Başkalarının Acısına Bakmak

562151_461475150548671_211509986_n Başkalarının Acısına Bakmak

“Bütün yaşantıların ortasında sözcüklerin, düşüncelerin ağırlığını taşıyacağını düşünmek son derece zorlaşmış bulunuyor. Savaş, sözcükleri tüketip bitirdi; sözcükler iyice zayıfladı, sözcüklerin ileri tutar bir tarafı kalmadı. (Henry James)” (s.25)

“Fotoğrafların bugün hayal gücünü aşan bir ağırlığı vardır; tıpkı dün basılı sözcüklerin, daha önce de konuşma dilinin olduğu gibi. Çünkü baştan sona gerçek görünüyorlar. (Walter Lippmann)” (s.25)

“Biz her zaman fotoğrafçının aşk ve ölüm evinde bir casus olmasını, fotoğrafı çekilenlerin de kameranın farkında olmamalarını, kendilerini bırakmış, en doğal halleriyle kalmalarını arzu ederiz. Fotoğraf sanatının ne olduğu ve ne olabileceği konusundaki hiçbir derinlikli yaklaşım, uyanık bir fotoğrafçının bir hareketin/eylemin ortasında yakaladığı beklenmedik bir anın resminin verdiği tatmin duygusunu zayıflatamaz.” (s.55)

“Düşmanı bir anlığına donduran ölümcül bir silah ile büyük bir tarihsel olayı en ince ayrıntılarına kadar korumaya çalışan fotoğraf makinası, aynı aklın ürünüdür. (Ernst Jünger)” (s.67)

“Fotoğraflar, nesneleri ne olursa olsun, hep dönüştürücü bir etki yaparlar; herhangi bir şey, bir görüntü halini aldığında, gerçek hayatta olmadığı şekilde güzel -korkutucu, dayanılmaz- olabilir pekala.” (s.76)

“Problem, insanların fotoğraflar vasıtasıyla geçmişlerini hatırlamalarında değil, sadece fotoğrafları hatırlamalarındadır. Fotoğraflarla hatırlama, diğer anlama ve hatırlama biçimlerini gölgede bırakır.” (s.89)

“Savaşın meydana geldiği ülkeler dışındaki insanların korkunç görüntülerle karşılaştıklarında hemen televizyonu kapatmalarının ya da kanal değiştirmelerinin sebebi, diyelim, Bosna’daki savaşın bitmek bilmemesi, tarafların liderlerinin çözülmesi mümkün olmayan bir açmazda tıkanıp kaldıklarını iddia etmeleridir. İnsanların dehşet manzaralarına karşı daha az duyarlı hale gelmelerinin sebebi de, bir savaşın böyle tepkilerle durdurulabileceğine inanılmamasıdır. Oysa şefkat, zaten istikrarsız, gelgeç bir duygudur. Eğer eyleme dönüştürülemezse, yok olup giden bir duygudur. Burada sorun, uyandırılmış, ayağa kaldırılmış duyguların, aktarılmış olan bilgilerin nasıl eyleme dönüştürüleceğidir.” (s.101)

“Bizim, savaşın neye benzediğini gerçekten tasavvur etmemiz mümkün değildir. Biz savaşın ne kadar korkunç, ne kadar dehşetengiz bir şey olduğunu ve ne kadar normal hala geldiğini tahayyül edemeyiz. Fakat, bir süre ateş altında kalmış ve yanı başında başkaları vurulup düşerken ölümün pençesinden kurtulmuş her talihli askerin değişmez duygularla hissettiği budur. Ve haklı olan onlardır.” (s.126)

“Güçlü biçimde beslenmiş bir içsel hayat yeniye karşı özellikle direnç gösterecektir. Bize hep eski ile yeni arasında bir seçim yapmamız gerektiği söylenir. Aslında biz, ikisini birden seçmeliyiz. Hayat, eski ile yeni arasındaki bir dizi anlaşmadan ibaret değilse başka nedir ki?” (s.144)

“Bir yazar, kanımca, dünyada neler olup bittiğiyle ilgilenen birisidir; yani, insanoğlunun ne kadar sefil olabileceğini anlamaya, bunu içselleştirmeye ve bu gerçekle bağ kurmaya çalışan, ama bu anlama çabasıyla da yozlaşmaya, sinik ve yüzeysel biri olarak kalmamaya gayret gösteren birisidir.” (s.146)

