Kızıl Reisi Nasıl Kaçırdık

   İlk önceleri iyi bir işe benziyordu; fakat hele anlatana kadar bekleyin. Aklımıza çocuk kaçırma fikri geldiği zaman, Bili Briscoll ile Güneyde, Alabama’da bulunuyorduk. Sonraları Bill’in dediği gibi bu, “muvakkat bir hayal anında idi” ama biz o zamanlar bunun farkında de­ğildik tabiî.

   Summit adında dümdüz bir kasaba vardı orada. Halkı zararsız, kendi hallerinde insanlardı.

   Bill’le benim müştereken altı yüz dolar sermayemiz vardı. Batı lllinois’te dalavereli bir iş çevirmek için tam iki bin dolar daha istiyorduk. Bu meseleyi oturduğumuz otelin önünde uzun uzun konuştuk. Çocuk sevgisi bu yarı köylü insanlar arasında daha kuvvetlidir; ve daha bir çok sebepler de ileri sürerek burada bir çocuk kaçırmanın, öteki yerlerde gazetelerin bile arkamızdan sivil memurlar göndererek işleri karıştırmasından daha iyi olacağını düşündük. Summit’in arkamızdan, bir iki üniformalı polis, belki de bir kaç endişeli köpek,’ve Weekley Farmers, Budget gazetesinde bazı makalelerden başka bir şey gönderemiyeceğini biliyorduk. îşte bunun için iyi bir işe benziyordu.

   Kurbanımız olarak, maruf bir kimse olan Ebenezer Dorset’in yegâne evlâdını seçtik. Peder kibar, sert, namuslu, ipotek işlerine düşkün bir zattı. Çocuk on yaşlarında çilli bir oğlandı; saçları, trene yetişmek için acele ile koşarken aldığınız bir mecmuanın kapağı rengindeydi. Ebenezer’in hiç olmazsa iki bin dolar vermeye razı edecek kadar yumuşatacağımızı sanıyorduk. Fakat hele anlatana kadar bir sabredin.

   Summit’in iki mil ötesinde çalılık ve ağaçlarla kaplı küçük bir dağ vardı. Bu dağın arka tarafındaki mağaraya kumanyamızı yığdık.

   Bir akşam güneş battıktan sonra, araba ile ihtiyar Dorsen’in evi önünden geçtik. Çocuk sokakta idi. Karşıki tahtaperdenin üstündeki kediye taş atmakla meş­guldü.
   “ Hey, çocuk,” diye Bili bağırdı. “ Arabayla gezmek ister misin? Şeker de veririz.”
   Çocuk, Bill’in gözüne koskocaman bir taş fırlattı. Bili arabadan inerken: “Bu, moruğa beş yüz dolar
fazlaya mal olacak,” dedi.

   Çocuk orta sıklet bir boz ayı gibi karşı koydu. Ama sonunda onu arabanın içine atarak oradan uzaklaştık. Onlar mağaraya girerken ben de gidip atı bağladım. Tamamiyle karanlık bastıktan sonra da üç mil ötedeki köyden kiraladığımız arabayı oraya götürerek bıraktım ve yürüyerek mağaraya döndüm.

   Bili elindeki, yüzündeki sıyrıklara, yarıklara plaster yapıştırmakla meşguldü. Mağaranın önündeki kocaman kayanın arkasında bir ateş yanıyor, kırmızı saçlarının arasına iki şahin tüyü takmış çocuk da kaynayan kahve cezvesinin başında oturuyordu. îçeri girince bana uzun bir değnek uzatarak bağırdı:
   “Hey, melûl soluk suratlı, vadilere dehşet salan Kızıl Reisin kampına girmeye nasıl olur da cür’et edersin?”

