Kırık Kibrit

Her kapı eşiğinde
çocuk mezarı diye takıldığınız
45 numara ayakkabılarımla
içinde etleri çürüyen
bir çocuk cesedi taşıdığımı
nasıl da bildiniz

Hiçbir bardakta
dudak payı bırakmadınız bana
bir kaşık sesini
bile çok gördünüz
şekersiz içerek
çaylarınızı

Bakarak yürüdüm oysa balkonlara
göz göze
gelebilmek için
çamaşır ipinin arkasına astığı
iç çamaşırlarının
ıslaklığına sürünerek
kanaryasını güneşe çıkaran
bir kadınla

Yanıma yaklaşıp kibrit istediğinizde
ıssız bir adaya düşen
yalnız adamın
dumanı görülsün diye yaktığı
ateşiydi sizlere
uzattığım

Ve siz
her seferinizde
sigaranızı yaktınız
ama açıktan geçen gemiler gibi
yanınıza beni almadan
gittiniz! ..

Sunay Akın

K%C4%B1r%C4%B1k+Kibrit Kırık Kibrit

Tırabzan

nasıl kıskanmam seni ey liman
bir köşende
şarap içerken tek başıma
kadın adı taşıyan gemilerin
biri çıkıp
biri giriyor koynuna

orta yaşlı bir kelebeğiyim istanbul’un
her ayrılık bir hüzün bırakır yüzümde
iki fotoğrafımı
bulmaca kitabında yan yana getirip
soruyorum okura
aradaki sekiz farkı bulun

beş yıldızlı otel yapmışlar
sırtımda annemin hırkasıyla
babamın kucağında uyuyakaldığım
yazlık sinemanın yerine
oysa biz
yağmur yağabilir diye
film seyretmeye gitmezdik
gökyüzünde beş yıldızın
olduğu akşamlar

ah! şu benim şair yalnızlığım
bir yangın merdiveni gibidir
umut apartmanının arkasında
pas tutarken yüreğim
ayakta duruyorum yıkılmadan
çocukların kayacağı bir tırabzanım olmasa da

güvertesindeki kadının eteklerini
rüzgarın uçuşturduğu beyaz gemide
az sonra gidecek
ve sen söyle sunay akın
sakalın da olmasa
yüzünden başka neyin var ki özleyecek

Sunay Akın

sunay+ak%C4%B1n Tırabzan

Kağıt Gemi

Deniz kıyısında
bir martıyla konuşurken görüyormuş
dostlarım beni sürekli
bir kaptanım çünkü
kağıt gemilerden
emekli

Kılları uzadıkça ellerimin
unuttum kağıtlardan
nasıl gemi yapıldığını
ki yaşlılığa uzanan
birer iskeledir parmaklarım
çözüldü uçlarından
nice kağıt geminin
palamarı

Çocukluğumun tahta atını
bozarak yaptığım iskeleye
küçük bir kağıt gemi
yanaşır mı dersiniz
kazısam ellerimdeki
bütün kılları ! …

Sunay Akın

ka%C4%9F%C4%B1ttan+gemi+sunay+ak%C4%B1n Kağıt Gemi

Antik Acılar

Geçim parası için
nice yaşlının
eski İstanbul evlerinden
getirdiği eşyalar
üstüne kar koyulup
satılıyor antik
acılar çarşısında

Sunay Akın

antik+ac%C4%B1lar Antik Acılar

Nicomedia – Troya Hattı

28.

