elbette seviyorum Seni,
seviyor olmalıyım yani,
ama yaşlandım, unutuyorum,
karıştırıyorum sık sık
Seninle ilgili duygularımı
ve yaşadıklarımı
başka yaşadıklarımla
bu uzun yolda.
Eridi ve döküldü bütün dişlerim, Diş değildi onlar ışıldayan lambaydı Gümüş beyazıydı, inciydi, mercandı Seher yıldızıydı, yağmur damlasıydı.
**
Bu sarayda nice günler sarhoş ve mutlu yaşadım, Öyle ki makamım emirden de krallardan da üstündü Şimdi de aynıyım, ev de aynı, şehir de aynı, Bana “Neden mutluluk yasa dönüştü” demezsin?
**
Şiirini bütün evrenin yazdığı devran geçti, Onun Horasan şairi olduğu zaman geçti. Birileri için ululuk ve nimet şundandı, bundandı; Benim ululuk ve varlığım Samanoğullarındandı.
****
Terk et bütün halkın övgüsünü Rudekî Öv onu ve al devlet mührünü. Emir’e yaraşanlar dışında söz bilmem, Şiir söylemede Cerîr de, Taî de Hassan da olsam. Dünyada bütün övgülerin kaynağı emir, Süsün, gücün, arılığın ve esenliğin kaynağı emir. Başkalarını övmenin bir sonu bir kıyısı var, bir sonu var Onun övgüsünün ne kıyısı ve ne sonu var! Rudekî’nin böyle bir yerde şaşkın, hayran, kendinden geçip kalması şaşırtıcı değil ki.
**
Yüzün olmadan evreni kavuran güneş olmasın, Sensiz evreni aydınlatan lamba da olmasın. Senin vuslatınla kimse benim gibi kötü huylu olmasın, Seni görmediğim gün var ya, o gün olmasın.
**
Mutlu yaşa, neşeli kara gözlülerle, Dünya esen bir yel gibi bir efsane. Yarınlara mutlu olmak gerek, Geçmişi hatırlamamak gerek: Bahtlı kişi, malını yer ve başkalarına da verir. Bahtsız kişi, ise ne kendi yer ne de başkalarına verir. Bir yel gibi, bir bulut gibi bu dünya, Getir sun şarabı da, ne olursa olsun.
**
Ey üzüntülere boğulan ve haklı da olan, Gizliden gizliye iki gözü iki çeşme olan, Giden gitti, gelen geldi, Olan oldu artık boşuna neden üzülüyorsun? Dünyayı mı düzelteceksin?! Dünya bu, kabul eder mi düzelmeği! Git de inle istersen kıyamete kadar, Gideni nasıl geri getirirsin inlemekle ki?
**
Özgürce bir öğüt verdi bana zaman, İyi bakarsan zaten hep öğüttür zaman: Şöyle dedi: “İyilerin günlerine bakarak üzülme sakın! Senin günlerini arzulayıp duran niceleri var. Zaman şöyle dedi bana: “Öfkene yenilme sakın; Ayağına bağ vurulur diline bağ vurmayanın.”
**
Ne bilirsin sen? Ey kapkara ay yüzlü; Bu kulun hali nasıldı bundan önceleri?! Yüzünün ipek gibi olduğu günler geçti, Saçının katran renginde olduğu günler geçti. Onun mutlu olduğu günler gelip geçti, Sevincinden içi içine sığmıyordu, üzüntüsü azdı. Hep mutluydum, üzüntü nedir bilmezdim. Gönlüm neşe ve eğlencenin geniş meydanıydı. Sen Rudekî’yi ey ay yüzlü şimdi görüyorsun! O zamanlar görmedin ki; o zaman böyle değildi. Şimdi zaman değişti, ben de değiştim; Getir değneğimi, şimdi artık değnek ve torba zamanı.
**
Kurban edilmeli şarabın annesi, Yakalanmalı ve zindana atılmalı yavrusu. Çocuğunu ondan alamazsın, ezip önce onu çekmeden canını. Ne var ki helal olmaz uzaklaştırmak Küçücük çocuğu anne sütünden ve memeden. Yemedikçe sütü tam yedi ay Ordribehişt başından Aban sonuna dek. O zaman belki hem din hem de adalet yoluyla Çocuk daracık zindana, anne de kurbanlığa. Çocuğunu hapse attığında, Yedi gün yedi gece uyuşuk ve hayran kalır. Ardından kendine gelip gerçeği görünce, Başlar kaynamaya ve inler yanık gönlünden.
**
Zamandan dersini almayan, Hiçbir öğretmenden derse alamaz.
**
Ahmak ve bilgenin sonu aynı; Her ikisinin de yeri aynı çukur.
**
Bir yel gibi, bir bulut gibi bu dünya, Getir sun şarabı da, ne olursa olsun.
**
Mutlu oldu mu bu dünyadan hiç kimse? Sen de mutlu olasın. Ondan bir şekilde adalet gördü mü hiç? bir bilge? Sen de adalet göresin.
**
Bahtı yaver giden kişi, başkalarına veren ve kendi yiyendir; Bahtı kara olan ise, kendisi yemeyen, başkalarına da vermeyendir.
**
Kapamaz Tanrı sana asla bir kapıyı, senin için açmadan daha iyi yüz kapıyı.
**
Yeniden delikanlı olmak, yine günah işlemek için karalara boyamıyorum saçlarımı, Yaslı günlerde kara giyerler ya; ben de yaşlılık yasından siyaha boyanıyorum.
**
Buhara tarafından bana doğru esen her yel, Gül ve misk kokusuyla, yasemin meltemiyle gelir. O koku erkek kadın kime eriştiyse, O kokunun Hoten’den geldiğini sanır. Hayır hayır Hoten’den öyle güzel koku esmez hiç, Bu koku hep sevgilimden geliyor. Ey sevgilim! Ortalıkta az dolaşsın diye namın, saklamaya çalışsam da halktan adını, kiminle konuşsam, istesem de istemesem de, ilk sözümde adın gelir ağzıma.
**
Hep yüzünü görürüm gözümü açtığımda, Bütün tenim yürek olur, sana sırrımı söyleyeyim diye. Başkalarıyla konuşmayı yasaklarım. Senin bahsin açıldığında sözümü uzatayım diye.
**
Muliyân ırmağının kokusu geliyor, Sevgili yar aklıma geliyor. Amuy ırmağının kumu ve yolunun çetinliği Ayağımın altında ipek gibi geliyor Ceyhun’un suyu sevgilinin yüzünün coşkusundan, Atımızın beline dek geliyor. Ey Buhara mutlu ol, mutlu yaşa Emir sana doğru mutlu geliyor. Emir ay, Buhara gökyüzü, Ay gökyüzüne doğru geliyor. Emir servi, Buhara bahçe, Servi bahçeye doğru geliyor. Övgünün ve beğeninin yararı olur, Hazineye zarar gelirse eğer.
Böyle şiir olmaz, diyeceksin; biliyorum. Ama böyle dünya olur mu?
Metin Eloğlu
Şiir, insanla beraber sürüklenendir. İnsanlık tarihi boyunca yaşanan savaşlar, yağmalar, soykırımlar, fetihler ve aşklarla beraber şiir varlığını sürdürmüş; insanın yaşadıklarına anlam verebilmek için yazgısından sonra başvurduğu, çıkış aradığı bir ‘öte alem’ haline dönüşmüştür. Sadece et ve kemikten değil, yüce bir makamdan üflenmiş ruhla var olan insanın kalbinde taşıdığı cevher, duygularla örülmüştür. Bu duygular bazen alt benliğin karanlığından bazen de saflığın o göz kamaştırıcı ışıltısından oluşsa da kendilerini ifade etmek için hep sözün, sanatla biçim aldığı en yüce makama yani şiire başvururlar.
Belirli aralıklarla; şiirin öldüğünü, en iyi şiirlerin zamanında yazıldığını, bunların üzerine artık bir şey yazılamayacağını söyleyenler çıkar. Şiirden nasibi ve yeteneği kesiklerin sığındığı bu konforlu alanla ilgili, beyaz perdeye şiir yazan adam Tarkovski vaktiyle şu cevabı vermiş: ‘’Sizin film yapamamanız, sinemanın öldüğü anlamına gelmiyor.’’ İnsan var oldukça duygu da var olacak ve şiir ancak son insanın kalbindeki kırgınlıkla beraber yok olacak. O kıyamet gününe kadar şiir bizlere bir şeyler anlatmaya hep devam edecek.
Şiir her şeyden önce içimizdeki boşluk duygusuyla alakalı bize bir şeyler söyler. İnsan olmak yaralanmak demektir, dünyada eksik kalmak, eksik parçanı aramak, bazen bulmak, bazen de bulduğunu zannedip kaybetmektir. Tüm bunlar olurken, ruhumuzda doğumla beraber başlayan boşluk ve kayıp hissi giderek büyür ve yaşadığımız şaşkınlığa bir anlam vermeye çalışırız. Bu anlam arayışı esnasında sığındığımız ilk çatı elbette şiir olur. Bu tercihin ilk nedeni şiirin de benzer bir dünya şaşkınlığından türemiş olmasıdır. Okuduğumuz dizeler bize tanıdık gelir çünkü şair bizim kaybettiğimizin izini sürmektedir.
‘’Bu şiirden bir şey anlamadım’’ cümlesini sıklıkla duymuşsunuzdur ya da ‘’Ben şiirden anlamam’’. İlk cümle için söyleyeceğimiz şey şudur: Evet, o şiirden bir şey anlamamış olabilirsin, çünkü şiir ancak sende olanı, sende olup da kaybettiğini sana verebilir yani sende aşinalık uyandırmayan, sana tanıdık gelmeyen bir şeyi sana veremez şiir. Kaybettiğin şey o dizelerde değildir.
Türkçe gibi kuvvetli bir dil çağlayanıyla asırlardır beslenen şiirimizden anlamadıklarını söyleyenleri; kendini sadece aynada gördüğü şekliyle tanıyanlara, tarif edenlere benzetiyorum. Oysa aynada gördüğümüz suret haricinde bir de kalp taşıyoruz ve bu kalp bizim yaşamımızı sürdürmemize olanak sağlıyor. Kimi tasavvuf büyüklerinin ‘kalbi’ ve ‘ruhu’ eşanlamlı olarak kullanmaları sebepsiz değildir. Eğer kalbiniz yani ruhunuz varsa hayatı tam anlamıyla yaşayabilir, dünyaya geliş amacınızı ve kendinizi sorgulayarak anlamlı bir hayat inşa edebilirsiniz. Kalbinizi merak etmezseniz, içindeki cevhere dönmezsiniz, hayatınıza bir anlam katmak için uğraşmazsanız ve sadece görünenle yetinirseniz elbette alt alta yazılmış dizeler sizin için bir şey ifade etmeyecektir.
Şiir sizi ‘kendiniz’ gibi insanlarla tanıştırır. Hasarlı kalplerinizle dolaştığınız yeryüzünde yalnız olmadığınızı hatırlatır. Dinlenecek güvenli ve serin bir gölgelik sunar. Dünyayla tanış olursunuz, dünyalılarla hemhâl.
Kendinize mahsus oluşturduğunuz bu dünyada aslında yalnız olmadığınızı fark edersiniz. Hissetmiş olduğunuz derin duyguları, yaşadığınız acıları, kayıpları ve yasları başkalarında da görmek size güç verir çünkü tüm bu felaketlerin tek mağdurunun kendiniz olmadığını görürsünüz. ‘’Bak onun da başına gelmiş bu acı, o da düşmüş ve ayağa kalkmış’’ deyip kuvvet alırız bizi anlatan şiirlerden, cesaret buluruz ve şiir üzerinden edindiğimiz bu dostlukla acımız bir nebze de olsa hafifler ve ayağa kalkmaya çabalarız. Unutmayalım: İnsanı yaşamış olduğu acılar değil, acılar karşısındaki yalnızlığı yaralar.
Şiirin Aydınlatıcılığı
Viyanalı Psikanalist Sigmund Freud Cinsellik Üzerine Üç Deneme kitabında üç yaşındaki bir çocuğun yaşamış olduğu anksiyetenin nedenlerini analiz eder. Freud, çocuk ve teyzesi arasında geçen şu diyaloğu bizlere aktarır. Gece uyuduğu odada korkan çocuk teyzesine seslenir: “Teyzecim konuş benimle. Korkuyorum, çok karanlık’’. Teyzesi: “Ne faydası olacak” der, “beni görmüyorsun ki”. “Olsun” der çocuk, “biri konuşunca aydınlık oluyor.”
İşte şiir yan odadan gelen ve odamızı aydınlatan o sestir. Bize güven veren sevdiklerimiz, sesini duymak istediklerimiz, bizi anladıklarını düşündüklerimiz yanımızda olmasa bile bazen onların sesiyle, mektuplarıyla, şiirleriyle cesaret buluruz. Şiir okudukça yalnızlığımız gider, varoluş kaygımız ve dünya endişemiz azalır; şair yazdıkça, bizler okudukça odamız, gönül karanlığımız aydınlanır.
