Ve İşte Elveda

blogger-image-1809878281 Ve İşte Elveda

Pek az birşey ekleyebildim dünyadaki milyonlarca mısraya.
Ve fazlası yoktu onların cırcırböceğinin dediklerinden.
Biliyorum, bağışlayın, işte yolun sonuna geldim.

Ay tozunun üstündeki ilk ayak izleri bile olamadılar
Parlasalar bile şavkları kendilerinin değil
Sevdiğim bu dilindi.

Genç aşıkları öpüştürecek suskun dudakları titreten o güç
Kızıl yaldızlı kırlardan gelip geçerken
Ekvatordakilerden daha ağır bir gün batımında.

Şiir baştan beri bizimle
Sevgi gibi, açlık gibi, veba gibi, savaş gibi
Mısralarım bir çocuk gibi utandırdı bazen beni.

Ama asla özür dilemiyorum
Güzel sözcükler aramanın
Kan dökmekten iyi olduğunu biliyorum.

Jaroslav Seifert

Misafir

blogger-image--1026566942 Misafir

sana bakarak
bütün yüzleri unutmak
kendimden
ve arap saçı olmuş
bir sürü
hikâyelerden bıkarak

sana misafir geliyorum
denizlerin sisi içinde
ve gündüz güneşlerinde
şaşırmış

sana misafir geliyorum
biraz daha uykuya yakın
biraz daha dalgın
biraz daha başka şeylerden uzak

Asaf Hâlet Çelebi

Sıcak Kan

blogger-image--64196048 Sıcak Kan

Sizin için kalktım geldim
ve her tarafınızdan ayrı bir koku topladım.
Göğsünüzden inat,
boynunuzdan uzun sonsuz bir damar,
açılmış çiçeğinizden hercai polen.
Her tarafınıza ayrı bir koku bıraktım,
genzinizde bukağı, bileğinizde
en derin kuyuya atsanız
sesi silinmeyecek huzursuz zaman,
dibimden ilk bulunduğu günkü kadar gür ateş,
kökümden nefes, sapımdan
uzun sonsuz bir okun asi ıslığı.
Kokularım kokularınız artıkÑ
bir çingenenin kahkahasında patlayan
ansızın güneş.

Sizin için kalktım, geldim.
Belinize doladığım bu koldan biraz önce
çözdüğüm saate akrep yelkovana kördüğüm,
içinizde hızla köpüren Dicle’de
fırdöndü bir atım:
Bu keman sizsiniz, bu hoyrat yay benÑ
alnınızda birikmiş her taneye yansıyor
yüzümdeki gezgin fırtınanın topladığı iz,
iki göz sizde dimdik iki giz,
çıkıyorum doruğunu görmediğim merdivenden
iniyorum dibini görmediğim,
korkularım sizin korkularınız artık –
ya şimdi ölmeyeceksem.

Sizin için kalktım birdenbire yerimden,
sizin için konuştu şiirin nicedir
silindiği bu dil, çalıştığı bu soğumuş kas,
kilitlenmiş bu kasık,
bakışıma dadanan bu kırılgan şimşek
sizin için çıktı gecenin simsiyah yüzüne,
sizin için topladığım bulutlar
ve koptuğum sağanak,
ağzımdaki körelmez savaş
ve bu kesik çığlıktaki taşkı,
sizin için bu tutuşmuş fitil,
bu kesif dumanı gözbebeğinize
durmadan gönderen körük,
sizin için
tırnaklarınızı boyayan
sıcak kan.

Sizin için kalktım yerimden,
üstümdeki koyu kara tren hüznü,
dilimde herkesin unuttuğu
ve gizini sökmek istediği uçarı aruz,
ellerimdi ateşin ucunda kıvranan,
kimsenin durduramadığı soluğumdu
dolaştığı an her yeri hemen kavuran,
taşıdığımız ortak göçmen ruhta
tuzaklarını bir bir açan ve çözen
gövdeydi – sessiz geceden akan.
Benim için açıldınız,
kartal kanatlı pencere.
Benim için uzun sonsuz saçınızdan
dolanıp karadüşlerime öldünüz,
toprakta benim için dirildiniz pupa yelken,
güldünüz, tıkandınız, kılıcıma kın
benim için delirdiniz, içiniz deniz.

