Kuş Rab Hayat

Ben zamanla akarım.
Bir kum gibi akarım, bir su gibi ve ben zamanla birlikte, zaman gibi bir boşluğa akarım.
Zamanın eli, abanoz renkli bir oymacının eli gibi küçük keskisiyle dolaşır üstümde, bir çocuk yapar, bir delikanlı yapar, bir ihtiyar yapar; her seferinde biraz daha azalarak şekilden sekile girerim ve vahşi ve kaprisli bir eldeki bir dal parçası gibi her şekil değiştirdiğimde ayaklarımın dibinde hatıra denen, bana hem çok yakın hem çok uzak, hem çok bildik hem çok yabancı, esrarlı ve kımıldak bir toz yığını birikir.
Ve hatıralar çoğaldıkça ben eksilirim.
Durmadan, durulmadan, hiç oyalanmadan, oyalanamadan, geçmiş ve gelecek denen iki cam kürenin ‘an’ denen ince boğumundan geçerim; an, oymacının elinin bedenime değdiği yerdir, keski darbelerinin sızıyla hissedildiği yer, geleceğin biteviye geçmişe döndüğü, geçmişin çoğalıp geleceğin azaldığı yer.
Bir kum saati gibi ben kendi geçmişime akarım.
Bazen bir aşkla, bazen bir ihanetle, bazen vuslatı olmayan bir ayrılışla, sızısı daha da artan anlarla geçmişe akarken geleceğe daha çok bağlanır, hızla çoğalıp beni tutsak almaya uğraşan geçmişin hükmediciliğinden sıyrılmaya çabalarım.
Afrika’daki o kuşu düşünürüm.
O tuhaf ve küçük kuşu.
Gölgesi mora çalan koyu ormanların, sivri kayalarla dövüşerek akan köpüklü nehirlerin, timsahlı bataklıkların, kayıp kabilelerin, çiçek çiçek uzun kumaşlara sarınmış sıkı kalçalı siyah kadınların, mızrak gibi ince erkeklerin, kırmızı toprakların, kaçak avcıların, diktatörlerin, gerillaların ve bin bir çeşit hayvanatın kıtası Afrika’nın güneyinde, ağaç kuytularına saklanmış bir kuş yaşar.
Ömrü bir gündür.
Bir sabah güneşle doğar ve yeryüzünün en kızıl günbatımında ölür.
O bir tek günde, benim ve benim gibi insanların seksen yılda yaşadığını hiç eksiksiz yaşayıp tamamlar.
Sonra, Rabbin kutsal kitabında tüm insanlara söylediğini hatırlarım:
“Size bir öğleden sonralık hayat verdim.”
Kuşa hayat diye benim bir günümü, bana hayat diye bilmediğim bir başkasının öğleden sonrasını veren kader, kuşu, beni ve kâinatın sonsuzluğunda saklı bilmediğim başka birilerini değişik kum saatlerinden değişik zamanlara, değişik geçmişlere, değişik hayatlara akıtır; ben, benim ömrümü bir günde yaşayan kuştan daha farklı neler yapabilir, bilmediğim birinin ‘öğleden sonrası’ olan ömrümü bir küçük kuş çaresizliğinden nasıl kurtarırım?
Benim sorum budur.
Bunu sorarım.
Ben kendi soruma bir cevap ararım.
Her yerde bu cevabı ararım.
Kadınların göğüslerinde, orospuların koynunda, romanlarda, kavgalarda, isyanlarda, mahkemelerde, aşklarda, acılarda, dostluklarda, savaşlarda, barışlarda, yazılarda, sokaklarda, ağaçlarda, her yerde ararım bu cevabı.
Belki de derim, beni, benim ömrümü bir günde yaşayan kuştan ayıran, bu cevabı aramaktır.
Ve benim hayatımın tümünü bir gün yaşayan kuşa, bir bilinmeyenin öğleden sonrasını da bana veren Rabbe derim ki: “Ben sana, senin bana verdiğinden fazlasını vermeliyim.”
Ve sorarım kendime, bana verilenin daha fazlasını verebilmek için ben ne yapmalıyım?
Ve sorarım Rabbe: “Yarattığın senden daha cömert olmak için ne yapmalı?”
Bedenimde her an’ın darbesini hissederek geçmişime akarken, ne yapmalıyım ki, daha çok eskiyeceğimi bilerek geleceğime daha hızlı koşayım?
Benim bütün hayatımı, bedenimi, kaderimi, bana dokunduğu her an bende bir iz bırakarak değiştiren zamanı, ben nasıl değiştiririm, o bende bir iz bırakırken, ben de onda nasıl küçük bir iz bırakabilirim?
Zamanla nasıl ödeşebilirim?
Bana sahip olan zamana ben nasıl sahip olurum?
Bilirim, zamanın efendileri vardır ve zamanın tutsakları.
Ama gariptir kader; çoğunlukla zamanın tutsakları hayatın efendileri olur; geçmişlerine zincirli olanlar ve gözlerini ânın keskin pırıltısından ayıramayanlar geçmişlerini ve anlarını iktidarla ve altınla değiştirir, isimlerini ‘an’ın üstüne yazarlar ve an değiştiğinde isimleri de silinir; gelecek, üstünde onların ismi yazmayan anlarla doğarak gelir.
Zamanın efendileri ise, ah işte onlar, onları saraylarda, köşklerde, alâyişli selamlarda, törenlerde, karanlık
alışverişlerde göremezsiniz. Geçmiş, bir deniz gibi hayatın eteklerinden çekildiğinde, gelen gelecek üstünde onların ismini taşır, bedenleri eskise ve yok olsa da, onlar zamanın süvarileri gibi geleceğin sağrısında oturur hep.
Zamanın tutsağı olan, isimleri anlara kazılı bugünkü hayatın efendileri Afrika’daki küçük kuşu bilmez.
Rabbin kendisine bir öğleden sonralık hayat bağışladığını düşünmez.
Yıllarla süren hayatları bir kuşun bir günlük ömründen daha fazla iz bırakmaz.
Süslüdür elbiseleri; parlak üniformaları, pahalı kravatları vardır ve hep, “Bana ne vereceksin?” diye sorarlar zamana.
“Bana ne vereceksin?”
Her andan bir şey kapmaya uğraşırlar ve her an daima onlardan daha fazlasını kapar.
Ben zamanla akarım.
İnce bir kum gibi hep geçmişe akarım.
Azalır, eksilir, hem tanıdık hem yabancı bir geçmişin içinde hatıralarla birikir, zamanın elinin bedenimdeki keskin sızısını hep duyarım.
Afrika’daki kuşu, bana bir öğleden sonralık hayat bağışlandığını ve bir gün bu kum saatinin kırılacağını ve geçmişimin bir avuç kum gibi bir kum fırtınasına kanşıp gideceğini bilirim.
Zamanın efendilerini ve zamanın tutsaklarını düşünürüm.
Zamanla akarım ben.
Bir kızıl akşamüstü, zaman beni bırakıp bensiz yoluna devam ettiğinde, ben zamansız nasıl akarım diye sorarım.
Ve sorarım Rabbe: “Senin bana verdiğinden daha fazlasını ben sana nasıl veririm?”
Cevap gelmese de ben onu duyarım:
“Zamanın zincirinden kurtularak.”
Ben zamanla akarım ve umarım ki bir gün zaman bana akar.

Ahmet Altan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.