıyor çarpıyor

Saray içinde. Hayret içinde
Kristaller. Mahzene sızmış fısıltılarda
Eski hayatlar yaşıyor hala ve kapalı
Dudak ısırmış gibi iç odalara bakan kapılar

Soruyoruz kiraz dudaklı kızlar durdurup kır hayvanlarını
Hangisi sahte bu geçen dakikalardan
Hangisi hak

Müzelerden yoruldun ama
Sen nakışlara dokun deli çehreli çocuk
Az bir yolun kalır nakkaşlara
Bir şehzade başı kesilir ve atılır
Dipdiri sürgünler verir saray gövdesi atlılara
Daluçları cönklere tenler Dicleye ve çöllere
Kutsal beyitlere bir menzil yol kılar

Sen sevgileri göğüsle ve ne olur anla.

Cahit Zarifoğlu

Sevemedik+M%C3%BCzeleri Sevemedik Müzeleri