düşen kiraz çiçeği gibi

Yapabilseydim
düşen kiraz çiçeği gibi
söylerdim şiirimi

Matsuo Başo

japon_siiri düşen kiraz çiçeği gibi

Hayyam eski öğrencisi Semerkantlı Nizami’yle 1112 ya da 1113 yılında karşılaşır. Samimi bir söyleşi sırasında Hayyam der ki: “Benim gömütüm öyle bir yerde olacak ki, kuzey rüzgarları yılda 2 kez üstümü tomurcuklar, çiçeklerle örtecek.” Hayyam’ın boş laf etmeyeceğine inandığı halde bu sözü kuşkuyla karşılayan Nizami, Hayyam öldükten 4 yıl kadar sonra Nişabur’a gider: “Mezarı buldum. Bir bahçe duvarının dibindeydi. Armut ve şeftali ağaçlarının dalları sarkıyordu. Meyve dolu dallardan o kadar çiçek ve tomurcuk dökülmüştü ki Hayyam’ın yattığı yer görünmez olmuştu. Yıllar önce söylediğini anımsadım da ağladım.” 

Virginia Woolf’un eşi Leonard’a bıraktığı veda mektubu

Canım,
Yeniden aklımı kaçıracağıma eminim;bu berbat dönemlerden birine daha tahammül edemeyeceğimizi hissediyorum. Bu kez iyileşmeyeceğim. Sesler duymaya başladım, dikkatimi toplayamıyorum. Bu yüzden en iyi şey neyse onu yapacağım. Sen bana dünyadaki en büyük mutluluğu verdin. Elinden geleni yaptın. Bu korkunç hastalık gelene kadar iki insanın bizim kadar mutlu olabileceğini sanmazdım. Artık bununla savaşamıyorum, senin hayatını berbat ettiğimin farkındayım, ben olmasam çalışabilirsin. Çalışacaksın da, buna eminim. Görüyorsun, şunu bile doğru dürüst yazamıyorum. Okuyamıyorum. Söylemek istediğim şu: Hayatımdaki bütün mutluluğu sana borçluyum. Bana çok sabır gösterdin, inanılmaz derecede iyi davrandın. Bunu söylemek istiyorum; zaten herkes biliyor bunu. Kurtulmam mümkün olsaydı beni kurtaran sen olurdun. Her şeyimi yitirdim, yalnızca senin iyi biri olduğuna inancım kaldı geriye. Senin hayatını daha fazla rezil edemem. Bizden daha fazla mutlu olabilecek iki insan yoktur.

Virginia Woolf

virginia-woolf Virginia Woolf'un eşi Leonard'a bıraktığı veda mektubu

Virginia Woolf 28 Mart 1941 günü, evinde yukarıdaki satırları kocasına yazdı, sonra çıktı, yakındaki nehre gitti, ceplerine taş doldurdu ve suya girdi. 59 yaşındaydı.

Elizabeth Barrett

38. Sone

Beni ilk öptüğünde yalnız, yazı yazdığım bu elin
Parmaklarından aldı öpücüğü;
Ve o zamandan beri elim daha beyaz ve daha temiz,
Dünya-selamlarına cevap vermekte yavaş, melekler
Konuştuğu zaman “Aman dinle’yle,” çabuk.
Bir yüzük takamazdım oraya Ametistden, daha güzel görünen,
O ilk öpücükten. İkincisi birincisini geçti yükseklikten ve
Arayıp bulmaya çalıştı alnı ve kaçırdı yarısını,
Öbür yarısı saçın üstüne düştü . Hediyenin ötesindeydi o!
Kutsal aşk yağıydı, aşkın kendi tacı,
Önde gelen günahlar temizleyen tatlılıktan.
Üçüncüsü dudaklarımın üzerinde katlandı
Mükemmel mor hâliyle; o zamandan beri, gerçek olan
Gururu duydum ve dedim, “Benim Sevgilim, kendimin.”

