Bu ne biçim sonbahar
Ben anlamadım
Yapraklar yeşillenmek istiyor…
Nakata
Şub 23
Şub 23
davacı değilim
savcıyı geri gönderin
geri durun şöyle
alışmadığımız şeyler bunlar
ne ilk öldürülüşüm bu
ne ilk yıkılışı evimin
cesetleri yan yana koyun
büyüğümü küçüğümün yanına
ayrılmasınlar
/her dönemeçte bir eşkıyaya
kendim veriyorum gömleğimi
gönül rızasıyla/
sizin gurbetinizde ilk vuruluşum bu
sanırım bundan telaşlandınız
ne var bunda
bir Robinson öldürülüyor
şunun şurasında
yahut Tarzan
yani bir çocuk
/kabahat kendisinindi
tam kırk kez öldürüldüğü halde
büyümedi/
savcıyı geri gönderin
davam yok
fazla malum olduğu için ebediyen meçhul kalacaktır
bu cinayetin faili
Murat Kapkıner
Şub 23
beni gören
alelacele dolaşan ayaklarımla sokaklarda
bir yerlerde birileri bekliyor
bir yerlere gidiyorum sanır
halbuki hiçbir yerde
hiç kimse beni beklemiyor
‘artık bu solan bahçede’
ne gül kaldı nede gülistan
aşk yalnız bende sadık
yalnız ben kaderle yaşamışım
benim dışımda aşk mutlak yalan
rüzğar bende nasılda gerçek
fırtına bora
yüzüm bu aleme ait degil
sesimin büyüsü
ahretten
hem sığmıyorum
hem dünya tutması var
imansa işte müminim
çile ise işte eyyub
dayanmaksa
dayanamıyorum işte dayanamayarak
/aklımı alan
neden almadı canımı/
şeytan haleye boğar
gerçegi degiştiremezsin
geriye kalan beklemek
halbuki hiç bir yerde
hiç kimse beni beklemiyor
bilmek istiyorum
kimin için ölemiyorum
Murat Kapkıner
Şub 23
Şub 23
Acı, hassasiyetini kabuklaştırıyor insanın.
Ölmek galiba bu.
Ayrılığa alışmış gibiyim.
Tevekkül, teslimiyet.
Ve heyecanların gün geçtikçe kararan pırıltısı…
…Alışkanlıkların insanı pestile çeviren çarkı.
Artık yanarak değil, tüterek yaşıyorum.
Nemli bir tomar gibi.
Kanatlarım her gün bir parça daha ağırlaşıyor.
Galiba ihtiyarlıyorum…
Cemil Meriç
Şub 23
söylemedi deme
gidiyorum geldiğim yere
arkama çalı
toynaklarıma telis bağladım
iz bırakmadan
en sessiz gidiyorum
cari sadakam
nakibim
/yeryüzünde bid’atım/
menend ü rakibim
terekem yok
sıfıra çarpıldı hikmet-i vücudum
alacağım
kimseye borcum yok
varis bırakmadan gidiyorum
kimse bilmeyecek
var olmuşum
olmamışını
gidiyorum
kefensiz
sedasız
nam u şöhretsiz
gece nevbetinde aydım
şekibindim
/olmayacak
yoruldum/
gelmeyeceksin
sabahı beklemeden gidiyorum
geceleyin
ayazda sabaha çeyrek kala
dönecek oldun muydu
bir adım yetiyor
geldiğin sonsuz mesafe için
gözümü güze açmıştım
baharı beklemeden
kışın tam sonunda gidiyorum
kar altında
bahara bir adım kala
işin
orucun bitimine ramak var
eli kulağında müezzinin
kan-ter içindeyim
kazma küreği fırlattım
ezanı beklemeden
yevmiyemi almadan gidiyorum
söylemedi deme
gidiyorum
geldiğim yere
‘zemheriden ötesi var’
kimseden ayrılmış
kimseye kavuşmuş
kimseye dönmüş olmayacağım
söylemedi deme
gidiyorum
geldiğim yere
yangın anımsıyorum
duman
baş dönmesi
dünya tutması
söylemedi deme
gidiyorum
bu yasaklar bana göre değil
bu buyruklar
mubahlar
bilinen ölümler
doğumlar
gidiyorum
sahte
tanımlanan
yahut muhayyel tanrıları terkediyor
gidiyorum
yaramadı bu ırmaklar
bu gökyüzü
fazla temiz
fazla aydınlık
