ÖLDÜRMEYECEKSİN

yaralanabilirliğimle karşındayım
yasımın kederiyle
korkuyorum İbrahim gibi
şiir mırıldanıyorum dua niyetine
kabul olur mu bilmeden
bir tüy gibi yükselmek isterken
o zaman su yutsun beni
mesafe kalmasın gölgemle aramızda
rüzgâr ağaçsız bıraksın
iyi bir anı aramaktan vazgeçsin hafızam
yatışmayacak içim nasılsa
kırılırsam
şiddetine yutulursam bakışın
yaralı benlik; yaralanabilirlik
yüzü hatırlamak yetmez
bana karşılaşma gerek
yüzünle başlayıp okumaya
yüzünde anlam biriktirmek
var bu içinde senin
zulmedensin kahharsın
uçurum korkulu patikasın
askıya alınanım ben hayatla aranızda
kızkardeş Antigone düşünde konuştu:
varlık, evinde uykuya çekilmeli
çürümeye bırakılan yalnız bir ceset değil
o bunu bildi, böyle direndi
ara bölgede, askıda
incinebilirliğimiz
yüz hep hatırlatır
öldürmeyeceksin!
yüzün hatıra sandığımdır.
Asuman Susam

DİPTAŞI

suya bıraktığım harfler yapıyor yüzünü
dingin bir kararlılıkla ellerini kavuşturmuş
canavarından önce davranıyorum gölün
diptaşıyım, suyun gözü
oradan konuşuyorum akçaağacın kargasıyla
yanlış inşa, kapanmayan yarık
aynı ile başka
su karanlık okunmuyor yüzün
tekinsiz buluyorum kendimi
mundar edilmiş bir imgeyim artık
an gibi kaçıyorum düzçizgisinden takvimin
saçlarım dallarında
orman bir çember midir?
soruma yanıt değildin ama geldin
yüzün gölün ezberi
ne zamandır onarılmayı bekliyor
bahçe kapısı ve diğer şeyler
günleri aynısıyla çoğaltıp
ip atlatıyorum sabahlara
köklerindeki kör kurtçukları ayıklıyorum hayatın
çürümenin tadıyla sarhoş
bir şeyler devrilsin istiyorum
derinleştikçe işaretli kuyular
yeraltından yükselen homurtular
lav kovalarını ḥazırda tutuyorum
yine de diyorum
sütün buharıyla yumuşayabilirim
kapıda dururken kırmızı yağmurluk
bir kasaba tedirginliğiyle
aklımdan hızla geçti bütün bunlar
sen kendin gibi dokun gülün yaprağına
değil mi ki geldin
dikenlerimi kucakla rüzgâr titretmeden gölü
bahçe kapısı hiç kapanmaz artık hep aralık öyle…
metafor olmaktan sıkıldım da kaçtım
evde sanırken beni herkes, en uzağa
mecazlarımı siliyor bu karanlık, bu su
midemde bir ekşime
içimdeyim; uzaktan konuşuyorum seninle
hurûfi diyecek beni yakamayanlar
hasarlı hurufat yığını sesimle
karışayım dalgın suya
yüzüne bir de…
Asuman Susam

Ateş Denizlerini Mumdan Kayıklarla Geçmek/Geçmemek

Dost sohbetlerinde ve Şeyh Gâlib’le ilgili yazılarda ilgimi en çok çeken meselelerden birisi, Gâlib’in Hüsn ü Aşk’ına duyulan hayranlığı ifade eden ve şâiri “muhteşem” olmakla niteleyen cümlelerdir. Fakat hemen peşinden fark ettiğim bir gerçek de sohbetin ilerleyen kısımlarında ve yazıların sonraki cümlelerinde aslında Hüsn ü Aşk’ın okunmadığına dâir ipucu niteliğindeki yanlış ifade ve anlatımlardır. Bu yazıda da bunlardan birisine dikkat çekilecektir. Bilimsel bir makaleye de konu edilebilecek bir yaygın yanlış anlamaya dikkat çekmeyi amaçlayan bu yazının amacı birilerinin yanlışlarına işaret ederek onları kırmak, incitmek değildir. Bu yüzden bir nevi dost sohbeti tarzında kaleme aldığım bu yazımda alıntıda bulunacağım bazı yazarların sözlerimden dolayı incinmelerini istemem.
