Erken sonbahar ve Seyhan Erözçelik

Arkasına bakmadan çekip giden küstah yaza hiç aldırmadan, tenha bahçelerde dolaşan serseri kedilere, döne döne düşen kuru yaprakların sessizliğine, kırık banklarda oturan ihtiyarların durgunluğuna eşlik ederken hayallerimle avunuyordum. Erken sonbaharı müjdeleyen serin rüzgârlarla yelkenliler gibi şişen perdeler yazma arzumu kışkırtmıştı. Yeni mevsimi iştiyakla karşılayan ışıklar, onun önünde secde eder gibi usulca eğilecek, sular hafiften ürperecek, akşamüstleri boğazın laciverdi suları bakır rengine bürünüp güzelliğine inananı mest edecek, diyordum.

Geçmiş sonbaharlardan kalan hatıralarla yaşama hevesimiz büyüyecekti. Ben insanı huzurlu kılan bayram yazısının rehavetiyle biraz gevşeyecektim. Günlerdir gezdiğim cami avlularında, bakışlarıma değen insanların maneviyat âlemine açılan ruh halini anlatabilmek için uğraşacaktım. Okumak istediğim bir yazının kırık dökük cümleleriyle oyalanmak beni iyileştirecekti belki. Beceremesem de ilahilerin, duaların, teravihinin, zikrin kalbi nasıl yumuşattığını kelamın kudretine sığınarak yazmayı deneyecektim. Acının, kederin bizi insan kıldığını, ‘yaralayanın’ aslında gün gelip bizi iyileştirebildiğini fısıldayacaktım size.

Amak-ı Hayal vardı çantamda. Ruh ve madde arasında varlığın hakiki manasını arayan Raci’nin hayali yolculuklarını okuyordum arada. Mezarlıktaki kulübesinde yaşayan Aynalı Baba ile konuşup duran Raci’nin puslu zihni her katmanda biraz daha derinleşip, açılıyordu. Karanlık ruhunun önünden bir perde kalkınca diğerine hazırlanıyordu. Onunla birlikte Hiçlik zirvesine, Zerdüşt diyarına, Kaf Dağı’na, kimsenin ayak basmadığı tımarhanelere gidip hem eğleniyor, hem de öğreniyordum. Ramazan’ın uhrevi ahengine, sadeliğine yakışır bir kitap, diyordum içimden. Yine edebiyatın şefkatine sığınarak iyileşecektim.

O hikâyelerle dolaşırken Seyhan aradı. “Naber, nasıl gidiyor, iyi misin, bütün şiir kitapların birer birer tekrar gün ışığına çıkıyor. Ne güzel değil mi” dedim. “Evet, çok seviniyorum ben de” dedi heyecanla. Öyle konuştuk biraz. “Neden acele ediyorsun, ne bu telaş bir durup kendine biraz baksana sen” diye söylendim arada. Homurdandı her zamanki gibi. Manava girdim, taze barbunya arıyordum. “Neyse, sonra konuşalım” dedim. Kısa, yanık kokan bir sessizlik oldu. “Tamam, sonra konuşalım” dedi. İki gün sonra sabaha karşı Levent aradı. Ağlıyordu. Sustum. “Sonra konuşalım istersen” dedim. Kapattık. Sessizlik ağır bir taş gibi çöktü içime. Dünyanın müziği büsbütün sustu. Telefon yine çaldı. Ortak bir dostumuz daha aradı. Ağlıyordu. Sustum. “Seni sonra ararım” dedi. Kapattık. Yatakta öylece içi boşaltılmış bez bir bebek gibi oturuyordum. Kalkıp çalışma odama gittim. Seyhan’ın hediye ettiği gül ağacından yapılma kutuyu açıp kokladım. Biraz ağladım. “Tamam, Seyhan sonra konuşuruz o halde” dedim. Sustum.