Elizabeth Barrett
Çeviren: Vehbi Taşar

43. Sone
Seni nasıl severim? İzin ver yollarını sayayım.
Derinliğinde ve genişliğinde ve yüksekliğinde severim
Ruhumun erişebildiği yerlerin, göze gözükmeden
Var Olan ve Mükemmel Güzel.
Seni hergünün en gürültüsüz eksikliğinin
düzeyinde severim, yanında gün ışığının ve yanında mum-ışığının.
Seni özgür severim, Doğruya çabalayan insanlar kadar;
Seni safça severim, övgüden vazgeçerken onlar.
Seni arzuyla severim, eski üzüntülerimde yüklü duran,
Seni güvenciyle severim çocukluğumun.
Kaybettiğimi sandığım bir aşkla severim
Yitirilmiş azizlerimle beraber—Seni ömrümün bütün
Nefesleriyle, gülüşleriyle, gözyaşlarıyla severim!—Ve, Tanrı öyle istiyorsa eğer,
Öldükten sonra seni daha da iyi seveceğim.

Elizabeth Barrett
Çeviren: Vehbi Taşar

elizabeth_barrett Elizabeth Barrett

Not: Eğer dördüncü ve beşinci öpücüklerin nerelere konulduğunu merak ediyorsanız, şunu söylemek gerekir ki bu şiir 19uncu yüzyıl İngiltere’sinin kabul ettiğinden daha fazla açık saçık yazılmıştır. Nitekim, 1845 yılında, bir buçuk sene sonra evleneceği şair Robert Browning için yazmış olduğu bu 44 tane sone’yi, Elizabeth Barrett, kendi kocasından bile, evlendikten 3 sene sonrasına kadar saklamış, ve ondan sonra bile ancak kocasının ısrarlarıyla basılmalarına razı olmuştur. Yalnızca 55 yıl yaşayan Elizabeth bu aşk evliliğini, o zaman çok geç kabul edilen 37 yaşında kendisinden 6 yaş küçük olan bir adamla ve kendi babasının çok kuvvetle bu evliliğe karşı gelmesine rağmen yapmıştır. Evlilikten sonra babası onu evlâtlıktan reddetmiş ve bu yüzden evlilik hayatlarının büyük bir dönemi İtalya’nın Floransa şehrinde geçmiştir. Elizabeth orada 1861 de kocasının kollarında veremden ölmüştür. Bu 44 sone Elizabeth’in aşk edebiyatına en büyük katkısı olarak kabul edilir.

Bütün bu soneler Petrarchan denilen ve o zamanlar İtalya’da çok kullanılan ilk sekiz satırları abbaabba ve ondan sonraki 6 satırları cddcdd veya cdecde şeklinde kafiyelenen mısralarla yazılmıştır. Bu kafiye tarzını ritim ve ses bakımından çok zengin olan İtalyanca’da kolayca başarmak mümkünse de aynı şeyi İngilizce lisanında başarmanın büyük bir hüner gerektirdiği söylenir. Doğrusunu söylemek gerekirse ben bunu Türkçede başarmaya bile gayret etmedim. Bu şiirde kullanılan “mor hâl” deyimi sanırım Ametist taşının rengiyle ilgilidir.

Vehbi Taşar

Üç Ağaç

Üç devrilmiş ağaç
patika kenarında kalakalmış
unutmuş oduncu; söyleşiyorlar
üç kör gibi, aşkla sarmaş dolaş.

Veriyor kıpkızıl güneş
sıcacık kanını budaklı odunlara
ve apaçık bağrından
kokular karışıyor rüzgara

Biri kıvrık, sarılmış ötekine, uzatıyor
kocaman kolunu, titrek yapraklarını,
ve üstündeki yaralar
yalvarıp duran iki göz sanki.

Unutmuş onları oduncu
Gidip birlikte olacağım, bu gece.
Tatlı reçineleri sokacağım içime.
Onlar ısıtacak bedenimi.
Ve suskun ve sarmaş dolaş bulacak bizi
Güneş, bir yığın acılar içinde

Gabriela Mistral
Çev. Yıldız Canpolat

uc_agac Üç Ağaç

Köprünün Çocukları

Güneş karşı dağlardan çıkarken yavaş yavaş
Köprüde görülüyor hararetli bir telaş
Kemerlerden geçerken zerzevat kayıkları
Sislere gömülüyor Marmara açıkları.

