İstanbul Geceleri

    Boğaziçi

    Sevgilimiz vardır, yanımızda, tâ yanı başımızdadır; ammâ gene de ona yakınlığımızın şiddetinden; ya da yakınlığına kanamamış olmamızdan: Sen kimsin, kimsin sen? Nesin, neredesin? demek isteriz. Kâh ele geçen, kâh kaybolan, kâh okşanan, kâh hırpalanan bu sevgiliyi, an olur ki bir his ihtilâli, bir afet, bir hezeyan içinde âdeta tanımaz oluruz.
    Belki kâinat içinde tek gördüğümüz odur; buna rağmen görmek için dîvâne kesildiğimiz de gene onun yüzüdür. Onun yoluna dökülmek için ne yapsak az bulur, ne söylesek kifâyetsiz görürüz. Zaman olur ki hodbin, küstah, ezici ve benlik tüten bir sevgi, bir göz açıp kapama ânında, denize düşmüş bir sepet aczi içinde, teslîmiyetle istiğrâkın dalgaları arasında sürüklenip gider.

    Zaman olur ki, haşin, çiğ, şımarık bir ihtiras, çekirdeğe hiç benzemeyen, fakat onun bir inkişafından ibâret bir ağaç gibi, dallanıp budaklanır ve ferâgat meyvelerinin en leziz çeşnilerine gebe kalır.
    Gene zaman olur ki tecrübesizlikle toyluğun kanatları ortasında başımız gurur bulutlarına değimiş iken, bir vecd rüzgârıdır eser ve bizi tepesi aşağı sevdiğimizin eşiğine fırlatıp atar.
    Ah gene zaman olur ki, ona tasarruf edenin biz olduğumuz tesellisine kapılırız; ne çâre ki en başımızı havada olduğu zamanlarda da , en zelil olduğumuz anlar kadar onun keyfi elinde evrilip çevrilen, kâh göklere yükseltilip kâh yerlere fırlatılan olduğumuzu hayretle görürüz.
   Bakarız bir hayat gelip geçmek üzeredir. Devrânın yıpratıcı silleleri ortasında hırçın, tasalı, âvâre olmuşuzdur; böylece zaman, mûtat seyri, mutât tekerrürü içinde yürümekte iken, tesâdüf iftirâsına uğramış mukadderat, birden karşımıza aradığımızı çıkarır ve o an, hemen o an, bir ömür boyunca haberimiz olmadan aranmış olanın o olduğunu anlarız. Ne çâre ki gene hayatın cilve ve esrârı, “sevgilim!” diye haykırarak koşacağımız o bulunmuşa, kayıtsız ve bigâne kalmamız işkencesini revâ görür. O bulunmuş ki hayatımızın hâsılıdır; o bulunmuş ki bir ezel tanışığı, bir ezel düğümlüsü, mihrâkı, mânâsıdır ve bize ondan gayrı ne varsa ârızîdir, çekilmez bir yüktür. Ammâ gene de biz hayat yorgunları, uğrunda iki âlemi bir pula sayacağımız o bulunmuşa, her zaman uzak, her zaman yabancı olmak nâsibini yüklenmiş, eli ermez, gücü yetmez bir zavallı mevkiinden ileri geçemeyiz; ya da geçmek istemeyiz.
    Sevgilimiz vardır, belki bir kere görmüşüzdür ve belki kaşından sual sorulsa verecek cevap bulamayız. Ammâ gene de dört başı mâmur bir tahassüsle tek tanıdığımız, unutmak elimizde olmadığı için de tek unutamadığımız odur. Seneler üst üste yığılsa da, o gene kâh ıztırap, teselli, kâh hüzün, kâh ümit vedâima tek istinat noktamızdır. Bâzen alâkamızın şiddetinden, küsmek için sebepler arar, bulamazsak yaratır, ya da bir vehme sarılarak, hoyrat, hırçın ve inatçı olmakla onu hırpalamak, belki de unutmak hevesine düşeriz. Bâzı ise bir zafer gurûrundan medet umup, onu ezmekle yalancı bir bahtiyarlık duyduğumuz da olmaz değil. Ne ki bu sahte yiğitliğimizin altında en zavallı bir hezîmetin çöreklenmiş olduğunu da, şuur altı uyanışlarımızın lutfu hengâmında yüze çıkmış buluruz. Acaba isyanlarımız, firarlarımız, onu içimizde uzun uzun demlendirip, beklenmedik bir anda bu uykudan görülmemiş bir şiddetle silkip uyandırmak iştiyâkı için midir? Evet; öyle.
    Biz hodbin insanlar kanamadığımız, kanamayacağımız aşka kıyarken, bilmeyiz ki bu intikam hevesimiz geri tepmek ister gibi girdaplar yaparak döne döne akan bir suyun hud’asına benzer. Zira ilk hamlede tekrar ona koşmak, onun yoluna akmak tek yapacağımız, tek yaptığımız iştir. İşte, başlangıcı ve sonu olmayan bu sevdâlardan da, oralarda niceleri gelip geçti; yâhut bizim kısa ve mahdut hükümlerimiz gelip geçtiğini sandı.
Sâmiha Ayverdi 
İstanbul Geceleri S.165-178 
Kubbealtı Neşriyât


Dile Gelen Taş

Sözlerimde, tezgâh dokuyan kadının sanatı kadar bile bir hüner yok.

Onun el emeğinden, top top bezler çıkıp çıplakları giydirir.
Benim sözlerim ise, kimin işine yaramış, kimin derdini saracak bir arşın bez dokuyabilmiştir.

Ben çitlenbik ağacı olsam, sen, dallarımda gezinen bir çocuk…
Ben çocuk olsam, sen, zihnimde uçuşan bin bir sual…
Ben gece olsam, sen, karanlıklarımı yırtan bir güneş…
Ben pınar olsam, sen, su arayan bir yolcu…
Ben ağaç olsam, sen, ona dolanmış bir sarmaşık…
Ben kıyı olsam, sen, ona çarpan bir dalga…
Ben dalga olsam, sen, dudak sürdüğüm bir kıyı…
Ben kaval olsam, sen, onu üfleyen bir çoban…
Ben ay olsam, sen, onunla halleşen bir sevdalı…
Ben yol olsam, sen, gönlüm gibi, evi köyü kaybetmiş bir yolcu…
Ben gözyaşı olsam, sen, onu silen bir âşık…
Ben türkü olsam, sen, onu çağıran bir dudak…
Ben şarap olsam, sen, içtikçe içen bir sarhoş…
Ben sarhoş olsam, sen, haşrederek içtiğim bir şarap…
Ben rüyâ olsam, sen, onunla sabahlayan bir şeyda…
Ben ateş olsam, sen, onu yelpâzeleyen bir el…
Ben tılsım olsam sen, onu saklayan gizli hazine…
Ben göz olsam, sen de onun bebeği…
Ben kalp olsam, sen de onun hayâtı…
Ben nokta olsam, sen, onda gizlenmiş kâinât…
Ben kâinât olsam, sen, onun rûhu olan tek nokta…
Ben asırlardan asıra geçmiş bir mirâs olsam, sen, her devirde ona sâhip çıkan mal sâhibi…
Ya sen ne olsan, ey varı yoku, olmuşu olacağı, âlâ ve esfeli avuçlarında gördüğüm Rabbim? Bana sorarlarsa sen ağaçtan: ¨İnnî en’allah!¨ diyen ses…
Ben de, korku ve dehşete düşmüş bir Mûsâ…

Ey gönlüm bana nasîhat verme: Örtün gizlen! diye boş söz söyleme… Nasıl örtüneyim ki, gömleğim, ateşinden yanıp kavruldu. Onun için üryânım.
Eğer esvâbın genişse beni de içine al da bâri öylece saklanmış olayım.

Ben n’olayım, n’olayım? Kulun olayım… esîrin olayım…
Senden gayrı nem varsa benden taşındı gitti. Çıplak kaldım; giydir beni, varınla giydir, yokunla giydir… ört, kapa, kimseler görüp tanımasın, artık tanımasın Allâh’ım.

Sâmiha Ayverdi
Dile Gelen Taş / Kubbealtı Neşriyâtı

Samiha Ayverdi’nin Yusufçuk’u Üzerine

İnisiyatik geleneğin modern zamanlarda en saf ve katışıksız adlarından biri merhume Samiha Ayverdi’dir. O geleneğin günümüzde gürbüz ve bereketli bir damarına mensubiyeti olduğu gibi, ömrü boyunca elinden düşmeyen kalemiyle onlarca esere de imza atmış ve eserlerinin çoğunda tasavvufi neşve dile gelmiştir. O’nun oldukça zengin manevi ve zihinsel yaşamı içerisinde Yusufçuk’un ayrı bir değeri vardır. Yusufçuk, modern Türk Edebiyatı’nda dili ve dünyası bakımından yekta bir eserdir. İlk basımı 1946 yılında yapılmış olan Yusufçuk’ta, yazarın ‘mesel’ olarak niteleyebileceğimiz kısa öyküleri yer almaktadır.

Ayverdi, Kenan Rıfai’ye intisaplı ve O’ndan sonra da bir nevi postnişin olarak cemaatin ‘anne’si olmuş, roman, hikaye, deneme, araştırma, sohbet, geziyazısı ve günce türlerinden pek çok kitap yazmış velut bir sanatkar. Rıfailiğin bir kolu olan bu geleneğin her ne kadar Ahmed-i Rufai hazretleriyle silsile bağı varsa da, Kenan Rıfai hazretleri aralarında Şeyh-i Ekber de olmak üzere bütün bir irfan geleneğinden beslenmiştir. Yusufçuk, günümüzde tasavvufi neşveyle yazılmış, mecaz ve mazmun dünyasıyla, diliyle, kurgusuyla, tarz-ı beyanıyla sufiyane denilebilecek bir metinler toplamıdır. Kısa, açıkuçlu, trajiği olmayan, dramatik bir kurguyla ilgisi bulunmayan bu mesellerin ilkine Ayverdi, Feta’nın ilk olarak karşısına ‘kainat kitabı’nı çıkardığını, açtığını ve ‘Oku!’ dediğini söyleyerek girer. Kitaptaki meseller boyunca, Yazar kainat kitabının sayfalarını okumaktadır. Her kıssa, bu kitaptan bir sayfa, bir cümle, bir kelime gibidir.

