İstanbul Geceleri

    Boğaziçi

    Sevgilimiz vardır, yanımızda, tâ yanı başımızdadır; ammâ gene de ona yakınlığımızın şiddetinden; ya da yakınlığına kanamamış olmamızdan: Sen kimsin, kimsin sen? Nesin, neredesin? demek isteriz. Kâh ele geçen, kâh kaybolan, kâh okşanan, kâh hırpalanan bu sevgiliyi, an olur ki bir his ihtilâli, bir afet, bir hezeyan içinde âdeta tanımaz oluruz.
    Belki kâinat içinde tek gördüğümüz odur; buna rağmen görmek için dîvâne kesildiğimiz de gene onun yüzüdür. Onun yoluna dökülmek için ne yapsak az bulur, ne söylesek kifâyetsiz görürüz. Zaman olur ki hodbin, küstah, ezici ve benlik tüten bir sevgi, bir göz açıp kapama ânında, denize düşmüş bir sepet aczi içinde, teslîmiyetle istiğrâkın dalgaları arasında sürüklenip gider.

    Zaman olur ki, haşin, çiğ, şımarık bir ihtiras, çekirdeğe hiç benzemeyen, fakat onun bir inkişafından ibâret bir ağaç gibi, dallanıp budaklanır ve ferâgat meyvelerinin en leziz çeşnilerine gebe kalır.
    Gene zaman olur ki tecrübesizlikle toyluğun kanatları ortasında başımız gurur bulutlarına değimiş iken, bir vecd rüzgârıdır eser ve bizi tepesi aşağı sevdiğimizin eşiğine fırlatıp atar.
    Ah gene zaman olur ki, ona tasarruf edenin biz olduğumuz tesellisine kapılırız; ne çâre ki en başımızı havada olduğu zamanlarda da , en zelil olduğumuz anlar kadar onun keyfi elinde evrilip çevrilen, kâh göklere yükseltilip kâh yerlere fırlatılan olduğumuzu hayretle görürüz.
   Bakarız bir hayat gelip geçmek üzeredir. Devrânın yıpratıcı silleleri ortasında hırçın, tasalı, âvâre olmuşuzdur; böylece zaman, mûtat seyri, mutât tekerrürü içinde yürümekte iken, tesâdüf iftirâsına uğramış mukadderat, birden karşımıza aradığımızı çıkarır ve o an, hemen o an, bir ömür boyunca haberimiz olmadan aranmış olanın o olduğunu anlarız. Ne çâre ki gene hayatın cilve ve esrârı, “sevgilim!” diye haykırarak koşacağımız o bulunmuşa, kayıtsız ve bigâne kalmamız işkencesini revâ görür. O bulunmuş ki hayatımızın hâsılıdır; o bulunmuş ki bir ezel tanışığı, bir ezel düğümlüsü, mihrâkı, mânâsıdır ve bize ondan gayrı ne varsa ârızîdir, çekilmez bir yüktür. Ammâ gene de biz hayat yorgunları, uğrunda iki âlemi bir pula sayacağımız o bulunmuşa, her zaman uzak, her zaman yabancı olmak nâsibini yüklenmiş, eli ermez, gücü yetmez bir zavallı mevkiinden ileri geçemeyiz; ya da geçmek istemeyiz.
    Sevgilimiz vardır, belki bir kere görmüşüzdür ve belki kaşından sual sorulsa verecek cevap bulamayız. Ammâ gene de dört başı mâmur bir tahassüsle tek tanıdığımız, unutmak elimizde olmadığı için de tek unutamadığımız odur. Seneler üst üste yığılsa da, o gene kâh ıztırap, teselli, kâh hüzün, kâh ümit vedâima tek istinat noktamızdır. Bâzen alâkamızın şiddetinden, küsmek için sebepler arar, bulamazsak yaratır, ya da bir vehme sarılarak, hoyrat, hırçın ve inatçı olmakla onu hırpalamak, belki de unutmak hevesine düşeriz. Bâzı ise bir zafer gurûrundan medet umup, onu ezmekle yalancı bir bahtiyarlık duyduğumuz da olmaz değil. Ne ki bu sahte yiğitliğimizin altında en zavallı bir hezîmetin çöreklenmiş olduğunu da, şuur altı uyanışlarımızın lutfu hengâmında yüze çıkmış buluruz. Acaba isyanlarımız, firarlarımız, onu içimizde uzun uzun demlendirip, beklenmedik bir anda bu uykudan görülmemiş bir şiddetle silkip uyandırmak iştiyâkı için midir? Evet; öyle.
    Biz hodbin insanlar kanamadığımız, kanamayacağımız aşka kıyarken, bilmeyiz ki bu intikam hevesimiz geri tepmek ister gibi girdaplar yaparak döne döne akan bir suyun hud’asına benzer. Zira ilk hamlede tekrar ona koşmak, onun yoluna akmak tek yapacağımız, tek yaptığımız iştir. İşte, başlangıcı ve sonu olmayan bu sevdâlardan da, oralarda niceleri gelip geçti; yâhut bizim kısa ve mahdut hükümlerimiz gelip geçtiğini sandı.
Sâmiha Ayverdi 
İstanbul Geceleri S.165-178 
Kubbealtı Neşriyât