Yeni gelen bir vapur çalıyor tiz bir düdük
Yanaşarak köprüye alıyor bir öpücük
Köprü yangınlığıyla bu hoyratça busenin
İnliyor tatlı tatlı… İnliyor derin derin…

Ufacık bir istimbot ötüyor canavarca,
Bu sesle sarsılıyor köprü dakikalarca…
Artık o da uykunun zincirini kırıyor…

Bu ihtiyar haliyle köprü barındırıyor
Nice sefil muhitin, sefil çocuklarını…
–Akıntı sürüklerken karpuz kabuklarını,
Mavnalarla dolarken boş kemerlerin altı–
Dubaların üstünde yığın yığın karaltı
Görülüyor ki, bunlar köprünün çocukları;
Bunlar işte hayatın, bugünün çocukları…
Bakın!.. Birisi yana eğerek kasketini,
Güneşe yalatıyor kabuk tutan etini…

Kimbilir ki bu çocuk ne işler işleyecek?..
Belki üç kuruş için birini şişleyecek,
Yahut bir mağazanın delecek kasasını,
Bu vaka artıracak mücrim piyasasını:
Hemen kolundan tutup atacaklar hapse…

Fakat ya onun cürmü tamamen bizdeyse?..
Çünkü o, cemiyetin, bizim mağdurumuzdur,
Onu bu hale koyan bizim kusurumuzdur…
Biz şüphelenmiyoruz mesuliyetimizden,
Fakat böyle sürünen bu çocuklar da bizden…
Bu zavallıların da kanı ve eti bizim,
Bu çocukların bütün mesuliyeti bizim…

Bir parça düşünelim biz de vazifemizi…
Çünkü bu nesil yarın tel’in edecek bizi…
Bu biçare sürüyü geliniz kurtaralım!
Biz onları bir öz kardeş gibi saralım…
Onlar kendilerine açılan bir aguşa
Nasıl atılacaklar bilseniz koşa koşa…
Ah! Onlar tutunacak birer el arıyorlar,
Bize yalvarıyorlar!.. Bize yalvarıyorlar…
Sırayla oturmuşlar dubanın kenarına
Güneş hayat veriyor köprü çocuklarına…

Sabahattin Ali

kopru_cocuklari Köprünün Çocukları

Köprünün Geceleri

Bir saat, ta uzaklarda ikiyi çaldı…
Şehir artık kâbuslu bir uykuya daldı…
Sarınarak ben de eski bir pardesüye,
Sağa, sola yıkılarak indim köprüye…

Ne dizimde kuvvet, ne cepimde para…
Bilmiyorum niçin geldim buralara!
Hava berbat… Deniz ulur, gökyüzü ulur
Bu soğukta iliğime işledi yağmur…
Bakmayarak fırtınanın boğuk sesine
Çöküverdim köprünün bir kanepesine…

Deniz bazan susup bazan homurdanıyor;
Üsküdar’da birkaç ışık sönüp yanıyor:
Eşelenen kıvılcımlı bir mangal gibi…

Gece sarmış etrafı bir siyah şal gibi…
Kırbacını dalgaların vurup sırtına;
Onları da kudurtuyor şimdi fırtına…
İşte böyle yerler, gökler saçarken ölüm,
Ben buraya nasıl geldim, onu düşündüm:

Bir bardayım, eğlencesi, zevki yerinde;
Bütün gözler sahnedeki Rus dilberinde…
Büküldükçe ihtirasla onun kolları,
Sarhoşların alkışları sarsıyor barı…
Cüzdanlardan birer birer çıkıp liralar,
Kafaları dumanlıyor buzlu biralar.
Ellerinde çalgıları, perişan, harap,
Deli gibi çırpınıyor bir sürü Arap.
Hummalı bir hararetle başladıkça dans,
Kuduruyor vücutları saran ihtiras…

Bu coşkunluk azalıyor geçen vakitle;
Dağılıyor sonra yavaş yavaş bu kitle,
Sallanarak fırlıyorum ben de dışarı.
Vücudumu kavrıyor bir kış rüzgarı…
Veriyorum saçlarımı vahşi boraya,
Düşüyorum bir serseri gibi buraya.