Sizin için kalktım birdenbire yerimden,
sizin için geldim ağır ağır. Bu tohum,
bu karmaşık düzenli terkedilmiş bahçe,
heryeri ışıksız bu yabanıl orman sıkışıklığı
yılları delerek büyümüştü içimde.
Beklememiştim ki sizin için
benim için beklemediğiniz dönemeçte:
Çıkagelmiştiniz, çıktım geldim,
sönmez artık bu uzun sonsuz yangın,
kokular ve korkular,
bir duruş, biriki tokadı andıran kelime,
bu sokaklar, bu midye gibi
kendi üstüne kapanan loş şehir
izlerimizi silmez.

Enis Batur

Gökyüzü, Uçurtmasıdır Tanrının

blogger-image--312026254 Gökyüzü, Uçurtmasıdır Tanrının

Nasıl unuturum, özenle katlanmış bir mendili
üstünü başını yırtmış
çocuk gülüşüme düğümlenen

hatırlamak bir kuş
unutmak gökyüzü…

Nasıl unuturum, sığ ırmakların gürültüsünü
duyuyorum bana doğru eğildiğini
sanki daima yalnızmışım gibi…

hatırlamak bir kuş
unutmak gökyüzü…

Nasıl unuturum, kim tutu ellerimi
istediğin kadar dokun bana
gözler, daha çok anlar ellerden

hatırlamak bir kuş
unutmak gökyüzü…

Nasıl unuturum, yüzüme kimin dokunduğunu
güneşi, suyu ve ateşi gördüğümü
kendimi hiç görmediğimi…

Ertan Mısırlı

Fanus

 

I
Bu güller benim için mi açıldılar,
Bu güller sizden bana açıldılar
delindi ufkumun karanlığı, günüm
gecemi eritti baştan uca, üstünde
bir fırtınaydı bana kanat geren,
tenimdeki bulutlar esmer, içimdeki
kem taş paramparça : Bu gülün
durmadan, elim yüzünüze görülmemiş
bir cennet çizsin : beni kendinize
Âdem seçin.

II
Pencereniz sıkısıkıya kapalı, kapınızda
Dilini kimsenin sökemeyeceği bir sürgü,
Kokunuz damarıma dayanmış kama, süngü
Bakışınız bana erişecek olsa, dilinizden
kan toplasam, göğsünüzden bahar ve yaz,
kasıklarıma sağanak, inin, kasıklarınız
loş inim, bir dokunsam : Açılsanız ağır
ağır : Hayat ağır, Ölüm uğrayıp doğru
zamanı kolluyor hep, ikisinin ortasından
çıkın gelin çıkagelin : Beni kendinize
bakır tenli at seçin.

III
Benim bahçem nicedir yekpâre çöldür,
Tohum olup düştünüz : Tek tek her kum
Tanesi rüzgârı denedi, döndüler havada,
rüzgâr onları savurdu, gittim kentlere
ektim ruhumu : Kederim tuttu topraklar.
Döndüm geldim buraya, sizden bir serap
doğmuş – ben gayrı ayrılmam kendimden,
güneşim akrepler için mağrur, gecelerim
yıldız takımadaları, kapanırım üstünüze
derin fanus, soğuk sıcak kesilir : kendinize
beni büyük Prens seçin.

Enis Batur

Enis-batur Fanus

Anneler ve Çocuklar

blogger-image-76534902 Anneler ve Çocuklar

Anne öldü mü çocuk
Bahçenin en yalnız köşesinde
Elinde siyah bir çubuk
Ağzında küçük bir leke

Çocuk öldü mü güneş
Simsiyah görünür gözüne
Elinde bir ip nereye
Bilmez bağlayacağını anne

Kaçar herkesten
Durmaz bir yerde
Anne ölünce çocuk
Çocuk ölünce anne

Sezai Karakoç

Yazılmaması Gereken Şeyler

1.
Bütün gece bir koza ördün
Yorgun yüreğimin soluğuyla getirdin güneşi
Uykusuzluk gitti geldi, gitti geldi
İlk defa ona yenildik
Ve dünyada ilk defa sabah oldu
Çünkü kolum değildi belindeki
Söyleyemediğim seçemediğim sözcüklerdi

Sabah serdi örtüsünü üstümüze
Yalnız bulutlar gördü bizi
Bir de sessizlik. Sevindi büyüdü
Kapıdan çıkarken bir şey değdi elime
“Kapıyı çektin mi?”
Senin sorduğun soruydu belki
Belki yoktu da bana öyle geldi
Kül renkli, baş döndüren bir sabah
Sundu bana serin bir sevda mendili