‘Çiçeğin açması da bir tür şiir’

Şimdi onun çok sevdiği şair ve söz yazarı Bulat Okucava’nın karnı gıdıklayan harfleri birbirine sürterek söylediği şarkıları dinliyorum. ‘Ah Arbat’ diye iç çekip, sözcükleri yumuşatarak uzatıyor şair. ‘Ah Seyhan, Ah’ duramadın, diyorum. ‘Gül ve Telve’ kitabının’ 16. Falına ek olarak koyduğu Okucava şarkısının sözleri geliyor aklıma. Kitabı fal bakar gibi açıp buluyorum o şiiri: “Geçmiş dönmez, mümkün değil, yas tutulacak bir şey yok bunda./ Her devrin kendine ait bir güzelliği var/ Ama gene de üzülüyorum işte/ Artık yemek yiyemeyeceğiz/ Aleksandr Sergeyeviç’le, Yar Meyhanesi’ne gidemeyeceğiz iki kadehliğine.” Sonra o kaseti kapının önüne bıraktığı günü hatırlıyorum. O zaman birbirine dolanan kaset bantları ve ‘çok acılı’ aşklar vardı. Dünya güzeldi, cep telefonu yoktu. Sokakların sarhoşluğundan sıkılınca birbirimizin evlerine sığınır şiirlerden ve eksik sevdalardan konuşurduk. Gürültülü kavga severdik. Ahizeli telefonların kordonları kavga ettiğimizde balkondan fırlatıp geri çekmeye yarardı. Bulaşık yıkamazdık, icap ettiğinde kirli olanları mutfağın tavernasında kırardık. Net olmak lazımdı! Öyle sever Seyhan.

O günler geçti, tortusu kaldı. Böyle bir günde ne yazacağımı tam bilmiyorum. Kontrolsüz bir yazı olacağı kesin. O ‘kontrollü’ yazılar, yazı sanatını, şiiri, edebiyatı ve her şeyi çok bilen yazarların işi. Ben Seyhan’ın tireli, kesik heceli, tıkırtılı, çıtırtılı, hışırtılı, kimsenin bilmediği dillerde yankılanın şiirinin benzersiz sesini severim. Onun ruh iklimine nüfuz edemeyen okur şiirine önce biraz yabancılaşabilir ama sanıldığı gibi ölçüsüz, hesapsız değildir Seyhan. Hayatta belki ama şiir yazarken asla öylesine sayıklamaz. Kendisin de vaktiyle tane tane izah ettiği gibi şiirlerinin bir bölümü hece ölçüsüyledir. Divan edebiyatını, geleneği, gazeli, uyağı, ölçüyü, tasavvufu, soneleri, maniyi, farklı biçimleri önemser. Onları kendi lisanında, bakışlarının aynadaki suretine değdiği yerde buluşturur. Ahmed Haşim, Yahya Kemal, Asaf Halet Çelebi, Behçet Necatigil, Oktay Rifat, William Butler Yeats ve Mandelstam; Kendisine el veren şairlere ölümüne sadıktır. Vaktiyle Yeats kitabımı denize düşürünce arkasından atlayıp kurtarmışlığı vardır. O kadar…

“Gül ve Telve’deki her fal birer hayattır ve bir hayatın değişik dönemleri” demiş. Onun hiç ezbere kendi şiirini okuduğunu hatırlamıyorum. Bugün onu size duyurabilmek için fal bakıyorum. Ama seçtiğim şiir fallardan biri değil. 24 Gül Yaprağı’nı açıp kendinden yaptığı alıntıyla başlıyorum: “Çünkü ben hayatta sadece zambakların, güllerin,/ manolyalar ve yaseminlerin niye açtıklarını, beni ne/ biçim sevdiklerini ve bende ne bulduklarını biliyorum./ Çiçeğin açması da bir tür şiir belki. Bilmiyorum…”

O şiirin ne olduğunu nasıl doğduğunu, nasıl öldüğünü iyi bilir. İnsanların yok oluşlarına anlam veremez ama şiirin farklı tınılarını, inişlerini, çıkışlarını yüreğiyle tanır. Kimse onun gibi sesiyle, garip jestleriyle, inadıyla, şımarıklığıyla, takıntısıyla, hüznüyle, neşesiyle daima kendisi kalarak yaşayamaz çünkü. O Bartınca, Çeçence, ‘Sansarca’ en çok da Seyhanca yazmayı, konuşmayı, uzun uzun anlatmayı sever. (Hangisinin ‘son konuşma’ olacağını bilebilir miyiz? Vedalaşmayı sevmediğini biliyorum. Eğer o gün sana barbunya aradığımı söyleseydim, bana eski usul manavları, çoktan unutulmuş cümlelerinle anlatırdın. Olsun, ‘son’ yok ki! Bugün ben senin sesin olup yükseleyim göğe): “Topuğuma kırağı battı/ Ve ben neden ölmedim?/ çünkü kırağı kalbimde/ Ruhum kırağı./ Çocukken topuğuma/ kırağı battı benim./ Annem söyledi,/ topuğuma kırağı batmış benim./ Ve ben o zaman ölmüşüm./ Yani ben bir kez öldüm./ Ben çocukken ölmüşüm./ Annem söyledi./ Bir daha ölmem./ Annem söyledi,/ ben çocukken ölmüşüm./ Bir daha ölmem ben./ (Ölüm, çocukluk hastalığıysa eğer!)