Ah! Çocuk Ah!
sana sonsuzluk hiç çıkmayacak baktırdığın fallardan
ele alınamaz en güzel intihar mektuplarını yazdığın halde
taptığı aşklarda kendi hayatı kendine
hiç okutulmamış birisin sen

kendime tabutlardan tabut
sana gelinliklerden haziran beğendim
birbirimiz hakkında her şeyi bilmeyelim
henüz yola çıkmadan önce
merhamet değmemiş uzaklara gideceksek
kaçmak daha kolay olsun
ikimizi de aynı düş büyüttü
ikimizi de aynı şey delirtti
ben akıllanırken
bir iki kere Paris’i hatırladım
sen akıllanırken
her şeyi büsbütün unuttun
şehirden geri çekilirken
alkol kaplama çılgınlıklarım olur
ağzımı burnumu
kamyoncu küfürlerine bırakırım
gece gözlerini
gece yarılarına vura vura unuturum
kör yalnızlığıma kör bir fahişe ararım
illaki bulurum

veya

bundan sonra seni ilk gördüğüm yerde
eğer hatırlarsam
kendimi vururum

Jan Ender CAN

Nicomedia+-+Troya+Hatt%C4%B1 Nicomedia - Troya Hattı

REQUIEM 10628

-Ey! karanlık şairleri anlaya anlaya bitiremeyen budalalar!
susun!

şimdi
boğazı kesilerek uyandırılmış bir çocuk konuşacak
içinizden özellikle bu gece ölecekler olanlar
bunları asla dinlemesin-

ben bugün dünyaya senin anlayamadıklarından geliyorum.
korkulara bölünmüş zaman dilimleri asılacak boyuna.
jilet ve vesvese ile geçecek ömrün.
ve bir gün kesinlikle Tanrıyla çarpışacak bindiğin otobüs

ölüm,
aşkın ödemesi gereken bedel uzaklığından daha uzakta olduğu için
sen, zamansız yıkılmış krallıklardan çok daha fazla üşüyeceksin

aşk gitti

aşk, yarattığımız en büyük domuzu senin koynuna alarak gitti
adaların, ölümlerin ve acil servislerin sonsuzluğu uzar
kolunda taşıdığın ölümlü saatin kadranında

kime yazsan hamile iken dul kalacak yazdığın mektuplar

peşine düşmeyeceğim üç bira içip sarhoş olmanın
peşine düşmeyeceğim rahimleri köpek gibi uluyan kadınların
peşine bile düşmeyeceğim seni öldürmenin

bana yazma
kendine yaz
nasıl olsa sileceksin

bana yazma
kim okursa okusun
asla öpülemeyecek bir çocuk biçiminde kapanmıştır içimdeki yara

Jan Ender CAN

REQUIEM+10628 REQUIEM 10628

Setubal Yalnızı

Adım
Setubal Yalnızı
insanları
onlara gönderilen kutsal kitapları
ve kendi elleriyle yaptıkları yasaları
reddedebilecek kadar yakından tanıdım

belki senin yaşadığın şehirde yaşasaydım
bir memur olurdum
herhangi bir gün evlenir
bambaşka bir gün ölürdüm
belki bende kadın için para
para için de kumar biriktirerek
kendimi delirmekten korurdum

o evlerde
çoğunun hali vakti ve şerefsizliği yerindedir
ama artık hiçbirinin bir diğerine
mektup yazacak bir kalbi bile yok

erkek olmaktan
daha fazlasını olamayan erkeklerin
dokunmasını beceremedikleri kadınlarından
yükselen yanık kokusunun kapladığı
senin şu lanet şehrinde
benim ne işim var?

gören görür
ben gözlerimle uzayda bir yerlere
kahkaha çiçekleri ekerim
bir simsarın kanının yere döküldüğü an
benim kahkahamın başladığı andır
senin merhametin
annesi olmayan bir annenin
çocuğuna olan yakınlığı taşıdığı için
bende haçsız ve hilalsiz geçerim
içine doğru açılan aşkların önünden

aşka inandım sana güvendim
bir gece yarısı Cebelitarığ’ı geçtim
ve kayboldum
en çetin kıştan daha çetin üşüyorum