Şair yazmaya devam eder, dilimizin ucuna gelip de söyleyemediklerimizi, bazen bilip de sustuklarımızı, ‘’benim de aklıma gelmişti aslında bu’’ dediklerimizi yazar. Düşünce ve duygularımıza özel biçimler ve anlamlar yükleyerek hislerimizi biricik kılar. Bizim kitaplarda okuyup sarıldığımız dizeler karşısında şair, ömrünün en güzel günlerini feda eder. Büyük bir işçilikle ve yitirdikleri ömürleriyle önümüze koydukları dizeler karşısında şairin kazandığı şey nedir peki?
Sartre: ‘’Şiir, yitiren kazanır oyunudur. Ve gerçek ozan, kazanmak için ölünceye dek yitirmeyi seçer’’ diyor. Şairin ölene dek yitirip kazandığı şey bana göre bolca cesaret, kendisinin bile hesap edemediği kırgınlıklar ve dünyaya bir cevap vermenin doğurmuş olduğu zafer hissiyatıdır.
Şiir bazen de suçu şaire atmaktır. Hoşlandığımız ama bir türlü açılamadığımız o kişiye şiir kitabı hediye etmek; yazdığımız mektubun, mailin, mesajın sonuna bir iki dize iliştirmek; sosyal medya hesaplarımızda belki görür çaresizliğiyle birbirinden güzel dizeler paylaşmak kendimizi aradan çekip: ‘’Bak bunları ben değil, şair söylüyor ama ben de onun ortağıyım’’ demektir. Şiir ifade edilemeyen, utanılan, karşılık beklemeyen duyguların en saf ve şiddetli lisanıdır.
Dünyanın rengine kanmak istemeyen ve aklına yapacak daha anlamlı bir iş gelmeyenlerin sığındığı bir yuva haline gelen şiir insana bir nezaket, görgü ve hassasiyet katar. Şiir okuyan ve şiire gerçekten inan biri hak gözetir, kalp kırmamaya çabalar, düşkünün halinden anlar, iyi bir dinleyicidir, emanet ehlidir, kötü söz konuşmaz ve fenalık bilmez. Elbette hepimiz insanız ve kusurlarımız var ama şiir bu kusurlarımızı yavaş yavaş törpüler, bize daha iyi bir insan olma yolunda yardımcı olur, önümüzü aydınlatır.
Padişahın buyruğu değil şairin konuştuğu
Şair kırılmış ve hüzünlü bir kalp taşır. Dünyanın ettiğinden, insanların samimiyetsizliğinden, hayatın kendisine bir türlü vermediklerinden ya da verdiklerini de hızlıca elinden almasından usanmış bir kalple olup bitene anlam vermeye çalışan şair hayata karşı bir refleks gösterir ve şiir yazar. Şiir bir hayatiyet belirtisidir, her şeye rağmen şairin yaşadığını ve başına gelenlere bir cevap verdiğini gösterir.
Şair, şiir vasıtasıyla hayat destesinden hileyle kesilip önüne atılmış karta itiraz eder, masaya yumruğunu vurur, keskin gözleri ve sözleriyle muhatabına karşı çıkar. Masadan kalkar.
Şiir yazmak insana, dünyada hiçbir gücün parçalayamayacağı kuvvetli bir zırh giydirir ve gerçek şair gözünün gördüğü hiçbir şeyden korkmayarak şehrin meydanında kollarını iki yana açıp: ‘’Ben şairim peki ya siz kimsiniz?’’ sorusunu sorar. Tüccarlara, para babalarına, akademik kürsülerin arkasına saklananlara karşı şair hep dik durur, ezilip büzülmez çünkü gerçek hâkimiyetin kimin elinde olduğunu çok iyi bilir.
Kabadayıdır şair; beş parasız kalsa da, zavallı gibi görünse de, çelimsiz, kuvvetsiz, güçsüz dursa da sözünü esirgemez ve hep dik yürür, dik konuşur. Pazarlık etmez, minnet eylemez, rüzgâra göre dümen kırmaz, kimsenin adamı olmaz, boyunduruk altına girmez. Ayrık otudur şair, dedikodu kazanlarının kaynadığı masalara yaklaştığında ‘işte yine geliyor huysuz’ denilendir. Köyden kovulmaya çalışılandır yani, elbette onuncu köyün yolcusu.
Şiir size büyük bir masa ya da rahat bir koltuk kazandırmaz. Aksine, şairseniz altınızdaki tamir görmüş sandalyeyi bile çekmeye çalışırlar. Etkili tanıdıklarınız olmaz, biraz kafayı kullanırsanız maaşlı bir iş bulup ömrünüzün sonuna kadar faturaları alt alta yazıp toplarsınız. Fakat şairin altındaki o tamir görmüş sandalye yaldızlı tahtlarda oturan, arabalarına tırmanarak çıkan, kibir abidesi tipleri rahatsız eder. Çünkü bilirler ki tüm servetlerini de harcasalar o şairin yazdığı tek bir dizeyi bile yazamayacak, o şair kadar itibar göremeyecek ve dünyaya hakiki anlamda bir eser bırakmadan veda edip gideceklerdir.
İkinci Yeni rüzgârının estiği dönemde yaşamış (1954-1964) kaç tane bürokratın ya da zengin tüccarın adını hatırlıyorsunuz? Ama o dönemde yaşamış şairler kimdi deyince aklımıza hemen; Cemal Süreya, Turgut Uyar, İlhan Berk, Edip Cansever, Ece Ayhan geliyor. Şiir işte böyle tılsımlı bir uğraştır ve sokaklarda patronun ya da padişahın buyruğu değil şairin söyledikleri dolaşır. Yort savul!
Dünyada kalmak, ölümsüz olmak ya da dünyaya bir iz bırakmak kaygısıyla yaşamaz şair, bunun için ayrıca bir çaba sarf etmez. Şair zaten bununla görevli olduğunu bilir; varlığıyla, şiiriyle dünyada kalacağını hisseder ve buna inanır. Eğer bu inancı taşıyamıyorsa zaten şiir yazamaz, yazsa bile yazdıkları okunmaz.
Bencildir şiir, şairi herkesten kıskanır. Başka bir uğraş kabul etmez, ya şair gözüyle dünyaya bakarsın ya da yok olursun. Hem para kazanayım hem de şiir yazayım diyen şairleri terk eder şiir. Sürekli şiir düşünmenizi, şiir okumanızı, şiir konuşmanızı bekler. Reklama, imkâna, şöhrete meyleden şairden yüzünü çevirir, kendini unutturur.
Kendisine herhangi bir makam, görev, paye verilmeyen şair, çağın bizi sürüklediği karanlıkta şiirleriyle bir meşale yakar ve sadece şiirleriyle bizi aydınlığa inandırır. Bu inanç sebebiyle bizler şairleri takip ederiz ve bize bir yol göstereceklerine inanırız. Bunun nedenini Valery şöyle açıklar: ‘’Şairler hayatın kendilerine sunduğu sorulara sonsuz miktarda cevaplarla gelirler. Bu da nihayetinde onlara örtülü, epey bereketli bir zenginlik verir ki en küçük dürtüde ortaya hazineler, hatta dünyalar çıkar.’’ Tam bu noktada Şair Süleyman Çobanoğlu’nun şu sözleri geliyor aklıma: ‘’Tavsiye almaya değmeyen adamlara kulak asmayın. Dünyayı anlamak için gazetecilerden faydalanmayın, gazeteciler bilge insanlar değildirler. Dünyayı şairlerden ve sanatçılardan öğrenin.’’
Şair yol göstermeli ve bu gösterdiği yolda bize eşlik eden manayı da çoğaltmalı. Mananın çoğalması aynı zamanda kalbin genişlemesi ve ferahlaması demektir.
Osmanlı devrinde yaşayan Balıkesirli Şair Zati çevresindeki diğer şairler gibi kasideler yazıp padişaha sunar ve geçimini bu yolla sağlar. Şairlere sunulan bu yardıma caize adı verilir, caize Osmanlı İmparatorluğu için bir çeşit fikir ve sanat eserleri kanunu, edebiyatçının sosyal sigortası bir nevi. Sultan II. Bayezid bir gün kendi isteği üzerine devrin şairlerinden yeni yazdıkları gazelleri saraya getirip okumalarını ister. Bu şiirler huzurda okunurken, Zati’nin bir gazelinde ‘’Geldi ol zühd libasını kaba ettirici / Zahida başını çek hırkaya manendi keşef’’ (Soluk esvabını kaftan ettirici geldi / Ey zahit, başını kaplumbağa gibi hırkanın içine çek!) beytini duyunca, Sultan II. Bayezid başını kaldırır, şunları söyler: ‘’Allah’a kasem ederim, bak, dünyada mana tükendi derler, mana katiyyen tükenmez, hüner onu bulmaktır.’’ Evet, mana tükenmez ve şair o manayı bulmak için kendini tüketir.
Şair, bilene bilene tükenen bıçaktır. Anlamı çoğaltmak, dünyayı ve kalplerimizi genişletmek, utangaç bir delikanlının mektubuna ortak olmak, hayatın bir hayal olduğunu hatırlatmak için bir kansere tutulur ve şairin kanseri durdurulamaz, ne yazık ki dünya için kötü huyludur.
Bu mektubun içeriği hakkında Mauve’a söylemek isteyeceğin şeyleri sana bırakıyorum ama daha ötesine geçmesine gerek yok.
Sevgili Theo,
Bugün Mauve’la karşılaştık, aramızda çok kötü bir konuşma geçti, bundan sonra onunla hiçbir zaman barışamayız artık. Mauve o kadar ileri gitti ki artık dediklerini geri alamaz, zaten almak istemez. Gelip çalışmalarımı görmesini, oturup konuşmamızı rica etmiştim. Düpedüz reddetti: “Kesinlikle sizi görmeye gelemem. O iş bitti.”
En sonunda ise “pis bir karakterin var,” dedi. Bunun üzerine ona arkamı döndüm -kum tepeciklerinin oradaydık- ve yalnız başıma evime yürüdüm.
Mauve, “ben sanatçıyım” dememden alınmış. Ben bu sözü geri almam çünkü hiçbir zaman tam anlamıyla bulmaksızın hep arayış içinde olmayı ima ediyor haliyle. “Artık biliyorum, aradığımı buldum” demenin tam tersi. Bildiğim kadarıyla “Arıyorum, peşini bırakmıyorum, bütün kalbimle uğraşıyorum” anlamına gelir bu söz. Ama benim de kulaklarım işitiyor Theo. Biri durup dururken “pis bir karakterin var” derse, ne yapabilirim yani? Arkamı döndüm, tek başıma yoluma gittim, ama Mauve’un bana böyle bir şey demeye cüret etmesi yüreğimi derin bir kederle doldurdu. Ne demek istediğini sormayacağım ona, herhangi bir açıklama talep etmeyeceğim, öte yandan özür de dilemeyeceğim.
Yine de -yine de- yine de! Mauve yaptığına pişman olsun istiyorum. Benden kuşkulanıyorlar -havada hissediyorum bunu- sanki gizlediğim bir şey var. Vincent bir şey saklıyor -gün ışığına dayanamayacak bir şey… Pekala beyler, anlatacağım size… Siz ki terbiyeye, kültüre, uygar insan olmaya meraklısınız -burada da haklısınız, gerçekten öyle olabiliyorsanız eğer- söyleyin bakalım, hangisi daha uygar, daha ince, daha erkekçe bir davranış: Bir kadını terk etmek mi, yoksa aldatılmış bir kadının elinden tutmak mı?
Bu kış gebe bir kadınla tanıştım, karnında taşıdığı çocuğun babası onu bırakıp gitmişti. Kış günü sokakları arşınlamak zorunda olan gebe bir kadın. Ekmek parası kazanmak için o bildiğin işi yapmak zorunda kalan bir gebe kadın.
Bu kadını model olarak tuttum, bütün kış onunla çalıştım. Ona modellik ücretini tam olarak ödeyemiyordum ama hiç değilse odasının kirasını ödedim ve Tanrı’ya şükür şu güne kadar onu da çocuğunu da soğuktan, açlıktan koruyabildim -kendi ekmeğimi onunla paylaşarak… Onunla ilk karşılaştığımızda başta görünüşü dikkatimi çekmişti. Ona banyolar yaptırdım, bulabildiğim kadar doyurucu yemekler yedirdim, biraz toparlandı, güçlendi. Onunla birlikte Leyden’e gittim; doğum yapabileceği bir hastahane var orada. Hastaymış, bebeğin rahim içindeki duruşu kötüymüş meğerse. Ameliyat edilmesi gerekti, neyse bebeği karnın içinde döndürmeyi başardılar. Kurtulma olasılığı yüksek. Haziran’da doğuracak.