Hatıralar Dükkânı…

İlk kitabı Yeis ile Tabanca’daki ‘Hatıralar Dükkânına’ giriyorum. Dediği gibi –elbette yağmur yağıyor. Seyhan neden o kitabı yazdığını anlatıyor ama yirmili yaşların henüz kabuklaşmamış ince diliyle: “Satıcıdan işitebildiğim kadarından anladığıma göre, dükkândaki mallar az çok hepimizin bildiği, yaşadığı hatıralardı. Osun! Zaten hepimizi müşterek kılan da, bu sıradan hatıraların bizde yarattığı kırık dökük tesirler değil de nedir?” Kitabı açınca içinden 83 kasımda yazdığı bir şiir düşüyor. İsmi ‘A la Garçon Saçlar’. Ekoseli bir kâğıda binlerce el yazısı arasında seçebileceğim, kendisi bizatihi şiir olan ‘şık’ harflerle yazmış. Bunun müjdesini verdiğimde nasıl sevindiğini hatırlıyorum. Yeniden basılan kitaplara girecekti belki ya da… Arkasında “Bu şiir kitaba hiç girmedi ama o kitabın şiiridir. Artık senin” yazıyor. Umarım bu yazıyla sahibine ulaşır. Aynı kitabın içinde eksik şiirleri de tamamlamış Seyhan. Eksik yazı, düşen harf, kaybolan şiir ve tashih hiç sevmez.!

Şehirde Sansar Var kitabını elime alıyorum. “Esra, ne tuhaf bu kadar açık konuştum” diye imzalamış. Son sayfada, “Uzun zaman var ki, ithaf ettiğim şiirlerin üzerine, şiirin uyandırdıklarını eğri ya da doğru etkilediklerinden, isim yazmayı bıraktım. Oyun oynamak isteyenlere” yazıyor. “Bu harfler, kime, ne ifade ediyorsa” diye eklemiş. Gülümsüyor ve ürperiyorum: “Irmaktan şu denize aktı hilal./ Yarada durdu su. Harf susturuldu./ Kana kana içiyorum kendimi,/ Kanaya kanaya akıyorum ben./ Bacaklarından düşüyorum sana./ Üşüyorum. İçimden üşüyorum.

‘Yağmur Taşı’yla dua…

Tam da Seyhan’ın sevdiği gibi yaz denizinin pul pul kabardığı aydınlık bir öğle vakti. Çınarların arasından güneşle oynaşan denize bakakalıyorum. Ve kalabalık bir cami avlusunda cenaze namazı okunurken ben de çok üşüyorum. Üzerine dikilen begonyalar öylesine narin. Rüzgârla salınan tül yaprakları koptu kopacak. Mezarcı çiçekleri itinayla yerleştiriyor. “Güzel” diyorum. “Sırası bozulursa Seyhan çok kızar.” Bin yıl önce bir 13 mart günü tanışmıştık. Doğum gününde. Şimdi bambaşka bir gün işte. (Gelecekte bugün de kadim geçmişin bir parçası olacak.) Üstelik ölüme inat nasıl da taze, ışıl ışıl bir gün! Biraz bacaklarım titriyor. Düşmemek için dayandığım servinin reçinesi parmaklarıma bulaşıyor. Biliyorum duyuyor bizi, şiiriyle hatırlatıyor kendini: “Bir çocuk geceye Kaf’ını çiziyor-/süren gecenin incir sütü!../ Üstü başı ağaç kokuyor, elleri yapış/ yapış…/ İşte bir çocuk ağaçtan iniyor,/ pabuçlarıyla ve eve gidiyor./ Çünkü her evde eskiden kalma şeyler vaa-ridir!..