İlahi aşkın sarhoşluğu içinde yazılmış olan Yusufçuk, kainat kitabının okunması için öncelikle insanın kendi kitabını okuması gerektiğini bize hatırlatır. Sanki kitap bu uyarı çevresinde döner. Bu, nefsini bilen Rabbini bilir hakikatinin ifadesidir. Nefsini bilmek, insanın kendisinde tecelli eden İlahi Esmanın tecelli düzeyince gerçekleşir. Nefsini bilmekten muradın bu olduğunu söyler arifler. İnsan İlahi isimlerin hangisinin ne zaman tedbiri altındaysa ve tecelli ne düzeydeyse o yetkinlik düzeyince bilebilir Rabbini. Ayverdi, ‘tepsisinin içine nisan yağmuru toplayan bir çocuk gibi, bu akıp giden selin altına çanağını’ niçin koyduğunu sorup durur. Bu soruda bile sufi mazmunlarından birkaçını bulmak mümkündür. Yağmur rahmeti simgeler. Allah Rahman sıfatıyla arşı kuşatmıştır. Dünyada bu sıfatla, ahirette Rahim ismiyle mütecellidir. Rahman’da kayıt yoktur. Çanak, feyze kabil hale gelme durumunu ifade eder. Kulun yapabileceği şey hazırlanmaktır. Ki buna talep, edene de talip tabir edilir. Müritle eşanlamlı olan bu kelimeden anlarız ki, insan sadece ister ama asıl murad eden Allah’tır. İnsan diler fakat gerçekleşen murad-ı İlahi’dir. Nisan yağmuru da evrensel sembollerdendir. Sedef bedendir, inci kalptir. Nisan yağmuru inhisar kabul etmeyen kalbin kökenini simgeler. Kalp, insandaki İlahi merkezdir. Namaz ve hac arzın merkezi olan Kabe’ye yönelinerek eda edilir. Zikirde ise insan kendindeki İlahi merkeze yani kalbe doğru bükülür. Kalp, beytullahtır. Bir kutsi hadiste, ‘yer ve gökler Beni kuşatamadı, ancak inanmış kulumun kalbi kuşattı’ buyrulmuştur.

 Ayverdi, sorular sorar ama ardından tecahül-i arif yaparak, ‘biliyorum ama yine de soruyorum’ der. Yusufçuk’un bir başka metni şöyle açılır : ‘Herkes bu meydana bir zafer için gelir, ben ise sade Sana yenilmek için geldim.’ Bu cümle yalnız başına bize sufiliğin hal dilini ele verir niteliktedir. İnsanla İlahi hakikat arasındaki en büyük engel insanın kendisidir. İnsan kendisinden tümüyle kurtulmaksızın İlahi feyze kabil hale gelemez. İbn Arabi, secdede Efendimiz’in sürekli yaptığı duayı hatırlatır: ‘Allahım beni nur kıl’ O’na göre Efendimiz burada, ‘Allahım beni Sen kıl’ demektedir. en-Nur, Allah’ın isimlerindendir ve ‘beni nur kıl’ diyen, gerçekte, ‘beni benden al, Kendi sonsuz ve mutlak varlığında yok et’ demek istemektedir. Secde madem en yakın olduğumuz yerdir, o halde kendimizi tümüyle aradan kaldırmamız gerekecektir. Ayverdi’nin, ‘sade Sana yenilmek için geldim’ini de böyle okumak mümkündür. Bir başka metinde şöyle der : ‘Adını sordular. Söyledim. “Tanımıyoruz, kimmiş o?” dediler. Az kaldı perdeyi çekip seni onlara gösterecektim; fakat ihtiyatkar olmayı yine Senden öğrendiğim için vazgeçtim ve düşündüm ki, gösterseydim de göremeyeceklerdi; zira perdelerin kalktığı ezel gününde onlar Seni görmüşlerden olsalardı, şimdi burada, “Tanımıyoruz” demezler ve demir asa demir çarık, bu kainatın tek görülecek görülmemişini arar ve bulurlardı.” Yusufçuk’un bu metninde Samiha Ayverdi muazzam bir hakikati tek cümlede tasvir eder. Ezel bilişikliği dediği bu temaya kitapta sık sık döner: “Ezel gününün divane yolcusunun parmağına dünyaya gelirken bir yüzük takmış, sonra da, ‘bunu hırsızlar çalacaktır; sen gene onu ara bul” demiştin. İlk sözün pek çabuk çıktı. Gözümü bu aleme açar açmaz, onun parmağımdan çalınmış olduğunu gördüm. Çaldıran da ben, arayıp bulacak olan da bendim.” Burada tevhit hakikati dile gelir. İkilik aradan kalkar.

Mutlak tekliğin ifadesi olan başka bir meselinde Ayverdi, ‘henüz zaman yaratılmamışken insan sözü edilmeye değmez bir varlıktı’ mealindeki haberle, ‘başlangıçta Allah vardı ve O’nunla birlikte bir şey yoktu’ hakikatini birleştirir: “Dünya şekilsiz bir yığınken, ne toprak, ne su, ne ateş birbirinden seçilmeden ve mükevvenat henüz tasavvur ve yaratılış teknesinde yoğurulmadan Sen vardın.” Mutlak tekliğin hayret makamındaki seyircisi ve aşk yolcusu olarak da insanı anar : “Ve ben hep başım kapının eşiğinde, Senin hayranın olarak aşk rüyalarımı görürdüm.” Ayverdi’nin bu metinlerinin çoğu naz makamında kaleme alınmıştır. Yazar nazdan niyaza niyazdan naza gider gelir. “Bugün Sensizliğe tahammülüm yok” der, “beni kendimden geçir, sarhoş et.” Bu dileğe erişinceye kadarki serencamını ise kozmik bir hikaye olarak anlatır : “Ruhum bir kalıbın esiri olmadan evvel, elimi bir el tuttu ve bana güneşleri, seyyareleri, semavatın acaibini gezdirip seyrettirdi. Nihayet bir aleme getirerek : ‘İşte misafir olacağın yer…burası dünyadır’ dedi. Böylece kimsenin kimseyi görmeden çalışıp didindiği bu patırtılı aleme ben de katıldım.” Bu, insanın İlahi varlıktan kesret alemine inişinin hikayesidir. İnsan ebedi sessizlikten gürültülü bir arza inmiştir. Ve su ile sarhoş olacak düzeye gelinceye kadar bu hengame içerisinde yuvarlanacaktır.

Her metninde ayrı bir hikmetin dile geldiği Yusufçuk’tan şimdi de istiğna makamında yazılmış bir meseli analım: “karşına dua etmek için oturup ellerimi açtım. Ne garip ki yüzünü görünce bütün isteklerim, sam vurmuş bir ağacın yaprakları gibi kavrulup döküldü. Bilmem niçin evvelden bu mukadder neticeyi bana haber vermedin? Ben dua mahalli değil, aşk ocağıyım demedin?” Rabiatü’l-Adeviyye bir gün hastalanır. Acılar içindeyken Bayezid çıkagelir. ‘Niçin Rabbinden şifa dilemiyor, bu acıyı çekiyorsun?’ diye sorar. Rabia, ‘O’nun muradı bu iken niçin aksini isteyeyim, bu ayıp değil mi?’diye cevap verir. Dua, Şeyh el-Alevi’ye göre Allah ile kalben aracısız haberleşen kamil veliler için gereksizdir. Ayverdi’nin bu metni gerçekten de üstün bir yetkinlik düzeyinden yazılmıştır. Buna arifler Zat meşrebi derler. Zaten insanın manevi seyrinde gezinin zirvesi Zatiyyet düzeyidir. Bu bölüme fark-ı evvel tabir edilir. Mahlukiyetten Zatiyyet hakikatine uruc eden veliler oradan tekrar nüzul ederler ki bu da fark-ı sani olarak isimlendirilir. Seyr-i sülukunu tamamlamış kamil veliler ümmiyyun, safiiyyun ve zatiyyundur. Ümmiyun, sanıldığının aksine cahil anlamına gelmez, okur yazar olmayan manasını içermez, ümmiyyundan kasıt, insanın kensi kişisel algısını ortadan kaldırmasıdır. İlahi Hakikat’e açık ve hazır hale gelmek için bu şarttır. Safiyyun ise kalbin ve hafızanın saflığından kinayedir. Neşati’nin, ‘ettik o kadar ref-i taayyün ki Neşati/Ayine-yi pür-tab-ı mücellada nihanız’ ifadesindeki ‘mücella’ mazmunu bunu ima etmektedir. Ayna saf ve cilalı olmaksızın İlahi Hakikat’i kusursuz biçimde yansıtamaz, aktaramaz. Zatiyyun olmak ise, yerden semaya, beşeri gerçeklikten semavi hakikat’e doğru bir gezinin gerçekleştirilmesini işaret eder. İnsan arza nüzul etmiş, inmiştir. Kudsi Kelam da arza tenezzül etmiştir. İnsan hayattayken bu inişin simetrik bir gezisini gerçekleştirmek durumundadır. Bu geziyi gerçekleştirenlere zatiyyun denir. Zatiyyun olan kimse artık merhume Ayverdi’nin yukarıda andığım metninde ifade ettiği hale ulaşmıştır. Sürekli Rabbinin müşahadesiyle meşgul hale gelmiş ve O’nunla arasındaki haberleşme kanalları tümüyle açılmıştır. Rabbinin müşahadesine mahzar olan kimse için O, artık bir dua makamı değil, bir aşk ocağıdır. Bu, makama muhabbetullah tabir edilir. Muhabbetullah marifetullahı netice verir. Tam da burada muhabbet, aşk ve şevk merdivenlerinden söz etmek yerinde olacaktır. Muhabbet, kuşun uçmaya çalışmasıdır. Aşk kendi kanatlarıyla uçabilmesidir. Şevk ise en üstün düzeydir ki, bu, kuşun kanadı kırıldıktan sonra da uçmaya gayret edişidir. Çünki bu düzeye erişen kişi bilir ki, kendisi Rabbine kendi kanatlarıyla ulaşamaz, ancak Rabbi, el-Karib adıyla kendisine yakınlaştırabilir. Bu makamda ise ancak insan aşkla dolar.

Yusufçuk’taki bir metin bize bu hakikati olağanüstü bir saflık ve açıklıkta anlatır: ‘Küçük kız! Mektebe başladığın gün, hocan ilk iş olarak sana harfleri öğretmişti. Az sonra bu öğrendiğin harfleri birbirine çatma temrinleri yaptın ve böylece kelimeler meydana çıktı. Sonra bunları sıraladın ve ibare oldu. Böylece de okumayı söktün. Artık büyüdün, mektep bitti. Şimdi yeni bir dersaneden içeri giriyorsun. Ben de sana ilk iş, bu kitapsız kalemsiz kazanılan ilmin baş harflerini öğreteyim: Gülümseme ve utanma. İşte yavrum bunlar, aşk kitabının ilk harfleridir.’ Ayverdi, burada hem hakikatin zahiri ve Batıni boyutlarından söz açmakta hem de aşm mesleğinin mahiyetinden konuşmaktadır. Zahir, batının dış boyutudur. İbn Arabi hazretleri, Fütuhat’ta şöyle der: Şeriat, Hakikat’in örtüsü veya perdesi değildir, bizatihi kendisidir. Hakikate geçmek için, bizzat şeriata nüfuz etmek gerekir.’ Bu bize, zahirin batından ayrı bir olgu olmadığını, onun bir boyutu, bir yönü olduğunu gösterir. Demek ki batına geçmek esastır ve bunun yolu da zahirden geçmektedir. Zahirde kalmayıp batına nüfuz etmek gerekir. Batın aşktır. Aşk yolunda ise insanı ıstırap karşılar. Ayverdi şöyle der: ‘Istırap denen bir harf vardır ki, bunu hepsinden evvel öğrenmeye çalış; zira onu ihtiva etmeden mana kazanmış hiçbir kelime, hiçbir cümle yoktur.’ Bu, bize aşk şarabıyla sermets olanların en üstünü ve bir aşk şehidi olan Hallac-ı Mansur hazretlerini hatırlatır. Ölümünden birkaç gün önce, zindanda kendisini ziyarete gelen Cüneyd-i Bağdadi hazretlerine şöyle der: ‘Yarından sonra beni öldürdüklerinde, sen medresene dön ve üzerindeki sufilik hırkasını çıkararak müderrislik cübbesini giy. Çünkü aşk yolunda, şehitlik kaçınılmazdır. Bu meslekte insanın kendi kanıyla alacağı abdestle kılacağı iki rekat namaz üzerine farzdır.’ Istırap sözcüğü, aşk yolundaki şehitliği ima etmektedir. Bu mazmun, ‘ölmeden evvel ölünüz’ hadisinden kaynaklanır. Ayverdi, meselinde küçük kıza son olarak şöyle seslenir: ‘Eğer ıstıraba yer vermemiş bir ibareye rastlarsan, korkma; ‘bunun aşk kitabında yeri yok’ diye haykır.’