Ufuklarda pembe pembe belirdi şafak…
Ah yarabbi!.. Biraz sonra sabah olacak…
Ben halbuki dün geceden beri uykusuz,
Büzülüyor üşüyorum, her tarafım buz…
Hiçbir şeyi kavramıyor dimağım,
Pek bitkinim, bilmiyorum ne yapacağım…
Ah… Gittikçe çoğalıyor kafamdaki sis
Bir köşede uyusaydım görmeden polis…

Sabahattin Ali

kopru_geceleri Köprünün Geceleri

Köprüde Sabah

Gece, yavaşça siyah mantosunu sürükler
Vapurlar, şimdi suya bırakılmış kütükler,
Ufuk, banyo edilen bir fotoğraf camıdır..

Dağlar dudaklarını boyar pembe bir tüyle
Köprüde fersiz gözler açılır üzüntüyle
Sabah, ızdırap çeken kalplerin akşamıdır..

Kollarını gererken iş bekleyen bir sandal,
İlk ışıklar açılır esmer sularda dal dal;
Rüya görür kıyılar bir uyanık uykuda..

Gecenin bir mehtabı andırırken sonları,
Gemi fenerlerinin ziyadan bastonları
Kaybolur ağır ağır kurşunileşen suda..

Paslı mızraklar gibi uyuklayan direkler
Bir gün yapacakları muhayyel cengi bekler,
Uçuşur beyaz deniz kuşları alay alay..

Buruşuk bir deriyi andırır titreyen su,
İner merdivenlerden ilk vapurun yolcusu,
Uyandırır ihtiyar köprüyü bir tramvay..

Sabahattin Ali

koprude_sabah Köprüde Sabah

Huzurunda Biraz Yenileceğim

Seninle iki satır konuşmak için gayretler aldım
Bize gelişi üç yeni zelanda doları
İnandım hep kontradan gelen yalanlara
Müdahale istedim iktisadi birimlerden
Sana, bana ve tüm geçmişlerimizin ruhuna
Enflasyonum düştü, işsizliğim artışta
İyi olmayacak hastanın ayağına yanlış teşhis
Cebimden piyasaya temsili kavimler göçü
Kuraklık, açlık hiç yoksa parasızlık

Gıyabında biraz seveceğim seni
Bir mektup yazacağım uzun yıllar sonrasına

Seninle iki satır konuşmak için harfler aldım
Teminat gösterdim, o zaman nefeslerim hep borç
Çeperlerim dertten hacizli, ensemde sürüyle devlet
Şimdi nasıl desem; aksilik bizde ata mesleği
Harflere küçük gelen ödemesi peşin gayretler
Ölü doğdu kulağına okunacak kelimeler

Huzurunda biraz yenileceğim sana
Mütevazı olamam, iyiyim bu konuda

Seninle iki satır konuşmak için trenler aldım
Sahibinden; iki vagon, bir lokomotif
Kolay olmadı, birkaç hayalimi sattım
Ah bir trenin onlara gelişi nedir bilir misin
Bir kez daha üzülerek inandım

Patlayan birkaç silah ve yere yığılan izmarit
Kesilen bir yol, kirli elbiseler, uzaklaşırken atlar
Tren yola çıkarken, kalan birkaç hayalim;
Seninle bir ömür yurtsuz olmak,
Gelişine, uzaklardan gelen bir hayat
Küçülüyordu Çirkin Tuco’nun ellerinde

Şafak Tarhan
Kaynak: izdiham

huzurunda_biraz_yenilecegim Huzurunda Biraz Yenileceğim

Yırtılan Kâğıt Gibi On Yıl

Şimdi anlıyorum insanlar
Neden ölümsüz olmak ister
Çünkü yetmez yaşanacaklar
Çünkü bitmez özlenecekler