   Bili, pantalonunun paçalarını sıvayıp, dizlerindeki yaraları yoklayarak: “Her şey yolunda,” dedi. “Kızıldericilik oynuyoruz. Buffalo Bill’in temsilleri bizim yanımız­ da, belediye binasındaki Filistin manzaraları kadar sönük kalır. Ben ayı avcısı Old Hank’ım. Kızıl Reise esir düştüm ve yarın sabah başımın derisi yüzülecek. Amma da yaman tekme atıyor, ha.”

  Evet, efendim, çocuk hayatının en mesut anlarını ya­şıyor gibi idi. Mağarada kamp hayatı yaşamanın sevinci ona mahpus olduğunu unutturmuştu. Beni, casus Yılan – Göz diye isimlendirdi ve, ertesi sabah muharipleri harpten dönünce güneş doğarken yakılacağımı bildirdi.

   Bundan sonra yemek yedik. Oğlan ağzını domuz eti, ekmek ve salça doldurarak konuşmaya başladı. Şöyle bir yemek-arası nutku çekti;

   ‘‘Buradan çok hoşlandım. Daha evvel hiç kampta yaşamamıştım, fakat eskiden ehli bir kirpim vardı. Bu sene dokuz yaşıma girdim. Mektepten nefret ediyorum. Jimmy Talbot’un teyzesinin benekli tavuğunun yumurtalarını fareler yedi. Burada sahici kızılderililer var mı?

   Ben biraz daha salça isterim. Rüzgâr ağaçların sallanmasından mı meydana gelir? Bizim köpeğin beş yavrusu var. Hank, senin burnun neden bu kadar kırmızı? Benim babam öyle zengin ki. Yıldızlar çok sıcak mıdır? Cumartesi günü Ed Walker’i iki kere dövdüm. Kızları sevmem, îp olmadan kurbağa tutamazsınız. Öküzlerin sesi var mı­dır? Portakal niçin yuvarlaktır? Bu mağarada yatak var mı? Amos Murray’ın ayağında altı parmağı var. Papağanlar konuşuyor da, balıklarla maymunlar niye konuşmuyor? On iki kaç tanedir?”
 
İkide bir kızılderili olduğunu hatırlıyor, ağaç dalından tüfeğini alıp, ayaklarının ucuna basarak mağaranın önüne, o solgun suratlı insanlardan birini yakalamak ümidiyle gidiyordu. Ara sıra da öyle bir savaş nârası atı­yordu ki, ayı avcısı Old Hank tir tir titriyordu. Bu oğlan ta en başından Bill’i korkutmuştu.

   Ben çocuğa: “ Kızıl Reis,” dedim. “ Evine gitmek ister misin?”
   “Niçin istiyeyim,” diye cevap verdi. “ Evde eğlenemiyorum ki. Mektepten nefret ediyorum. Ben kampı çok severim. Beni tekrar eve götürmiyeceksin, değil mi? Yılan – Göz?”
   Ben: “Hemen şimdi değil,” dedim. “Biraz bu mağarada kalacağız.”
   O: “Pekâlâ,” dedi. “Çok iyi. Hiç bu kadar çok eğlenmemiştim.”

   Saat onbirde yattık. Yere battaniyeler sermiştik. Kı­zıl Reisi de aramıza yatırdık. Bizi tam üç saat uyutmadı. İki de bir yerinden fırlayıp tüfeğini alıyor, bize, “hey, ortak” diye bağırdıktan sonra dışarı koşuyordu. Her yaprağın hışırtısını kapımıza yaklaşan bir âsi çetesinin ayak sesi sanıyordu. Nihayet güç halle uyuyabildim. Rüyamda kendimi kırmızı saçlı, korkunç bir korsan tarafından kaçırılmış ve bir ağaca bağlanmış gördüm.
 
   Gün ağarırken Bill’in tüyler ürpertici çığlıklarilye uyandım. Bunlar haykırma, homurdanma, bağırma gibi erkek ses uzuvlarından beklediğiniz sesler değildi, kadınların hayalet veya sıçan gördükleri zaman salıverdikleri o âsap bozucu, nezaketsiz çığlıklardandı. Böyle kuvvetli, şişman, korkusuz bir adamın hiç durmadan attığı çığ­lıkları dinlemek pek de berbat bir şeydi doğrusu.