Kadir Gecesi, Süleymaniye Camii’nin avlusunda oturuyoruz. Kuru yapraklara dolanan şeffaf naylonlar rüzgârla ak güvercinler gibi kanatlanıyor. İçerdeki kalabalık dua ediyor. Hepimiz sessizce dua ediyoruz. “Esra, bak iyi dinle” diyor Seyhan: Gökkubbenin rahmet balkonuna oturmuş, kucağında Yağmur Taşı, dua eder gibi okuyor: “Aksakal, anlatıyordu. Bir arkadaşın ölecek,/ yüreği yarık, dedi./ Öldü./ İki insan var, dedi, biriyle raslaşacaksın. Bir aşkın sonunda. O, sana bir taş verecek, dedi.Ötekine, sen taş vereceksin, dedi./ …../ O taş, onun elinde kalacak, dedi./ Kaldı./ Bir taş göreceksin, bir adada, havada durduğuna şaşma, dedi. O taş bütün insanlar için kutsaldır, onu gör, dedi./ …/ Bir ağaç olduğumu düşündüm, Ağladığımı düşündüm. Gözyaşlarımın denize döküldüğünü ve or’da kuruduğunu düşündüm. / Düşündüm mü, rüyada mıyım?/ Sonra bir ses geldi. Bildiğim bir ses. Hepimiz Biriz, diyordu, Birden Geldik./ …./ Çölde, kumlar arasında bir kumdum. Taş oldum. Kendimin bir rüyası…. Bir güle döndüm. Kırıldım. Toz oldum…

Böyle işte… Eve dönünce tülleri havalandıran rüzgâra karşı oturdum biraz. Kucağımda ‘taş’ gibi şiirler, avucumda “yine en iyisini kaptın” diye verdiği gül ağacından yapılma kutum. Seyhan veda sevmez. Biteni, batanı sevmez. Üzerine doğan güneşi sever. Göğün çatlamış nar misali yarıldığı bir seher vakti arayıp “İstanbul kan ağlıyor, uyansana” diyor. “Daha iyi bir fikrim var. Sen uyusana artık” diyorum ona. Ama şimdi ona ne diyeceğimi, ne yazacağımı bilmiyorum.

Seyhan, taşı, yağmuru, rüzgârı, denizi, sert içkileri, kadınları, acayip müzikleri, tuhaf konuşmaları, dostlarını, net olmayı, en çok da şiiri sever. Öyleyse yine onun diliyle söyleyelim. “Taşındım./ Göğdeyim./ Ruhum, göğde./ Ruhum, gövde./ Kardeşimden ayırdılar./ Göğdeyim./ Göğden aşağı./ Yerden yukarı.

Esra Yalazan

seyhan_er_z_elik_ve_nilg_n_marmara_2 Erken sonbahar ve Seyhan Erözçelik

Beş Kuruşa Aşk Şarkıları

Bir yalnızlık büyütürdüm saksıda
kalandı çok eski günlerden
bir bana yetsin, hıncımı arttırsın
aşkımı pekiştirsin diye sevince.
Günüydü, gelip durdu hüznümün önünde
gidilmemiş bir saklı deniz sandım.

Kıpırdamazdı yapraklar geceyle
tüketirdi çiçeği, kuşu sevdiremeyen konyak
bana neydi gülmeler, şarkılar
otobüs durakları, alandaki kalabalık
geldi durdu, alana merhaba dedim.

Bir göz bozgundur yerine göre
vururdu pencereme rüzgâr,
ben hep öyle bir gözdüm
çığlığını kendine saklayan.
Düş kurmazdım, beklemezdim şurda burda,
çiçek demetleri, bisikletler geçmezdi
apansız geliverdi sokağıma.

Hıncım bana kalsın gayrı
sen yalnızlığımı götür.
Bana çay demlemeyi öğret
elimi yüzümü yıkamayı,
ağzıma rakı koydurma.
Hıncım bana kalsın diyorum
çünki ben bu kenti kendimde büyüttüm
bir barbarın vahşi ateşiyle,
çünki yapılarının taşında onulmazlığım
çünki şarkılar kanımın bedeli.

En sevdiğim kelimeler gibisin
örneğin öfke gibi
hani bir zamanlar
dağda ve sokakta açan.
Örneğin umut gibi
günde, gecede yitip durduğumuz
zeytin dalını dal eden.
Örneğin aşk gibi
denizlerin üzerinde yürüten.
Örneğin kavga gibi
yüreğimi sıkı, saçlarımı kara tutan
kayaları yumuşatan kavga gibi.

Denizler benim kadar kıpırdayamaz
bak şimdi parklardayım
bir çocuğun menevişli gözlerinde.
Hüzünleri bırakmanın günü
günü çığlığı olmak dünyanın,
hüznümü iki kat ediyor ama
gecede alnıma dayalı alnın.