“Edebiyat, bize dünyanın neye benzediğini anlatabilir.” (s.146)

“Bizim ya da bizden olmayanlara karşı bir sempati besleyemezsek nasıl insanlar oluruz? En azından bazı anlarda kendimizi unutmayı başaramazsak nasıl insanlar oluruz? Yaşadıklarımızdan ders çıkarmayı bilemezsek nasıl insanlar oluruz? Ya affetmeyi bilmezsek? O zaman olduğumuzdan başka bir şey haline gelmez miyiz?” (s.146)

“Edebiyat, daha büyük bir hayata, yani özgürlük alanına giriş pasaportuydu. Edebiyat özgürlüktür. Özellikle de birer değer olarak okumanın ve içedönüklüğün ayaklar altına alındığı bir çağda edebiyat, özgürlüğün ta kendisidir!” (s.151)

Başkalarının Acısına Bakmak-Susan Sontag

Frida Kahlo: Aşk ve Acı

6160670-lg Frida Kahlo: Aşk ve Acı

Bedenim bitkin. Ve bundan kaçmam mümkün değil. Tıpkı hayvanlar gibi kendi ölümümün gelip de yaşamımın ta içine yerleşmeye başladığını duyumsuyorum; bu öylesine güçlü bir duygu ki, tüm mücadele olanağımı yok ediyor. Herkes benim mücadele etmeme öyle alıştı ki, kimse inanmıyor bana. Yanılmış olabileceğimi düşünmeye cesaretim yok artık, bu tür parlak fikirler gitgide daha az geliyor aklıma.

Bedenim beni bırakacak. Oysa ben, hep o bedenin kurbanı olmuşumdur; biraz asi de olsa bir kurban işte. Biliyorum, aslında birbirimizi yok edeceğiz, böylece mücadele sonunda ortaya hiçbir galip çıkmayacak. Düşüncenin, sırf hasar görmemiş olmasından ötürü, tenden oluşan öteki maddeden kopabileceğini düşünmek ne hoş ve sürekli bir yanılsama.

Kaderin cilvesine bakın ki, hala bu eter kokusuna, bendeki bu alkol kokusuna, kutularında istiflenen ölü parçacıklarından ibaret olan ilaçlara, odaya getirmeye çalıştıkları düzene, kül tablalarına, yıldızlara tekmeler savuracak gücümün olmasını isterdim.

Geceler uzun. Her dakika beni ayrı bir dehşete düşürüyor; her yanım sancıyor. İnsanlar benim için kaygılanıyorlar. Bense bunu engellemek istiyorum. Ama insan kendi kaderini değiştiremezken, başkalarının kaygılanmasını nasıl engelleyebilir ki? Şafak hep çok uzaklarda. Şafağın atmasını mı arzuluyorum, yoksa asıl istediğim gecenin daha da derinine mi dalmak, bilmiyorum. Evet, belki de aslında her şeyi bitirmek istiyorum.

Yaşam üstüme böyle varmakla gaddarlık ediyor bana. Bu oyunda kâğıtları daha iyi dağıtmalıydı. Payıma çok kötü bir el düştü. Bedenimde kara bir tarot bar.

Yaşam, belleği icat etmekle gaddarlık etmiş. En eski anılarımı ayrıntılarıyla içlerinde taşıyan ihtiyarlar gibi, ölümün kıyısına gelmişken belleğim, güneşin çevresinde dönüyor ve neleri aydınlatmıyor ki o güneş! Her şey mevcut, hiçbir şey yitmemiş. Tıpkı, size daha da canlılık verecek, içinizi acıyla zonklatan gizli bir güç gibi: Hiçbir gelecek olmadığının kesinliği karşısında geçmiş büyüyor, kökleri genişliyor. Bendeki her şey bir köktabaka halinde, renkler her tabakada saydamlaşıyor, en ufak görüntü mutlaklaşma eğiliminde, yürek kreşendo atıyor.

Ama resmetmek, tüm bunları resmetmek artık olanaksız.

Ah, Dona Magdelena Carmen Frida Kahlo de Rivera, topal majesteleri, kırk yedi yılın geçtiği bu kavurucu Meksika sıcağında, iliğine kadar yıpranmış, sancı her zamankinden bin beter kasıp kavururken, onarılması olanaksız bir durumdasınız işte!

İhtiyar Mictantecuhtli,* Tanrım kurtar beni!

(*Azteklerde ölüm tanrısı.)