   Ne olduğunu anlamak için yerimden fırladım. Bir eline Bill’in saçını dolamış Kızıl Reis, adamcağızın göğ­sünde oturmuş, diğer elinde de jambon kesmek için kullandığımız keskin bıçağı sallıyordu. Bir gece evvel verilmiş karara göre, Bilî’in kafasının derisini yüzmeye çalı­şıyordu.

   Bıçağı elinden alıp, çocuğu tekrar yatırdım. Fakat o andan itibaren artık Bill in şevki kırılmıştı. O da kendi tarafına yattı, ama çocuk bizde olduğu müddetçe bir daha gözünü yummadı. Ben biraz kestirdim, fakat tam güneş doğarken, bir gece evvel Kızıl Reisin yakılacağım hakkında söyledikleri aklıma geldi. Korkmuş veya sinirlenmiş değildim, amma kalkıp pipomu yakarak, bir kayaya dayandım.
 
Bili sordu: “Niçin, bu kadar erken kalkıyorsun, Sam?”

  “Ben mi?” diye cevap verdim. “Haa, omuzuma bir ağrı girdi de, oturursam belki geçer sandım da.”

  Bili: “ Sen bir yalancısın,” dedi. “Korkuyorsun. Gü­neş doğarken yakılacaktın; hakikaten dediğini yapaca­ğından korktun, değil mi? Kibrit bulsa eminim onu da yapar. Ne korkunç şey değil mi, Sam? Böyle bir zebaniyi evine geri almak için kimse para verir mi acaba?”

   Ben: “Tabiî, verir,” diye cevap verdim. “Babalar, analar böyle gürültücü çocuklara bilhassa bayılırlar. Haydi sen şimdi Reis’le kahvaltıyı hazırla da, ben bu dağın tepesine çıkıp etrafı bir teftiş edeyim.”

   Küçük dağın tepesine çıkarak, etrafı gözlerimle araş­tırdım. Summit taraflarında, kasabanın orak ve kazmalarla silâhlı erkeklerinin çalılıkların arasında gizlendiklerini sandıkları çocuk hırsızlarını aradıklarını görmeyi bekliyordum. Halbuki bütün görebildiğim sakin bir manzara ve kara bir katırla çift süren tek bir adam oldu.

   Kimse etrafı aramıyor; üzüntüden çılgına dönmüş ana babaya hiçbir müsbet haber getiremiyen insanlar oraya buraya koşuşmuyorlardı. Alabama’nın, bu benim gözüm önüne serilmiş kısmım âdeta bir orman ilahesinin uykulu edası istilâ etmişti. Kendi kendime: “Belki de,” dedim. “ Küçük kuzucağızın kurtlar tarafından kaçırıldığının kimse farkına varmadı.” Sonra aşağıya kahvaltı etmiye indim. Mağaraya girdiğim zaman, Bili nefes nefese duvara dayanmıştı. Çocuk da, elinde yarım hindistan cevizi bü­yüklüğünde bir kaya parçası, onu ezmekle tehdit ediyordu.
 
   Bili izah etti: “Ateş gibi bir patatesi ensemden içeri attı. Ben de suratına iki tokat vurdum. Yanında tüfek gibi bir şey var mı, Sam?”

   Çocuğun elinden kayayı alarak, münakaşayı biraz yatıştırır gibi oldum. Oğlan, Bill’e: “Ben senin canına okuyacağım,” dedi. “ Şimdiye kadar Kızıl Reis’e el kaldı­rıp ta cezasını görmemiş insan yoktur. Tetikte ol.”
 
   Kahvaltıdan sonra, çocuk cebinden bir meşin parçasiyle birkaç parça sicim çıkarttı; onları sökmeye uğraşaraktan dışarı yürüdü.

   Bili merakla sordu: “Acaba şimdi ne yapacak. Kaçar mı dersin, Sam?”