Ahmet Oktay
inspiration-amp-fashion-390414-475-315 Beş Kuruşa Aşk Şarkıları

Mıknatıssız Pusula

ben sana düzenli olarak telefon ediyorum.
adlı bir cengaver olarak telefon ediyorum.
hakiki cinayetler işleniyor görüyorum.
isa görüyor, şeyhim görüyor, ben görüyorum.
ben sana düzenli olarak telefon ediyorum.

yüzyıl şilisinden bir dazz javulcusu inliyor tam arlarımda
hiç durmadan kentlimağlup kıyasıya mağrur ve mor
bir çocuğum şimdi pişman olmak için
birbiriylebağlantılıyüzbinlerceyılım vor.

seni sevmem
bu savaşı
kesintiye uğratmaz
ama ordan bakma!
bu, werther’in
leş kanını
gül kılar.

birleşmemiz radikal olacak ben kan vereceğim
otobüsler olacak, tirenler, bütün öldürülmüş cumhuriyet şehirleri
saçlarım uzun olacak, bıyıklar, gözlükler, gideceğim
çığlıklarla düzülmüştür aşk şiirleri.

gideceğim ense kökümde devlet denen şirk,
göz bebeğimde kent gördükçe kırılan gıçlar,
ve bir dizeyi haklar gibi terli ellerim
bu çağın açısını dik tutacaklar.
bana bir öpücük verin yoksa galip döneceğim
ufka bir kesin ordum akıverecek
elimde çözülecek makina ve cinayet
marşlar yazıp halkımla söyleyeceğim yoksa.
inanmışım kaybetmek esrarıdır olmanın
çıldırmış bir vaşak gibi kaybediyorum.
ipimden kurtulmuşum kaybediyorum.
birleşmiyor ellerimiz haykırıyor trapez
tanklar tank olup geçiyor üstümüzden

helvetius haklı, devlet şaşkın, piyanist kara
memleket sana rağmen ket vururken yarama
şu çıplak çocuk şu tüyük bürk şairi ben

-ve emir “kun” diyor; doğuruluyorum-

“bu ülke”den daha bıçkın tamlama bilmiyorum.

bana bir öpücük verin yoksa şair öleceğim
ikdildar tohmekecek sözüme yoksa
ve bir dizenin tan yerini ağartamsıysa
ellerini tutarım ki kudurtucudur.

bunun için gözlerinin meryem hali sevgilim
gözlerinin meryem hali gerçek yurdumdur
ki zuhrettiğinde ilk formuyla isa yeniden
ağlıyorum, ağlıyorum, ağlıyorumdur.
ben bu çağdan bir kere de şerefimle geçeceğim
lazım gelen gülleri göğsüme gömmüşüm

birleşmemiz radikal olacak ben kan vereceğim
bunu daha çok küçükken bir filmde görmüştüm!
ah laikse aşkımız biter elbet bir kışbaharyaz günü

gözlerin uçurumlar kaydeder avuçlarıma
bir çınar gövdesini bir hamle daha yayar
üç içbükey komodin silah çeker vurulur

sen gidersin, denklem düşer, ben aşk olduğumu ağlarım
bir kelebek konduğu yerde bir mayın olduğunu anlar.
ben dünyaya karşı durmak ile meşhurum
olma. yokluğun bulunmama larcivert lavlar akıtır.

nasıl çekip gitmiş bir şaman
çekip gitmiş, bir şaman değilse en çok
benim gibi sonsuz bir at
hiç koşmuyorken de attır.

biliyorum lir sızmıyor şakaklarımdan
ve yüzümde şeyh çıldırtan yarıklar da yok
annem beni hep çok sevdi, kız gördüm mü ağlıyorum
modern bir alışkanlıktır ölmek, seni doğasıya seviyorum
ben sana düzenli olarak telefon ediyorum.
mıknatıssız bir pusula olarak

ah muhsin ünlü

4120883-lg Mıknatıssız Pusula

Çiçeğin açması da bir tür şiir belki. Bilmiyorum…

Çünkü ben hayatta sadece zambakların,
güllerin, manolyalar ve yaseminlerin niye
açtıklarını, beni ne biçim sevdiklerini ve bende
ne bulduklarını biliyorum.

Çiçeğin açması da bir tür şiir belki.
Bilmiyorum…

Seyhan Erözçelik

k%C4%B1r-%C3%A7i%C3%A7ekleri_7 Çiçeğin açması da bir tür şiir belki. Bilmiyorum...