(Frida Kahlo: Aşk ve Acı- Rauda James)

Büyümüş bir kız çocuğu

blogger-image--11560332 Büyümüş bir kız çocuğu

bir gün sen de anlayacaksın
kalabalıklardan kaçıp
dizlerini karnına kadar çekip ağlayacaksın
işteo an özleyeceksin
eski sevgilini değil
pili bitmiş oyuncak ayını.
yanından ayırmadığın, yatarken sarıldığın saflığını
tel sarar kızıma tel sarar diyen babana benzemeyecek her erkeğin gözleri.
o küçük kız çocuğu değilsin artık
ama birgün sen de ağlayacaksın!
kenarları dantelli elbisesiyle
saçlarını ördüğün oyuncak bebeğini
nereye koyduğunu htırlaman gerektiğini anlayacaksın!
tel sarar kızıma tel sarar diyen babana benzemeyecek her erkeğin gözleri.

Ceyhun Yılmaz

Çekmece

blogger-image-689899819 Çekmece

Büyüklerle ben yapamıyorum
çocuklar da almıyor beni oyunlarına
devlet dairesinde
yangından kurtarılmayacak
sıkışmış bir çekmece gibiyim
açılamıyorum sana

Kardeşiyle sokaklarda hep
bir örnek giydirilen sen
nasıl sevmezsin eşitliği
yürürken düşen çoraplarını
aynı hizaya getirmek için
annen değil miydi önünde diz çöken

Öpüşme sahnesinin tam ortasında
içeri girdiğin yazlık sinemanın
yer göstericisiyim
yürüyorsun fenerimin ışığında

yer: Kız Kulesi

ve sonu ayrılıkla bitecek
hüzünlü bir aşk filmini oynuyor
beyaz duvarında
Bir kez olsun çıkmazken ağzından
seni sevdiğimi
her gün söylememi yadırgama
bil ki bu şehirde
iskelenin verilmesini
beklemeden atlarım vapurlara

Son karesi gibi Red Kit’in
batan güneşe doğru
sürerken atımı
gitme kal demeni bekliyorum

Sunay Akın

Geç geldin ey Musa

blogger-image--704246556 Geç geldin ey Musa

IV. Şiirler:

I.

Geç geldin ey Musa
Mucizeler devri sona erdi
Bastonunu Charlie Chaplin’e hediye et ki
biraz gülelim.

II.

Rüzgar esintisiyle gittin
Sevinçliydiniz
Hem sen
hem:
Tesadüfen ağaç dallarının
gölgesi arasından geçen o
muğlak avcı.

III.

Ölüm işaret ederek sadece sorar:
Hangisi?
Ve biz şaşkınca, lal, birbirimizin yüzüne bakar dururuz
Sorar: hangisi?
Ve alır sizi bir küfenin içine koyar,
Uzaklaşır.,

IV.

Ne toplantılar,
Ne ödüller
Ne de senin diline şifa veren o kutsal ad
tümü yararsız,
sonunda ölüm gelir
çünkü onun tüm bilgisi:
Senin adından ibarettir.

Langroodi

Eylül

blogger-image--838672928 Eylül

“Hiçbir şeyim yok akıp giden sokaktan başka…”(Cemal Süreya)

Eylül

Furuğ Ferruhzad’a

Saatlerce masanın üstündeki telefona baktı. Elleri koynunda… düşündü… düşündü… ve nihayet düş/ürdü… koynundan… ellerini… Bir de sıkı sıkıya tuttuğu yeşillerini.

“Olması gereken”, dedi… ”Çünkü güz geldi.”

Tüm sabahlara gölge düş-tü… ”Eylül düştü… Düş-tüüüüüüü!” diye bağırdı Güneş ardından. Eylül de anladı… Hiçbir şey artık aynı kalmayacaktı. Düş-enleri toplasa, düşmemiş gibi yapabilir miydi? Boşluk…
Kendisine sarılan her şeyi sımsıkı tutardı. Bitti. O ana kadar başlamış olan her şey bitmişti. Başlayacaklar henüz düşmemişti ellerine. Bundan böyle yalnız yüreğin hükmü geçerdi gözlerine… Eylül! Ona düşen susmaktı bundan böyle.

Susmak; söylenmemiş sözcükler diyarı…

— Pencereye bak, Eylül! Gazel rengi gökyüzüne bak, dedi Güneş.

“Düştüğüm yerden hiçbir şey göremiyorum Güneş! Sesini duyuyorum yalnızca. Pencereyle görmek arasında ayrılık var, Güneş.”