Göremedim
Seher yeli değiştirmiş elbiseni
Oturdum karşında
Bilmediğim bir yere gider gibi
O kadar çok ve o kadar pis şeyle boğuştum ki
Uzak durmaya çalıştım senden
Bulaşmasın diye gecenin, alkolün zehri

Bir gün her şey sona erse
İhtiyarlasa kafam, kalbim ve şiirim
Hiçbirini hatırlamasam yaşadıklarımın
Etimdeki ateş, derimdeki alev beni terk etse
Nerede olduğunu bilmesem senin
Hiç kimse de bilmese
Mutlaka uyanacağım sabahların en sessizinde
Kim bilir neler geçecek aklımdan
Dar mı gelecek odalar, evler, şehirler
Dar mı gelecek geçmiş günler, kağıtlar, kitaplar
Dar mı gelecek zaman bilmiyorum
Kalkıp uzanacağım bir kanepeye
Uyandığımda “Dünya” diyeceğim
“İnsanlar ve hayat”
Bakıp pencereden bir ağaca
Bir börekçiye, bir manava, bir sabahçı kahvesine
Şımardıkça yorganı başına çeken bir çocuğa
Babasına masal anlattıran bir genç kıza
Yaşarken hiçbir şeyini esirgemeyen bir kadına
Bakıp bütün bunlara
“Dünya, insanlar ve hayat” diyeceğim
“Sizi sevdiğim için oluyor, ne oluyorsa”

2.
Gece, yağmur, gökgürültüsü
Sallanıyor ağaçlar, göğe karışıyor sesleri
Yaprakları görünmüyor
Benim seninle olduğum gibi

3.
Boya değil, ışık sızmış geceden saçlarına
Nereye gideceği belli olmayan göçmen kuşlar gibisin
Vaktin gelir gidersin
Bir tek haber bile bırakmadan kapıma

4.
Ben nasıl beraberim seninle, neden beraberim
Sevsem, sevmek neye yarar
Öpsem n’olur sanki
Gelip geçen su gibi

5.
Ya bir bulutsun rüzgarlara boş veren
Ya da bir insansın çok uzaklardaki
Çünkü her tatilin bir serüven
Her kaçışın limansız bir gemi

6.
Her şeyleri bırakıp kaçmanın, unutulmanın meleği
Ne var beni hatırlatacak sana
Okunmayan şiirlerden, toprak kokan türkülerden
Ve insanların bitmeyen hüznünden başka

7.
Hiçbir yerini görmesem de olur, dokunmasam da
Başkalarının olsun görünen güzellikleri
Kimse paylaşamayacak biliyorum
Uçup gelen ve göğsümde kalan kelebeği

Süreyya Berfe
Ufkun Dışında, De Yayınevi, 1985

465817_314060398664098_838692479_o Yazılmaması Gereken Şeyler

Irmağa Dökülürken…

dddddddddddddddddddddddddd Irmağa Dökülürken...

Irmağa Dökülürken…

“Belki de asıl ustalık budur;
her zaman acemi olmayı bilmek…”

Turgut Uyar

-iltihap heveslisi yaralarımı kanat
içimden bir sen daha çıkart-

I-
hayli zaman geçti tenimden
dirilmek için erken bir ölüm geçti üzerimden
ne gelirse ondan deyip sus kaldım
aklım oradaydı

derine indikçe kaybettim sesimi
iğne deliğinden sokuldum toprağa
Baybars’ın tek gözüyle baktım dünyaya

onlar uçan kuşların iç huzuruyla çıktılar kuytularından
suskun günahlarını bavullarına kaldırdılar
şapkalarının içlerinde kumral ağrıları vardı
asmaya kıyamadılar hiçbir portmantoya sancılarını

II-
evvelce geldim
aslında hep vardım
çok gittim önceleri
bu defa kalmak için bekledim

bana masal okuma
çocuk yaşımı çoktan geçtim

sussam zayi olacak sözlerim
konuşsam çok üzüleceksin

ne yana döneceğinden habersiz
savrulup duran bir uçurtma gibiyim

III-
kimse gidemiyor böyle kalmalara meyilliyken adımlar
anladım ki hayat koca bir kova
balık olduysam
oltanın ne kusuru var

yakalanmaktan başka suçum olmadığı gibi
kancalarda can çekişen avlara da yazık oldu
oysa hiçbirimiz incitmek istememiştik avcıları

bir hayal kurdum herkes inandı
kendim bile inandım gerçek olduğuna
ortak olan yalanlar buldum
guguklu saat gibi kurdum
nabzımın hızlanan atışına
hep kendi içine çoğalan bir zamanda
birileri şahit oldu
nostaljik kalp çarpıntılı tik taklarına