Üç paralık değeri olan herhangi bir adam da bu durumda benim yaptığımı yapardı sanıyorum. Yaptığım öylesine basit ve doğal bir şeydi ki başkalarına anlatmak aklıma gelmedi. Poz vermek ona epey zor geliyordu ama zamanla öğrendi; ben de modelim iyi olduğu için, çizim yapma konusunda oldukça ilerledim. Şimdi bu kadın, evcilleştirilmiş bir kumru kadar bağlı bana; bense hayatta yalnızca bir tek kez evleneceğime göre, onunla evlenmekten daha iyi ne yapabilirim? Ona yardımcı olabilmenin tek yolu bu, yoksa yoksulluk onu yine eski yoluna itecek -o yolun sonu da uçurum. Parası yok ama bana kendi mesleğimde para kazanmakta yardım ediyor. Mesleğime, çalışmalarıma karşı büyük bir sevgi ve heves var içimde; yağlıboyayı suluboyayı bir süredir bırakmamın nedeni, Mauve beni terk edince kendimi çok kötü hissetmemdir. Yeniden gelecek olsa, ben de yeni bir cesaretle başlarım tekrar. Şimdilik, fırçalarıma bakamıyorum bile, sinirlerim geriliyor.
Sana yazdım: Theo, Mauve’un bu davranışı konusunda bana bilgi verebilir misin? Belki bu mektubum seni biraz aydınlatacak. Kardeşimsin, sana özel yaşamımı anlatmam doğal ama biri çıkıp da bana “pis bir karakterin var” derse, anında onunla muhabbetimi keserim.
Başka türlü yapamazdım. Elime gelen işi yaptım, çalıştım. Sözcüklere gerek kalmadan beni anlayacaklarını sandım. Her an yüreğimi çarptıran bir başka kadını elbette unutmamıştım, ama uzaktaydı, beni görmeyi kabul etmiyordu. Bu kadınsa, sokaklarda dolaşıyordu, hastaydı, gebeydi, kış günü açtı. Başka türlü yapamazdım. Mauve, Theo, Tersteeg, ekmeğim sizin elinizde, bana yüz mü çevireceksiniz? Her şeyi söyledim artık. Şimdi de bana söylenecekleri bekliyorum.
Kimi kez 30 yaşımda olduğuma inanamıyorum, çok daha yaşlı hissediyorum kendimi.
Özellikle ne zaman oluyor bu, biliyor musun? Beni tanıyanların çoğunun bana “rate” gözüyle baktıklarını düşündüğümde ve bazı şeyler düzelmezse belki de haklı çıkacaklarına inandığımda… Dediklerinin doğru çıkabileceğini düşündüğümde öylesine güçlü bir duygu oluyor ki bu, içim kararıyor, sanki şimdiden gerçekleşmişçesine bir umutsuzluğa kapılıyorum. Daha sakin, daha aklı başında bir havadaysam, 30 yılın geçtiğine, bu arada bana bir şeyler öğrettiğine seviniyor, daha 30 yıl dayanacak -o kadar yaşarsam eğer, elbette- gücü, enerjiyi buluyorum içimde. İmgelemimde ciddi çalışmalarla dolu uzun yıllar canlandırıyorum -ilk 30’dan çok daha güzel geçecek yıllar…
Geleceğin gerçekte nasıl olacağı yalnızca bana bağlı değil; dünya ve içinde bulunduğum durumların da katkısı olacak.
Beni ilgilendiren, doğrudan doğruya benim sorumluluğumda olan şey, içine düştüğüm durumları en iyi biçimde değerlendirebilmek ve elimden geldiğince ilerlemeye çalışmak…
Çalışan bir adam için 30 yaş, yaşamında bir istikrar döneminin tam başladığı yaştır, insan kendini genç ve enerji dolu hisseder Ama aynı zamanda, yaşamın bir evresi de sona ermiştir. Bu, bazı şeylerin artık hiçbir zaman geri gelmeyeceğini düşündürdüğünden melankoliye sürüklüyor insanı. Belirli bir pişmanlık duymak da saçma bir duygusallık değil aslında. Evet, birçok şey gerçekten de 30 yaşında başlıyor, o yaşta her şeyin bitmiş olduğu da doğru değil. Ancak, yaşamın veremeyeceğini anladığı birtakım şeyleri beklememeyi öğrenmiş oluyor kişi, üstelik her geçen gün daha iyi kavrıyor ki yaşam yalnızca bir ekme dönemidir, hasat mevsimi yoktur burada.
İnsanın kimi kez başkalarının kendisi hakkındaki fikirlerine kayıtsız kalması, çok büyük bir baskı yaratırsa bunları silkip atabileceğini düşünmesi bu yüzdendir belki de.
Yarayı aldık, kurşun içerde kaldı. İyisin, buna sarılabilirsin. Kalede nefesini tutmuş ölü balık Benimse bir ırmağın kenarında sesim.
Ölüm yakıştı sana, her sabah saçlarını tarayıp Göndere çekilmiş bir hayat için Okullara götürdüğün gençliğin Beni, kimsesiz bir kümbete çıkardı yaşamak.
Kaç milyar insan çalıştırıyor yalnızlık? Okumadan da öğrenebilirdin bu kadar felsefeyi: Annen mutfakta neden ağladı?
Sevgilim bak, geçip gidiyor zaman; Aşındırarak bütün güzel duyguları. Bir yarım umuttur elimizde kalan, Göğüslemek için karanlık yarınları. Ağzımda ağzının silinmez ılık tadı, Damağımda kösnüyle gezinirken; Yüreğimde yılkı, aklımda ölüm vardı, Dışarda rüzgar acıyla inilderken. Unutulmuyor ne tuhaf dünya işleri, Seninle bir döşekte sevişirken bile. Düşünüyorum hüzünlü genç anneleri, Çarşılarda, pazarda ellerinde file.
Bu kekre dünyada yazık geçit yok aşka; Bir şey yok paylaşacak acıdan başka.
II
Nasıl bir acıdır bu bir düşün; Yüreğimin yumruk kadar çaresizliği, Sığlığı alışılmış bir günün, Gecenin karanlık belirsizliği. Yarın, yarın ve yine yarın; Hep bugün olan aynı yarınlar. Düş kırıklığı gibi kötü gelen zarın, Varımı yoğumu elimden alırlar. Ve ben dönüp yine sana gelirim; Elimde somun, gözlerimde mıh. İşte bugün de kaybettim derim, Aklımda dimdik duran bir çarmıh.
Güler yüzle karşılama beni sakın; Güzel sonuma bırak ölümüm yakın.
III
Bu uydu çağında çaresizliği gördüm, Sinekler konarken insan yüzlerine. Hastane kapılarında ağıtlar duydum, Gözü yaşlı kadınlar vururken dizlerine. Soğuk kış günleri karla kaplı yollarda, Gördüm hata çıka yürüyenleri. İple dikilmiş yırtık lastik ayaklarında, Yaka bağır açık bir ceketti giydikleri. Ve akşamla birlikte gelirdi adama alkol; Sahada yanarken kuru meşe odunu. İç dostum derdi beni, iç ve yok ol. Silerdi içimdeki utanç duygusunu.
Acının dudakları varsın benimle solsun; Kapım açık her ölüme nasıl olursa olsun.
IV
Bende vardı, ama ben yıllar yılı, Bende olanı hep sizde de aradım. Biraz ürkek, biraz suçlu, kaygılı, Yüreğinizi sezdirmeden yokladım. Dem çekse bir güvercin karşı çatıda; Sizdekini arardım bırakıp bendekini. Böyle böyle gördüm işte sonunda, Bir yılanın deri değiştirmesini. İnsanın talihsiz oyunudur bu, Yıkımı yine kendi elinden olur. Engelleyemez paylaşmak duygusunu; Gün gelir yorulur, kendini de unutur.
“Ben buraya bebe hakkı için geldimdi;” Ben kimdim unuttum, bebeler kimdi.
V
Beraberken kıymetini bilemedimdi; Elim ayağımdın sanki, zora koştuğum. Bir yetim şiir kaldı yanımda şimdi, Kaybetmekten deli gibi korktuğum, Bir kum saatıyım sensiz geceden gündüze, Altı durmadan üstüne getirilen. Bu nasıl zaman ki çakılıp kalmış güze, Doğmamış çocukları evlatlık verilen. İşte böyledir gülüm bazı şeylerin Hiç hissedilmez varlıkları ama, Yoklukları bir uçurum kadar derin Baş döndürür kıyısında nasıl da.
Ey bir hüznü büyüten solgun anne! Sen de düşün benden sana kalan ne.
VI
Sen ey kendine bölünen, gel beni dinle; Kurtulmak için benliğini saran kederden, Bir terminal büfesi ol yüreğinle Ve açık tut gece gündüz demeden. Hesaplaş yüzyüze karşılıklı ölümle, Vakitli vakitsiz seyret gelip gidenleri. Gurbetle sılayı birbirine düğümle, Bir gözün ağlarken varsın gülsün diğeri. Sen ki banarsın altın suyuna, Yıllardır bir ziynet gibi kendini; Bırak lağım karışsın bundan sonra kuyuna, Biraz da pislikle sına erdemini.
Hasrete, açlığa, yokluğa dokun; Bakalım o zaman neye benzeyecek kokun.
VII
Başımda siyah şapka, elimde çiçek; Bekliyordum ikide bir saatıma bakarak. Yüreğim dalından düştü düşecek, Çıplak bir ağaçta sanki tek yaprak. Derken sen geldin bir sis içinden; Serildi dürülüm, dolaşığım çözüldü. Bir mavilik yayıldı etrafa gözlerinden, Yalnızlığım çaresiz bir köşeye büzüldü. Ne ben bekledim oysa, ne de sen geldin; Gerçekleşmedi henüz söz ettiğim buluşma. Çünkü sen benim hak edilmiş ecelimsin, Nasibim olacak ömrümün sonunda.
Herkes kendince göçer bu yeryüzünden; Kimse pay çıkarmasın başkasının ölümünden.
VIII
Neden diyorum kendi kendime hep; Üstelik param da varken ve tokken karnım, Acaba nedir duymama sebep Gülmek eğlenmek isterken canım, İğneden geçirip ebruli bir ipliği Ucunu düğümler gibi birden, Duyuvermem içimde o kekre garipliği Rengi değişmiş ter ve kirden. Neden, neden diyorum ama; Ekmek almaya gönderen çocuğunu, Dul bir kadın geliyor aklıma Ve ben bilmiyorum o kadının kim olduğunu.
Demek ki benim içimde bir ben daha var; Hem ben olan, hem siz, hem onlar.
IX
Anılar geliyor bazen ister istemez akla; Burnumdadır kokusu cumbalı evimizin. Taş sektiriyorduk büyük bir mutlulukla, Çalkantısız yüzünde dupduru bir denizin. Metal paralar sektiren biri vardı aramızda; Bir testere ağzı olurdu onu görünce sular. Yaylanıp parayı çalımla savurunca, Kanardı denizin sırtına açılan yaralar. Tadarak güzelliğini Türkçenin kana kana, Taşlarımız sözcükler oldu şimdi irili ufaklı. Söz sektiriyoruz artık kimimiz imgeden yana, Kimimiz kılavuz etmiş kendine aklı.
Denizde para sektirenler ortalardadır hâlâ; Ben diyorum henüz erken, vakit gelmedi daha.
X
Öyle bir taş yapı ki yuğrulmuş nakışla; Onun yüzü bir Selçuklu kapısıdır yumuşacık. Hiç girmedim içine yetindim salt bakışla, Öpüp geçtim önünden bazen de usulcacık. Çünkü benim yüreğim bilirim cehennemdi. Onunsa gül bahçesi hoş kokulu, rengarenk; Yoktu bu cihanda bence eşi menendi. Hem insan yaşar mı sevdiğine zarar vererek! O dedi ki bana boşuna kandırma kendini; Umurumda değil aslında gül bahçem benim. Koruyorsun sen kendi cehennemini; Alevinle gel varsın kül olsun bedenim.
Düşlerimde şimdi kıpkızıl cehennem gülleri; Soğuyup buz kestim bense, gövdem zemheri.
XI
İster sevgili, ister dost olsun, Ayrılmak saati gelip çattı mı, sakın gizleme; Sen omuzdan kesilmiş bir çaresiz kolsun. Eskiye de boş ver onu da eşeleme; Ne iyiydik’ler, yine görüşürüz’ler Dikenli tel gibi takılmasın boğazına. Biliyorsun bu sözler inandırıcı değiller. Çoğaltmadan katlan acının en azına; Bekleme aracın kalkmasını, ayrılıklar götürü. Karış telaşlı bir kalabalığın içine, Yürü ardına bakmadan, durmadan yürü; Yeni aşkların, yeni dostlukların geleceğine.
Alıştır kendini her şey biter ve gömülür; “Ve nice yazlardan sonra kuğu da ölür.”