Ayrılık: En ağır kelime…

Kavuşmak bile onun ardından koştu. Beklemek geldi. Beklenti vakti… Güneş, şaşkınlıktan donup kaldı. Eylül’ün yerde yatan bedenine baktı.

— Eylül? Hadi kalk! Senin zamanın şimdi. Korkuyorum. Lütfen sesini aç… Gözlerini aç! Eylül!

“Sarsma beni Güneş! Duyuyorum seni, derinden gelse de sesin… Konuştuğumu sanıyorum, yalnız kendime varıyor anlattıklarım. Ne yapayım? Kalkamam ki Güneş! Bu kez yürüyemem eskisi gibi. Dahası dağılmaktan korkuyorum aslında. Varlığım ağrıyor anlıyor musun? Var olduğu yerler kanıyor…”

— Beni telaşlandırıyorsun, Eylül!

“Gölge etme Güneş! Çık doğ sen sabahlara! Beni eskisi gibi kalkmaya özendir.”

— Yoksa ağlıyor musun Eylül? Ağlama!

“Güldürme beni, Güneş! Eylül ağlamak için gelmiş dünyaya. Kaç ay oldu? Sulanmayı bekleyen ağaçlar var. Ben, sonsuzluğun caddesinde, üstelik gece, yürüyorum. ‘Gerçeğin türleri’ demişti biri… Gerçeğin kendinden başka kimi var ki… Biliyorum şu aralar gerçek de kimsesiz, benim gibi. Yapayalnız ve üşümüş. Bu yüzden sakladı ya yüzünü ebediyete dek. Ben de terk ettim gerçeği. Artık kendi gerçeklerim var. Ve ardımda yarım kalmış aşklar var, Güneş! Onlar da benim gerçeklerimin bir nevi türleri oldular. Onlar da yarım kaldı diye avuttum kendimi. ‘Değiller’ dedi yalan, bir buçuk oldular. Bana sabahlarımı ver, Güneş! Sadece sabahlarımı… Sen iyisi mi bat ya da git yat Güneş!”

— Eylül! Kalk hadi. Bak daha yeni başladı güz. Arınacağız, soyunacağız üstümüzde ne varsa.

“Hala buradasın, Güneş! Buradasın da neden yalnızmışım gibi geliyor bana. Hadi git sen, kalkarım ben hazır olduğumda. Bırak beni şiirimle baş başa. Cümlelerim devrik, Güneş! Onları bile koyamıyorum sıraya.”

— Eylül! Kar yağıyor.

“Öyleyse Güneş, ne işin var senin hala burada? Sana doğmanın sakıncalarını öğretmediler mi?”

— Eylül! Soluğun inip çıkıyor göğüs kafesinde ama…

“Öyle uzaktayım ki…”

Eylül, bir ay kadar düş-tüğü yerden kalkamadı. Penceresine her gün boş bakan aydınlıklar uğradı. Eylül! Düş-en düş-lerini gecenin yatağına taşıdı. Zaman yürüdü… Saatler eskidi. Eskiyenin yerine yeniler geldi. Sonra Güneş doğmanın sakıncalarına inat, Eylül’e bir sabah verdi. Eylül o gün ayağa kalktı. Zamanın tozlarını silkeledi üstünden.

— Eylül! Seni görmek ne kadar güzel?

— Hoşçakal Güneş! Bir günüm kaldı, gidiyorum ben. Öğrendiğim her şey şu defterde yazılı. Yarın Ekim gelecek. Ben geçmişin tüm artıklarını yüklendim. Ona bâkir bir güz bıraktım. Güzel saçlarını seninle örsün her sabah. Ya da ne bileyim savursun rüzgârın şarkısında. Bundan sonra düşüncenin önünden gitsin düşler… Düşmeden nasıl yaşanacağını öğrensinler.

— Eylül! Seni dimdik karşılayacağım gelecek yıl. Üstüme yağmur düşmeden, gezeceğiz seninle sonsuzluğun caddesinde. Bu kez aydınlığın dolu dolu baktığı yerlerde. Özletme Eylül! Zamanında gel…

— Sen de Güneş! Islanmış ağaçları yeşillendireceğim diye yorma kendini. Onlar, bilirler işlerini. Soğuk bir mevsim geliyor Güneş! Üşüme sakın!

— Sen beni merak etme Eylül!