IV-
oy ömrüm..
ve ah sudan çıkmış gururum!

hadi benliğim
hadi çok bilmiş sessizliğim
bu kez ç/ağla
bir çığlık ol genzimde; oradan oraya yalpalan!
tiz bir ses; yitirdiğim…
itinalı ellerinle dokunma; şimdi değil!
dermanlarına sarma bu kez acımı
bırak kanayım biraz kanmalara

buradan geçti
artık geçti
az önce uğurladım o kadını

ekose kaplı bir fuları vardı eylülden ödünç aldığı
ırmaktı o! eylüle akan bir nehirdi..

kendi içinde yanıyordu çağlayan ikindileri

V-
diyorum sana!

görmediğimde tedirgin oluyorum neşeni
ya o da beni göremiyorsa…
diyorum.. susuyorum sonra çaresiz…

ben benden geçmedikçe elimde bir mayın
ha patladı, ha patlayacak içime
kalbimde kalabalık hüsranlar yankılanıyor
geçmeler tanık mı kimsesiz çocukluğumun kayıp renklerine

ilgisizlik hastalığına tutuldu kalbim
korkma, bulaşıcı değil..
ilgimden zerre ödün vermedi savunmasız hücrelerim
aşk vitaminleri içtim şiirlerde
ve şarkılar eşlik etti inceliğimi yitirmeyeyim diye
ben hala abartıyorum çok sevdiğimde

VI-
eylül arafıydı tutulduğum hazan
ve daha hiç geçemediğim mevsimdi, mevsimlerden…

şimdi hatırlıyorsan anlarım ancak; şuursuz sınırlarımı
unuttuysan boşver!
nerden başlayayım anlatmaya; yanılgılarımın zafer anlarını

hatırla!
kutsal bir yangındı bu
dünya tutuşmuştu dehşetinden

diyordu ya şair;
’sen bu şiiri okurken
(kim bilir)
belki ben başka bir şehirde ölürüm’

VII-
önsezili ihtimalleri kaldır üzerimden
dudaklarımda bir şarkı patladı demin
üzerimden notalar geçiyor sanki

duydum ki
iyi niyetler ülkesinde
hep pembe açıyormuş
fulyalar bile

boşluklarından yer aç biraz
bir şehrin sızısına düşeriz belki
ölümlerden ölüm beğenir gibi

ben sana / sen bana
yanan iki bulutuz şimdi

Fulya Codal

Ben Tıpatıp Sana Benzerim

blogger-image-51706457 Ben Tıpatıp Sana Benzerim

Şu insanlardan hangisi ben’im?
Hele sen şu kavgayı, gürültüyü dinle,
Ağzıma, sözüme kulak asma.
Hem sen beni elden çıktı bil.
Yoluma kadeh madeh koyayım da deme.
Önüme ne çıkarsa tuzla buz ederim.

Hem ben tıpatıp sana benzerim.
Ağlarsan ağlarım,
Gülersen gülerim.
Asıl sen vardın ortada,
Ben senin elinde bir ayna…
Sen yeşillikte bir ağaç,
Ben senin gölgen…

Ben senin gölgen olduktan sonra,
Hemen gider kendime bir dost ararım.
Kurmak için yanında çadırımı,
Ararım bir taze gülfidanı.

Sonra sakinin kapısına varır,
Vurur testimi kırarım.
Sonra oturur bardak bardak içerim,
Ciğerimden akan kanı…

Mevlânâ Celâleddîn,

Yaşlıların Cilvesi

blogger-image--574245653 Yaşlıların Cilvesi

Rahmetli dedem derdi ki “Bak oğlum!
Şu gördüğün mertek, şu hezan var ya?
Şu karşı ki dağın ağaçlarıydı.
Gönül atlasımı ilk çizen var ya?”
Ninemi göstererek:
“Şu koca karının mor saçlarıydı”

Rahmetli ninem derdi ki “Bak oğlum!
Beni tek inciten, tek üzen var ya?
O yıllar söylenen aşk suçlarıydı.
Gönül kovanımda ilk gezen var ya?”
Dedemi göstererek:
“Aha şu haşarı kızıl arıydı!”

Ahmet Süreyya Durna