   “Bu bakımdan hiç korkma,” diye cevap verdim. “Pek o kadar evine düşkün biri değil sanırım. Hem kaybolu­şu Summit’te bir heyecan uyandırmamışa benziyor. Ama belki de kaybolduğundan henüz haberleri yoktur. Anası babası geceyi Jane halasında, yahut komşulardan birinin evinde geçirdiğini zannediyorlardır. Fakat bugün artık iş anlaşılır. Bu akşam babasına, oğluna karşılık iki bin dolar istediğimizi yazmalıyız.”

   Tam o sırada, Hazreti Davud’un Golyat’ı yendiği zaman muhtemelen çıkarmış olduğu zafer haykırışının aynısını işittik. Kızıl Reis’in cebinden çıkarttığı o karışık şey bir sapandı ve başının üzerinde çevirmeye başlamıştı. Ben kendimi yere attım. Eyerini çıkardığınız zaman bir at nasıl derin bir nefes alırsa, Bill’in ağzından da öyle bir ses çıktı. Yumurta büyüklüğünde bir kaya par­çası sol kulağının arkasına oturmuştu. Bili muvazenesini kaybetti ve ateşe, tabakları yıkamak için kaynattığımız suyun içine düştü. Onu kenara çektikten sonra tam yarım saat kafasından aşağı kova kova soğuk su döktüm. Nihayet doğruldu; eliyle kulağının arkasını yoklayarak:
   “ Sam, biliyor musun İncil’de en sevdiğim şahıs hangisidir?” diye sordu.
   Ben: “Merak etme,” diye teselli ettim. “ Yavaş yavaş kendine geleceksin.”
   O: “ Kral Herod,” diye devam etti. “ Gidip, beni buralarda yalnız bırakmıyacaksın, değil mi Sam?”
   Dışarda çocuğu yakalayıp çilleri tıkırdayana kadar sarstım.
   “Eğer uslu oturmazsan, seni derhal babana götüreceğim,” dedim. “ Şimdi söyle bakalım doğru dürüst duracak mısın?”
   O, huysuzca: “Bir şey yapmadım ki,” dedi. “ Şaka ediyordum. Old Hank’ın canını acıtmak istemedim ki. Ama o bana niçin vurmuştu? Peki, Yılan-Göz, eğer beni eve göndermezsen, hem de bugün Kara İzci oynamama müsaade edersen uslu dururum.”
   “ Bu oyunu bilmiyorum,” dedim. “Buna karar vermek Mr. Bill’le sana ait. Bugün oyun arkadaşın o olacak. Benim biraz işim var, gideceğim. Haydi, şimdi içeri gel de af dile, yoksa derhal eve gidersin.”
 
Birbirlerinin ellerini sıktılar. Sonra Bil’i kenara çekerek, mağaradan üç mil ötedeki Poplar Grove köyüne gidip Summit’te çocuğun kayboluşunun ne akisler uyandırdığını öğrenmeye çalışacağımı söyledim. Hem de o gün ihtiyar Dorset’e bir mektup gönderip fidyeyi ve veriliş şeklini tayin etmek fikrindeydim.

   Bili dedi ki: “Bilirsin Sam, zelzelede, selde, yangında, pokerde, dinamit işlerinde, polis baskınlarında, tren soygunlarında, kasırgalarda gözümü kırpmadan yanında durdum. Bu iki bacaklı rokete benzeyen oğlanı kaçırana kadar sinirlerim hiç bozulmamıştı. Ama bu, beni mahvetti. Beni onunla uzun zaman yalnız bırakmıyacaksın değil mi?”
   “ Öğleden sonra dönerim,” dedim. “ Ben gelene kadar çocuğu eğlendir, sessiz dursun. Haydi şimdi Dorset’e şu mektubu yazalım.”
 