Gurbettin sahibine zalim geldiği zamanlarda
hangi yüklem hangi sıfata iyi gelir bilemem
ama gitmeden önce bildiğim
Kartal’da,bir kum iskelesinde
bir kızı öptüm
ard arda üç gün onu bekledim,
gelmedi
aralıksız otuz üç gün kendimi vurdum
aklım başıma geldiğinde
sustuklarıma dokunamamaktan
ellerim kanıyordu

sana karşı yaşlı bir adama
bir akşamüstü
sonsuza dek oturmaya gelmiş
bir kalp krizi kadar samimiydim

sana bunları
kanı bozuk olan her şeyin izini süren
kanı bozuk adamların gözleri önünde
seni asla öldürmemek için yazmadım

-ömrüm, orospu çocuklarının boynuna tasma takarak
şehir şehir, patron patron ve pazar pazar dolaştırdığı
bir şansızlıktı
bir mazot kokusuydu
bir çaresizlikti-

dedim

-fakirlerin gecesi çirkin olur
kimseye minnettar değilim-

demedim

-çünkü dokunmak yıllar önce bozuldu
-peki kadınlar ne zaman çekildiler aşklardan
-makineler gelince
-peki erkekler o makinelerle nereye gittiler
-dünyayı çarmıha gerebilmek için
birbirlerinin gözlerini oya oya
cehennem toplamaya

yüzyıl sonra
çocukların gördüğümüz
dünyayı görebilmesi için
bütün şirketleri yakın!

bu şirketler şeytanın!

yoksa
gelipte geçmeyen
yazılıpta okunamayan bir sır kalır
camdan kalbinin kanlı buğusunda
aşk her şeyden eskidir
ve taş yüreğin
şimdiki zamana dönüşebilir
eski bir şarkıyı kullanarak

oturup,
ölüp gitmişlerin sesini toplarsın
sararıp kalmış fotoğraflardan
birayı votkayla
hayal kırıklıklarını umut cümleleriyle karıştırıp
içersin,
kar etmez
kaybeden hiç kar edemez ya
pezevenkler pezevengi Istanbul
söylediklerimi anla

yahudilerin bilmediği
japonların elektronik devrelere dökmediği
suyun yeryüzünde hiç uyumadığı
şifayı kıran, gurbeti bölen
ve bir kez yaşayanın
bin kez ölebildiği bir acıydı bu
olup bitenlerle ilgili uzun bir mektup yazabilirdim
ama en kısa olanı da yazmayacağım
ölümsüz olan asla kaydedilemeyendir

beni saklama
hatıraları yırta yırta yaşamaya alış
yola çıktığım da gösteren
ama asla göremeyen
bir ayna olmaktan başka çarem yoktu
hatırlamam gereken kadın
unutmam gereken sevdanın içindeydi
ve sonradan öğrendim ki
çıplak ayakları bir daha dönmeyeceğimi
anladığı ana kadar ağlamış

Setubal’a yağmur yağmıştı
dinamit yüklü bir fil gibi
şarhoş duruyordum
Isa’nın bir evinin önünde
kapısı kapalıydı
bende çalmadım

Setubal’a
anıra anıra ağlayan yağmurlar yağmıştı
bilinmeyen, bilinenden intikam almaya gelmişti
ve hiç Türkçe bilmiyordu
bense nereden bulduysam
sıcak buzla bileklerimi kestim

Istanbul-Setubal-Cabo Verde
2008 – 2009

Setubal+Yaln%C4%B1z%C4%B1 Setubal Yalnızı

Opus 4

içeri girdiğimde
dışarda kaldığım bir oteldi yalnızlık
olduğum tarafta gece
olmadığım tarafta gündüz

çünkü mutsuzluğumuz
Tanrı’nın kutsal şehirlerden büyüktü
her yeni hükümetin ağzı kan kokarken
kanla olanları görmenin derin gecesinde
dişlerimizin içine kadar üşürdük