Buna ‘bela’ da tabir edilir. Bela da inisiyatik bir mazmundur. Nitekim Hallac-ı Mansur hazretleri şöyle demiştir: ‘Sultanlar, bir iklimi (mülkü, vatanı) fethettiklerinde, yeni bir iklimin, vatanın fethinin arzusuyla yanıp tutuşurlar. Biz ise, yıllardır Senden gelecek bir belanın umuduyla yanıp yakılmaktayız.’ Bela’yı hem Rabbin bir ilahi lütfu, bir bağışı olarak okumak hem de ‘beli/evet’ manasına yormak mümkündür. Bu ise, ‘rıza’yı taleb etmektir. Rıza makamı, sadece Allah’ın kuldan değil, kulun da Allah’tan razı olmasını içerir. Bu makam, yetkinlik düzeylerin üst basamaklarındandır. Pir Sultan Abdal hazretleri, bir nefesinde, ‘güzel aşık cevrimizi çekemezsin demedim mi/bu bir rıza lokmasıdır yiyemezsin demedim mi?’ demek suretiyle, ‘rıza’nın ne denli ulaşılması güç bir makam olduğunu belirtmiştir.

Rıza, kulun her şeyden razı olması, Rabbinin her tecellisini bir lütuf olarak kabullenmesidir. Musibetler, yokluklar, yoksulluklar, yalnızlıklar, acılar, ayrılıklar, ölümler, her türlü maddi ve manevi sıkıntıları can ve başla benimsemesi ve şükr makamında bulunmasıdır. Samiha Ayverdi, Yusufçuk’taki bir anlatısında bunun batınına doğru sızarak şöyle der: ‘Gidenin yerine benzerini getirmek gayreti, işte insanların tesellisi. Ama o bazen daha cesur, daha pervasız davranarak, insanoğlunun bu körü körüne sarıldığı, başını göğsünde dinlendirdiği, ya da hizmetine çağırdığı ‘teselli’ adlı cariyeyi, ezel künyesinde rastladığı ismiyle çağırır: ‘gaflet’.’ Bu metnin alt okunması yapıldığında ‘teselli’nin Batıni hakikatinin rıza, ‘gaflet’in ise ‘tevekkül’ olduğu anlaşılacaktır. Razı olmak teselli bulmak değildir. Rıza, ‘artık öyle olur ki Ben kulumdan kulum Benden razı olur’ hakikatinin sırrıdır. Ya da ‘ey nefs, artık Razı olmuş bir halde Rabbine dön’ nidasındaki sırdır. Nefs, dünyaya inerken yaşadığı irtifa kaybını, simetrik bir geziyle, yani manevi bir miracla taçlandırdıktan sonra rıza makamına uruc eder. Bu halde Rabbine dönen nefs artık ‘safiyye’ olmuştur. Gaflet ise, kulun Rabbinden nisyanıdır. Sufiler ‘ben’lik duygusundan bir zerre kalmış ise kulun gafletten kurtulamamış olduğunu ifade ederler. Gafil olan tevekkül makamına erişemez. Tevekkül, insanın aradan çekilmesidir. Zira insanla Rabbi arasındaki engel kendisidir. Cüneyd-i Bağdadi hazretlerine Seriyü Sakati hazretlerinin söylediği şu söz bunu ifade eder: ‘Senin varlığından daha büyük bir günah yoktur.’ Ayverdi, metinde, ‘Teselli’yi bir cariyeye benzetmek suretiyle hem teşhis sanatı yapmakta hem de tesellinin baştançıkarıcılık niteliğine atıfta bulunmaktadır.

Yine ‘aşk’a ilişkin bir başka metinde, onun belirleyici işleviyle ilgili bir vurgu yer alır. Bunu Ayverdi, ‘müstebit’ kelimesiyle ifade eder. Aşk gerçekten de tüm bağları yıkarak kendi bağlarını kurar. Bu onun kozmik niteliğidir. Ayverdi şöyle der: ‘Konuşuyorduk. İçimizden biri sordu:

-Tarihin kaydettiği en müstebit hükümdar kimdir?

Her ağızdan bir isim çıkmaya başladı. Saydılar, söylediler. Fakat sorgu sahibi bunların hiçbiriyle tatmin olmuyordu. Bir ara göz göze geldik. Bana,

-Niçin sesin çıkmıyor? Sen de bir şey söylesene, dedi.

Zaten ben de söylemeye hazırlanıyordum. Yavaşça,

-Aşk! Dedim.’

Ayverdi bu hakikati ifade ederken, aşkın ezelden ebede tahtında tek rakibi olmaksızın saltanat sürüp buyruk yürüttüğünden bahs açmaktadır. Zaten sonunda, ‘bunu, bu aşikar zaferi koyup uzaklara gitmek ne reva’ diyerek, ‘aşk imiş her ne var alemde’ gerçeğini tahkim etmektedir.

Varlığın mayası aşktır. Varoluşun sırrı aşktır. Evren aşktan doğmuştur. Varlığın merkezinde hakikat-ı Muhammediye bulunur. Bütün muhabbetler muhabbet-i Muhammediyedendir. ‘Muhammetten hasıl oldu muhabbet/Muhammetsiz muhabbetten ne hasıl’ diyen şair bu sırdan konuşmaktadır. Yusufçuk’un bir metninde Samiha Ayverdi, insanı balçıktan yoğuran ve ona nefesinden üfleyen Yüce Rahman’ın soluğunun rüzgarı oluşumuzdan söz eder: ‘Sana soruyorum dostum, beni bu dünyaya kim davet etti? Anamla babam mı? Haşa. Onlar, ezel tasarrufunun zavallı bir aletinden başka nedir? Sahibim bir mucize göstermek istedi; gitti bir dağ başından bir avuç toprak alıp yoğurdu ve ona kendi nefesini üfleyerek dünyaya fırlattı. Bu çamur, dünyada bir ananın babanın çocuğu oldu. Adına da adımı verdiler. Yalan söylemiyorum; ben, onun nefesinin bir rüzgarıyım ve beni bu dünyaya, uğrunda binbir alemi terk ettiğim bu ses, bu nefes sahibi çağırdı.’ Bu anlatıda insanın zuhurundan söz açılmaktadır. Aziz Mahmud Hüdayi hazretleri, Muhammed’in Zuhuru adlı eserinde bu ezeli hikayeyi anlatır. Sufilerin çokça rağbet ettiği bir kutsi hadiste Rabbimiz şöyle buyurur: ‘Gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim. Bu sırla mahlukatı yarattım.’ Mahlukatın eşrefi olan insan varlık aleminde en son zuhur edendir. Çünkü insan meyvedir. Varlığın özüdür, özetidir. Kainatın kalbidir. Allah’ın yeryüzünde halifesidir. Allah insana soluğundan üflemiştir. Rahman’ın nefesi insanın ruhudur. Gerisi kemiktir, kıldır. Sufiler ruhun bedene tenezzül edişinden söz açarlar. Ruh, ten kafesinde mahpustur. Bu sıkışma, ruhun ölmeden evvel ölme isteğiyle yanıp tutuşma, özgürleşme arzusunu da beraberinde getirmiştir. Adamah kelimesi ibranicede kırmızı toprak anlamına gelir. Adem yani insan kızıl topraktan karılmıştır. Rahman, insanın çamurunu bir rivayette dörtbin sene yoğurmuştur. O’nun katındaki bir gün bizim katımızdaki bin yıl gibidir. Allah Adem’in çamurunu iki eliyle yoğurmuştur. Yani Celal ve Cemal yönüyle. Allah’ın iki eli de sağ elidir. Yani, Allah’ta baskın olan Cemal boyutudur. Çünkü Allah gökleri ve yeri altı günde yarattıktan sonra Rahman sıfatıyla arşı istiva etmiştir. O’nun rahmeniyeti dışında hiçbir varlık kalamaz. Bundan kinaye, İbn Arabi hazretleri, Allah’ın iki eli de sağ elidir buyurur. Ayverdi, metnin devamında, yere nüzul eden çamura üflenen soluğun Sahibi’ne seslenerek şöyle der: ‘Ben de ne ham ne toy bir adamım. Onun uğrunda binbir alemi bağışlamak da nedir? Bu ses beni yerimden, yurdumdan, saltanat ve daratımdan koparmışsa çok bir şey mi? Bu davete karşı ben kim oluyorum? O dile, tarife gelmeyen ferman sahibi, kolumdan tutup dünyaya sürüklerken, elini elimden koparmaya kıyamayarak, kendi de beraber geldi. Daha ne isterim, söyleyin ben ne isterim daha?’

Bu isteğin sonuçlarından olmak üzere bir başka Yusufçuk kıssasında Samiha Ayverdi, ‘secde’den bahseder. Secde kulun Rabbi’yle buluştuğu yerdir. Buna menzil denir. Alak suresindeki ‘secde et, yakınlaş’ buyruğuna uyan kul, Rabbine doğru iner. Rabbi de kuluna doğru tenezzül buyurur. Ve bir yarıyol karşılaşması gerçekleşir. Buna nüzuldan, inişten kinaye menzil denir. Ayverdi şöyle der: ‘Rabbim, sanırlar mı ki, ben secde ederken, taşa, toprağa baş koyarım? Hayır, eğilen başım, o kaskatı yerde senin aşkının yumuşak dalgalarına karışır.’

Bu cümle gerçekten de zengin bir atıf alanına sahiptir ve okuma imkanlarına açıktır.

Secde ubudiyeti simgeler. Secdeye varmak üzere kulun eğilmesi Rahman’ın gecenin üçte birinde dünya semasına inişini simgeler. Bir rivayette Allah gecenin üçte birinde dünya göğüne değin tenezzül buyurarak, ‘yok mu Benden bir şey dileyen, vereyim’ şeklinde nida eder. Namaz kul ile Rabbi arasında ortak bir münacattır. Yine bir kutsi hadiste Rabbimiz şöyle buyurur: ‘Ben, namazı kulumla aramda ortak bir münacat kıldım. Onun yarısı Bana yarısı kuluma aittir.’ İbn Arabi hazretleri bundan hareketle, mesela Fatiha’nın namazda vacip kılınmasının hikmetinden de söz ederek, surenin ilk üç ayetinin Allah’a diğer dört ayetinin ise kula ait olduğunu söyler. Zira ‘sadece Sana ibadet eder sadece Senden yardım dileriz’ ifadesi kula aittir ve Rabbine racidir. Kıyam, Rububiyeti simgeler. Rüku, ubudiyeti sembolize eden secde ile Rububiyeti simgeleyen kıyam arasında berzahtır. Secdede insan kendi benliğinin sınırlarını tümüyle terk ederek Rabbinde müstağrak olmaya çalışmaktadır. Bu istiğrak halini Samiha Ayverdi, ‘İlahi aşkın yumuşak dalgaları’nda kaybolmak şeklinde ifade etmektedir.