Sevmeye Başlayınca Birini

sevmeye başlayınca birini
kendimi yıkıp yeniden kurarım
çünkü;
bu yeni bir aşktır
ve temeldeki yerini mutlaka alacaktır.
dikkat! ..
yabancıların inşaat alanına girmesi tehlikeli ve yasaktır…

Metin Altıok

2012_07_picc-f34341b60-475768-475-381 Sevmeye Başlayınca Birini

Böyle Başlar Sevişmek

İlk önce :
Benli gözlerini öptüm
Sonra gözlerimin değdiği heryeri
Böyle başlamaz mı
Sevişmek

Bir sevda için ölüp ölüp dirilmek
Yanlızlığına inanıp
Bir anıyı hatırlayıp
Bir bukle öpücük kondurmak
Yanağına

Deli gibi ölürcesine
Hatıralarla sarılıp
Ufuklara dalmak gibi
Bir kez sevip
Bin defa ölmek gibi yaşam

Söylesene çiçeğim

Böyle başlamaz mı
Sevişmek

Metin Altıok

metin-altiok-siiri Böyle Başlar Sevişmek

Şimdi Gel

Sevdaydı bulduğum sende,
Sende buldum senden geçtim.
Terk ettim sanma sakın;
Yeni bir hızla bilendim,
Çağıldayan özgür sesinde.

Şimdi gel durdurma beni.

Çünkü sevda bir nehirdir,
Akar insan bütünlüğüne.
Türlü kollar alarak
Katar onları benliğine.
Yürekten yüreklere yönelir.

Şimdi gel dondurma beni.

Metin Altıok

483177_134897589984102_1643239517_n Şimdi Gel


Sizden Saklı

gelmediniz, ben hep sizi bekledim
eksilen yanlarımla
sizden saklı eskidim
her şeyden önce aşk verilmiş bir sözdü benim için
gün, ay, saat, hafta; takvimişi zaman yani

Aldıkça dönemeçleri değişmedi hiçbir şey
yalnızca ufuklar yeniledim

Kaç aşktan oluşmuş bir şeydi aşk
her sevgiliyle biraz daha biraz daha
sizden saklı eskidim

Murathan Mungan
In+my+Heart Sizden Saklı

3. Cemre

Hüzün eskisi eflatun bir akşam süzülürken gökyüzünden,
ne zaman gittiğini bile farketmeden….
gelivereceksin.
Bir bir dökülecek takvimden yapraklar.
Sensiz geçen seneler tek kalemde silinecek yalnızlık defterimden.
Sanki hiç gitmemiş gibi sarılacaksın bana.
Ben hiç gitmemişsin gibi kucaklayacağım seni.
Ayakkabılarını fırlatacaksın bir köşeye,
çantan kapı ağzında öylece kalakalacak.
Mantonu çıkarırken havadan sudan konuşacaksın.
Havanın soğukluğunu, dolmuşların kalabalığını,
topuklu ayakkabının kadınlar için bir işkence olduğunu ve zavallı ayaklarının
kara yazısını.
Çocuksu bir heyecanla anlatacaksın,
vapurda nasıl simit attığını ve nasıl çılgınca kapıştığını martıların.
Içtiğin sahlepi, burnuna kaçan tarçını.
Ayrı ayrı …
bir çırpıda…
Sırtına bir yastık alıp uzanacaksın ,
bahçede ki manolyayı seyreden cam önündeki koltuğa.

– Işte.

diyeceksin.

– Işte beni buraya bağlayan şey bu . Koltuğun, manolyalar ve sen….