karanlık göklerim
mülevves ırmaklarım
daracık odalarım
labirentlerim
kısır döngülerim
paradokslarıma dönüyor
söylemedi deme
eski dalaletime gidiyorum
gidiyorum anlıyor musun
gidiyorum
varamadığım
hiç ulaşamadığım
izinden ayrılıyor
/yenildim/
yolundan sapıyorum
gidiyorum görüyor musun düzgün
yüzümle ağlayamıyor dava sahiplerini
oyalayamıyor rolümü oynayamıyor
bir şiiri beyaza çekemiyor gidiyorum
hem zalim
hem mazlum
hem hâkim
hem mahkûm
hükmüm elimde gidiyorum
zahid sanır
sulandırılmamış müşrik
ben diyem
bir o kadar muvahhid
‘ne âkil
ne divane’
şair
yani mürted
bir bakıma mürted gidiyorum
ikindinin sonu
gün batarken dönüyor
gün batarken gidiyorum
geldiğim yere
nereyse
Murat Kapkıner
Şub 23
az sonra beni çağırırlar
buralı değilim
yanımda
memleketimi bildirir bir belge getiremedim
üzgünüm
hiç kimse fotoğrafımı çekmedi
izin vermediğim
uygun durmadığım söyleniyor
/-aksine efendim
benim annem belirlenemedi/
birazdan beni çağıracaklarını umuyorum
sigaramda yol görünüyor
burdan da dengimi tutuyorum
bol miktarda Eylül biriktirmiştim
/aslında kasım demek istiyorum/
ker*** duvfar diplerinden topladım
koynumda
bütün ceplerimde
Akdeniz kıyısından devşirdiğim
renkli çakıllar
kaydırak taşları
midye kabuğu
ve ince kumun içindeler
sigaramda yol görünüyor
yakında beni çağırabilirler
Anne’m
en gizli sırrını
sonuçta ‘Ay’a dokunmak istediğini’
nihayet bana açtı
O’nun gibi
muhteşem iradelerin sahibi olamam
soylu değilim
gökyüzüyle tanışmak
Güneş’i görmek bana yetecek
nasıl olsa bir gün beni çağıracaklardır
/ben hep
atomla galaksiler
(yani gergefle kirpiklerin)
bulutla okyanus çukurları
(yani kaş ile göz)
arasını doldurdum/
şefaatçim yok
yalnız beni bağlıyor olsa da kanıtlarım
makbul olur umuduyla
şahidimi ibraz ediyorum işte
merhametli ellerinizle gene de
bir ilk çizgi
elifbamdan arta kalan
birgün ele
ola ki beni çağıralar
Murat Kapkıner
Şub 23
”Ölüm, mahşer günü bir siyah koç suretinde getirilip boğazlanır”
bir
siyah koç gibi
öldürüldü ölümüm
kızıl çığlıklara döndü izdüşümüm
ölüm
ölüm
alacak elinizden ‘ıyşınız aşığınız
diye delik delik
kaçtığınız
ölümlerinizden
bir yudum ölüm
bir yudum ölüm veriniz
nerde
yok
mu ölümleriniz
dininiz mezhebiniz aşkına
ölememekten döndüm
şaşkına
rabbiniz taptığınız aşkına
bir yudum ölüm
bir yudum
ölüm veriniz
ölüm dileniyorum
maruf ölümler
sizler asilsiniz şovalyesiniz
merhamet ediniz merhamet ediniz
bir yudum ölüm
bir yudum ölüm veriniz
gördüm
mahşerin siyah koçu gibi
öldürüldü ölümüm
bir kızıl çığlık şimdi
izdüşümüm
Murat Kapkıner
Şub 23
Bağışlayın
Alışmamışım
Taşlanmadan ayrılmaya
Bir ilk tuhaflığın sarhoşuyum
Kovulmadan gidiyorum ilk kez
Gidiyor ve şaşırıyorum
Sırtımda utançlarım aşklarım belalarım
Geçti gümrükten
Oysa ben
Tam da hazırlamıştım kendimi
Altmışbir yılın utancını
kaçak sokmaya içeri
gidiyor ve hüzünleniyordum
utancım
aşklarım
belalarım benden geriye
kalacak diye
gidiyorum
ne eksik
ne fazla
hiç anımsamadığım
kahramanlıklarım da varmış oysa
böyle geçmişim gümrükten meğer
yazan yazıyormuş
sağımda solumda
Murat Kapkıner