Bindokuzyüzseksenyedide
Ölümsüzlük akla gelmezdi
Bindokuzyüzseksenyedide
Çünkü ölüm düşünülmezdi

Bindokuzyüzseksenyedide
Gelecek yoktu aklımızda
Şimdi gelecek geçmiş oldu
Geçmiş gelmeyecek olsa da

Bindokuzyüzseksenyedide
Gökyüzü daha mı genişti
Daha çok insan ısınırdı
Güneşler açtığında sanki

Bindokuzyüzseksenyedide
Dünya bitmez görünüyordu
Çay tabağında şeker gibi
On yıl geçmez görünüyordu

Bindokuzyüzseksenyedide
Herşeyi biliyor gibiydim
Yırtılan kağıt gibi on yıl
Gürültüyle geçti bilmedim

Bindokuzyüzseksenyedide
Ölümsüzlük akla gelmezdi
Bindokuzyüzseksenyedide
Çünkü ölüm düşünülmezdi

Şimdi anlıyorum insanlar
Neden ölümsüz olmak ister
Çünkü yetmez yaşanacaklar
Çünkü bitmez özlenecekler

İbrahim Kiras

ibrahim_kiras Yırtılan Kâğıt Gibi On Yıl

Neyi ararsanız onu bulursunuz. Burada ironi arayan ironi, hüzün arayan hüzün bulur.

Şair olduğunuza sizi inandıran neydi?

Şair olduğuma beni inandıran, Mustafa Kutlu’nun mektubu oldu. Yanılmıyorsam 1993 yılıydı, Dergah dergisine şiir göndermiştim. Cevap olarak, Mustafa Kutlu imzalı bir mektup geldi. “Bir şair hassasiyeti taşıdığımı” söylüyordu. Çalışır ve ısrar edersem, bu iş olacaktı. Mustafa Kutlu böyle diyordu. O mektuptan sonra, gece yarılarına kadar, her gün saatlerce şiir çalıştım. Üç Köpük’teki şiirleri yazmak için masaya oturduğumda 62 kiloydum ve vücut geliştirme çalışıyordum. Üç Köpük’teki 27 şiiri bitirip masadan kalktığımda, daha doğrusu kalkamayıp kaldırıldığımda, 48 kiloya düşmüştüm. Yine de her zaman şunu söylüyorum: Şiir beni hiç üzmedi.

Peki, neden şiir yazmaya ihtiyaç duydunuz?

“İhtiyaç” kelimesi şiiri tam olarak karşılamıyor. Tuvalete gitmek veya su içmek, bir ihtiyaçtan dolayıdır. Buna, ihtiyaç gidermek deriz. Üstümüze kıyafet, ayağımıza ayakkabı almak da öyledir. Fakat şiir, bambaşka bir şeydir.  Onun ihtiyaçla falan ilgisi yoktur.

Bir kitapta, “kader büyüktür, fakat Allah kaderden de büyüktür” yazıyordu. Bu cümleyi hiç unutmadım. Ve bu cümleyi, hep şu şekilde mırıldandım: Dünya büyüktür, fakat şiir dünyadan da büyüktür.

Evet, “ihtiyaç” kelimesi veya kavramı, dünya ile ilgilidir. Ben ise, şiir yazmakla, başka şeylere talip oluyorum. Mesela, iyi şiirler yazarsam, O’nun gözüne gireceğimi düşünüyorum?

Günümüz şairinin eski ile ilgisi ne boyutta olmalıdır? Siz kendinizi hangi eskiye ait hissediyorsunuz?

İtiraf etmek gerekirse, sorunuzdan bir şey anlamadım. Ama insan, bazen anlamadığı şeylere de cevap yetiştirmeye çalışır.