Şeyh Gâlib’in 1782 yılında yazdığı, Türk edebiyatının şâheserlerinden sayılan ve günümüz şair ve yazarlarını da derinden etkileyen mesnevisi Hüsn ü Aşk’ın belki de herkes tarafından bilinen bölümü “ateş denizinden mumdan kayıklarla geçme/geçmeme” sahnesidir. Hikâyenin bu bölümünde Şeyh Gâlib okuyucuya o kadar enfes bir sahne resmeder ki yazılışının üzerinden 233 sene geçtiği halde hâlâ aşktan bahseden eserlerde bir şekilde bu sahneyi hatırlatan göndermelere rastlıyoruz. Bu yazının kaleme alınmasının sebebi de tam olarak bu durumla ilgilidir. Yani edebî metinlerde karşımıza çok sık çıkan, edebî sohbetlerin olmazsa olmazlarından biri olan “ateş denizinden mumdan kayıklarla geçmek” acaba doğru mu anlaşılmıştır?
Öncelikle bu sahnenin yanlış bilinen, hepimizin hemen hatırlayacağı şekline işaret edelim.
“Şeyh Galib meşhur mesnevisinde Hüsn‘ü bulmak için yollara düşen ‘Aşk‘ı mumdan bir gemiye bindirerek ateş denizinden geçirir.”
“Biz kazandık, çünkü Sevgioğulları’yız biz. Ateş denizinde mumdan gemilerle gezer, aşk taşırız hüsnün sahiline.”
Bu iki cümle, yazının kaleme alınma sebebini oluşturan yanlış kullanımlara çok güzel iki örnektir. Konuya başka örnekler de verilebilir fakat bu iki örnek bile maksadı ifade etmeye yetmektedir. Görüldüğü üzere, örneklerimize göre Hüsn ü Aşk’ta hikâyenin erkek kahramanı olan Aşk, sevgilisi Hüsn’e ulaşmak için yollara düşmüş, mumdan bir gemiye binerek ateş denizinden geçmiştir. Hâlbuki Hüsn ü Aşk okunmuş veya bu ifadelerin geçtiği sahne iyi anlaşılmış olsaydı, Şeyh Gâlib’in bu romantik ve artistik cümlelerde anlatılan duygunun tam tersini söylediği görülecektir.
Mumdan Gemilerle Ateş Denizini Geçmek mi?
O halde Hüsn ü Aşk’ta “ateş denizinden mumdan kayıklarla geçmek” diye bir şey yok mudur? El-cevap: yoktur! Ne vardır peki? Hikâyenin erkek kahramanı olan Aşk, karşısına bir engel olarak çıkan ateş denizinden “mumdan kayıklarla geçme”yi teklif eden devlerin teklifine karşılık mumdan kayıklara binerek değil, ateş denizine dalarak bu engeli aşmıştır. Aşağıda öncelikle bu sahnede gerçekte neler anlatıldığı, ilgili bölümden alıntılanan beyitlerle sunulacaktır. Ardından da aslında bu sahnenin tasavvuftaki hangi düşüncenin metaforik anlatımı olduğu belirtilerek konuyla ilgili başka bir yanlış anlamaya da dikkat çekilecektir.
Hikâyede Aşk, Hüsn’ü kabilesinden isteyince, kabilenin ileri gelenleri Aşk’ı kalb ülkesindeki kimyayı bulmaya gönderir. Fakat Aşk’a yolda karşılaşacağı tehlikelerden haber vermeyi de ihmal etmezler. Bu tehlikelerden birisi de ateş denizindeki mumdan kayıklardır.
Ol şehrde kîmyâ olurmuş
Yolda belî çok belâ olurmuş
Bin başlı ejder-i münakkaş
Mumdan gemi altı bahr-i âteş (HA: 1245-1246)
“O şehirde kimyâ ile uğraşılırmış, ama, yolda da çok belâlar varmış: Derisi nakış nakış bin başlı ejderha; ateş denizinde yüzen mum bir gemi….”