XII
Hangi baş güzeldir bir kafatasından; O bembeyaz yontudan eti soyulmuş? Bir kuytu loşluk yayılır göz çukurlarından. Ki bütün kötülüklerden soyunmuş. Ne güzel durur bir konsolun üstünde, Sessiz, vakur ve yaşamış ölümünü. Konuşmayan yine de hiç hayatı üstüne, Ne övünür, ne yerinir, deyip kesmiş sözünü. Ben de isterdim kafatasım alsın yerini, Bir kitaplıkta şiir kitapları arasında. Biri anlasın ürkmeden onun güzelliğini, Bir karanfil iliştirsin arasıra ağzına.
Desin ki; iyi veya kötü bu baş da yaşadı. Sevdi sevildi, ömrünü bir top kemikle noktaladı.
XIII
Birbirine benzer bütün ara istasyonlar; Sarıya boyanmış yapılar arasında, Yutkunup duran huzursuz ağaçlar Ve paslı bir hüzün bulaşığı her yanda. Katardan ayrılmış yük vagonları Yorgun beygirler gibidir raylar üzerinde. Uzaklardan sürekli köpek havlamaları Karışır bir trenin isli düdük sesine. Bir adam dolaşıp durur kendine konuşarak, Bekler belki de bir posta trenini. İçinde bir deniz kayalara vurarak, Parçalar hışımla kendi kendini.
Arasıra giderim o küçük istasyonlara; Ağzımdan dilsiz bir çığlık karışır rüzgarlara.
XIV
Aklım yitirdi o parlak yalımını; Hoş çok az güvenirdim ben ona zaten. Gözlerim görmez oldu uzağı yakını, Başladı sulanmaya okur yazarken. Kendime yakıştırmalıyım yaşlılığı, İki gözlük kullanıyorum artık. Yaşıyorum çift başlı saçmalığı; Yorgun bir yürekle ölesiye aşık. Yüreğim benim, yüreğim, yüreğim, Cesur ol ve yüreklendir beni; Ki ona kanatlı sözler söyleyeyim. Olgun bir elma gibi sunayım seni.
Sevda demişler buna zaman dinlemez; Erken ya da geç gelir, bazen hiç gelmez.
XV
Bir ters iki yüz dizlerinin üstünde, Şimdi sen çaresiz mutsuzluklar örersin. Bir usanç büyütürsün göğsünde, Kilitlenmiş talihine elbet küsersin. Çünkü mürai bir kandil akşamı gibi, Günlerin sonu hep pişmanlık getirir. Yosun tutar umudun nazlı dibi, İçindeki hevesi başlamadan bitirir. Anlayamazsın nerde yanlış yaptığını. Elindeki pelteleşmiş anahtar, Döndürür durmadan kendi sapını; Ömründe kapanmaz derin girdaplar açar.
Sen gel bu oyunun kuralını değiştir; Mutsuzluk ceza değil ehven bir iştir.
XVI
Gözünde kısık bir kar gözlüğüyle, Önlemle bakıyor dünyaya herkes. Yüreğinin zorunlu kör düğümüyle, Sevgisine olabildiğince nekes. Oysa şimdi yatağında yalınayak, Bir akarsu denize koşmaktadır. Umudun işlek kenar süsü olarak, Kendini özlemle çoğaltmaktadır. Elde değil biliyorum hak vermemek, Kıstırılmış bu ezik insanlara. Buz üstünde düşe kalka yürümek, İzin vermiyor ne yazık coşkulara.
Ama sen yine de kendini sınırlı tutma; Sevgilim, akarsuları sakın unutma.
XVII
İstersen ayıpla beni, istersen bağışla. Bilmem ne yapardım sen olmasan. Sen ki keyif getiren yalnızlığıma, İncecik bir kadınsın çamaşır asan. Beni tılsımıyla bozgunlardan koruyan, Ömrüme asılı ışıldayan nazarlık. Seni kösnüyle düşündüğüm zaman, İçimde fışnayıp köpüklenen sıcaklık. Yayılırdın atlasında ürpererek tenimin, Ürkek ve narin kuş ayaklarıyla. Örgüsü gibi kanayan bir kilimin, Yüzümü al basan akışkan nakışlarıyla.
Hangi suç taşır cezasını yanında? O suç ki insanın tenini yadsımasında.
XVIII
Kuşkuyla morarırken önlerinde günleri, Dünleri yamrı yumru kararır arkalarında. Şu vurdumduymaz uzun ömür düşkünleri, Pıtrak gibidir zamanın saydam kumaşında. Uzun ömre böylesine düşkün olanlar, Daha fazla kötülükse görmek istedikleri; Hele bir dönüp geçmişlerine baksınlar, Kaç bin yıllık çamurdur kişilikleri. Korkunç gelmiyor bana hiç ölüm düşüncesi; Bir ömrün hak edilmiş hasatıysa eğer. Yaşamın o devingen yenilenme hevesi, Erken bir ölüme bence her zaman değer.
Ben bir ejderin parlak pulum sırtında, Birim düşer yerine birim çıkar sırasında.
XIX
Engel tanımaz saraylara bile girer acı; Solgun bir oteldir yine de meskeni. Üreyip zenginleşmektir çünkü onun amacı, Çatlak aynalardan alır kendine gerekeni. Özümler titizlikle aşkı da sevgiyi de, Göz göz odalarıyla acının otel peteği. Ürpertiyle geçen o pıhtı gecelerinde, Konuk etmiştir kimbilir kaç kırık yüreği. Otel ki, ebruli bir gurbet kamaştırır, Sürme çeker yalnızlığın şehla gözlerine. İnsanı seçsin diye ölümlerle tanıştırır, Uyuşuk bir zamanın seğiren derisinde.
Ey otel; ülkemin ta kendisisin sen benim! Bazen seni küçültmek için otellere giderim.
XX
İki türlü acı var, biri güncelden doğar. Acıdır günbegün kararan gazete haberleri; İnsanı çözümsüzlüğün acziyle boğar. İçine kanatır sessizce umurlu yürekleri. Bu acı her zaman umut taşır yedeğinde, Tutunur var gücüyle zamanın akışına. İkincisi nakıştır duygunun gergefinde, Kök salmış özümüzün karmaşık kumaşına. İnsanın önüne geçilmez o kavrama isteği, Acıya dönüşür doğanın dipsiz giziyle. Hem odur hem de değil bir kuşun teleği, İşleviyle çakışan kusursuz biçimiyle.
Hiçbir şeyi tam anlayamaz bilinç dediğin; Acıyla tümlenir ancak türsel eksikliğin.
XXI
Düşünde görmüş beni doğurmazdan önce; Mahallemizdeki çeşmenin yalağında, Suyun dibinde yatıyormuşum öylece. Hayıra yormuş annem bu düşü uyandığında. “Sonra bir gün gerçekten doğurdum seni, Yalakta gördüğüm o çocuk gibiydin.” Diye anlatırdı titreterek sesini. “Tuhaf ama sen bana önceden gösterildin.” İşte bu gizemli düş-gerçek yüzünden; Evlere taşınan sevecen bir suyun, Çalkalanıp göz göz olmuş künhünden, El almış yüreğimle ben her evin oğluyum.
Akıl seçiklikle gösterse de yokuşu düzü; Bazen belirsizliklerdir yönlendiren ömrümüzü.
XXII
Kendine yöneliktir sevda dediğin, Sevgili onu varetmeye yarar ancak. Açılır üstünde tensel isteğin, Kılıfında bunalan bu tinsel sancak. Sense ta derinden bütün benliğinle, Hazırsındır birine adamaya ömrünü. Sevdayla buğulanmış gözlerinle, Görmezsin aynaların sana güldüğünü. Ama diner zamanla içindeki fırtına, Toz duman dağılır durulur ortalık. Bakamazsın bile artık suratına, Bir hiçtir sevgilim sandığın alık.
Gönlümdeki sevda seli taştan taşa atladı; Ne kadınlar sevdim de haberleri bile olmadı.
XXIII
Birdenbire olur, beklenmedik zamanda; İçinde belirsiz bir şey sezersin. Yüreğinin yankılanan tınısında, Bir şeydir de ne olduğunu bilmezsin. Ne hüzündür, ne kederdir, ne acı; Yalnızca kendisidir, kendine benzer. Şöyle bir yoklamaktır sanki amacı, Karıştırıp aklını geldiği gibi gider. Ama ben inatla tetik durup bekledim; Biraz daha bildim ki her seferinde, İçimde bir taraz gibi sezinlediğim, Hiçlikti özümün duygusal çeperinde.
İşte ben yıllar yılı yarı ölü yarı diri; O hiçliğe yazdım bunca harlı şiiri.
XXIV
Durup geçmişe baktım hüzünle bugün; Bir otele iner gibi kendime indim. Kunt acılarla incinmiş ve ölgün, Sağnaklardan geçtim de sonunda dindim. Yıllardır unutulmuş suskun varlığı, Kanepenin altından bir cam bilye Ve bir ilk öpüşün gizemli sıcaklığı, Seslendiler derinden bizi de an diye. Nedir ki zaten geçmiş dediğimiz, İçinde közler bulunan külden başka; Zaman zaman ürperip eşelendiğimiz, Gereksinim duydukça sevgiye ve aşka.
Geçerek dününün puslu kapısından, Geçmişle kurtulur insan dağdağasından.
XXV
Bir iblisim, bir meleğim var benim; Aşk ve şiirdir gizli değil adları. Bazen iblisim melekleşir, iblisleşir meleğim, Dilimde dolaşır acı zakkum tatları. Titrerim bir hullalı gibi, Ateşler içinde seğirir der
Sevgilim bak, geçip gidiyor zaman; Aşındırarak bütün güzel duyguları. Bir yarım umuttur elimizde kalan, Göğüslemek için karanlık yarınları. Ağzımda ağzının silinmez ılık tadı, Damağımda kösnüyle gezinirken; Yüreğimde yılkı, aklımda ölüm vardı, Dışarda rüzgar acıyla inilderken. Unutulmuyor ne tuhaf dünya işleri, Seninle bir döşekte sevişirken bile. Düşünüyorum hüzünlü genç anneleri, Çarşılarda, pazarda ellerinde file.
Bu kekre dünyada yazık geçit yok aşka; Bir şey yok paylaşacak acıdan başka.
Sevgilim bak, geçip gidiyor zaman; Aşındırarak bütün güzel duyguları. Bir yarım umuttur elimizde kalan, Göğüslemek için karanlık yarınları. Ağzımda ağzının silinmez ılık tadı, Damağımda kösnüyle gezinirken; Yüreğimde yılkı, aklımda ölüm vardı, Dışarda rüzgar acıyla inilderken. Unutulmuyor ne tuhaf dünya işleri, Seninle bir döşekte sevişirken bile. Düşünüyorum hüzünlü genç anneleri, Çarşılarda, pazarda ellerinde file.
Bu kekre dünyada yazık geçit yok aşka; Bir şey yok paylaşacak acıdan başka.
II
Nasıl bir acıdır bu bir düşün; Yüreğimin yumruk kadar çaresizliği, Sığlığı alışılmış bir günün, Gecenin karanlık belirsizliği. Yarın, yarın ve yine yarın; Hep bugün olan aynı yarınlar. Düş kırıklığı gibi kötü gelen zarın, Varımı yoğumu elimden alırlar. Ve ben dönüp yine sana gelirim; Elimde somun, gözlerimde mıh. İşte bugün de kaybettim derim, Aklımda dimdik duran bir çarmıh.
Güler yüzle karşılama beni sakın; Güzel sonuma bırak ölümüm yakın.
III
Bu uydu çağında çaresizliği gördüm, Sinekler konarken insan yüzlerine. Hastane kapılarında ağıtlar duydum, Gözü yaşlı kadınlar vururken dizlerine. Soğuk kış günleri karla kaplı yollarda, Gördüm hata çıka yürüyenleri. İple dikilmiş yırtık lastik ayaklarında, Yaka bağır açık bir ceketti giydikleri. Ve akşamla birlikte gelirdi adama alkol; Sahada yanarken kuru meşe odunu. İç dostum derdi beni, iç ve yok ol. Silerdi içimdeki utanç duygusunu.
Acının dudakları varsın benimle solsun; Kapım açık her ölüme nasıl olursa olsun.
IV
Bende vardı, ama ben yıllar yılı, Bende olanı hep sizde de aradım. Biraz ürkek, biraz suçlu, kaygılı, Yüreğinizi sezdirmeden yokladım. Dem çekse bir güvercin karşı çatıda; Sizdekini arardım bırakıp bendekini. Böyle böyle gördüm işte sonunda, Bir yılanın deri değiştirmesini. İnsanın talihsiz oyunudur bu, Yıkımı yine kendi elinden olur. Engelleyemez paylaşmak duygusunu; Gün gelir yorulur, kendini de unutur.