— Sağ ol Güneş! Bak, artık cümlelerim devrik değil… Dimdik! Düş-ler gözlerini dört açtılar… Unutma! Ne kadar safsalar, o kadar yüksekten düş-erler.

— Nerede kaldın, Eylül!

— Geliyorum Takvim! Bir pencerenin kıyısında, Güneş ile sohbet halindeyim, batmasını bekliyorum. Yoksa mevsimsiz yağan kar gibi, zamansız olmaz mı benim de çekip gidişim, olmaz mı?

Arzu Eylem
Eliz Edebiyat Mart 2011

Bedelli İyilik

10169070-md Bedelli İyilik

İki iyi , bir ilişki etmez…
İki iyi; bir iyi, bir kötüden kötüdür…
İki iyi birbirini terk etmeyecek kadar iyidir…
İki iyi yufka yüreklidir ; hor görmek gerektiği yerde bile görmezden
gelir
iki iyi…
Oysa ilişki ;
büyük tartışmak ister , kalp örselemek ister…Kabuller yıkıcı
ustalarıdır
ilişkinin… Nerede damarı bilir, basmazlar üzerine…Büyük
işkenceciler
gibi tıpkı ,
sonuna kadar yaşatırlar kurbanlarını…İki iyiden iyidir , az daha
gaddar
olanı… Sorunsuzluğun sorumsuzluğunu görür O…
Uyumsuzluk ;
dışarıdan bakıldığında sakil duran bu dik yanı insanın ,
üç maymunu oynamayı bilmez…
İyileri sevmemek elde değil ama ;
bir ilişkide sevmek , asla yetmez…
‘bırak dostuna merhametin sert bir kabuk altında saklansın ; üzerinde
sen bu
kabuğun bir diş kırmalısın.Böylece lezzetlenir ve tatlılaşır o’*
Görmemek mümkün değilse de emeğin ilişkilerde ne denli olmazsa olmaz
olduğunu, üşenir insanlar , ağızlarının tadı kaçar diye ödleri
patlar…
Çünkü itaat ilkeli çocuklarıyız dünyanın…

Aykırılık ya delilik alametidir ya da ‘rahat batıyor’ der
geçiştirilir…
Gül gibi yuvaların insanlarıyız hepimiz…

Dışardan bakıldığında öyle aydınlık ki evimiz , kör ediyor bizi ,
farkında
değiliz… Kuşkuculuk tam da muhafazakar Avrupa’nın kırk don üst üste
giyildiği zamanlarda çıktı uyumsuzların akıl kenarından…Sonra
doğacılık ve
birey hakları…
Kısaca her fırsatta küçümsediğimiz romantizm ; kralları indirdi
tahtından ve
yerine‘doğa’ ve‘ben’ oturdu….Bastırılan her ne varsa , susulan ,
kabul
edilen , varsayılan ne varsa yerin dibine oldu. Ama hızını ne zaman
aldı ki
insan?..
İyilik bile dayanamadı iyiliğine , bokunu çıkarıp daha iyi bir dünya
için,
iki dünya savaşı çıkardı…

Varsayılan iyilik, saatli bomba gibidir insan gönlünde…

Çünkü kavgalar önce kendine,sonra diğerlerine soru sormakla başlar…
İşte tam da burada çok lazımdı ahlakçılar…
Çünkü güç,baki bir suskunluk taşır namlusunda.
İşte iki iyi ve korku… Korku mecbur bırakandır diğerine…İyilik
korkuyla
beslenir…
İyilik korkunun aslında ta kendisidir…İş dünyasında üstüne ,evde
eşine
,annene, babana, kardeşine,dostlarına ve hatta düşmanlarına iyi ol!
Sen değilse de , toplum okşar sırtını iyi bir örnek ol!…
İyilik doğal değildir …Bir dayatmadır o ; ‘ben’ den başka herkesi
memnun
eden…
Ona erdem diyenler var olan; –varsayım değil-derin dünya
düzenleridir…

Oradan, genel merkezinden iyiliğin;
baş koyduğumuz yastığa sızan , mutfağımıza,oturma odalarımıza ,
düşüncelerimize sızan iyilik …
Sorduklarında ;‘iyiyim ,iyiyiz…,’
kendi içinde; ‘değilim ,değiliz…’

– ama siz öyle uygun gördüyseniz eğer ,bunu yaşamaya değer…-

İyilikten başka meziyetleri olmalı ilişkinin…İlişki , iyi bir
ilişkiden
çok ötede olmalı… İstemek sık sorulmalı , özlemek…Kabuller ,ön
koşullaşan dokunmalar hissedilmeli…

Konuşmak için çabalamak değil,konuşmak içsel olmalı.