Dikkat edilirse daha hikâyenin başında Aşk’ın karşılaşacağı tehlikeler anlatılırken söylenen “mumdan gemi altı bahr-i âteş” ile kastedilen şey, mumdan geminin aşk için bir tehlike olduğudur. Yani ateş denizini mumdan gemilerle geçmek günümüz yazar ve şairlerinin zannettiği gibi olumlu karşılanan bir hareket değildir. Aksine mumdan gemiler Aşk’ın sakınması ve dikkat etmesi gereken bir tehlike olarak zikredilmektedir. Aşk, çıktığı yolculukta gam harabelerini geçince ateş deniziyle karşılaşır:
Gûş etmiş idi o ser-güzeşti
Âteş yemi üzre mûm keştî
Çıkdı yolu üzre şimdi nâgâh
Ol kulzüm-i âteş-i ciğer-gâh
Mûmdan gemiler edip hüveydâ
Kılmış nice dîv o bahri me’vâ (HA: 1548-1550)
“(Aşk), o ateş denizi üzerindeki mumdan gemiler hikâyesini duymuştu. O ciğerler yakan ateş denizi ansızın yolunun üzerine çıktı. Çok sayıda dev (cin) mumdan gemilere binmiş, o denizde seyrediyordu.”
Burada dikkat edilmesi gereken başka bir ayrıntı da gemilerin mumdan olup, ateşte hemen eriyeceği gerçeğidir. fakat bu sahnede devler, kurbanları için bir oyun oynamaktadır. Şeyh Gâlib, bu oyuna mumdan kayıklara binenlerin aptal olduğunu, bu yüzden devler tarafından kandırıldıklarını söyleyerek şöyle işaret eder:
Çün âteş o kavme etmez âzâr
Âzürde olur mı nârdan nâr
Keştîleri ber-hevâ tutarlar
Çok ebleh-i bî-nevâ tutarlar
Keştîye kim eyler ise ikdâm
Ol dîvler eyler idi i’dâm (HA: 1551-1553)
“Ateş o kavme zarar vermiyordu. Hiç ateş, ateşten incinir mi!… Gemileri hava üzerinde yürütüyorlar ve birçok akıldan yayan ahmağı (bununla) avlıyorlardı. Kim gemiye binmeye kalkarsa o devler onu öldürüyorlardı.”
Aşk Gemiye Bindi mi?
Devler, aşk’ı da bu gemiye binmeye davet ederler. Fakat aşk bunun bir oyun olduğunu anladığı, ateş denizinde mumdan gemiyle seyahat etmenin imkânsızlığını fark ettiği için bu teklifi umursamayarak sabreder.
Çün dîvler etdi aşk’ı da’vet
Gel keştîye bulasın selâmet
Aşk eyledi mâcerâyı iz’ân
Sabreyleyip olmadı şitâbân. (HA: 1560-1561)
“Devler, Aşk’ı gel gemiye bin de kurtuluşa er diyerek davet ettiklerinde, aşk olan biteni kavradı, sabretti ve gemiye koşup binmedi”
Aşk, mumdan gemiye binmez, ancak ateş denizinden nasıl geçeceği konusunda da şaşkınlık içinde kalarak Allâh’a dua eder. Olağanüstü özelliklere sahip olan atı Aşkar’la konuşarak ateş denizine dalar ve oradan çin sâhiline çıkar.
Aşkar süzülüp misâl-ı ankâ
Ol âteşe girdi bî-muhâbâ (HA: 1586)

“Aşkar ankâ gibi süzülüp korkusuzca o ateşe girdi”.