Ey güzel Moria
ölüler klasik sever,yaşayanlar caz
hüzüne kıyısı olan her çocuğun içinde
ölüme giden gizli bir gemi vardır

bu kış benim evim,alışırsan kal
alışamazsan boşuna gülümsemeni üşütme
yarın söyleyeceğim sözlere emanet ol

ve git

Jan Ender Can

Jan+Ender+Can Opus 4

Jelardis

Unheilig – Stille Nacht heilige Nacht eşliğinde okunacak

öldü

parmaklarımın arasına bıraktığı boşluk
saatlerdir delirmek için susuyor
onun için dua etmiyorum
yas tutmuyorum
o mevsimsiz çiçeklerden de
gönderecek değilim

hepsinin yerine
ve geride kalan hiçbir şey için
domuz gibi içiyorum
köpek gibi içiyorum
bana yetmiyor
gidip henüz yeryüzünde varolmayan
varlıklar gibi de içiyorum
ve böylece senin için üzüldüğüm
tüm Tanrıları hızla geriye alıyorum

bana dokunma,Jelardis
unut
git,kendi gölgeni bile
benim olmadığım bir kainatta yaşa
seninle anlaşalım

bir gün
olunca duyarsın
Vera Cruz yakındanlarından geçen
bir gemiden kendimi denize atacağım
artık kadınları Tanrı’ya hatırlatan dinlere
dünyayı kadınlara unutturan aşklara
hiç inanmıyorum

geride kaldım ama
gittim mi Santa Marialı fahişelere?
yemin ederim ki hayır!
kanayan yaralar
para karşılığında sevişerek kapanabilseydi
dünyanın herhangi bir kerhanesindeki
herhangi bir fahişe
şimdiye kadar ölümsüzlüğü icat ederdi

hadi
geride kaldım
şaşkınlıklar gereği öldüm diyelim
o yağmur da öldü
gittiğin yerde gözlerini dinleyebilirler mi?
sesine kim bakar? kalbine kim su verir?
tek başına kazanacağından emin misin?
tek başıma kaybedeceğimden emin misin?
ve sana yalnızca düşmek için sarılan
benden daha cahil başka bir çocuk bulabilecek misin?

geride kaldım
ve o yağmur bu şehri hiç görmeden öldü
seni hala sevdiğim de doğru
sevmediğim de doğru
memelerini emmenin
tüberkülozuna tutulduğum günler
çocukluğumu çoktan geçti
şimdi ne zaman hatırlasam
genelde vokta içmişim
çok sarhoşum
hiç açmıyorum telefonu

öldü

Ar-09

Jan Ender CAN

jan+Ender+Can Jelardis

El Die Cover

ah!
her gün akrep sürüyorsun saçlarına
oysa herkes bir gülü hak ettiğini düşünür
böylece deliliğin başka delilere vardı
aşk değişti

ölüm moru gecelere çıkıyorsun tek başına
rujun iblis
öptüğün kıyamet
kalbin yüzünden yüzün yüz değiştiriyor
kendimi öldürmeden seni tanıyamaz oldum

bu dileğinle
akıl karanlıkta ışıkları açmadan oturur
gerçek körlerin görebileceğinden daha da karanlıkta

elbette
kaybolanlar
kaybedenlerden daha trajiktir
çünkü kaybolanlar
yazısız olmalarına rağmen
kaybedenlerden daha da epik

bırak beni
bir eşkıyanın silahını suya bıraktığı gibi
suya bırak beni
yedi kere yasemin kokan ellerinle sus!
büyük bir utancın sahibi olmayan kişi
asla aziz olamaz

artık esrara tapan sözlerle konuşuyorsun konuşunca
sana verdiğim sırlardan bir bıçak yap
saplansın yazgıma son tebessümün
nefret edilecek bir ur gibi açılacağım kötülüklere
hakkımda mosmor söylentiler çıkacak

yıkılış! hasar! şimdi!
aşkınla adını cehennemde anmamak hiçbir zaman!

kendimi öldürmeden seni tanıyamaz oldum

Jan Ender CAN

El+Die+Cover El Die Cover