Melih Cevdet Anday, “eski, hiç eskimeyendir” der. Bu cümleden yola çıkarsak, ki çıkmalıyız, yüzlerce yıl önce yaşamış, yazmış Yunus Emre, sıfır kilometre gibi yepyeni bir şekilde karşımızda durmaktadır. Buna karşılık, aramızda yaşayan ve çağdaşımız olan birçok şair, daha şimdiden eskiyip gitmiştir. O halde, sorumuz şöyle olmalıdır: Yolculuğunuz sırasında uğradığınız şairler hangileridir?

Evet, benden önce yaşayıp da şiirime katkısı olan şairler Karacaoğlan, Ziya Osman Saba, Ahmet Muhip Dıranas, Behçet Necatigil ve Cemal Süreya’dır. Yaşayanlardan ise İsmet Özel. Kendisine minnet borçluyum.

Çıkmaza giren Türk şiiri değil, Türk insanıdır

“Dünyaya alışan adam şiir yazamaz” der İsmet Özel. Gerçekten şairin bu zorluğu yaşadığını düşünüyor musunuz?

İsmet Özel üstadımıza katılmakla beraber; şiirin, yabani insanların işi olduğunu düşünüyorum. Gerçi, her ikisi de aynı anlama geliyor: Dünyaya alışan adam, yabani değildir. Yabanilikle ilgili somut örnekler vermek isterdim, fakat bu yanlış anlaşılabilir. Sadece şu kadarını söyleyeyim: Meraklı olanlar, İstanbul veya Ankara’daki “üstad”lardan birini ziyaret edebilirler.

Bana gelince? Bırakın ilk kez gittiğim, gördüğüm yerleri; otuz yıl boyunca oturduğum sokağa bile her çıkışımda, o toprağa ilk kez adımımı atıyormuş gibi oluyor. Sanki köşedeki ağacı, meydandaki çeşmeyi veya camiyi ilk kez görüyormuşum hissine kapılıyorum. Demek istediğim, daha doğrusu İsmet Özel üstadımızın demek istediği şu: Dünyaya bakıp da Hz. Adem’in o ilk şaşkınlığını yaşamayan kişi, şair olamaz?

Bugün Türk şiiri çıkmaza mı girmiştir? Eğer öyleyse çıkış yolunu nerede aramalıdır?

Çıkmaza giren, Türk şiiri değil, Türk insanıdır. Sadece edebiyat dünyasında değil, hayatımızın her alanında ciddi sorunlar var. Turgut Özal’ın iktidara gelmesinden sonra, adeta Türk insanının içi boşaltıldı. Toplu bir çürüme ile karşı karşıya kaldık. Bu süreçte, aileyi bozdular, değerlerimize zarar verdiler, ahlaksızlığı teşvik ettiler, sipariş romanlar yazdırdılar, yayıncıları edebiyatın dışına itip tüccar yaptılar, insanları maddiyat düşkünü haline getirdiler; fakat bir şeyi başaramadılar. O da şu: Türk şiiri yirmi yıl önce de büyüktü, şimdi de büyük.

Evet, ortamları bozdular, fakat şiir karşısında çok sık bozuldular. Birçok sorun çıkardılar, fakat Türk şiiri de onlara sorun çıkardı. İsmet Özel’in 1980’den sonra yazdığı şiir ve yazılara bir bakın! Onları kim yıkabilir? Kendisi bile yıkamaz!

Bir edebiyat dergisi için “edebi duruş” mu önemlidir, o edebi duruşun belli bir muhalif söylemin parçası olması mı önemlidir?

En önce, edepli bir duruş olması gerektiğine inanıyorum. Edebiyata önem vermeliyiz, fakat sadece edebiyata önem vermemeliyiz. Muhalif olmak, artistlikle, dik başlılıkla, oraya buraya laf atmakla olacak bir iş değildir. Bu bir kültürdür. Derin bir meseledir. Önce bunlara sahip olmak gerekir. Veya sahip olan bir yere tabi olmak? Örnek vereyim: Bugün İsmail Kara’nın ne yaptığını anlamak istiyorsak, sadece onun eserlerine değil; Hüseyin Avni Ulaş’ın hayatına ve Nurettin Topçu’nun yazdıklarına da bakmamız gerekir. Nurettin Topçu’yu iyi bilmeden İsmail Kara’nın eserlerini okursak, en çok da İsmail Kara üstadımıza haksızlık etmiş oluruz diye düşünüyorum.