Saat 6 ‘yı,
yüreğim seni vuracak.
Radyoda bilmediğimiz makamda şarkılar çalacak.
Ayak ucuna oturacağım.
Her akşam ki gibi küçücük ayaklarını dizlerime koyacaksın.
Okşanmaya hasret bir kedi yavrusu gibi gözlerini kapatıp mırıldanacaksın .
Küçücük ayaklarını ovacağım.
Sobanın üstünde bir ıslık tuturacak porselen çaydanlık.
Ve aşk demlenecek buharıyla.
Ben gizlice seni seyredeceğim.
– Yanıma uzan.Özledim
diyeceksin.
Daracık kanepede yanyana uzanacağız.
Saçlarının kokusundan başım dönecek.
Akşamın vurduğu saçlarında ışıklar oynaşacak.
Ve pervaneler görse terkedip bilmem kaçıncı kez tavaf ettikleri ışığı ,
saçlarında dönecek.
Ateş böcekleri çakacak gözbebeklerinde.
Gözlerindeki ateş böcekleri , gözbebeklerimi tutuşturacak.
Tanırım bu yangın arifelerini.
Bilirim gözbebeklerinde başlar bu yangınlar,
ardından bedenlerimize sıçrar kıvılcımlar
ve
savrulur avuçlarımızdan külrengi sevişmeler.
Öylece uzanacağız yanyana
Zamansız mekansız.
yıkılacak duvarlar önce, silinecek peşi sıra ruhumuzdaki tüm izler.
Vapurlar bilmediğimiz makamlarda çalacak düdüklerini,
bir yakadan diğer yakaya.
Kızkulesi aşkını anlatacak içli içli ,
Salacak’da bir adam kadehini kaldıracak batan güne karşı,küfrederek bir fahişeye.
Bir kuş ölüsü kıyıya vuracak, bir kuş çıkacak yumurtadan.
Galata kulesi daracık sokaklarda aşkları deşifre edecek ardı arkası kesilmeyen öykülerle.
Trenler kalkalacak istasyonlardan, trenler varacak istasyonlara.
Bir uyuşturucu gibi dağılacak gece şehrin damarlarına.
Biz kaldığımız yerden başlayarak sevişeceğiz.
Sobanın titrek ışığında gölgelenecek çıplak tenin.
Teninde gümüş rengi yakamozlar fısıldaşacak.
Bedenin bilmediğin makamda şarkılar söyleyecek.
Ilk cemre dudaklarımdan dudaklarına düşecek.
Dudaklarında taptaze arzular filizlenecek.
Ikinci cemre avuçlarına düşecek avuçlarımdan.
Titreyecek ürpererek tüm bedenin.
Avuçlarım yanacak teninden ve avuçlarım teninle ferahlayacak.
Dokunduğum her yerde manolyalar açacak.
Ben manolyaları koklayacağım teninden.
Bir deniz gibi çırpınacak ruhunda aşk.
Ruhumdaki deniz, ruhundaki denize karışacak.
Çılgın med-cezirlerle dalgalanacağız.
Med-cezirlerle dağılacağız.
Gel-git zamanları.
Med- cezirler,
Med-cezir zamanları.
Ardarda ,

soluksuz.

Çığlık çığlığa

En derinlerdeki dehlizlere kadar uzanacak deniz .
Dalga, dalga..
Korkusuzca kış ortasında tomurcuklanacaksın.
Bitecek yüzyıllık sessizlik.

– Kadınım diyeceğim,

ve üçüncü cemre düşecek en derinlere…..