“Ben buraya bebe hakkı için geldimdi;” Ben kimdim unuttum, bebeler kimdi.
V
Beraberken kıymetini bilemedimdi; Elim ayağımdın sanki, zora koştuğum. Bir yetim şiir kaldı yanımda şimdi, Kaybetmekten deli gibi korktuğum, Bir kum saatıyım sensiz geceden gündüze, Altı durmadan üstüne getirilen. Bu nasıl zaman ki çakılıp kalmış güze, Doğmamış çocukları evlatlık verilen. İşte böyledir gülüm bazı şeylerin Hiç hissedilmez varlıkları ama, Yoklukları bir uçurum kadar derin Baş döndürür kıyısında nasıl da.
Ey bir hüznü büyüten solgun anne! Sen de düşün benden sana kalan ne.
VI
Sen ey kendine bölünen, gel beni dinle; Kurtulmak için benliğini saran kederden, Bir terminal büfesi ol yüreğinle Ve açık tut gece gündüz demeden. Hesaplaş yüzyüze karşılıklı ölümle, Vakitli vakitsiz seyret gelip gidenleri. Gurbetle sılayı birbirine düğümle, Bir gözün ağlarken varsın gülsün diğeri. Sen ki banarsın altın suyuna, Yıllardır bir ziynet gibi kendini; Bırak lağım karışsın bundan sonra kuyuna, Biraz da pislikle sına erdemini.
Hasrete, açlığa, yokluğa dokun; Bakalım o zaman neye benzeyecek kokun.
VII
Başımda siyah şapka, elimde çiçek; Bekliyordum ikide bir saatıma bakarak. Yüreğim dalından düştü düşecek, Çıplak bir ağaçta sanki tek yaprak. Derken sen geldin bir sis içinden; Serildi dürülüm, dolaşığım çözüldü. Bir mavilik yayıldı etrafa gözlerinden, Yalnızlığım çaresiz bir köşeye büzüldü. Ne ben bekledim oysa, ne de sen geldin; Gerçekleşmedi henüz söz ettiğim buluşma. Çünkü sen benim hak edilmiş ecelimsin, Nasibim olacak ömrümün sonunda.
Herkes kendince göçer bu yeryüzünden; Kimse pay çıkarmasın başkasının ölümünden.
VIII
Neden diyorum kendi kendime hep; Üstelik param da varken ve tokken karnım, Acaba nedir duymama sebep Gülmek eğlenmek isterken canım, İğneden geçirip ebruli bir ipliği Ucunu düğümler gibi birden, Duyuvermem içimde o kekre garipliği Rengi değişmiş ter ve kirden. Neden, neden diyorum ama; Ekmek almaya gönderen çocuğunu, Dul bir kadın geliyor aklıma Ve ben bilmiyorum o kadının kim olduğunu.
Demek ki benim içimde bir ben daha var; Hem ben olan, hem siz, hem onlar.
IX
Anılar geliyor bazen ister istemez akla; Burnumdadır kokusu cumbalı evimizin. Taş sektiriyorduk büyük bir mutlulukla, Çalkantısız yüzünde dupduru bir denizin. Metal paralar sektiren biri vardı aramızda; Bir testere ağzı olurdu onu görünce sular. Yaylanıp parayı çalımla savurunca, Kanardı denizin sırtına açılan yaralar. Tadarak güzelliğini Türkçenin kana kana, Taşlarımız sözcükler oldu şimdi irili ufaklı. Söz sektiriyoruz artık kimimiz imgeden yana, Kimimiz kılavuz etmiş kendine aklı.
Denizde para sektirenler ortalardadır hâlâ; Ben diyorum henüz erken, vakit gelmedi daha.
X
Öyle bir taş yapı ki yuğrulmuş nakışla; Onun yüzü bir Selçuklu kapısıdır yumuşacık. Hiç girmedim içine yetindim salt bakışla, Öpüp geçtim önünden bazen de usulcacık. Çünkü benim yüreğim bilirim cehennemdi. Onunsa gül bahçesi hoş kokulu, rengarenk; Yoktu bu cihanda bence eşi menendi. Hem insan yaşar mı sevdiğine zarar vererek! O dedi ki bana boşuna kandırma kendini; Umurumda değil aslında gül bahçem benim. Koruyorsun sen kendi cehennemini; Alevinle gel varsın kül olsun bedenim.
Düşlerimde şimdi kıpkızıl cehennem gülleri; Soğuyup buz kestim bense, gövdem zemheri.
XI
İster sevgili, ister dost olsun, Ayrılmak saati gelip çattı mı, sakın gizleme; Sen omuzdan kesilmiş bir çaresiz kolsun. Eskiye de boş ver onu da eşeleme; Ne iyiydik’ler, yine görüşürüz’ler Dikenli tel gibi takılmasın boğazına. Biliyorsun bu sözler inandırıcı değiller. Çoğaltmadan katlan acının en azına; Bekleme aracın kalkmasını, ayrılıklar götürü. Karış telaşlı bir kalabalığın içine, Yürü ardına bakmadan, durmadan yürü; Yeni aşkların, yeni dostlukların geleceğine.
Alıştır kendini her şey biter ve gömülür; “Ve nice yazlardan sonra kuğu da ölür.”
XII
Hangi baş güzeldir bir kafatasından; O bembeyaz yontudan eti soyulmuş? Bir kuytu loşluk yayılır göz çukurlarından. Ki bütün kötülüklerden soyunmuş. Ne güzel durur bir konsolun üstünde, Sessiz, vakur ve yaşamış ölümünü. Konuşmayan yine de hiç hayatı üstüne, Ne övünür, ne yerinir, deyip kesmiş sözünü. Ben de isterdim kafatasım alsın yerini, Bir kitaplıkta şiir kitapları arasında. Biri anlasın ürkmeden onun güzelliğini, Bir karanfil iliştirsin arasıra ağzına.
Desin ki; iyi veya kötü bu baş da yaşadı. Sevdi sevildi, ömrünü bir top kemikle noktaladı.
XIII
Birbirine benzer bütün ara istasyonlar; Sarıya boyanmış yapılar arasında, Yutkunup duran huzursuz ağaçlar Ve paslı bir hüzün bulaşığı her yanda. Katardan ayrılmış yük vagonları Yorgun beygirler gibidir raylar üzerinde. Uzaklardan sürekli köpek havlamaları Karışır bir trenin isli düdük sesine. Bir adam dolaşıp durur kendine konuşarak, Bekler belki de bir posta trenini. İçinde bir deniz kayalara vurarak, Parçalar hışımla kendi kendini.
Arasıra giderim o küçük istasyonlara; Ağzımdan dilsiz bir çığlık karışır rüzgarlara.
XIV
Aklım yitirdi o parlak yalımını; Hoş çok az güvenirdim ben ona zaten. Gözlerim görmez oldu uzağı yakını, Başladı sulanmaya okur yazarken. Kendime yakıştırmalıyım yaşlılığı, İki gözlük kullanıyorum artık. Yaşıyorum çift başlı saçmalığı; Yorgun bir yürekle ölesiye aşık. Yüreğim benim, yüreğim, yüreğim, Cesur ol ve yüreklendir beni; Ki ona kanatlı sözler söyleyeyim. Olgun bir elma gibi sunayım seni.
Sevda demişler buna zaman dinlemez; Erken ya da geç gelir, bazen hiç gelmez.
XV
Bir ters iki yüz dizlerinin üstünde, Şimdi sen çaresiz mutsuzluklar örersin. Bir usanç büyütürsün göğsünde, Kilitlenmiş talihine elbet küsersin. Çünkü mürai bir kandil akşamı gibi, Günlerin sonu hep pişmanlık getirir. Yosun tutar umudun nazlı dibi, İçindeki hevesi başlamadan bitirir. Anlayamazsın nerde yanlış yaptığını. Elindeki pelteleşmiş anahtar, Döndürür durmadan kendi sapını; Ömründe kapanmaz derin girdaplar açar.
Sen gel bu oyunun kuralını değiştir; Mutsuzluk ceza değil ehven bir iştir.
XVI
Gözünde kısık bir kar gözlüğüyle, Önlemle bakıyor dünyaya herkes. Yüreğinin zorunlu kör düğümüyle, Sevgisine olabildiğince nekes. Oysa şimdi yatağında yalınayak, Bir akarsu denize koşmaktadır. Umudun işlek kenar süsü olarak, Kendini özlemle çoğaltmaktadır. Elde değil biliyorum hak vermemek, Kıstırılmış bu ezik insanlara. Buz üstünde düşe kalka yürümek, İzin vermiyor ne yazık coşkulara.
Ama sen yine de kendini sınırlı tutma; Sevgilim, akarsuları sakın unutma.
XVII
İstersen ayıpla beni, istersen bağışla. Bilmem ne yapardım sen olmasan. Sen ki keyif getiren yalnızlığıma, İncecik bir kadınsın çamaşır asan. Beni tılsımıyla bozgunlardan koruyan, Ömrüme asılı ışıldayan nazarlık. Seni kösnüyle düşündüğüm zaman, İçimde fışnayıp köpüklenen sıcaklık. Yayılırdın atlasında ürpererek tenimin, Ürkek ve narin kuş ayaklarıyla. Örgüsü gibi kanayan bir kilimin, Yüzümü al basan akışkan nakışlarıyla.
Hangi suç taşır cezasını yanında? O suç ki insanın tenini yadsımasında.
XVIII
Kuşkuyla morarırken önlerinde günleri, Dünleri yamrı yumru kararır arkalarında. Şu vurdumduymaz uzun ömür düşkünleri, Pıtrak gibidir zamanın saydam kumaşında. Uzun ömre böylesine düşkün olanlar, Daha fazla kötülükse görmek istedikleri; Hele bir dönüp geçmişlerine baksınlar, Kaç bin yıllık çamurdur kişilikleri. Korkunç gelmiyor bana hiç ölüm düşüncesi; Bir ömrün hak edilmiş hasatıysa eğer. Yaşamın o devingen yenilenme hevesi, Erken bir ölüme bence her zaman değer.
Ben bir ejderin parlak pulum sırtında, Birim düşer yerine birim çıkar sırasında.
XIX
Engel tanımaz saraylara bile girer acı; Solgun bir oteldir yine de meskeni. Üreyip zenginleşmektir çünkü onun amacı, Çatlak aynalardan alır kendine gerekeni. Özümler titizlikle aşkı da sevgiyi de, Göz göz odalarıyla acının otel peteği. Ürpertiyle geçen o pıhtı gecelerinde, Konuk etmiştir kimbilir kaç kırık yüreği. Otel ki, ebruli bir gurbet kamaştırır, Sürme çeker yalnızlığın şehla gözlerine. İnsanı seçsin diye ölümlerle tanıştırır, Uyuşuk bir zamanın seğiren derisinde.
Ey otel; ülkemin ta kendisisin sen benim! Bazen seni küçültmek için otellere giderim.
XX
İki türlü acı var, biri güncelden doğar. Acıdır günbegün kararan gazete haberleri; İnsanı çözümsüzlüğün acziyle boğar. İçine kanatır sessizce umurlu yürekleri. Bu acı her zaman umut taşır yedeğinde, Tutunur var gücüyle zamanın akışına. İkincisi nakıştır duygunun gergefinde, Kök salmış özümüzün karmaşık kumaşına. İnsanın önüne geçilmez o kavrama isteği, Acıya dönüşür doğanın dipsiz giziyle. Hem odur hem de değil bir kuşun teleği, İşleviyle çakışan kusursuz biçimiyle.
Hiçbir şeyi tam anlayamaz bilinç dediğin; Acıyla tümlenir ancak türsel eksikliğin.
XXI
Düşünde görmüş beni doğurmazdan önce; Mahallemizdeki çeşmenin yalağında, Suyun dibinde yatıyormuşum öylece. Hayıra yormuş annem bu düşü uyandığında. “Sonra bir gün gerçekten doğurdum seni, Yalakta gördüğüm o çocuk gibiydin.” Diye anlatırdı titreterek sesini. “Tuhaf ama sen bana önceden gösterildin.” İşte bu gizemli düş-gerçek yüzünden; Evlere taşınan sevecen bir suyun, Çalkalanıp göz göz olmuş künhünden, El almış yüreğimle ben her evin oğluyum.
Akıl seçiklikle gösterse de yokuşu düzü; Bazen belirsizliklerdir yönlendiren ömrümüzü.
XXII
Kendine yöneliktir sevda dediğin, Sevgili onu varetmeye yarar ancak. Açılır üstünde tensel isteğin, Kılıfında bunalan bu tinsel sancak. Sense ta derinden bütün benliğinle, Hazırsındır birine adamaya ömrünü. Sevdayla buğulanmış gözlerinle, Görmezsin aynaların sana güldüğünü. Ama diner zamanla içindeki fırtına, Toz duman dağılır durulur ortalık. Bakamazsın bile artık suratına, Bir hiçtir sevgilim sandığın alık.