Bu kayboluş nasiptir. Bunu bir başka metninde Ayverdi şöyle dile döker: ‘İnsanoğlunun kulağını bükmek, nasihat vermek boştur; kıssadan hisse çıkarmak da boştur. Bu cihanda nasihat, nisan yağmuru gibi bol bol yağar, sel gibi akar. Ama nerede o sadef ki, ağzını açsın da yuttuğu bu damlayı inciye tebdil etsin. Her hadise, içinde hissesi olan bir kıssadır. Ama nerede o göz ki, bu dolaşık ve sırlı yazıyı söküp heceleyebilsin.’ Bu uyarı bize, muhasebe günü gelmeden nefsimizi hesaba çekmemiz gerektiğini de hatırlatır. Her olayın içinde hissesi olan bir kıssa olması bir ayetin anlam denizindendir. Varlıklar Allah’ın birer delili, birer ayetidirler. Her şey bize O’nu söylemektedir. Hiçbir şey yoktur ki, O’nu ham ile tesbih etmesin. O halde kainat kitabının birer kelimesi olan varlıklar ve olaylar bizim için birer hakikat habercisidir. Yusufçuk’un bir meselinde Ayverdi bizi adeta tüm perdeleri kaldırarak yokluk hakikatiyle yüzyüze getirir: ‘Zaman zaman hislerimin kapısını çalan, aldırış etmezsem zorlayan bir el vardır. Ona,

-Kimsin, ne istiyorsun? Derim.

Cevap yerine içeri bir el uzanır. Düşünürüm. Para istemeyen, mala, rızka tamah etmeyen bu avuca ne koyacağımı uzun uzun düşünürüm ve düşüncelerim bir karara bağlanamayınca da, sualimi hiddetle tekrar ederim. O belki dalgınlığıma, belki unutkanlığıma, belki de gafilliğime küsen, fakat gene de tesir ve halavetini eksiltmeyen sesiyle,

-Yokluk! Der.’

Yokluk, inisiyatik sözlükte ‘fena’yla karşılanır. Acz, fakr, kusur vb. ıstılahlar da bu kavramın anlam dünyasına aittir. Bu tarik, yani acz ve fakr yolu, Allah’a ulaşmada en etkin, en kısa ve tehlikesiz yoldur. Beka fenadan geçer. Varlığa yoklukla ulaşılır. İnsan yok olmadan Rabb belirmez. İnsan azaldıkça ve yok oldukça Rabbine yakınlaşır, Rabbi katında değeri artar.

Bu metnin yüzeyinde maddi varlık-yokluk muhasebesi görünse de gerçekte fakrın hakikati anlatılmaktadır. Sonunda Ayverdi, ‘varlık anında verilen, yokluk olmaz ki vereyim…Yokluk anında varlık bulunmaz ki, ‘gel al’ diyeyim’ diyerek varlığın yokluktan geçtiğini bildirmektedir.

Hikmetin dili sembol ve sükuttur. Yusufçuk’ta bu hakikat de bizi karşılar:

‘Bana, ‘söyle’ deme. Bugün susmak istiyorum. Sözlerimi gönlümün kınına sakladım; söyle, diye üstüme varma. Şayet sana uyar da onları çekip çıkarırsam, el sürenin parmakları doğranır.’ Sükut da bir haldir ve veli seyri sülukun bir yerinde buna uğrar. Halvet zaten sessizliğin yurdudur. Orada beşeri olan susar, İlahi olan konuşmaya başlar. İnsandaki ilahi merkez olan kalbin konuşması sükuttur. Hallac-ı Mansur hazretleri bir kezinde şöyle demiştir: ‘Dillerin konuşması, kalplerin helakindendir.’ Metnin devamında Samiha Ayverdi, kalbe doğmayan bir hakikatin dile gelmemesi gerektiğini hatırlatır: ‘Bana, ‘söyle’ deme. Sen söyle, sen haber ver ki ben neyim? Hangi göklerin hangi köşesinden bu dünyaya damladım?’ Bu aynı zamanda, ‘ya hayır söyle veya sus’ uyarısının da tevili gibi görünmektedir.

Büyükler, ‘dert ağlatır, aşk söyletir’ demişlerdir. Muhabbet olmaksızın söz kemale ermez. Kemale ermeyen söz hayrı taşımaz. Ayverdi bu hakikati şöyle dillendirir: ‘Rabbim, senin takat getirilemeyen ateşinle kavrulup yanarken, söyleniyor, haykırıyor, inliyor, feryad ediyorum. Beni divane diye, biçare diye de olsa dinleyenler var. Rabbim, senin ateşinle kavrulup da yanmamak, yanıp da haykırmamak, inlememek olur mu? Ama bu ateş içine düşeni kendisine benzettiği, varlık tezahürleri içinde bir avuç kül olduğu, sözü, feryadı, şikayet ve şekvayı, bilinmez bir rüzgar, bilinmez nerelere sürüp götürdüğü zaman, söyleyememek ıstırabı ile ben ne yapayım? Söyle bana o kıyamet lahzasının lisanını olsun öğret!’

Yusufçuk’un hemen tüm metinleri inisiyasyon sözlüğünün ıstılah ve manalarıyla doludur. Modern zamanlarda yaşamış veli bir yazarın kaleminden dökülen bu eserin tekke-tasavvuf edebiyatı geleneği içinden okunması ve yorumlanması gerekmektedir.

Şerhi gerektiren bu metinler toplamı, bize yitiğimiz olanı, hikmeti aktarmayı deniyor.

Sözü Ona bırakıyorum:

‘Bana tarif edilmeyeni et’ dedin. Bu nasıl mümkün olur Devletlim?

Bilirim, hep olmazları oldurur, muhalin başını imkan tarağıyla tararsın. Ama gene de insaf et Devletlim, bende o taşları su gibi akıcı, bulutları kaskatı dondurucu, ateşleri bahar rüzgarına çevirici kudret nerede, söyle nerede?

Acaba tarif edilmeyeni et, derken, yedi cehennemi yakıp kül edecek bu gönül ateşini mi dile getirmemi istedin? Ah Devletlim, sana evvelce de söylemiştim. Güneşler doğar batar, yıllar yılları, devirler devirleri kovalar; dünya seyrinde, kainat devrinde, sadık köleler gibi, şaşmadan, durup dinlenmeden, eskiyip yenilenir. Ve bu bir yandan ölüp bir yandan dirilen cihan, yiğitlerin kuvvetleri, cihangirlerin pazuları, zeka ve idrak hamlelerinin harikaları ile mamur olup ahenklenirken, her zorluğu yenen, her müşkili başaran insanoğlu bir aşık gönlünün o kendini ve kainatı yağmaya veren yanıklığını dile getiremez.

İzin ver Devletlim, izin ver de bu akşam, lafza gelmez bir kıyametin karşısında her zamanki gibi derin derin susayım.’


Sadık Yalsızuçanlar

Genç çocuk ona demeti uzatırken eli kızın serin ve ıslak eline değmişti

Delikanlı, demetini vermek için her zamanki yere geldiği vakit, kızı, kendisini bekler buldu. O da ıslanmıştı. Kim bilir ne zamandan beri, belki de yağmuru, bahçenin çiçekleri kadar hoş karşılatan bir gönül ürpertisi ile buracıkta bekliyordu.

Genç çocuk ona demeti uzatırken eli kızın serin ve ıslak eline değmişti. Onların küçük mâcerâlarının büyük vuslatı her zaman bu idi ve bu kaldı.

*

O gün akşama doğru yağmur dindi ve güneşin ateş başı, tekrar tabiatı ısıtıp kuruttu. Zaman oldu; yazlar lışa döndü, kışlar baharların koynunda ılındı, gülüp söyleyen günler, hastalıklı güzlerin pençesinde solup sarardı. Hulâsa aylar ayları, yıllar yılları kovaladı. Böylece de delikanlının ilk aşk tezâhürleri, mâsum bakışmalar, ferâgatli sözleşmeler, çiçek ve nâme kapılarına paslı birer kilit takarak, onu, sayısını bilmediği mâcerâlara ititp yuvarladı. Böylece, erginlik çağı, ona taarruz ve ihtiras senelerini yaşatırken, eli, birçok sıcak, kokulu, fettan kadın elleri sıktı. Ammâ gene de, bir zamanlar çit arkasından değdiği serin, titrek ve mâsum eli unutamadı.

Sâmiha Ayverdi / Yusufçuk

Herkes bu meydana bir zafer için gelir; ben ise sade sana yenilmek için geldim.

Koruluğun başbaşa, düşünceli ve dilsiz ağaçlan arasında her zaman bir kız dolaşır. Yeni sürmüş bir dal gibi incecik vücudunu vakit vakit buraya atan, bilinmez hangi yürek dağıdır. Rüzgârlı havalarda kendi gönlü gibi karmakarışık olan ağaçlar, durgun geceler bir meşveret fısıltısı ile, sanki onunla içten içe konuşurlar.

**

Kızcağız gene bilmez ki, bu ele avuca gelmez kuşlar gibi, kelimelerin, sözlerin zincirine bağlanmış hisler de, onları böylece tutup yakaladığımız zaman bize küser, gücenir ve bütün kudretlerini kaybederler. İşte bu yüzden o, vakit vakit yakalamak istediği kuşlar gibi, ele dile gelmeyen hislerini de tutup bir kâğıdın üstüne sıralayarak, gece penceresinin altına gelen sevgilisine uzatır. Lâkin kız, gönlü boşluğunda uçuşup öterken o kadar ateşli o kadar canlı olan duygularını bir kâğıda bağladığı zaman asla beğenmez. Onlar, içini yakan ateşin yananda buz gibi soğuk, cansız ve ifadesizdir.

Kız, yazdıklarını okuyup beğenmedikçe dertlenir, üzülür amma gene de bunları bazı geceler, penceresine uzanan ele vermekten kurtulamaz. Ancak o tek teselliyi, böyle bezgin, gözü yaşIı olduğu geceler, penceresini açarak korunun en vahşî, en mahzun ve melâlli kuşunun ötüşünü dinlemekte bulur:

— Yusufcuk, Yusufcuk!

Bu derin, bu garip ve iç ezici ses, sanki gönlünün dağa taşa çarpıp geri dönen feryadıdır. Yahut kendi gönlü bir dala sıçramış ta oradan haykırmaktadır.

Kuş, uzak, tasalı ve yorgun sesini ayını yürek ezici gariplikle tekrarlarken, artık genç kız bunun tamamen kendi gönlünün gizlice uzaklara kaçıp feryad edişi olduğuna inanır. Düşüncesinin böyle dumanlanıp bir hayal ikliminde dolaşması da boşuna değildir. O, hakikaten bu kuşun sesini, kendi yüreğinin kabına sığmayan feryadı zanneder; çünkü sevdiği delikanlının adı Yusuf’tur.

**

Yoldaşım inan bana ki sana içimi göstermek istemiyorum.

Eğer boş bulunup bazı bazı bu işi yapıyorsam, gene inan ki, tek penceresinde ışık olan bir ev gibi, esrar karanlıklarının ortasındaki bu tek ışık damlası, gönlüm çatısının ancak bir köşeciğini aydınlatır.