   Bir battaniyeye sarınmış Kızıl Reis, mağaranın ağzında, beş aşağı beş yukarı dolaşıp nöbet tutarken, Bill’le başbaşa verip mektubu yazmıya başladık. Neredeyse ağ­layacak olan Bili bana yalvararak, iki bin yerine bin beş yüz dolar istememizi rica ediyordu. “Baba sevgisinin ahlâkî tarafını zemmetmiye çalışmıyorum,” diyordu. “Ama bu yirmi kiloluk çilli yaban kedisine iki bin dolar vermek İnsanî bir şey değil. Ben bin beş yüze razıyım. Sen hisseni benim payıma düşenden alırsın.”
   Bill’in içini rahatlaştırmak için dediklerini kabul ettim, ve şöyle bir mektup yazdık.

   Bay Ebenezer Dorset,

   Oğlunuzu Summit’ten uzak bir yere kaçırmış bulunuyoruz. Sizin veya tutacağınız çok mahir dedektiflerin bile araştırmaları faydasızdır. Oğlunuzu şu şartlar dahilinde iade edebiliriz: büyük ‘paralarla bin beş yüz dolar istiyoruz. Aşağıda anlatılacağı şekilde para bu gcee yarısı daha evvelden cevabınızı atacağınız kutuya bırakıl­malıdır. Bu şartlan kabul ederseniz, cevabınızı, bu ak­şam sekiz buçukta tek bir haberci ile gönderebilirsiniz. Poplar Grove’a yolda Owl Creek’i geçtikten sonra tarlaların yanında birbirinden yüzer metre aralıklı üç ağaç vardır. Üçüncü ağacın arkasındaki çitin altında kartondan bir kutu bulunacaktır. Haberci cevabı bu kutuya attıktan sonra derhal Summife dönmelidir. Eğer hileye teşebbüs eder, yahut dediklerimizi harfiyen yerine getirmezseniz, oğlunuzu bir daha göremezsiniz. Para yazıldığı şekilde ödenirse, üç saat zarfında çocuk size teslim edilecektir. Bu şartlar kafidir. Kabul etmezseniz başka bir teklif almıyacaksınız.

iki çılgın adam

   Üstüne Dorset’in adresini yazıp mektubu cebime koydum. Tam gidiyordum ki çocuk yanıma gelerek: “ YılanGöz bana söz vermiştin sen gittiğin zaman Kara îzcı oynıyacaktık,” dedi.
   Ben: “Ne istersen oyna,” diye cevap verdim. “Mr. Bili de seninle oynayacak. Ne biçim bir oyun bu?”
   Kızıl Reis: “Ben Kara izciyim,” dedi. “ Kızılderililerin geldiğini kamptakilere haber vereceğim. Kızılderili olmaktan bıktım, artık, biraz da Kara İzci olacağım.”
   Ben: “Pekâlâ,” dedim. “Zararsız bir oyuna benziyor. Eminim Mr. Bili bu korkunç vahşileri yenmende şana yardım eder.”
   Bili, çocuğa şüphe ile bakarak: “ Peki, ben ne yapacağım?” diye sordu.
   Kara izci: “ Sen benim atımsın,” dedi. “ Haydi diz çök, ellerini öne koy. Ben kampa atsız nasıl giderim?”
   Ben: “Çocuğu meşgul et, Bili.” dedim. “ Şu işi bitirene kadar. Haydi gevşe biraz.”
   Bili dört ayağı üzerine yattı, gözlerinde kapana kıstırılan bir tavşanın ifadesi vardı.
   Bili, boğuk bir sesle: “Kamp uzakta mı, evlât?” diye sordu.
   Kara İzci cevap verdi: “ Tam doksan mil. Haydi baş­la da vaktinde yetişelim. Deeh!..”
   Kara İzci, Bill’in sırtına atladı ve, ayaklariyle kaburgalarını mahmuzladı.
   Bili: “Allah aşkına, çabuk gel, Sam.” diye yalvarıyordu. “Keşke fidyeyi bin dolardan fazla istemeseydik. Hey, tekmelemeyi bırak, ayağa kalkarsam kafanı kırarım.”