Gönlümdeki sevda seli taştan taşa atladı; Ne kadınlar sevdim de haberleri bile olmadı.
XXIII
Birdenbire olur, beklenmedik zamanda; İçinde belirsiz bir şey sezersin. Yüreğinin yankılanan tınısında, Bir şeydir de ne olduğunu bilmezsin. Ne hüzündür, ne kederdir, ne acı; Yalnızca kendisidir, kendine benzer. Şöyle bir yoklamaktır sanki amacı, Karıştırıp aklını geldiği gibi gider. Ama ben inatla tetik durup bekledim; Biraz daha bildim ki her seferinde, İçimde bir taraz gibi sezinlediğim, Hiçlikti özümün duygusal çeperinde.
İşte ben yıllar yılı yarı ölü yarı diri; O hiçliğe yazdım bunca harlı şiiri.
XXIV
Durup geçmişe baktım hüzünle bugün; Bir otele iner gibi kendime indim. Kunt acılarla incinmiş ve ölgün, Sağnaklardan geçtim de sonunda dindim. Yıllardır unutulmuş suskun varlığı, Kanepenin altından bir cam bilye Ve bir ilk öpüşün gizemli sıcaklığı, Seslendiler derinden bizi de an diye. Nedir ki zaten geçmiş dediğimiz, İçinde közler bulunan külden başka; Zaman zaman ürperip eşelendiğimiz, Gereksinim duydukça sevgiye ve aşka.
Geçerek dününün puslu kapısından, Geçmişle kurtulur insan dağdağasından.
XXV
Bir iblisim, bir meleğim var benim; Aşk ve şiirdir gizli değil adları. Bazen iblisim melekleşir, iblisleşir meleğim, Dilimde dolaşır acı zakkum tatları. Titrerim bir hullalı gibi, Ateşler içinde seğirir der
Sevgilim bak, geçip gidiyor zaman; Aşındırarak bütün güzel duyguları. Bir yarım umuttur elimizde kalan, Göğüslemek için karanlık yarınları. Ağzımda ağzının silinmez ılık tadı, Damağımda kösnüyle gezinirken; Yüreğimde yılkı, aklımda ölüm vardı, Dışarda rüzgar acıyla inilderken. Unutulmuyor ne tuhaf dünya işleri, Seninle bir döşekte sevişirken bile. Düşünüyorum hüzünlü genç anneleri, Çarşılarda, pazarda ellerinde file.
Bu kekre dünyada yazık geçit yok aşka; Bir şey yok paylaşacak acıdan başka.
İzmir’in Bergama ilçesinde 1941 yılında Göçbeyli isimli bir köyde dünyaya gelir Metin Altıok. Orta halli bir ailenin ilk çocuğu. Yaradılış itibari ile içe dönük, çok konuşmayan, çok konuşulmasına tahammülü olmayan, utangaç bir çocuk. Fiziksel olarak yaşıtlarının gerisinde, cılız ve ufak tefek bir görünüme sahip.
Metin Altıok’un şiirinde ve kişiliğinde çocukluk döneminde yaşadığı travmaların etkisi büyük. Anladığımız kadarıyla annesi Melahat Hanım çocuklarıyla sağlıklı bir iletişim kuramayan; otoriter, sert, hırslı ve sevgisini göstermeyen bir anne. Yoksulluğun ve memnuniyetsizliğin getirdiği öfkeyle bu olumsuz özellikleri giderek artar. Altıok’un, annesinden çok dayak yediği bilinir. Yaşadığı bu acılar onu yalnızlığa itip iç dünyasıyla muhasebe yapmasına, şiir yazmasına ve tavan arasındaki odasında resimler yapmasına neden olmuştur. Annesizliğin o derin üzüntüsünü yaşayan Altıok’un dünyası çocukluk döneminde kelimeler ve renkler üzerinde kurulmuş olur.
Küçük Tragedyalar (Tan, 1982) adlı kitabındaki Bir Gün Ölürüm başlıklı şiirde şöyle diyor: ‘’Ölümü arayarak geçti / Bunca yılım / Kötü annem / Beni komşunun oğlu kadar seven’’. Bir insanın annesine böyle hisler beslemek zorunda kalması fazlasıyla yıpratıcı, kendisini annesinin gözünde komşunun oğluyla denk gören ve o kutsal anne sevgisinden uzak yaşamak zorunda kalan Altıok, ruhunu acılarla yoğurmaya erken başlıyor ve bu yalnızlığını Sarıl Bana adlı şiirinde şöyle anlatıyor: ‘’Bu yaşa geldim içimde hep bir çocuk hâlâ / Sevgiler bekliyor sürekli senden / İnsanın bir yanı neden hep eksik / Ve o eksiği tamamlayalım derken / Var olan aşınıyor azar azar zamanla / Anamın bıraktığı yerden sarıl bana’’.
Altıok’un, arkadaşı Mehmet Taner’e anlattığı bu hikâyelerden birini Mehmet Taner yıllar sonra şöyle nakleder: ‘’Biliyor musun, beni kaynar kazanda kaynattılar’’ dedi birden. Yüzü karmakarışıktı. Mecazi bir şeyler söylüyor sanmış ama anlamamıştım. Anlatmıştı. Küçük bir çocukken, İzmir taraflarında, annesi ve babası tarla işleriyle meşgul olurken, onu bir ağacın altına bırakmışlar. O yaz sıcağında bir akrep tarafından sokulmuş. Akrebin zehrini alsın diye çevredekiler, ateşin üzerine koydukları bir kazan suya sokup Altıok’la birlikte suyu kaynatmışlar. Gözyaşlarına boğulmuştu. ‘Küçük yahu, daha küçücük bir beden suda kaynatılıyor, düşünsene’ demişti. Yaşadığı bu travma ise Yolcu, Acı ve Yılan başlıklı şiirine şöyle yansıyor: ‘’Acı, ah acı; sokabilseydim seni / Zehirim bu kadar yük olmazdı bana’’.
Gençlik yıllarında Metin Altıok’u herkes ressam olarak bilir. Hatta Altıok bireysel olarak ya da arkadaşlarıyla beraber resim sergileri açar. Bu sergilerde sattığı resimler onun üç-dört aylık geçimini sağlar ve bu dönemde bir işte çalışmayacak olması Altıok’u mutlu eder. Çalıştığı hiçbir işte mutlu olmaz, zaten disiplinli bir çalışma ona göre değildir, üniversiteyi tam sekiz yılda bitirmiştir. Füsun Akatlı’yla beraber bir yuva kuran şairin bu yuvayı idare etmesi için para gereklidir. Füsun Akatlı’nın babasının ayarladığı bir işte memur olarak görev yapar, bu arada da okumaya, yazmaya ve çizmeye devam eder. Geniş bir okuma yelpazesi bulunan Altıok şiirde en çok Lorca, Ezra Pound, Nerval, T.S. Eliot gibi isimlerden etkilenir ama bu etkiyi şiirine yansıtmaz.
Edebi Yolculuk
O dönemde İkinci Yeni rüzgârı esmektedir, toplumsallıktan uzak biraz daha bireysel ve anlaşılması güç şiirler yazılmaktadır. Altıok’un şiirleri biçim olarak değilse bile anlayış olarak İkinci Yeni’ye yakın özgün bir şiirdir. Eşi Füsun Akatlı ise bu konuda: ‘’Metin Altıok şiirde kendini İkinci Yeni kuşağına yakın görmüştür. Şiiri onlarınkine benzemez ama şiiri onlar gibi anlar, onlar gibi yaşar’’ demiştir. Şiirlerini Soyut Dergisi’nde yayınlamayı sürdüren Metin Altıok’un henüz kitabı yayınlanmamışken 1976 yılının Nisan ayında Milliyet Sanat Dergisi’nde Behçet Necatigil, Altıok’un Soyut’taki şiirleri için: ‘Dergilerde şiir konusunda en çok onunkiler düşündürdü, zenginleştirdi beni. Soyut Dergisi’nin Ocak ve Mart sayılarında taze bir duyarlılığın sekiz şiiri. Meseledir.’ der, Behçet Necatigil o sekiz şiire bakıp Altıok’un derin bir ‘mesele’ olduğunu anlar, derin ve acı bir mesele.
1976 yılında ilk şiir kitabı olan Gezgin, Dost Yayınları’ndan çıkar. Daha sonra; Yerleşik Yabancı, Kendinin Avcısı, Küçük Tragedyalar, İpek ve Kılaptan, Gerçeğin Öte Yakası, Dörtlükler ve Desenler, Süveyda, Alaturka Şiirler adlı kitaplar şairin edebiyat yolculuğuna eşlik eder. Bu kitaplarda ağırlıklı olarak; acı, aşk, ölüm, yalnızlık, yabancılaşma ve kaçış temalarını işler. Metin Altıok bu kitaplara ek olarak Şairin İlk Atlası adlı deneme kitabını da okuyucuya sunar.
İlk kitabı Gezgin, 35 yaşında yayınlanıyor bu kitap yayınlandıktan sonra Politika gazetesinde Turgut Uyar kitap hakkında şöyle bir yorum yapıyor: ‘’Metin Altıok birden yetkin bir ozan olarak karşımıza çıkıyor. Kusursuzluğun o ürkütücü sessizliğiyle… Metin Altıok şiire başkaldırmıyor, sanki ona boyun eğiyor gibi. Büyük bir tatla okudum Gezgin’i. Uzun zamandır duymadığım bir şiir tadıyla’.
Öğrencilik yıllarından itibaren sürekli siyasetle iç içe olmuştur Altıok. Bir parti üyesidir ve bu partinin çalışmalarına aktif bir şekilde katılıp ömrü boyunca da desteklemiştir. Burada enteresan olan şey siyasetle bu denli içli dışlıyken şiirine yansımayan siyasi olgulardır. Şiirlerinde sosyalizmden, savaşlardan, ekmek kavgasından ya da gelecek için umutlu günlerden bahsetmez. Düşüncelerini ve politikaya dair fikirlerini düz yazılarında okuyucuyla paylaşan şair, şiirlerinde bu tutumdan uzak durur. Bunu, ‘kimliğini şiir okuyucusundan kaçırma’ ya da ‘kendini gizleme’ olarak yorumlama hatalı bir çıkarım olacaktır. Zira Altıok, şairin nasıl olması konusunda şunları söylüyor: ‘‘Şair, iç yaşantısını ve iç değerlerini dışa vurmalıdır. Çünkü her şair şiiriyle olunması gereken bir insan modeli çizer. Duygudaşlık yoluyla okuru bu modele yönlendirir. Şairin nasıl biri olduğu bu insan önerisinde gizlidir’’. Tüm bunlar Altıok’un şiire verdiği önemin bir göstergesidir, şiiri siyasi propaganda aracı olarak kullanmak ona göre değildir, çünkü şiir daha naif, daha ulvi bir meseledir, günlük siyasi uğraşlar şiirin bu hassas dokusuna zarar verebilir.
Pars ve İntihar
Çalkantılı bir hayat yaşar Metin Altıok, çünkü ait olduğu bir yer yoktur. Kendini hiçbir yere ait hissetmez sürekli bir yolculuk ve arayış halindedir. İlk kitabının adı Gezgin ikincisi ise Yerleşik Yabancı’dır. Şair, Yerleşik Yabancı adını ‘Meteque’ sözcüğünden alır, bu kelimenin manası bir kente yerleşip orada ticaret yapan yabancı kişidir. Altıok dünya denen bir yere yabancı olarak yerleşmiş ve hayatla alışverişini devam ettirmiştir. Bu gezgin ruh ve yabancılık hali günlük problemlerle de birleşince şair Metin Altıok eşi Füsun Akatlı’dan ayrılır ve Bingöle’e felsefe öğretmeni olarak atanır ya da sığınır.
Küçük Tragedyalar (1982, Tan Yayınları) Altıok Bingöl’e gittikten yayınlanan ilk şiir kitabıdır. Kitap kızı Zeynep’e ithaf edilmiştir. Altıok kitabın başında Ernest Hemingway’in içinde on tane kısa öykü bulunan Klimanjaro’nun Karları adlı kitabından bir pasaj aktarır okura: ‘’Klimanjaro 6500 metre yükseklikte karlı bir dağdır… Tepeye yakın bir yerde kurumuş ve donmuş bir pars iskeleti vardır. Bu kadar yüksek yerde pars ne arıyormuş, kimse akıl erdiremiyor’’. Kitabın Bingöl’de yazıldığını bilmeseydik eğer bu küçük alıntı bizler için pek bir şey ifade etmeyebilirdi. Ama bu bilgiden sonra taşlar yerine oturuyor ve şairin kitabına neden böyle bir başlangıç yaptığını anlıyoruz.