Eğer gene boş bulunup sana bir selâm, bir söz armağanı gönderiyorsam, bu selâmın, bu haberin, suya aksini bırakmış bir ağacın hikâyesinden hiç farkı yoktur. Nasıl o akiste ağacın her çizgisi mevcud, fakat ruhu gaibse, benim de sana gösterdiğim lafz ve haberde, içimin ancak bir gölgesinden, bir resminden başka şey yoktur. .

Ama ağacı, gölgesini suya saldığı için nasıl ayıplamıyorsan, beni de, sana ister istemez, içimden haberler verdiğim için hoş gör; kınama!

**

Herkes bu meydana bir zafer için gelir; ben ise sade sana yenilmek için geldim.

**

Evet dostlarım, ziyam yok, beni anlamayın, iftira edin, vehminiz kalıbına dökün, çekiştirin, zanlarımız teknesinde yoğurun; hepsi de helâl olsun. Hatta izin verin, bu mezat olan, yağmalanan varlığın her parçası bir elde kalırken, ona sizinle beraber ben de pey süreyim! Amma şuna inanın, şunu bilin ki, herkesin bir zafer için geldiği bu meydana, ben sade ona yenilmek için gönderildim.

**

Güneş batmadan az evvel, uyuklar gibi dallarını yapraklarını koyuvermiş ağaçların arasından bir kuş kafilesi geçti. Bu durgun ve mecalsiz dalları, onların incecik rüzgârı ürpertti. Sen de pencerende ürktün, ürperdin; besbelli dalgındın, düşünceli idin. Acaba şu tabiatın sırlı sükûnu, senin esrar dolu gönlünden koparılmış bir parça mıdır, diye düşündüm. Lâkin sormadım.

**

Akşama kadar yağmur yağdı. Ceylan gözlü taze kız da akşama kadar türkü söyledi, keyifli keyifli odasına çeki düzen verdi Beklediği vardı. Ah bu kızlar, baştan ayağa hep o bekledikleri içindirler.

Amma o akşam türkü söyleyen kızın beklediği gelmedi; küçücük yüreği ne yorgun ne çarpıntılı idi. Yağmur da artık dinmişti. Amma (cömert ve merhametli bulutlar, onu ağlar görünce yeniden gözyaşlarını boşalttılar. Böylece toprak, onun sıcak yaşlar ile bulutların serin suyunu bir zaman beraberce içti.

Sonra yeniden hava düzeldi. Gökyüzü, bir şenliğe hazırlanır gibi, daha gece basmadan bütün yıldızlarını püskürdü. Bulutlar da, bozguna uğramış ordular gibi, bilinmez nerelere kaçıp gitmişlerdi.

Bu aİnı açık parlak gece, nihayet sabahın ilk ışıklarına selâmını verirken, kız da gelmeyen sevgilisine yazdığı mektubu «senin için sabaha kadar ağladım, feryad ettim» diye bitiriyordu.

Amma kâğıdını büküp pencereden baktığı zaman, otların üstüne asılmış çiğ tanelerini görerek şaşırıp utandı ve kendi kendine : «Demek ki buradan, her yeşilliğin gerdanına bir göz yaşı takacak kadar bağrı yanık bir âşık geçmiş..» dedi ve mektubu avucunun içinde buruşturarak ıslak çimenlerin üstüne fırlattı.

**

Askere giden oğlunu köyün dışına kadar uğurlayıp ağlaya ağlaya dönen ana, izin tezkeresi koynunda sılaya dönerken sevinen oğul acaba kederi, sevinci kimden öğrenip te bu dünyaya geldiler?

Her gecenin seherinde gözlerimizden uykuyu silip bizi yeni bir günün cezr ve meddine salan da kimdir?

**

Taze çocuk, sen ızdırabı ne bilirsin?

Gerçi gözünü dünyaya açmaklığının dik işareti bir feryad oldu. Kıvranarak, bükülerek, kızarak ağladın ağladın.

Bu ilk gözyaşlarını, gide gide daha birçokları kovaladı: Düştün, ağladın; azarlandın, ağladın; istedin, ağladın; istemedin ağladın. Şimdi de sık sık gözlerinde yaş görülüyor. Komşun hasta olsa ağlıyorsun; kedin çiçeklerini kırsa ağlıyorsun. Dümdüz, el sürülmemiş yüreğin vakit vakit kabarıp, taze, lekesiz abıma buruşuklar, çizgiler gönderiyor. Ama gene de ıstırabın ne demek olduğunu bilmiyorsun.

Sana sorsalar, bildiğini iddia edeceğin muhakkak. Ama ben efe iddia ediyorum ki, sen henüz ıstırabı öğrenmedin; çünkü aşkı bilmiyorsun.

Hem beni dinlersen bilme; bilmek isteme de. Şayet karşına, onu sana öğretecek biri çıkarsa, kaç, kaçabildiğin kadar kaç!

Ama, dehşet içinde feryad feryad uzaklaşırken, o gene de seni yeninden yakandan tutmuş yakalamışsa, çırpınmak, kurtulmak hevesi boşunadır artık. O zaman Hiç olmazsa mağlûbiyetini açığa vurma. Huysuz, hoyrat, tutaraklı, inatçı ol! Bilmez misin sarhoşların çoğu, işret bütün zerrelerine sirayet etmişken, gene de (ben sarhoş değilim!) diye söylenirler.

Sen de «evet» yerine «hayır» de. Istırap, hançer gibi göğsüne dalıp çıkarken bile acım belli etme. Beni dinlersen, elinde fırsat varken düşündüklerinin aksini söylemekte alabildiğine inad et. Zira gün olur, değil serkeşliğe, hiç ama hiç bir kâra iktidarın kalmaz ve ayıklık iddiasında olan

**

Biz insanlar çok defa, koşa koşa gittiğimiz bir yolda, elimizden, kolumuzdan, boyunlunuzdan, haberimiz olmadan düşen kıymetli bir mücevheri aramak için geri dönen şaşkın yolcuya benzeriz.

Evet kaybımızı aramak endişesi, sür’at ve sarhoşlukla geçtiğimiz dünya yolunda, bazı bazı hatırımıza gelen bir düşüncedir. Hâdiselerin, vesilelerin, hayat icaplarının vakit vakit kurcaladığı bu endişe, nihayet fikir kalemizin kapısını zorlamaya başladı mı, düşünmeğe, sanki aklımız her müşkülün anahtarı imiş gibi, uzun uzun düşünmeğe dalarız. Lâkin çok defa genişliğin, hudutsuzluğun sırları içinde istediği mânayı teşhir etmeğe uğraşan bir fikir, kendisini, tesadüfen girdiği odada pencereden pencereye çarpan bir kuş gibi, boşuna oradan oraya vurup durur.

Düşünce, belki bir hadde kadar, gizli olan mânayı kendi sınırına davet edebilir. Fakat hangi akıl, düşünce, hattâ his ve idrâk kayıtlarını yıkıp deviren bir zevkin istilâsına uğramadan, kâh yanan kâh sönen bu fikir kandiliyle, şu dünya karanlığında kaybını aramış ta bulmuştur?

Ben bulamadım. Bulan varsa söylesin, gidip alnından öpeyim!

**

Eğer ıztıraba yer vermemiş bir ibareye rastlarsan, korkma : «Bunun aşk kitabında yeri yok » diye haykır.

**

Şu genç adam yazı yazarken kalemlerini çok bastırır ve çok kırar. Sıçrayıp kim bilir odanın hangi köşesine fırlayan uç, artık bir saniye evvel ona hizmet etmiş, fakat kaybolmuş eski bir dost gibi uzaktır. Onu bir daha bulamayacağını ve bulsa da kullanılamayacağını bildiği halde, boş yere gözler ile araştırır. Bir taraftan da büyükbabasının bergüzarı, abanoz saplı kalemtıraşıyla, kırılan kalemini yeniden yontmaya başlarken kendi kendine hafifçe küser ve söylenir :

— Gidenin yerine benzerini getirmek gayreti, işte insanların tesellisi, der.

**

Gün batarken, genç kadın penceresinde ona hem bakıyor “hem de ağlıyordu. Bu yaşlı ve hisli gözler güneşi mahzun etmişti. Biraz daha sarardı ve başı ufka doğru biraz daha yatarak:

— Dur güzel kadın, telâşlanma, dedi. Yalnız biraz bekle, fecir zamanı beni gene karşında bulacaksın. Yarınki gün sırf senin için geleceğim ve ilk ışıklarımla yalnız sana buseler göndereceğim. Beni burada, buracıkta bekle!

Güneş, son sözünü bitirmeden, bilinmez nerelere kayıp gitti. Fakat dünyanın öteki yüzünde seyrini yaparken, hep arkasında ağlar bıraktığı güzel kadını düşündü. O kadar mahzun ve üzgündü ki, hep bulutların arasına saklandı durdu ve kendisine bakanlara :

— Güneş bugün ne kadar soluk, hiç te feri yok! dedirtecek bir zaaf gösterdi.

Nihayet vakit gelip, mülâkat heyecanı göğsünde hızlı hızlı vurmaya başlayınca, bulutlan savdı, .canlanıp kızardı ve ufka doğru atıldı :

— Ne ateşin bir gurub, ne harikulade bir akşam!

Diye birbirlerini iterek kendisini gösterenlerin iltifatlarını dinlemeden, dünyanın öbür tarafına geçti ve dağların üstünden başını kaldırarak doğruca genç kadını aradı.

– 

Fakat kendisini gözyaşları ile uğurlayan kadın, artık penceresinin önünde değildi. Güneş, telâş ve heyecanla perdelerin arasından süzülerek odasına girince, onu yatağında, başı bir erkeğin göğsünde uyur buldu.

Zavallı güneş bilmiyordu ki, bir akşam evvel gözyaşları yanaklarından süzülen bu kadın, kendisi için değil, «gün batmadan sana geleceğim» deyip te geç kalan sevgilisi için ağlamıştı.

**

Fakat baş eğmeye değil baş eğdirmeye, dinlemeye değil dinletmeye alışmış olan şehvet çilesi, hiç tanımadığı, hiç işitmediği bir sese karşı sesini kesmeye mecbur olarak sustu:

**

Çocukluğumuzda yaşadığımız bir hatıra, çok defa senelerin zeminine ¡gömülü yattığı kadar haberimiz olmadan işlenir, gelişir ve hakiki ifadesini bulur. Biz ise onu kaybettiğimizi, unuttuğumuzu zannederiz ki bu hatıra, artık saklı olduğu yerde kalamayacak bir inkişaf gösterdiği gün, birden bire cariyelikten sultanlığa yükselip fakir baba bucağını dolaşmaya gelen bir güzel gibi, kapımızı çalar.

Çalar. Fakat artık belki de bizi eskisi kadar duyucu, çiğ çıplak bir hassasiyet halinde bulamaz. Yorulmuş, yıpranmış, aşınmış olan duygu şebekemiz, dışardan içeriye his ve şiir kabul ettirmeyen bir durgunluk kaftanına bürünmüştür. Kim bilir belki de meyus, ölgün ve yorgun oluşumuz, artık önümüzde yeni yeni hatıralar gömecek ve besleyecek senelerin kalmamasındandır.