   Ben, Poplar Grove’a gidip, posta kutusunun bulundu­ğu bakkal dükkânına girerek, içerdekilerle konuşmaya başladım. Sakallı biri, bütün Summit’in Ebenezer Dorset’in çocuğunun kaybolması ile birbirine girdiğin söylü­yordu. Bütün öğrenmek istediğim buydu. Biraz tütün aldım, fasulye Hatlarını sordum ve mektubu gizlice kutuya attım. Sonra geri döndüm. Bakkal postacının bir saat sonra gelip postayı Summit’e götüreceğini söylemişti. Mağaraya döndüğüm zaman Biîl’le çocuk görünürlerde
yoktu. Etrafı araştırdım, hattâ bir iki kere seslendim bile, ama cevap yoktu.

   Ben de pipomu yakıp beklemiye başladım. Yarım saat sonra çalıların hışırdadığını işittim. Bili
mağaranın karşısında gözüktü. Arkasından, yüzünde koskocaman bir tebessüm, tıpkı izciler gibi parmaklarının ucuna bas arak tan çocuk geliyordu. Bili durdu, şapkasını çıkardı, yüzünü kırmızı mendiliyle sildi. Çocuk ta onun on metre kadar gerisinde durdu.

   Bili: “ Sam,” dedi. “Bana kalleş diyeceksin, ama ne yapayım ki kabahat benim değil. Çocuk gitti. Onu evine ben gönderdim. Her şey bitti. Eskiden öyle din fedai­leri vardı ki,” diye Bili devam etti. “Başladıkları bir iş­ten dönmektense ölmeyi tercih ederlerdi. Ama onlardan hiçbiri benim gibi tabiat üstü işkencelere katlanmaya mecbur kalmamışlardır. Bizim soygun kaidelerine sadık kalmıya
çalıştım, ama her şeyin bir hududu var.”

   Sordum: “ Ne oldu, Bili?”
   “ Santimi santimine doksan mili gittik. Kamptakileri kurtardıktan sonra mükâfaten yem verildim. Ama arpa yerine kum pek de lezzetli kaçmıyor. Daha sonra tam bir saat, deliklerin niçin boş olduklarını, bir yolun neden iki ucu bulunduğunu, otların niye yeşil olduğunu anlattım. Sana söylüyorum Sam, bir insan bundan fazlasına dayanamaz. Yakasından yakaladığım gibi dağdan aşağı
indirdim. Bacaklarımı tekmeliye tekmeliye mosmor yaptı. Elimdeki ısırıkları da dağlamam lâzım.”
   “Fakat gitti,” diye Bili devam etti. “ Summit yolunu göstererek bir tekmede onu oraya beş metre daha yaklaştırdım. Fidyeyi kaybettiğimize üzgünüm ama, ya o evine gidecekti, ya da Bili Driscoil tımarhaneye.”

   Bili, ahlayıp, ofluyor, fakat pembe yüzünde tarif edilmez bir sükûnet ifadesi seziliyordu.

   “Bili,” dedim. “ Sizin ailede kalb hastalığı yoktur, de­ğil mi?”
   “Hayır, müzmin sıtmadan başka bir şey yoktur. Niye sordun?”
   “ O halde dönüp arkana bakabilirsin,” dedim.

   Bili dönüp de çocuğu görünce, yüzünün bütün rengi gitti; olduğu yere oturarak maksatsızca etrafındaki otları yolmıya başladı. Tam bir saat aklını kaçırmış olmasından korktum. Sonra plânımızın muvaffakiyetle devam etmekte olduğunu, ve eğer Dorset kabul ederse bu gece fidyeyi alıp kaçacağımızı söyledim. Bunun üstüne Bili biraz kendine gelerek çocuğa gülümsedi, ve biraz daha iyileşince kalkıp onunla Japon harbinde Rus oyununu oynayacağını bile vadetti.