Zeynep Didem
2012_07_picc-734470216-467391-475-317 3. Cemre

Denizler geçiyor içimden

Denizler geçiyor içimden.
Dalga,dalga
denizler.
Köpük, köpük.
Dalgalı denizler içimden geçen.
Soluk mavi,
sonsuz mavi,
açık mavi.
Biraz uçuk mavi,
biraz kaçık mavi denizler.
İçim geçiyor.
İçimden gözlerin gibi denizler geçiyor .
Her geçen denizde, içim biraz daha çırpınıyor.
Kesilen hayalarına ağlıyor Uranos.
Bir damla kan,
bir damla hayat sızıyor denizin en mahrem yerine.
Kesilen hayalarına ağlıyor Uranos.
Ağlıyor deniz.
Ddeniz ağlıyor haykırarak kaybettiği bekaretine
bacak aralarından süzülüyor Uranos bembeyaz köpük köpük,
tüm erkekliğiyle.
Yok edilen doğmamış çocuklara hayat sunan.
Bir damla kan ,
bir damla hayat sızıyor denizin en mahrem yerine.
İçimden geçen denizin rahminde döllenen güzellik.
Kasıklarında doğum öncesi o sızı.
ve
Kasıklarında doğurmanın o hazzı saklı denizler..
Köpük,köpük kıyıyan vuran güzellik Aphrodit.
Her doğumda ve her sevişmede yeniden kaybedilen bekaret.
Masumiyet.
Ve yeniden denizin bacak aralarından süzülen köpük.
Arzu,
Sehvet.
Sevişme sonrası yataklarda uçuşan
Defne kokusu.
Yaban mersini kokusu.
Sonbahar sürgünü kokusu.
Amber kokusu.
Kıyılarıma vuran güzellik Aphrodit.
Denizler geçiyor içimden.
İçimde geçen denizlerin içinde dalgalanıyor.
ince ince yalıyor kıyıları sehvet.
Baştan çıkarıyor teni.
Teni tenden sıyırıyor.
Usul usul sızıyor ruhlara ilk fahişe Gahi.
Dokunma .
Sevişme.
Çıldırma.
Çıldırtma.
Dokun.
Seviş.
Çıldır.
Çıldırt.
Ve kabullen içindeki
her sevişme sonrası öldürdüğün hayvanı.
Denizler geçiyor içimden.
İçimden geçen denizlerde batan gemiler.
İlk ihanet ,
İlk aldanış.
İlk cinayet.
Tekrar tekrar Habili öldürüyor Kabil.
Kan sızıyor topraktan tüm soylara.
ilk böylebulanıyor ihanete aşk,
ilk böyle bulanıyor kan insan dölüne.
Kendi mezarını kazıyor insan.
Tekrar
tekrar.
tekrar
tekrar ölüyor, öldürürken.
Ve her defasında ihanete bulanmış aşklara
sevdalanıyor.
Bir karga geceye boyuyor sabahı.
Bir karga öldürdüğü kendi soyunu gömüyor toprağa.
Tekrar tekrar Habili öldürüyor Kabil.
Tekrar tekrar ölümü seçiyor Habil.
Yeniden yeniden gömüyor Habili Kabil.
İnsan kendi soyunu gömüyor toprağa.
Ve ben tekrar tekrar seni seviyorum.
İhanetle sarmaş dolaş aşkını bile bile
yeniden aşk
yeniden sen
ve yeniden…..
Denizler geçiyor içimden.
içimden geçen denizlere karışan dingin ırmaklarda serinliyor pembe beyaz nilüferler.
Yemyeşil sularla hesapsız sevişen bahar rüzgarlarına karşı,
sarı süzgün gün ışıklarında tarıyorsun saçlarını.
Uzak çok uzaklardan en güzel şarkılarıyla sesleniyor Eftelya.
aşk vuruyor kıyıya.
ve ben çılgınca aşk’ı emzirmeni istiyorum göğüs uçlarından.
Saçlarını serdiğin yataklarda teninin tuzuyla kavruluyorum.
Bir kuş deliriyor yüreğimin orta yerinde.
Kasıklarımda dört nala koşuyor doru kısraklar.
Bir arı misali ağzının içinden topluyorum binbir çiçek özünü.
Parmak uçlarım anlatıyor bembeyaz tenine güzel aşk masalını.
Fıskırırak, çağlayarak akarak karışıyor insanlığın özü, özüne.
Kapatma, aç ayışığı tozuyla sürmelediğin gözlerini.
Arzu,
Sehvet.
Sevişme sonrası yataklarda uçuşan
Defne kokusu.
Yaban mersini kokusu.
Sonbahar sürgünü kokusu.
Amber kokusu.
Leylak kokusu.
Tekrar sevişelim kokusu.
Yuvarlandığımız tepelere tekrar tırmanalım kokusu.
Sen kokusu
Ben kokusu
O tarifsiz erkek ve kadın kokusu.
Aşk kokusu.
Uzak cok uzaklardan en güzel şarkılarıyla sesleniyor Eftelya.
Kesilen hayalarına ağlıyor Uranos.
Habili öldürüyor Kabil.
Bir dalganın köpüğü vuruyor kıyıya
sen sin kıyıyan vuran güzellik …….
Denizler geçiyor içimden.
Gemiler içimden geçen denizlerde yol alıyor.
Ve elimde en bildik aşk vedalarına
bayrak mendiller sallanıyor.
Mendillerden soluk mavi denizlere damlıyor gözyaşları.
Gözyaşlarını içinde saklıyor istiridyeler.
ve kim gerçekten biliyor gözyaşlarımız mı,yoksa bir kum tanesimidir inciler.
Eftelya ayrılığa serenatlar okuyor cığlık cığlık,
Avaz avaz.
Feryat fıgan.
Denizkızlarının saçlarında parıldıyor en karanlık gecemizde, deniz yıldızları.
ve
o denizkızları baştan cıkartmak için,
içimden geçen denizlerdeki o gemiciyi
en parlak yakamozlarla yıkanıyor hiç kimsenin görmediği.
Denizler geçiyor içimden.
içimden sen geçiyorsun.
içim geçiyor.
uyumak için.
uyanıyorum.

Zeynep Didem

bokeh-photos-1-80668-475-317 Denizler geçiyor içimden