Genç şairlerin kendi seslerini oluşturamamalarını neye bağlıyorsunuz?

Genç bir şairden, bir çırpıda kendi sesini (üslubunu) bulmasını zaten bekleyemeyiz. Bu, zamanla ve çalışmayla olacak bir şeydir. Olduğu zaman da, artık ona “genç şair” denmez. “Şair” denir.

Yalnız genç arkadaşlarla ilgili şu tehlikeyi görüyorum: Şiirle ilgilenen genç arkadaşlar, maalesef birbirlerinden haberdar değiller. Akranlarının ne yazdığını merak bile etmiyorlar. Oysa her şair, kendi yaşıtlarını iyi tanımak zorundadır. Çünkü yarışacak olduğu kişiler onlardır. Mesela bizim kuşakta, herkes birbirini iyi tanır. Bugün farklı mecralarda ve dergilerde görünen birçok isim, gençken, aynı odanın içinde bulunuyordu. Dolayısıyla, bizim kuşağa mensup birçok arkadaş, akranlarının sadece ne yazdığını değil, neler yazacağını da az çok bilir.

İroni, şiirinizin önemli bir unsuru gibi duruyor. Şiiri böyle söylemek, onu daha çekici mi kılıyor?

Bir şair şöyle demiş: “Öyle bir çağda yaşıyoruz ki, büyük acılarımızı ancak ironiyle dışa vurabiliyoruz.” Durum biraz bu. Evet, gülüyorum. Fakat “adam acı acı güldü” denir ya, öyle gülüyorum. Mesela Hayat Şartları başlıklı son şiirim şöyle bitiyor:

“Kar yağarken serçeleri seyrettim
Çocuklarım geldi birden aklıma.
Sabırsızlanıyorlar büyümek için,
Gelmeyin, burası derin!”

Neyi ararsanız onu bulursunuz. Burada ironi arayan ironi, hüzün arayan hüzün bulur.

İslami duyarlılığa sahip bir şair ve yazar olduğunuzu biliyoruz. Bu yönünüzün edebi kişiliğinizdeki etkilerinden bahseder misiniz?

Dürüstlüğün, yalan söylememenin, içki içmemenin, kumar oynamamamın bile meziyet olarak kabul edildiği günlerde yaşıyoruz. Oysa bunlar, olması gereken veya yapılmaması icap eden şeylerdir. “İslami duyarlılık” da öyle? Müslüman olduğumu kabul ediyorsam eğer, gereğini yapmalıyım. Hepsi bu.

Müslüman olmamın edebi kişiliğime de, ebedi hayatıma da büyük bir katkısı olduğu ve olacağı kesin. Yine de inşallah diyelim.

Bir şair olarak, Şuara Suresi’ni nasıl yorumluyorsunuz?

Aslında, konuşmamızın başından beri yaptığım bu. Belli ki bir şeyler daha söylememem gerekecek. O halde, yayınlanmamış bir münacatımdan iki dize alayım buraya: “Sen söyle güzelken bana söz düşmez. / Bakma, şiirler yazdığıma?”

Şiir kitaplarınızın yanı sıra, Uçuş Denemeleri ve Son Düzlük isimli iki deneme kitabınız var. Bir şair, niçin düzyazıya da ilgi duyar ki?

Şiir, nesir ile büyür. İsmet Özel, Sezai Karakoç veya Necip Fazıl’a baktığımızda, bu isimlerin aynı zamanda iyi birer nesirci olduklarını da görüyoruz. Şiir duygu, nesir ise düşünce işidir. Asıl marifet, bu ikisini yan yana getirmek ve götürmektir. Bunu başardığınız vakit, ayakta kalmanız daha kolay olur.

İbrahim Tenekeci

ne_ararsan_burada Neyi ararsanız onu bulursunuz. Burada ironi arayan ironi, hüzün arayan hüzün bulur.