İşte uyuklayan mazi, senelerin harareti içinde canlanıp yeniden karşımıza gelince, kendimizi hakikaten bu geçmiş demlerin içinde buluruz ve belki de onu, çocukluğumuzda duyamadığımız ergin bir hassasiyetle yeniden görür, yeniden tadar, yeniden yaşarız. Esasen hal, geçmişin düğümünü çözen nazlı bir elde başka nedir?

**

Ruhum bir kalbin esiri olmadan evvel elimi bir el tuttu ve bana güneşleri, seyyareleri, semâvatın acaibini gezdirip seyrettirdi. Nihayet bir âleme getirerek:

— İşte misafir olacağın yer, burası dünyadır dedi.

Şaşkın şaşkın etrafıma bakınırken de devam etti:

— Burada herkes kendi istidadına göre bir tohum eker ve mahsul devşirir. Para, kadın, evlâd, mevki rütbe, şan ve şeref, insanların en çok ekip biçtikleri tohumlardır. Sen de keyfine göre bu dünyaya bir çekirdek ekip mahsul topla!

**

Sarhoştum. . ,

— Ne içtin? dediler.

— Su! dedim. .

Bu cevabımı keyif halime vererek gülüştüler. Amma gene de, insanların zaif anlarından istifade etmesini bilen alaylı bir tecessüsle : ..

— Su insanı sarhoş eder mi? dediler.

— Etmez! dedim. „

Bu sefer de kendileriyle eğlendiğimi sanarak öfkelendiler.

Ben ise şaşıyordum. Nerede bir an evvelki istihzalı gülüş, nerede bu hiddet? diye.

Amma şaşmamalıydım; zira insanlar hep böyle idiler. Bir nefeste dost, bir nefeste düşman olmaları için, gururlarına küçük bir iğne değdirmek yeter de artardı bile.

**

Kız, keçisini kaybetmiş kapı kapı dolaşıp arıyordu. Bulamadıkça da bir başka kapıya gidiyor, böylece oradan oraya koşuyordu.

Keçisinin derdinde sokak sokak dolaşan kıza her kapısını açan, aksi, asık yüzle:

— Yok, burada öyle şey yok! diyordu.

Babasının korkusundan keçiyi araya araya gezen kızın yolu, nihayet bir delikanlının kulübesine düştü. Gerçi o da kıza, keçisinin kendisinde olmadığını söyledi. Amma bunu söyler söylemez de, pınarın mermer taşları kadar beyaz olan dişlerini, gülüşlerin en tatlısıyla gösterdi ve şu beşareti ilâve etti :

— Ben senin keçini bulurum! .

Ve yiğit delikanlı, doğruca köyün böceğinin evine gidip, hayvanı bu namlı hırsızın izbesinde bulup getirdi.

Kızn ağlamaktan şişen gözleri şimdi gülüyordu. Keçinin ipinden tutup götürürken, küçük yüreğine çarpan ilk sevda dalgasını da beraber götürdüğünü yarı bilir yarı bilmez bir sarhoşluk içinde idi.

**

Göl durgundu. O kadar durgun ki sahildeki armut ağacının bir eşi, sanki suların üstünde de bitmişti. Sabahtan beri kumlarla oynayan çocuk, biraz da sularla ahbaplık etmek için kıyıya indiği zaman, karşıdan imrenip imrenip te boyu yetişmediği için yemişini koparamadığı ağacı gölde görerek sevindi. Ve hemen gitti, bir dalda yan yana duran iki armuttan birini koparmak üzere elini suya batırdı.

Amma bu da neydi?

Çocuk ağlayacak kadar şaşırmıştı. Zira elini göle sokar sokmaz cilâlı sular buruşmuş, karışmış ve armut ağacı yok oluvermişti. Halbuki kıyıdaki o yetişemediği ağaç durup duruyordu.

Çocuk, yakalanması kolay gibi görünen her hayalin de, bunun gibi daha el sürülürken silinip yok olduğunu, ancak boyu armut ağacının meyvelerini toplayacak kadar uzadıktan sonra öğrenebildi.

**

Bahçemizin ağaçları arasında bir de servi vardı. Başım gökyüzüne çarpmaktan korkar gibi tepesi hafifçe eğilmiş, neş’esiz, esmer yüzlü bir ağaç.

Çocukluk hatıralarım arasında yeri olan bu servi, o zaman bana havaya kalkmış bir dev parmağı gibi tehditkâr görünürdü. Onu hem sever hem de çekinir ve korkardım.

Gün ortasının çocuklar için bir sıkıntısı vardır ki, bu öğle ve ikindi arasını onlar hiç sevmezler. O saatte ne oyunlarının tadı vardır, ne hülyalarının, ne de tatlı ve korkulu bir heyecan ve hayranlıkla, imkânsızlıkları akıl ve endişenin engellerini, hududu dışına atmış peri masallarını dinleyebilirler. Hele uzun ve sıcak yaz günleri, onları diriltip kendilerine getirecek olan serinlik, akşamın gizli kanadına binip gelmeden, bir türlü canlanamazlar.

**

Tabiat, henüz güzelliği servetinin iflâsından uzak olmadığı bir sabah, genç kadın gül kesmek için bahçeye indi ve sarılardan, kırmızılardan, pembelerden toplayıp kolunun, üstüne yatırdı. İlerde bir şarap rengi vardı ki, nasıl bir sır, nasıl bir kuvvetle bir bilinmez, kendi kendini vakitsiz açmaya zorluyor gibi yarı uyanık, fakat ateşindi.

Kadın, bu güzelliğin davetine uyarak onun da yanına gitti. Bir eliyle sapını tutup, öteki eliyle de makası incecik boynuna uzatacağı zaman, yapraklarının tâ içinde, geceden kalma bir su damlası gördü. Tıpkı çocuk yanağında parlayan gözyaşına benziyordu.

Oh ne âlâ. sevgilim bunu hepsinden fazla beğenecek çünkü gözü yaşlı! dedi ve acele edip hemen kesti. Fakat gül, gideceği yeri öğrenince zevkinden güldü, yapraklarındaki yaş yuvarlanıp düştü ve o da öteki güller gibi mes’ut, başını genç kadının koluna bıraktı.

**

Yeniden gözümü açar açmaz karşımda bir hayal belirdi. Ona sordum :

— Sen kimsin?

— Aşk! dedi ve kulağıma eğilerek:

— Bu dünyada en büyük marifet küçülmektir. Küçül! küçülmekten korkma, bil ki insanlar, küçüldükleri nisbette büyürler…

**

Sanki o bir isteyici idi de dünya değil miydi? Bu duyulmadan kayıp giden senelerden sonra, şimdi de dünya bir dilenci, hem de istediğini almadan çekilmeyen zorba, insafsız bir dilenci kesilerek karşısına dikilmiş, bir vakitler cömertlik, ikram, alâka ve muhabbet gösterdiği bu aşinasından, evvelâ gençliğini, sonra da güzelliğini alıp götürmüştü.

Belki bu bir ödeşme sayılırdı. Fakat isteyen, durmadan isteyen bu merhametsiz dilenci doymuyor, boyuna bekliyor, hiç bir sefer eli boş dönmeden hep alıyor, alıyordu.

Artık bir acûze olan ihtiyar kadın, günlerden bir gün gene, erimiş kurşun rengindeki akşam sislerini seyrediyordu. Arzularına doymamış, ihtirasının yalımı sönmemiş, dünyanın bitmez tükenmez zevklerinden yorgun düşmüş bu mağlûp baş, gene hülya göklerinin bir yıldızından ötekine atlıyordu. Fakat merhametsiz dünya, bu sefer onu tam yere vurmayı kararlamış olacaktı ki, en son isteğini almak için karşısına, bir başka âlemin davetçisini gönderdi.

Ertesi gün ihtiyar kadının odasına girenler, onu gene köşesinde buldular. Lâkin bu sefer, dünyanın delik keşkülüne canını koymuştu. Artık o yatışmaz ihtiraslarından eser kalmamış zavallı bir ölü idi.

**

Rabbim, sanırlar mı ki ben secde ederken taşa toprağa baş koyarım? Hayır. eğilen başım, o kaskatı yerde senin aşkının yumuşak dalgalarıma karışır.

Rabbim, zannederler mi ki derdim biter, yüreğim durulur ve bu viraneden feryad, el etek çeker?

Hayır, sen oraya, bir aynaya bakar gibi baktıkça, dert üstüne dert katarsın. Dert bitmez, feryat dinmez, gönül durulmaz.

Rabbim, sanırlar mı ki bir şeye dua edip bitirmek, gene dua edip yetirmek endişesindeyim ?

Hayır. Dudaklarım senin ismini andıktan beri söz söylemekten bile utanır olduğumu senden başka kime anlatabilirim?

Rabbim, zannederler mi ki günah, kapımı çalmaz, suç, elimin ayağımın yolunu bilmez. Gölge, güneşin hatası değildir. Eğer şu kesif  vücut, yere gölgesini salıyorsa, haşa bu senin değil, sade onun kabahatidir.



Rabbim, sanırlar mı ki bir aşinaya, bir dosta gülümseyen dudaklarım, bir zevkin, bir meclisin dağdağasına iştirak eden hislerim, orada bunlarla alış veriştedir?

Hayır. Alışımın verişimin kiminle olduğunu bilirsin. Senden başkasına bildiremeyeceğim için de susarım işte. Ama adımı konuşmaza çıkarmışlar mı, ne olacak?

İsteyen istediğini söylesin Zaten ismi senin isminle anılan kim vardır ki, bu dünya, onu efsane bulutlarının bilinmediklerine karıştırmış olmasın…

**

Bir kaç hafta evvel küçük birer dil gibi dalların üstünde soluyup çırpman yaprakların şimdi çoğu yerde. Üstlerinde yürürken kuru bir ses, şikâyete benzer bir hışırtı çıkarıyorlar. Sabahleyin de ne kadar koyu bir sis vardı. Sanki tabiatı boğan bu ıslak gölge, yatağını şaşırmış bir selmiş gibi, dağ eteklerine kadar bütün ovayı, kırları basmış, yalnız çok yüksek ağaçları ve dağ tepelerini meydanda bırakmıştı.

Bu, gün günden solan, taravetini, zenginliğini kaybeden tabiata, onu düşüne düşüne örseleyen elin, ölüm mevsimini sin dire sindire getirmesini bir teselli olarak kabul etmekten gayrı, çare nedir?

Nasıl ki dünya, taze başım yastığına koyarak uykuya dalmış bir genç kızı, sabah kalktığı zaman bir acûze olarak görmemişse, sıcak, muhteşem bir yaz gününü de karlı bir kış gecesinin takip ettiğine şahit olmamıştır.

Esasen kahir ve musibetlerin tahammül edilmez ağırlığını silen, biraz da alışmak tesellisi, bu şifa değil midir?

**

Bu yollardan, kimler geçmemiş?

Birbirlerini sevenler, sevdiklerini zannedenler, sevip te usananlar, dünyayı kendi aşklarından ibaret sananlar… .

Geçmişler, geçiyorlar Ve geçecekler. Zaman, zanların ve kuruntuların yalanını ortaya döktüğü halde, geçeceklere geçmişlerin kıssalarından bir agâhlık hissesi ayırtmayan sırlı, büyülü hükmünü yapmış, yapıyor ve yapacak.