   Fidyeyi kazasız belâsız almak için öyle ustaca bir plânım vardı ki, profesyonel çocuk hırsızları duysa mutlaka kopya ederlerdi. Altında cevabın -ve daha sonraları paraların bırakılacağı ağacın etrafı dümdüzdü. Eğer oralara bir polis gizlenirse cevabı almıya gelecek adamı daha yolda iken görebileceklerdi. Fakat hayır, efendim! Daha saat sekiz buçuk olmadan kurbağa gibi ağaca tırmanmış, dallar arasında haberciyi bekliyordum.

   Tam vaktinde bisikletli bir çocuk geldi. Karton kutuyu buldu, içine bir kâğıt bıraktı ve tekrar Summit yolunu tuttu.

   Emin olmak için daha bir saat bekledikten sonra ağaçtan inerek kâğıdı aldım; yarım saat sonra mağaradaydım. Lâmbanın yanına gidip Bill’le birlikten okumaya başladık. Kurşun kalemle yazılmıştı, şu mealdeydi:

   İki çılgın adam,

   Beyler: Oğlumun iadesi için istediğiniz fidyeyi bildiren mektubunuzu aldım. Biraz fazla istediğiniz kanaatindeyim. Kabul edeceğinize emin olduğum, başka bir teklifim var size. Johnny’yi eve getirir, bana da iki yüz elli dolar verirseniz onu elinizden alırım. Hem de mutlaka gece gelmelisiniz, zira komşular onun kaybolduğunu sanıyorlar, eğer geri getirildiğini görürlerse sîzlere ne yaparlar bilmem, Hürmetle selâmlarım.

Ebenezer Dorset

   Ben: “Vay serseri,” diye haykırdım. “Vay utanmaz..”
   Gözüm Bill’e ilişince tereddüt ettim. Gözlerinde, o güne kadar bildiğim konuşan ve konuşmayan bütün hayvanların yüzünde gördüğüm en yalvarıcı ifade vardı,

   “Sam,” diyordu. “İki yüz elli dolar nedir ki? Paramız var. Bir gece daha kalırsa bu çocuk beni tımarhaneye gönderecek. Hakikî bir centilmen olmasından başka, böyle cömertçesine bir teklif yaptığından, Mr. Dorset ayni zamanda çok müsrif olmalı. Fırsatı kaçırmayacaksın, değil mi, Sam?”
 
    Ben: “Hakikati söylemek lâzım gelirse, Bili,” dedim. “Bu kuzucağız benim de sinirlerime dokunmaya başladı. Bu gece evine götürür, parayı verir ve kaçarız.” O gece çocuğu evine götürdük. Babasının ona gümüş kaplamalı bir tüfek ve bir çift de mokasen ayakkabı aldığını ve ertesi sabah ayı avlamıya gideceğimizi söyleyerek kandırmıştık.

   Ebenezer’in kapısını çaldığımız zaman saat tam on iki idi. İlk teklife göre benim ağacın altından bin beş yüz doları çıkaracağım an, Bili, Dorset’in eline iki yüz elli doları sayıyordu.
   Çocuk onu evine bırakacağımızı anlayınca yaygarayı kopardı. Sülük gibi Bill’in bacaklarına yapıştı. Babası bir yaradan plaster çıkarır gibi onu yavaş yavaş çekmeğe başladı.

   Bili sordu: “Ne kadar müddet sıkı sıkı tutabilirsiniz?”
   İhtiyar Dorset: “ Eskisi kadar kuvvetim kalmadı,” dedi. “ Ama on dakika tutabilirim zannederim.”
   Bili: “ Kâfi,” dedi. “On dakika sonra ben Orta, Gü­ney ve Kuzey eyâletlerini aşıp Kanada hududuna doğru yol almış olurum.”

   Gecenin o kadar karanlık, Bill’in o kadar şişman olmasına, benim de o kadar iyi bir koşucu olmama rağmen, Biîl’e ancak Summit’ten bir buçuk mil ötede yetişebildim.

O. Henry

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.