Altıok Bingöl’e öğretmen olarak atandığında yeni bir dünyaya adım atmış gibi olur. Tek başına etrafında hiçbir tanıdığı yokken, iklimine, insanına ve hatta diline yabancı olduğu bir şehirde yaşamaya alışmak onun için zor olmuştur. İlk aylarda maaşını alamadığı için ucuz, kirli ve soğuk otel odalarında kalmak zorunda kalmıştır. Kendi deyimiyle Bingöl onun için berbat bir yerdir. Şairin hayatında bir kırılma noktası olmuştur Bingöl’e gidişi. Toplumun diğer yüzünü, acılarını, sorunlarını, kavgalarını daha yakından görmesi bu gerçeklikleri şiirine ustaca taşımasına yardımcı olmuştur. Artık kullandığı imgeler daha karanlık ve umutsuz bir hal almıştır; yabancılık, korku, ölüm, yoksulluk, otel odaları Altıok’un şiirinde belirgin bir hale gelmeye başlamıştır.
Bingöl yıllarında ilk defa intihar eylemini şiirine konu etmiş ve Tezgahında Acının adlı şiirinde şöyle demiştir: ‘’Bunun için intihar / Parçasıdır hayatın’’. Yazarın yoğun olarak yaşadığı bunalım ve yalnızlık onu intihar düşüncesine sevk etmiş ve intiharı bir kurtuluş olarak görmüştür. İlerleyen zamanlarda intihar düşüncesi aklında iyice yer etmiş ve bileklerini keserek bu acıdan kurtulmak istemiştir. Yaşadığı bu acı olayla ilgili şu dizeleri yazar Altıok: ‘’Köstekli şiiri ikide bir / Cebinden çıkarıp bakan / Şair ne oldu sana? / Kaç dikiş atıldı / Bileğindeki çentiklere? / Örselenmiş onurunla / Şimdi nerdesin?’’
Metin Altıok Bingöl’ün karlı dağlarında kendini yabancı bir pars olarak hisseder. İzmir Karşıyaka’da ömrünü denizle iç içe geçirmiş birinin bu karlı dağlar altına ne işi vardı? Hikâyede Hemingway’in de sorduğu gibi ‘Bu kadar yükseklikte o pars ne arıyormuş?’.
Kendini arıyordu Altıok, hiçbir yerde bulamayacağına emin olduğu kendini. Düşüp kalmaz o karlı dağlarda şair, alışır bir zaman sonra Bingöl’e. Hatta bir zaman sonra sevmeye başlar o karlı dağları, ikinci eşi Nebahat Hanım’a şunları söyler gülerek: ’’Beni hâlâ şaşkınlığa düşüren şey Bingöl’de gördüğüm şair muamelesiydi. O muameleyi bir başka yerde görmedim’’.
Acı Üzerine İnşa
Türkiye’de yavaş yavaş bir burjuva sınıfı oluşmaktadır, toplum siyasetten uzaklaşıp bireyci bir tüketim toplumu haline gelmektedir. Bir ‘meselesi’ olan şair bu gidişattan son derece rahatsızdır ve bu durum onun için acı vericidir. Kızı Zeynep’e yazdığı bir mektupta şöyle der: ‘’Zeynep’ciğim, seni bilmem ama ben hayata karamsar bakıyorum ve bu karamsarlığımın nedeni gittikçe çoğalıyor. Çünkü her saati pislik ve kan, konserve kutusu, naylon poşet, şampuan; her saat gırtlağımızı zorlayan bir çöp yığını oldu şimdilerde yaşanan. Çünkü spor toto, loto, altılı ganyan; iğdiş bir umutla sahici kılınan bir yalan oldu hayatımız’’. Toplumun bu hali onu yazmaya yönelten temel sebeplerdendir. Dışarıdan bakıldığında daha çok bireysel bir şiir olarak gözüken Altıok şiiri aslında toplumcu bir şiirdir. Bu toplumsal temalara açık olarak değinmese de anlattığı bireysel temalar ortak bilinçaltımıza hitap etmektedir yani evrenseldir. Bu konuda şunu söylüyor Altınok: ‘’Ben demek öznel duygularla dolu bir bencillik anlamına gelmemekle beraber, yığına değil insana seslenen şair için ben demek sen demekle eş anlamlıdır’’.
Herkesten çok kendini hırpalayan, hayatla bir türlü barışamayan Altıok kısaca acı üzerine kurmuştur şiirini. Ölümünden sonra, 1998 yılında Yapı Kredi Yayınları tarafından basılan toplu şiirlerinin adı, tam da şaire yakışacak bir biçimde ‘Bir Acıya Kiracı’ olarak seçilir. Acı, Bir Acıya Kiracı, Yolcu Acı ve Yılan, Tezgâhında Acının, Acılarla Sorularla isimli şiirleri bile Altıok’un şiiri hakkında bir şeyler söyler bize. Bu temadan yola çıkarak şiirlerine yön vermesi kuşkusuz çocukluk yıllarına dayanır, sorumsuz bir anne, silik baba imajı ve yoksulluk.
Metin Altıok, Füsun Akatlı ile evlendikten sonra çevresi büyük bir değişime uğramış ve burjuva diye tabir edilen bir kesime yakınlaşmıştır. Oturup kalktıkları mekanlar, dostları ve vakit geçirdikleri kişiler ‘kentli’ insanlardı. Tüm bunlara rağmen Altıok doğayla arasındaki ilişkiyi sıkı tutmuş ve bunu şiirine büyük bir incelikle yansıtmıştır. Göç şiirinde: ‘’Bir daldan bir orman çıkaran / Usumuza her zaman’’, Bir Hüznün Dokusu şiirinde: ‘’Değiştirir senin de sesini / Bir akşam vakti iniltili ağaçlar’’, Ormanların Gümbürtüsü şiirinde ise şöyle diyor: ‘’Bir yüzük yaptım sana, bir yüzük ki / Yıllardır dinmeyen ormanların gümbürtüsünden’’.
Madımak’ta Ölüm
Bulunduğu ortam, hayatındaki insanlar, evlilikleri her ne olursa olsun Metin Altıok bu toprakların insanıdır, bu topraklarda yaşayan herkes gibi, bir tarafından toprağa tutunmuştur ve bunu da okuyucusuyla paylaşmıştır. Bu toprak sevgisinin kaynağını ve şiirinde neden kullandığını şöyle ifade ediyor Altıok: ‘’Bir toprağı anlatmak değil mi ki / Bir insanı anlatmaktır biraz da’’. Evet, Altıok bu toprakları anlatıyor şiirinde, yani bizi.
Ama içimizden bazıları Altıok’u ne yazık ki anlamadı. 2 Temmuz Cuma günü Sivas’ta düzenlenecek bir anma etkinliğine gitmeden önce ikinci eşi Nebahat Hanım’a tüm kitaplarını ‘sen de imzalı kitap setim yok’ deyip imzalıyor ve eşine elvedasını böyle yapıyor. Anma şenliklerinin yapıldığı şehirdeki Madımak Oteli’ne yapılan saldırıda acı bir şekilde 33 yazar, 2 otel çalışanı yanarak ya da dumandan zehirlenerek hayatlarını kaybediyorlar.
Madımak Oteli’nden Cumhuriyet Hastanesi’ne getirilen Altıok’u bir gün önce panelde dinleyen bir doktor fark ediyor ve nabzı sıfır olmasına rağmen şaire sahip çıkıp müdahale ediyor. Şair beş gün boyunca tedavi görüyor lakin 9 Temmuz Cuma günü daha fazla direnemeyip hayata gözlerini yumuyor.
Sözlerimizi Altıok’un Birini Bulurum adlı şiirinin son kısmıyla bitirelim: ‘’Biri mutlaka vardır / Zonguldak’ta, Sivas’ta / Yakında ya da uzakta / Binlerce baca arasında / Dumanı lekesiz biri / Ama ben anlaşılan / Kendimi karıştırıyorum’’.
İzmir’in Bergama ilçesinde 1941 yılında Göçbeyli isimli bir köyde dünyaya gelir Metin Altıok. Orta halli bir ailenin ilk çocuğu. Yaradılış itibari ile içe dönük, çok konuşmayan, çok konuşulmasına tahammülü olmayan, utangaç bir çocuk. Fiziksel olarak yaşıtlarının gerisinde, cılız ve ufak tefek bir görünüme sahip.
Metin Altıok’un şiirinde ve kişiliğinde çocukluk döneminde yaşadığı travmaların etkisi büyük. Anladığımız kadarıyla annesi Melahat Hanım çocuklarıyla sağlıklı bir iletişim kuramayan; otoriter, sert, hırslı ve sevgisini göstermeyen bir anne. Yoksulluğun ve memnuniyetsizliğin getirdiği öfkeyle bu olumsuz özellikleri giderek artar. Altıok’un, annesinden çok dayak yediği bilinir. Yaşadığı bu acılar onu yalnızlığa itip iç dünyasıyla muhasebe yapmasına, şiir yazmasına ve tavan arasındaki odasında resimler yapmasına neden olmuştur. Annesizliğin o derin üzüntüsünü yaşayan Altıok’un dünyası çocukluk döneminde kelimeler ve renkler üzerinde kurulmuş olur.
Küçük Tragedyalar (Tan, 1982) adlı kitabındaki Bir Gün Ölürüm başlıklı şiirde şöyle diyor: ‘’Ölümü arayarak geçti / Bunca yılım / Kötü annem / Beni komşunun oğlu kadar seven’’. Bir insanın annesine böyle hisler beslemek zorunda kalması fazlasıyla yıpratıcı, kendisini annesinin gözünde komşunun oğluyla denk gören ve o kutsal anne sevgisinden uzak yaşamak zorunda kalan Altıok, ruhunu acılarla yoğurmaya erken başlıyor ve bu yalnızlığını Sarıl Bana adlı şiirinde şöyle anlatıyor: ‘’Bu yaşa geldim içimde hep bir çocuk hâlâ / Sevgiler bekliyor sürekli senden / İnsanın bir yanı neden hep eksik / Ve o eksiği tamamlayalım derken / Var olan aşınıyor azar azar zamanla / Anamın bıraktığı yerden sarıl bana’’.
Altıok’un, arkadaşı Mehmet Taner’e anlattığı bu hikâyelerden birini Mehmet Taner yıllar sonra şöyle nakleder: ‘’Biliyor musun, beni kaynar kazanda kaynattılar’’ dedi birden. Yüzü karmakarışıktı. Mecazi bir şeyler söylüyor sanmış ama anlamamıştım. Anlatmıştı. Küçük bir çocukken, İzmir taraflarında, annesi ve babası tarla işleriyle meşgul olurken, onu bir ağacın altına bırakmışlar. O yaz sıcağında bir akrep tarafından sokulmuş. Akrebin zehrini alsın diye çevredekiler, ateşin üzerine koydukları bir kazan suya sokup Altıok’la birlikte suyu kaynatmışlar. Gözyaşlarına boğulmuştu. ‘Küçük yahu, daha küçücük bir beden suda kaynatılıyor, düşünsene’ demişti. Yaşadığı bu travma ise Yolcu, Acı ve Yılan başlıklı şiirine şöyle yansıyor: ‘’Acı, ah acı; sokabilseydim seni / Zehirim bu kadar yük olmazdı bana’’.
Gençlik yıllarında Metin Altıok’u herkes ressam olarak bilir. Hatta Altıok bireysel olarak ya da arkadaşlarıyla beraber resim sergileri açar. Bu sergilerde sattığı resimler onun üç-dört aylık geçimini sağlar ve bu dönemde bir işte çalışmayacak olması Altıok’u mutlu eder. Çalıştığı hiçbir işte mutlu olmaz, zaten disiplinli bir çalışma ona göre değildir, üniversiteyi tam sekiz yılda bitirmiştir. Füsun Akatlı’yla beraber bir yuva kuran şairin bu yuvayı idare etmesi için para gereklidir. Füsun Akatlı’nın babasının ayarladığı bir işte memur olarak görev yapar, bu arada da okumaya, yazmaya ve çizmeye devam eder. Geniş bir okuma yelpazesi bulunan Altıok şiirde en çok Lorca, Ezra Pound, Nerval, T.S. Eliot gibi isimlerden etkilenir ama bu etkiyi şiirine yansıtmaz.
Edebi Yolculuk
O dönemde İkinci Yeni rüzgârı esmektedir, toplumsallıktan uzak biraz daha bireysel ve anlaşılması güç şiirler yazılmaktadır. Altıok’un şiirleri biçim olarak değilse bile anlayış olarak İkinci Yeni’ye yakın özgün bir şiirdir. Eşi Füsun Akatlı ise bu konuda: ‘’Metin Altıok şiirde kendini İkinci Yeni kuşağına yakın görmüştür. Şiiri onlarınkine benzemez ama şiiri onlar gibi anlar, onlar gibi yaşar’’ demiştir. Şiirlerini Soyut Dergisi’nde yayınlamayı sürdüren Metin Altıok’un henüz kitabı yayınlanmamışken 1976 yılının Nisan ayında Milliyet Sanat Dergisi’nde Behçet Necatigil, Altıok’un Soyut’taki şiirleri için: ‘Dergilerde şiir konusunda en çok onunkiler düşündürdü, zenginleştirdi beni. Soyut Dergisi’nin Ocak ve Mart sayılarında taze bir duyarlılığın sekiz şiiri. Meseledir.’ der, Behçet Necatigil o sekiz şiire bakıp Altıok’un derin bir ‘mesele’ olduğunu anlar, derin ve acı bir mesele.