İnsanoğlunun kulağını bükmek, nasihat vermek boştur; kıssadan hisse çıkarmak ta boştur. Bu cihanda nasihat, nisan yağmuru gibi bol bol yağar, sel gibi akar. Ama nerede o sadef ki ağzını açsın da yuttuğu bu damlayı inciye tebdil etsin.

Her hâdise, içinde hissesi olan bir kıssadır. Ama nerede o göz ki bu dolaşık ve sırlı yazıyı söküp heceleyebilsin.

**

Komşu kızına çiçek toplamak için bahçesinde dolaşan delikanlı, yavaştan başlayan yağmura, saygısız bir arkadaşa kızar gibi öfkelendi, söylenmeğe başladı. Düşünmüyordu ki, uzun yaz sıcaklarının elinde her gün biraz daha ezilen, kavrulan bahçe, bu iltifatı ne sabırsız ne coşkun bir özleyişle beklemekte idi.

Delikanlı, gittikçe telâşlanan sağnağın altında çiçek toplamakta sebat etti. Lâkin alçaktan esen bir rüzgâr, çiçekleri, köşe kapmaca oynayan çocuklar gibi, oradan oraya kaçırıyor, elini uzattığı bir san gülün yerine bir kırmızıyı getiriyor, tutmak istediği bir kırmızıya, beyazla yer değiştiriyordu.

Delikanlı, sarıyı beyazın, beyazı sarının yerindeymiş zannettiren bu mızıkçı çiçeklerin arasından, elinde bir demetle bahçe çitinin yanına geldiği zaman, yağmur, gökyüzünden sarkıtılan sudan urganlar halinde boşanıyor ve o da, bunlardan birine tutunacak olsa kopmayacak ve istediği kadar yükseklere tırmanabilecekmiş hissine kapılıyordu.

Delikanlı, demetini vermek için her zamanki yere geldiği vakit, kızı, kendisini bekler buldu. O da ıslanmıştı. Kim bilir ne zamandan beri, belki de yağmuru, bahçenin çiçekleri kadar hoş karşılatan bir gönül ürpertisi ile buracıkta bekliyordu.

Genç çocuk ona demeti uzatırken eli, kızın serin ve ıslak eline değmişti. Onların küçük maceralarının büyük vuslatı her zaman bu idi ve bu kaldı.



O gün akşama doğru yağmur dindi ve güneşin ateş başı, tekrar tabiatı ısıtıp kuruttu. Zaman oldu; yazlar kışa döndü, kışlar baharların koynunda ılındı, gülüp söyleyen günler, hastalıklı güzlerin pençesinde solup sarardı. Hülâsa aylar ayları, yıllar yılları kovaladı. Böylece de delikanlının ilk aşk tezahürleri, masum bakışmalar, feragatli sözleşmeler, çiçek ve name kapılarına paslı birer kilit takarak, onu, sayısını bilemediği maceralara itip yuvarladı. Böylece, erginlik çağı, ona taarruz ve ihtiras senelerini yaşatırken, eli, birçok sıcak, kokulu, fettan kadın elleri sıktı. Ama gene de, bir zamanlar çit arkasından değdiği serin, titrek ve masum eli unutamadı.

**

Söyleyin bana, bir fikri bilinmez hangi yollardan geçirip dilimizin ucuna getiren ve oradan söz dalgaları halinde dünyaya salan kimdir?

Söyleyin bana, göz bebeklerimizin kaptığı bir güzelliği, gene görülüp keşfedilmez yollardan geçirip hislerimize, aklımıza dağıtan, ulaştıran kimdir?

Dudaklarımıza, parmak uçlarımıza dilimize, kulağımıza birbirine benzemeyen hassasiyeti kim, nasıl taksim etti, söyleyin?

Söyleyin bana., medholunduğumuz zaman gülümsemeyi, çekiştirildiğimiz zaman acı duymayı kimden öğrendik?

Neden ruh denen tılsımlı varlığın bir maktaı yok? Niçin onu yarıp içindeki akıl almaz sırları araştıramıyor, ortaya dökemiyoruz?

İman onun neresinde gizli?

İnkâr onun hangi köşesinde yer tutmuş?

Zevk, sürür, hüzün ve gam ona kimden gelmiş, nerede saklanıyor?

Keder baş kaldırınca, ferah nerelere siniyor?

Şevk ve tebessüm uyanınca, elem hangi köşeye saklanıyor?

Söyleyin bana, acaba insanoğlu, eline bir külünk geçirdiği zaman, niçin onunla dağları yarmaya gidiyor da, kendi varlığı yolunu tıkayan meçhulü söküp atmağı hatırından bile geçirmiyor, söyleyin niçin?

**

Karlar eriyip biteli haftalar geçti. Tabiat, kararını vermek üzere olan kimselerin tutkun sükûtu içinde hayli zamandır düşünceli. Artık soğuklar eli kamçılı, sert zorba çalımını kaybetti. Yağışlı, fırtınalı, atak ve çılgın kıs, mağlûb ve üzgün, kaçmaya hazırlanıyor. Hattâ kaçmış ta denebilir. Zira baharın nazik eli. bir taraftan çatık yüzlü soğukları uzaklara iterken, bir taraftan çimenlerin çiçeklerin arasına sokulup onları bir şenliğe hazırlıyor. Giydiriyor, kokular, renklerle süslüyor.

Artık çıplak görünüşleriyle kasvetli kasvetli sallanan ağaçlar, bütün bir kış, içlerine kapanmış olmaklığın öcünü almak için, acele etmekte. Üç beş günlük güneş muhakkak ki onlara yüreklerinin bütün sırrını, taze yapraklarının, ince kokulu çiçeklerinin dili ile söyletecek.

Değil yalnız ağaçlar, toprağın baskısı altında aylardan beri uyuklayan tohumlar, çeşit çeşit otlar ve çimenler de bu şenlik davetçisinin sesini işitmiş olacak ki, gizli köşelerinden yavaş yavaş baş kaldırmaya başlamışlar bile.

Ey gözleri görünüşe takılanlar! Tabiatı, kendisine bir. gizli ferman okuyucunun emrinde kâh güler, kâh ağlar, kâh söyler, kâh susar görüp hoş tutuyorsunuz da, şu küçük âşıkı, bir buyruğun esiri görmekle neden şaşıyor kızıyor, eğlenip taşlıyorsunuz?

**

Genç kız, oturduğu yerde başını yastığa dayamış, kımıldamadan duruyordu. Gözleri de kapalı idi. Görenler uyuduğuna hükmedebilirlerdi. Amma sevgilisi, bu yorgun menekşe. gözlerin uykudan ne kadar uzak olduğunu pek âlâ biliyordu. Bildiği için de yavaşça yanına sokuldu ve yuvarlanmaktan yorulup sakinlemiş dalgalar gibi, yastığının yarısını kapatan saçlarını okşadı, sonra da, suç işler kadar tereddütlü ve korkak:

— Vakit geldi, gidiyorum ben! dedi.



O gün delikanlı evden çıkarken, sevgilisini her zamankinden daha mahzun, daha içli bıraktığının farkında idi.. Kendisi de ondan daha az üzgün değildi. Sokağa çıkıp, düşünceli ve kararsız bir kaç adımdan sonra, içine çöken dayanılmaz bir ayrılık acısı, onu geri çevirdi.

Artık neşeli idi. Çünkü geri dönüyordu. İçeri girdiği zaman kız hep bıraktığı yerde, bir gül ibrişim ağacının çiçekleri gibi tel te] parlayan saçları, hep aynı yastığın üstünde idi. Yalnız az evvel kuru olan kirpiklerinin ucunda, soluk sabah yıldızları gibi. küçük damlalar parlıyordu.

Delikanlımın neşeli patırdısı, onu şaşkın bir teheyyücle yerinden kaldırmıştı. Fakat genç adam, boynuna dolanan sıcak çemberi çözmüş, ona soruyordu:

— Kayıp kayıp neyin kayıp?

Kız hep şaşkın, hep heyecanlı, hep tereddütlü idi. Zeki ve kavrayışlı başında kısa bir düşünce üzüntüsü dolaşarak saymaya başladı:

— Yüksüğüm!

— Değil!

— Mendilim!

— Değil!

— Tarağım, iğnem!

— Değil, değil işte!

Şimdi, sorma sırası kıza gelmiş gibi, gözlerinin son nemini eliyle kurularken :

Nedir öyle ise sen söyle! dedi.

Delikanlı muzafferdi :

— Ben! diye bağırdı. Az evvel beni kaybetmemiş miydin, işte sana onu getirdim.

**

Şair, bir gecesini de bizim çatımızın altında geçirdi. Kırk kapılı peri saraylarının sırları gibi, belki onun da kırk hâzinesi olan muhteşem, saltanatlı coşkun bir his âlemi var. İşte şair mısraları buhurdanına bu kilitli kapıların içindeki sırlardan birer tutam atarak yakarken, derin derin içimize çektiğimiz büyülü tütsü, kıvrılıp bükülüşünün hayranı olduğumuz efsanevi raks, onun bize bu muhteşem saraydan uğurlanmış birer armağandır.

Şaîr, efsanevî sarayın efsanevî kapılarını sanatı eli ile bir bir ararken, tarihe, maziye, soylu hatıralara, aziz fikirlere, asîl çilelere, şefkatin, ıztırabın, hüznün, kaygı ve tasanın en gizli işlenmez köşelerine seferler yapıyor ve nal seslerinin musikisi saz şairlerine hamaset [kahramanlık ] destanları yazdıran kahramanlar gibi, zaman oluyor ki dalga dalga taşıp sanat bulutlarının erişilmezliklerine yükseliyor.

Ama gene zaman olup, sanat bulutlarının erişilmezliklerine karışan şair, bir an geliyor, bütün şiddet bütün dehşetiyle çamurlara, süfliyet ve zilletin derinliklerine iniyor. Ne yazık, ne yazık ki o da bizim gibi zaaflarının, arzularının, ihtiraslarının kulu olan bir zavallı.

Bir eli kadehini dudağına götürürken, öteki eli, dizini yumrukluyor ve bir an hislerimizi secdeye vardıran mısraların döküldüğü dudaklarından, en beklenmedik gayz fırtınaları esmeye başlıyor. Bir rakibin, bir çekemezin üstüne savrulan korkunç, amansız bir kasırga kesiliyor.

Gene mutlak tecerrüdünün safasında, her kayıttan azade ve müstağni sandığımız şair, zaman geliyor ki, bize hayranlık ve haz ürpertileri veren şiirlerine kafiye denemekten yorulan başını, fanilerin en zavallı hissi olan, alkış ve sitayiş patırtılarıyla dinlendirmekte zevk buluyor..

O, beğenilmezse küsmeyi, takdir görürse sevinmeyi de çok iyi biliyor.

Ne yapsın, ne yapsın, ömrü boyunca kırk kapılı sarayın bir kapısından ötekine geçmekle vaktini tüketmiş; amma hiç birinde. hiç bir defa, sarayın sahibine rastlamamıştır. Bazı bazı sesini duyar, adını işitir gibi olmuş, amma hiç bir gün, hiç bir defa, onunla yüz yüze, diz dize gelmemiştir.