Sevgi taş kömürü gibidir…Kendi haline bırakırsanız kendini
kilitler….
İç dumanı öyle yoğundur ki sert bir süngü olmalı ocağı harlamak
için…
Sert darbelerle hava delikleri açmak gerek sevgiye…

Cesur olmak iyi olmaktan iyidir…

Kaybetmek hep vardır; bunu görmek kuşkulanmak değildir…
Gerçek varsayılan düzenden daha gerçektir…
Öyle salt dır ki o , hak gibi ,doğru gibi tartışmasızdır…

İki iyi , bir ilişki etmez…
İlişkileri sadece ‘iyi’ olan topluluklar aşkı bilir ama , öğrenemez…

(dip not:*Nıetzsche/Zerdüşt Böyle Diyordu )

Tarkan Ragıpoğlu

en ağır yük yalnızlığım

tehlikelioyunlar_huseyin_avni_dede02 en ağır yük yalnızlığım

şairler ekmek satın alır
fırıncı şiir okur mu

şairin karnı acıkmasa
şiir yazar mıydı
sakalının telleriyle
Beyoğlu’nda

şairini bulmadığı için mi
intihar etti
yazılmayan şiir
yoksa okunmayacağı için mi

tuzluğun içinde pirinçtir şiir
gün gelir kıtlık olur
pişer gizlice…

şiir şişman olduğuna
pişman değildir
çünkü her şiirin bir koca
bin metresi vardır

çocukları olsun diye mi
çirkin bir şiir kitabı
yanına konmasını ister
güzel bir şiir kitabı mı

bir kadının gülüşü
kıpkırmızı bir karanfil
şiir olur şairin gözlerinde
ama şairin gözleri
şiir değil

şimdiye kadar taşıdığım
en ağır yük
yalnızlığım…

Hüseyin Avni Dede

Giyotinsiz Karanfillere Ağıt

kendimden biliyorum
sizi de ağlatırlar bir gün
nasibi acılardan alırsınız
sizi de öksüz bırakırlar bu kentte
bu kentte boynu bükük kalırsınız

kendimden biliyorum
hangi çiçeğe uzansanız
karanfil takılır elinize
güneşi eksik olmayan bir yürekle
ölü sokaklardan geçersiniz
dar ve uzun
ister istemez yalnızlık girer kolunuza
acıları bir kenara itmek isterseniz
kendimden biliyorum
zamanı kurşun gibi eritmek istersiniz

kendimden biliyorum
siz de alışırsınız zamanla
alıştım karlı gecelerin yağlı karanlığına
sattım kırmızı kazağımı ve akik yüzüğümü
kırmızı kazağa ellibeş lira verdiler
akik yüzüğe yüzotuzbeş
cebimdeki yirmi lirayla ikiyüzon etti
alıştım yağlı karanlığına karlı gecelerin
giyotinsiz karanfillere ağıt tuttum
önce aklımdaydı suyu ekmeği umudu
sonra unuttum

Hüseyin Avni Dede

huseyin-avni-dede Giyotinsiz Karanfillere Ağıt

Senfoni

533158_10150773517802320_1122335957_n Senfoni

Önce sesin gelir aklıma
Çaresiz kaldıkça hep seni düşünürüm
Güzel olan, dolgun başaklardaki sarışın sevinçli
Sonra cumartesi günleri gelir
Sonra gökyüzü gelir hemen kurtulurum
Bir yağmur yağsa da, beraber ıslansak.

Kırk kere söyledim bir daha söylerim
Savaşta ve barışta, karada ve denizde,
Düşkünlükte ve esenlikte
Zamanımız apayrı bize göre
Yanyana olduk mu elele
Aç kalsak ağlamayız biliyorum.

İçim güvercinleri okşamış gibi rahat
Sen yanımdayken ister istemez
Geniş meydanlarda akşam üstleri
Üstüste üç kere deniz, üç kere çınarlar.

Sen yanımdayken ister istemez
Uzak ırmakları hatırlıyorum.

Arasıra düşmüyor değil aklıma
Yabancı kadınların sıcaklığı
Ama Allah bilir ya, ne saklıyayım
Yanında ihtiyarlamak istiyorum…

Turgut Uyar