Hüsn ü Aşk mesnevisinde “ateş denizinden mumdan kayıklarla geçmek” gibi bir sahne olmadığı halde günümüzde Şeyh Gâlib’in kahramanını mumdan gemilere bindirerek ateş denizinden geçirdiği şeklinde genel bir kanâat mevcuttur. Bu durum, eskilerin galat-ı meşhûr dedikleri türden bir yanılma olarak da kabul edilebilir. Bu yanlış kanâatin yayılmasının en büyük sebebinin de “ateş denizinden mumdan kayıklarla geçme”nin kulağa romantik gelmesi olduğunu düşünüyorum. Böyle bir kanâat tek başına anlamlı ve hatta romantik kabul edilebilir. Ancak bunu Şeyh Gâlib’e ve Hüsn ü Aşk mesnevisine dayandırarak ifade etmenin yanlışlığı ortadadır. Dahası yukarıda alıntıladığımız beyitlerde bunun tam tersi anlatılmış, ateşten bir denizi mumdan gemilerle geçmeye çalışmanın eblehlerin/ahmakların işi olduğu vurgulanmıştır.
Bu vesileyle Hüsn ü Aşk’ta anlatılan bu sahnenin anlaşılmamasından dolayı tasavvufî olarak ifade
ettiği anlama dair bazı izahlarda görülen yanlışlığa da işaret edelim.
Hilmi Yavuz, 22 Ekim 2014 tarihli “Ateşten Denizleri Mumdan Kayıklarla Geçmek” başlıklı yazısında
Bin başlı ejder-i münakkaş
Mumdan gemi altı bahr-i âteş
beytinde anlatılan metaforun, Behcet Necatigil’in Ölü isimli şiirinde geçen
Ateş denizinde mumdan kayıklarla
Sağlam mı tekneler aşkları geçmeye
Güç.
şeklindeki mısralarda bağlam değiştirerek ele alındığını, yani “ateşten denizleri mumdan kayıklarla
geçmek” metaforunun Şeyh Gâlib’de ve Necatigil’de farklı bağlamlara işaret ettiğini belirterek mesnevinin erkek kahramanı olan Aşk’ın geçmesi gereken engellerden birisinin de “ateş denizlerini mumdan kayıklarla geçmek” olduğunu söyler. Dahası “ateş denizlerini mumdan kayıklarla geçmenin, Allah’la vuslatın imkansız gibi görüneni aşabilmeyi göze almak anlamına geldiğini ifade eder.
Romantik Bir Söylem
Aslında Hüsn ü Aşk mesnevisinde “ateş denizlerini mumdan kayıklarla geçmek” diye bir şey olmadığının, aşılması gerekenin, kahramanın daha hikâyenin başında uyarıldığı tehlikenin ateş denizi
değil, mumdan kayıklar olduğunun bilinmesi gerekmektedir. Hüsn ü Aşk bir bütün olarak okunup
incelendiğinde anlatılan hikâyenin tasavvufi yönünün ele ancak mumdan gemilere binmemek sayesinde ortaya çıktığı görülür.
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Günümüzde oldukça romantik bir söylemle dile getirilen ve aşkın güçlüklerini ifade etmek için kullanılan “ateş denizlerini mumdan kayıklarla geçmek” metaforu Hüsn ü Aşk’ta günümüzde algılandığının tam tersi bir şekilde geçmektedir. Bu ifadenin Hüsn ü Aşk mesnevisinden bağımsız bir şekilde, aşkın önündeki engelleri aşmanın zorluklarını anlatmak için kullanıldığını ifade edeceklere saygı duyduğumu söylemek isterim. Nihayetinde bu yazı, Hüsn ü Aşk’ta geçen bir ifadenin günümüzde yanlış kullanıldığına dikkat çekmek amacıyla kaleme alınmıştır. Böyle bir şeyi kastetmeden bu metaforu kullananlara diyecek bir sözümüz elbette yoktur. Fakat bunun da kendi içinde zorluktan öte bir imkânsızlığı ifâde ettiğini de vurgulamak gerekir. Nitekim Zehra Yılmaz’ın aşağıdaki şiirinde de bu metafora başvurulmuş, lâkin böyle bir şeyin imkânsızlığı da vurgulanmıştır.
Bir haber gelse gökkuşağından, içinde sen olsan
Damla damla muştulansan yüreğime, içime dolsan
Yedi renge boyasan yedi yerinden kalbimi
Ben mumdan bir gemi olsam, sen ateşten bir deniz
Dönemem artık geriye, erisem de beraberiz.