Şair, tılsımlı sarayın kırk kapısının birinden ötekine geçerken, gönül istiyor ki ona, yüz karalarımızı yıkayacak olanın gizlendiği kırk birinci kapı da açılıversin.

Her noktasını tanıdığı bu sarayın, her tarafında gezinmesine izinli olduğu bu kâşanenin bir gizli, bir görünmez köşeciği olduğunu bir bilse, ah bir bilse…

Ona bu gizli kapıyı hem göstermek hem de göstermemek istiyorum. Bir kere görecek olsa, artık öteki kapıları açmaz olacak; ihtirasları, gılzet ve ayıpları ile beraber, belki kafiye ve vezin endişeleri de, kendi tozlarının bulutu içinde görünmez olan süvariler gibi, kaybolup gidecek ve hiç bir teşebbüs, hiç bir zor, onu bu son girdiği kapının kulu olmaktan ayıramayacaktır.

**

Bana, söyle, deme yoldaşım. Bugün: susmak istiyorum.. Sözlerimi gönlümün kınına sakladım; söyle, diye üstüme varma.. Şayet sana uyar da onları çekip çıkarırsam, el sürenin parmakları doğranır.

Bana : «Bizi mecruh etmekten çekindiğin, bu duyguları, korkmadan içine nasıl saklıyorsun,» da deme. Onlar belki bir kılıçtan daha kan dökücüdür; amma kendi kınını kesmemek: ananesine sadık kalacak, kadar da merddir.

Bana, söyle, deme yoldaşım. Sen söyle, sen haber ver ki, ben neyim?

Hangi göklerin hangi köşesinden bu dünyaya damladım?

Onun için mi şaşkın bir yolcu gibi, vatanımın yolunu: soruyor, arıyor, gözlüyorum?

İnsanları kafile kafile çağırıp, kafile kafile uğurlayan bu dünyada, çoğumuz kırdığı ceviz boş çıkan bir çocuk gibi, tad ve hoşluk yerine hayal sukutlarının, hüsran, ve azapların acılarıyla cevaplanırız. Ağaç, sararan yapraklarını kaybederken ağlar mı bilmem. Bu dünyada, kahkaha gibi, gözyaşı da o kadar bol ve nafile akar ki, sırasında biz, bir yapraktan daha değersiz kıymetler için bile elem duyar fer yad ederiz: Ama ne gariptir, öğrenemediğimiz, bilemediğimiz, öğrenmek ve bilmek içini yanıp yakılamadığımız o büyük sır, o büyük muamma için gözyaşı dökmek hatırımızdan bile geçmez?..

Bana «söyle» deme yoldaşım. Zîra bugün susmamı isteyen o sırlar âleminden gelen bir habercidir..

**

Dalını pencereme uzatmış bir erik ağacı vardır ki, beni her zaman hazımlı ve masum sükûtu ile dinler. O beni her zaman, her anında, her deminde, ıztırabları saymasını, coşkunlukların asın şivesini af etmesini bilen bir haldaşlık bir kavrayışla dinler.

Kışın çıplak, dertli ve hastadır; gene dinler.

Baharda taşkın, sevdalı, neşeli ve başı dumanlıdır gene dinler.

Yazın, meyvelerine uzanan elleri boş çevirmeyen dalları, tarlada çocuklarını doğurur doğurmaz işlerine saldıran kadınlar gibi, bir yandan mahsul verir, bir yandan da başını pencereme uzatarak gene beni dinler.

Güzde perişan, şaşkın, ordusunun yarısını kaybetmiş bir cengâver gibi harab ve mağlûbdur, gene dinlemekte kusur etmez. Pencereme dalını uzatan erik ağacı, penceresi pencereme bakan komşudan daha temiz yüreklidir. Onun gibi beni ne dedikodu taşma tutar, ne akla gelmez iftiralar savurur ne kınar ne de göz koyar.

Düşünürüm. Karşısındakine hor, yanlış, öç alıcı fikirler süngüsü ile hücum etmemek için, pencereme uzanan erik ağacı gibi nebatî bir şuura mı sahip olmalıdır?

Acaba beşer idrakini, insaf ve tarafsızlık elmastraşı ile yontmak mümkün değil midir?

Ve acaba bize, insanı bir himmetle bu heykeli bina etmek iken daha büyük bir savaş ve kazanç olabilir mi?

**

Susarız; zira çok defa düşüncemizin âfet kesilmiş dehşetine denk olan ifade, söz değil sükûttur. İşte bu içli bu şuurlu sükût hengâmesinde bir zaman gelir ki mazi, içtiği afyonlu şerbetin tesirinden kurtulan bir sarhoş gibi, yavaş yavaş uyanarak, bize sırlarını, maceralarını, yılların ardına gizlenmiş aziz hatıralarım, sükûtun dilsiz dili ile anlatmaya başlar. Hüzün sandığımız zevklerimiz, zevk namına giriştiğimiz hazin cüretlerimiz, kırılışların içimize hız veren uyandırıcı kudreti, masum yorgunluklarımız, buhranla biten teşebbüslerimiz, çile örtüsüne sarılmış hazlarımız, feragatlerin, evvelce ham bir meyve gibi kekremsi gelen, fakat senelerin şefkatinde ısınıp olgunlaşan tadları, içimize hazlarını, bölük bölük olmuş hikâyelerini nakş edip geçmiş günlerimiz, nereden sızdığı belli olmayan bir ışık, nereden gönderildiği belli olmayan bir elçinin eliyle uyandırılarak gönlümüzün mahşerinden gelip geçmeye başlar.

O zaman zan ederiz ki mazinin ihtiyar hançeresi, bize kısılmış sesinden yalnız bir ömrün ufalanmış, tozlaşmış, vüzuhunu, mahiyetini değiştirmiş sesini dinletip çekilecektir. Halbuki afyonlu şerbetinin tesirinden kurtulan o sarhoş, gün olur ki, zamanın ve mazinin ötesindeki bir zaman ve geçmişten konuşmaya başlar. Ve ne tuhaftır, ay ışığının sulara çizdiği kararsız resimler gibi, bir türlü tutup yakalayamadığımız, bir türlü teshir ve zapt edemediğimiz sırları, bilinmez geçmişleri, sürüp unuttuğumuz maceraları, nisbetle gizli, nisbetle aşikâr olan muammaları, bir çıkrığın boşalıp sağılıveren iplikleri gibi, çözüp önümüze yığmış bulunur.

Esasen bu dünyada bilen ve duyanların da yaptıkları, bir inkişaf anında önlerine yığılmış olan bu karmakarışık, çetin ve dolaşık yığma bir düzen, bir nizam vermeğe çalışmaktan başka nedir?

**

Kadın, elindeki berrak suya bakarak gülümsedi. Kendisini evvelâ çocukluğa, sonra bu avare, başı boş senelerin ardından, gençlik çağma çekip götüren yıllar içinde, kim bilir kaç kere susamış ve kaç kere de bardağını dudaklarına götürmüştü. Her çeşniden çabuk bıkan çabuk usanan bu dudaklar, acaba niçin şu renksiz, kokusuz içkiden hiç bıkmamıştı?

**

Söyle, Devletlim, söyle, istersen bir divane gibi sayıklıya bir sarhoş gibi sağa sola çarparak, bir hasta gibi inleyerek, bir âbid bir âşık gibi gözyaşı dökerek sana tapmaktan da vaz geçeyim. Öyle zamanlarım olur ki, bağa bukağıya gelmeyen, korku ve ihtiraz bilmeyen, yalnız taşan, çılgın, avare bir başı boşlukla esen bu gönül fırtınasıyla seni incittiğimi sanırım. Belki incitirim de.

Ne bileyim, yaş dökecek gözü, inleyecek dudağı, çırpınacak kolu kanadı olmayan yürek, kendi iptilâ, hasret ve yanıklığını bir dilin bir gözün gammazlamasını hoş görecek kadar hodbin.

Ama ben ondan titiz ve kıskancım Devletlim, şayet elimin, gözümün, dilimin taşkınlıkları, nümayişleri, tehevvür ve hasret evazeleri seni sıkıyorsa, söyle bunların hepsinden vaz geçeyim!

**

Dün gece, denize düşmüş bir sepet gibi, içimden geçen dalgaların kucağında çalkandım. Yetişilmez uzaklıklara, erişilmez nihayetsizliklere gittim. Bu öyle anlardandı ki gittiğimiz yerden bir daha döneceğimiz hatıra gelmez; daldığımız âlemden bir daha, baş çıkaracağımız aklımızdan geçmez..

Orada, halkın dilinde türlü ismi olan türlü eşya, aynı tesbihin taneleri gibi, aynı vird ile çekilir.

Orada, efendi kuldan, kul efendiden seçilmez. «Rabbiml» diyecek âciz bir dudak, «sevgilim!» diye haykırır da günah yazılmaz.

Ama ne hazin ne müşkül ne yaman bir çile ki, zaman denen söz dinlemez el, bizi hem her şeyden soyup bu zevk kefenine sarar, hem de onu istediği an üstümüzden çekip, tekrar kat kat ağır, ve kasvetli dünya libaslarını giydirir.

Bilmem bir yüreğe, boşalmak, her kayıttan, her bağdan azade olmak zevkini tattıran bu el, onu tekrar teşahhus âleminin tatsız şivesine iade edecek kadar nasıl insafsız olabiliyor?

** 

Ah, bugün sana söyleyeceklerim pek çok. Ama keşki hepsini unutsaydım, hepsini kaybetseydim de, bir gülün yapraklarındaki koku gibi, elin tutamayacağı gözün göremeyeceği sırları, hatırlayıp ortaya dökseydim.

**

Ben ne uykusuz geceler isterim, ne gözyaşı, ne feryad.. bunlar hep varlık hastalığının sayıklama nöbetleridir, dedin. O da çaresiz sustu. Ama unutma ki yalağın taşması, çeşmenin kabahatidir.
Sorulursa, onun ne bir iddiası, ne şikâyeti ne de anlatacak bir hikâyesi vardır. Ama gene de köpüre köpüre akıp gitmek günahım işliyorsa, hesap görmek için, beraberce suyun başına gidelim.

Bir tebessüm vardır ki sade sana gösterilir; bir ünsiyet ânı vardır ki yalnız seninle çift olunur; bir sır vardır ki sade sana söylenir. İşte o da senden başka mahremi olmayan bu gizlilikleri, gene seninle paylaşıyorsa, bu suç, hangi hâkimin yüreğini yumuşatmaz bilmem ki?

Bir çiçeğin bile açması için bünyesinde ne uzun ne hesaplı hazırlıklar ve ne içten içe kaynayan bir faaliyet devresi lâzımdır. Mademki diktiğin bir tohumun sürüp gelişmesi, çiçeklenip, kokusunu çeşnisini dökmesi hoşuna gitmeyecekti; ne demeğe, yeni sürmüş bir filizken ezip çiğnemedin?

İnan ona, inan ki artık susmak istiyor. Şimdiye kadar her ne ki söyledi, hepsi de söylenebilir sözlerdi. Vaktaki sıra söylenemeyecek olanlara geldi, ey benim Rabbim, ne diye bu zavallının içine hem o yanıp yakılmak ateşini verdin, sonra da dudağına kilid vurdun?

Kaynak: Sâmiha AYVERDİ, Yusufcuk-Nesirler, Gayret Kitabevi, 1946, İstanbul
www.ismailhakkialtuntas.com