1976 yılında ilk şiir kitabı olan Gezgin, Dost Yayınları’ndan çıkar. Daha sonra; Yerleşik Yabancı, Kendinin Avcısı, Küçük Tragedyalar, İpek ve Kılaptan, Gerçeğin Öte Yakası, Dörtlükler ve Desenler, Süveyda, Alaturka Şiirler adlı kitaplar şairin edebiyat yolculuğuna eşlik eder. Bu kitaplarda ağırlıklı olarak; acı, aşk, ölüm, yalnızlık, yabancılaşma ve kaçış temalarını işler. Metin Altıok bu kitaplara ek olarak Şairin İlk Atlası adlı deneme kitabını da okuyucuya sunar.
İlk kitabı Gezgin, 35 yaşında yayınlanıyor bu kitap yayınlandıktan sonra Politika gazetesinde Turgut Uyar kitap hakkında şöyle bir yorum yapıyor: ‘’Metin Altıok birden yetkin bir ozan olarak karşımıza çıkıyor. Kusursuzluğun o ürkütücü sessizliğiyle… Metin Altıok şiire başkaldırmıyor, sanki ona boyun eğiyor gibi. Büyük bir tatla okudum Gezgin’i. Uzun zamandır duymadığım bir şiir tadıyla’.
Öğrencilik yıllarından itibaren sürekli siyasetle iç içe olmuştur Altıok. Bir parti üyesidir ve bu partinin çalışmalarına aktif bir şekilde katılıp ömrü boyunca da desteklemiştir. Burada enteresan olan şey siyasetle bu denli içli dışlıyken şiirine yansımayan siyasi olgulardır. Şiirlerinde sosyalizmden, savaşlardan, ekmek kavgasından ya da gelecek için umutlu günlerden bahsetmez. Düşüncelerini ve politikaya dair fikirlerini düz yazılarında okuyucuyla paylaşan şair, şiirlerinde bu tutumdan uzak durur. Bunu, ‘kimliğini şiir okuyucusundan kaçırma’ ya da ‘kendini gizleme’ olarak yorumlama hatalı bir çıkarım olacaktır. Zira Altıok, şairin nasıl olması konusunda şunları söylüyor: ‘‘Şair, iç yaşantısını ve iç değerlerini dışa vurmalıdır. Çünkü her şair şiiriyle olunması gereken bir insan modeli çizer. Duygudaşlık yoluyla okuru bu modele yönlendirir. Şairin nasıl biri olduğu bu insan önerisinde gizlidir’’. Tüm bunlar Altıok’un şiire verdiği önemin bir göstergesidir, şiiri siyasi propaganda aracı olarak kullanmak ona göre değildir, çünkü şiir daha naif, daha ulvi bir meseledir, günlük siyasi uğraşlar şiirin bu hassas dokusuna zarar verebilir.
Pars ve İntihar
Çalkantılı bir hayat yaşar Metin Altıok, çünkü ait olduğu bir yer yoktur. Kendini hiçbir yere ait hissetmez sürekli bir yolculuk ve arayış halindedir. İlk kitabının adı Gezgin ikincisi ise Yerleşik Yabancı’dır. Şair, Yerleşik Yabancı adını ‘Meteque’ sözcüğünden alır, bu kelimenin manası bir kente yerleşip orada ticaret yapan yabancı kişidir. Altıok dünya denen bir yere yabancı olarak yerleşmiş ve hayatla alışverişini devam ettirmiştir. Bu gezgin ruh ve yabancılık hali günlük problemlerle de birleşince şair Metin Altıok eşi Füsun Akatlı’dan ayrılır ve Bingöle’e felsefe öğretmeni olarak atanır ya da sığınır.
Küçük Tragedyalar (1982, Tan Yayınları) Altıok Bingöl’e gittikten yayınlanan ilk şiir kitabıdır. Kitap kızı Zeynep’e ithaf edilmiştir. Altıok kitabın başında Ernest Hemingway’in içinde on tane kısa öykü bulunan Klimanjaro’nun Karları adlı kitabından bir pasaj aktarır okura: ‘’Klimanjaro 6500 metre yükseklikte karlı bir dağdır… Tepeye yakın bir yerde kurumuş ve donmuş bir pars iskeleti vardır. Bu kadar yüksek yerde pars ne arıyormuş, kimse akıl erdiremiyor’’. Kitabın Bingöl’de yazıldığını bilmeseydik eğer bu küçük alıntı bizler için pek bir şey ifade etmeyebilirdi. Ama bu bilgiden sonra taşlar yerine oturuyor ve şairin kitabına neden böyle bir başlangıç yaptığını anlıyoruz.
Altıok Bingöl’e öğretmen olarak atandığında yeni bir dünyaya adım atmış gibi olur. Tek başına etrafında hiçbir tanıdığı yokken, iklimine, insanına ve hatta diline yabancı olduğu bir şehirde yaşamaya alışmak onun için zor olmuştur. İlk aylarda maaşını alamadığı için ucuz, kirli ve soğuk otel odalarında kalmak zorunda kalmıştır. Kendi deyimiyle Bingöl onun için berbat bir yerdir. Şairin hayatında bir kırılma noktası olmuştur Bingöl’e gidişi. Toplumun diğer yüzünü, acılarını, sorunlarını, kavgalarını daha yakından görmesi bu gerçeklikleri şiirine ustaca taşımasına yardımcı olmuştur. Artık kullandığı imgeler daha karanlık ve umutsuz bir hal almıştır; yabancılık, korku, ölüm, yoksulluk, otel odaları Altıok’un şiirinde belirgin bir hale gelmeye başlamıştır.
Bingöl yıllarında ilk defa intihar eylemini şiirine konu etmiş ve Tezgahında Acının adlı şiirinde şöyle demiştir: ‘’Bunun için intihar / Parçasıdır hayatın’’. Yazarın yoğun olarak yaşadığı bunalım ve yalnızlık onu intihar düşüncesine sevk etmiş ve intiharı bir kurtuluş olarak görmüştür. İlerleyen zamanlarda intihar düşüncesi aklında iyice yer etmiş ve bileklerini keserek bu acıdan kurtulmak istemiştir. Yaşadığı bu acı olayla ilgili şu dizeleri yazar Altıok: ‘’Köstekli şiiri ikide bir / Cebinden çıkarıp bakan / Şair ne oldu sana? / Kaç dikiş atıldı / Bileğindeki çentiklere? / Örselenmiş onurunla / Şimdi nerdesin?’’
Metin Altıok Bingöl’ün karlı dağlarında kendini yabancı bir pars olarak hisseder. İzmir Karşıyaka’da ömrünü denizle iç içe geçirmiş birinin bu karlı dağlar altına ne işi vardı? Hikâyede Hemingway’in de sorduğu gibi ‘Bu kadar yükseklikte o pars ne arıyormuş?’.
Kendini arıyordu Altıok, hiçbir yerde bulamayacağına emin olduğu kendini. Düşüp kalmaz o karlı dağlarda şair, alışır bir zaman sonra Bingöl’e. Hatta bir zaman sonra sevmeye başlar o karlı dağları, ikinci eşi Nebahat Hanım’a şunları söyler gülerek: ’’Beni hâlâ şaşkınlığa düşüren şey Bingöl’de gördüğüm şair muamelesiydi. O muameleyi bir başka yerde görmedim’’.
Acı Üzerine İnşa
Türkiye’de yavaş yavaş bir burjuva sınıfı oluşmaktadır, toplum siyasetten uzaklaşıp bireyci bir tüketim toplumu haline gelmektedir. Bir ‘meselesi’ olan şair bu gidişattan son derece rahatsızdır ve bu durum onun için acı vericidir. Kızı Zeynep’e yazdığı bir mektupta şöyle der: ‘’Zeynep’ciğim, seni bilmem ama ben hayata karamsar bakıyorum ve bu karamsarlığımın nedeni gittikçe çoğalıyor. Çünkü her saati pislik ve kan, konserve kutusu, naylon poşet, şampuan; her saat gırtlağımızı zorlayan bir çöp yığını oldu şimdilerde yaşanan. Çünkü spor toto, loto, altılı ganyan; iğdiş bir umutla sahici kılınan bir yalan oldu hayatımız’’. Toplumun bu hali onu yazmaya yönelten temel sebeplerdendir. Dışarıdan bakıldığında daha çok bireysel bir şiir olarak gözüken Altıok şiiri aslında toplumcu bir şiirdir. Bu toplumsal temalara açık olarak değinmese de anlattığı bireysel temalar ortak bilinçaltımıza hitap etmektedir yani evrenseldir. Bu konuda şunu söylüyor Altınok: ‘’Ben demek öznel duygularla dolu bir bencillik anlamına gelmemekle beraber, yığına değil insana seslenen şair için ben demek sen demekle eş anlamlıdır’’.
Herkesten çok kendini hırpalayan, hayatla bir türlü barışamayan Altıok kısaca acı üzerine kurmuştur şiirini. Ölümünden sonra, 1998 yılında Yapı Kredi Yayınları tarafından basılan toplu şiirlerinin adı, tam da şaire yakışacak bir biçimde ‘Bir Acıya Kiracı’ olarak seçilir. Acı, Bir Acıya Kiracı, Yolcu Acı ve Yılan, Tezgâhında Acının, Acılarla Sorularla isimli şiirleri bile Altıok’un şiiri hakkında bir şeyler söyler bize. Bu temadan yola çıkarak şiirlerine yön vermesi kuşkusuz çocukluk yıllarına dayanır, sorumsuz bir anne, silik baba imajı ve yoksulluk.
Metin Altıok, Füsun Akatlı ile evlendikten sonra çevresi büyük bir değişime uğramış ve burjuva diye tabir edilen bir kesime yakınlaşmıştır. Oturup kalktıkları mekanlar, dostları ve vakit geçirdikleri kişiler ‘kentli’ insanlardı. Tüm bunlara rağmen Altıok doğayla arasındaki ilişkiyi sıkı tutmuş ve bunu şiirine büyük bir incelikle yansıtmıştır. Göç şiirinde: ‘’Bir daldan bir orman çıkaran / Usumuza her zaman’’, Bir Hüznün Dokusu şiirinde: ‘’Değiştirir senin de sesini / Bir akşam vakti iniltili ağaçlar’’, Ormanların Gümbürtüsü şiirinde ise şöyle diyor: ‘’Bir yüzük yaptım sana, bir yüzük ki / Yıllardır dinmeyen ormanların gümbürtüsünden’’.
Madımak’ta Ölüm
Bulunduğu ortam, hayatındaki insanlar, evlilikleri her ne olursa olsun Metin Altıok bu toprakların insanıdır, bu topraklarda yaşayan herkes gibi, bir tarafından toprağa tutunmuştur ve bunu da okuyucusuyla paylaşmıştır. Bu toprak sevgisinin kaynağını ve şiirinde neden kullandığını şöyle ifade ediyor Altıok: ‘’Bir toprağı anlatmak değil mi ki / Bir insanı anlatmaktır biraz da’’. Evet, Altıok bu toprakları anlatıyor şiirinde, yani bizi.
Ama içimizden bazıları Altıok’u ne yazık ki anlamadı. 2 Temmuz Cuma günü Sivas’ta düzenlenecek bir anma etkinliğine gitmeden önce ikinci eşi Nebahat Hanım’a tüm kitaplarını ‘sen de imzalı kitap setim yok’ deyip imzalıyor ve eşine elvedasını böyle yapıyor. Anma şenliklerinin yapıldığı şehirdeki Madımak Oteli’ne yapılan saldırıda acı bir şekilde 33 yazar, 2 otel çalışanı yanarak ya da dumandan zehirlenerek hayatlarını kaybediyorlar.
Madımak Oteli’nden Cumhuriyet Hastanesi’ne getirilen Altıok’u bir gün önce panelde dinleyen bir doktor fark ediyor ve nabzı sıfır olmasına rağmen şaire sahip çıkıp müdahale ediyor. Şair beş gün boyunca tedavi görüyor lakin 9 Temmuz Cuma günü daha fazla direnemeyip hayata gözlerini yumuyor.
Sözlerimizi Altıok’un Birini Bulurum adlı şiirinin son kısmıyla bitirelim: ‘’Biri mutlaka vardır / Zonguldak’ta, Sivas’ta / Yakında ya da uzakta / Binlerce baca arasında / Dumanı lekesiz biri / Ama ben anlaşılan / Kendimi karıştırıyorum’’.